RSS

Hasan Sabbah

Tarih: Oct 31 2011

Hasan Sabbah (1054-1124), Nizârî-İsmailî Devleti‘nin kurucusudur. Büyük Selçuklu Devleti’nin baş edemediği örgütü ve eylemleriyle dehşet saçmış, aralarında meşhur Nizamülmülk’ün de bulunduğu devletin ileri gelenlerini, kendilerine özgü metotlar ve suikastlarla öldürtmüştür. Kurduğu örgütü ve kendine bağlı adamları bağlılıklarıyla dikkatleri üzerlerine çekmişlerdir. Selçuklular kendisi ile mücadeleyi devlet politikası haline getirdikleri halde yaşadığı süre boyunca onunla baş edememişlerdir. Risâle-i Nur’da, Afyon Mahkemesi’nde savcının iddianamesi vesilesiyle ismi anılmaktadır. Künyesi Hasan bin Ali bin Muhammed bin Cafer bin Hüseyn bin Muhammed es-Sabbah şeklindedir.

Hasan Sabbah’ın 1054 tarihinde Kum kentinde doğduğu rivayet edilmektedir. Eserinde verdiği bilgilerle, soyunu Yemen’de hüküm sürmüş olan Himyeri krallığına dayandırmıştır. İfadelere göre babası Yemen’den Küfe’ye göç etmiş, buradan Kum ve Rey şehrine geçmiştir. Ancak, Himyeri asıllı olduğu iddiası tartışmalıdır. Bunun dışında Rey şehrinde doğduğunu nakledenler de vardır.

Hasan, ilk derslerini babasından aldı. Baba, oğlunun eğitimiyle yakından ilgilendi. İlmi birikimi olan babası kelam, mantık, felsefe, fıkıh ve riyaziyat alanında önemli bilgileri kendisine verdi. Hasan’ın, Büyük Selçuklu Devleti veziri Nizamülmülk ile arkadaş olduğu ve aynı hocadan ders aldıkları tarzındaki bilgiler, söz konusu şahısların doğum tarihleri göz önüne alındığında yakın bir ihtimal olarak görülmemektedir. Bu bilginin dışında, arkadaş oldukları halde sonradan aralarının bozulduğu, Hasan Sabbah’ın Nizamülmülk’ün desteğiyle sarayda görev aldığı da nakledilmektedir.

Yaşı ilerledikçe ilme merakı artan Hasan, eğitim amacıyla Rey şehrine gitti. Ailesinin etkisiyle, Şiiliğin İmamiyye itikadına bağlı olmakla birlikte, daha sonra Fatımî müntesiplerinin etkisiyle İsmailiyye mezhebine bağlandı. Bir süre sonra Rey şehrinden ayrılarak İsfahan’a gitti. Burada iki yıl kadar kaldı. Daha sonra Azerbaycan, Musul, Sincar, Meyyafarikin (Silvan), Rahbe, Dımaşk, Sayda, Sur ve Akka şehirlerini gezdi. Akka’dan Mısır’a geçti. Kahire’de Fatımî halifesi ile görüştü. Halife kendisine yakın ilgi gösterdi. Bu arada dolaştığı beldelerde İsmaili itikadını yaymaya çalıştı.

Hasan Sabbah, Fatımî Halifesi Müntazır Billah’tan sonra gelişen veliaht tayin işlerine müdahale etmeye kalkışınca yöneticilerle arası açıldı. Hasan Sabbah, ölen halifenin yerine oğlu Nizar’ın geçmesini istiyor ve İmamet’in bu soydan devam etmesi gerektiğini savunuyordu. Oysa ki Nizar, babasının yerine halife olamadı. Onun yerine küçük kardeşi Müsta’li halife oldu. Hasan Sabbah ve müntesipleri halife adayı olarak Nizar’ı isteyip destekledikleri için kendilerine “Nizârî”-İsmailî denmeye başlanmıştır. Hasan Sabbah ise, yaptığı muhalefetten ötürü önce tutuklandı, arkasından da ülkeden çıkartıldı. İskenderiye üzerinden deniz yoluyla Mısır’dan ayrıldı. 1081 yılında İsfahan’a vardı. İran’ın muhtelif şehirlerini dolaşarak yıllarca Batınilik‘i yaymaya çalıştı. İran’ın kuzey taraflarındaki dağlık bölgelerde yaşayan ve devletten bağımsız, kendi başlarına buyruk olan savaşçı bir kavimle yakın temasa geçti. Adamları vasıtasıyla giriştiği faaliyet sonucu buradakileri kendine bağlamayı başardı. Bu arada bölgede yaşayan halkı da önemli ölçüde etkiledi.

Hasan Sabbah’ın faaliyetlerinden önce, Şii Fatımî Devleti ile Abbasi halifeliğine taraftar ve destekçi olan Selçuklu Devleti arasında siyasi ve fikri mücadeleler meydana gelmişti. Ancak, askeri üstünlüğe sahip olan Selçuklulara karşılık bu alanda mücadele veremeyen Fatımîler mağlup olup toprak kaptırmışlardı. Fikri alanda üstünlük kurmak isteyen Fatımîler, propaganda yoluyla karşı mücadele vermek için Darü’l-Hikme adlı kurumları oluşturmuş ve buradan yetişen kişileri Selçuklu topraklarına gönderip kendi fikri düşüncelerini yaymaya çalışmışlardır. Buna karşılık Selçuklu yönetimi de Nizamiye medreselerini kurmak suretiyle fikri yönden de onlara karşılık vermiştir. Hem askeri hem de fikri yönden başarılı olamayan Fatımî Devleti’nin Büyük Selçuklu Devleti ile mücadele edebilmesi için söz konusu faaliyetlerinden farklı yeni bir yöntem gerekmekteydi.

Hasan Sabbah’ın uygulamış olduğu mücadele tarzı hem diğerlerinden farklıdır hem de Selçuklular üzerinde daha fazla etki yapmıştır. Hasan Sabbah’ın mücadelesinde ve uyguladığı yöntemlerde başarılı olmasının ve devletin güvenliğini bozmasının en önemli sebeplerinin başında, Selçuklu Devleti’nin yapısını iyi bilmesi, zayıf ve kuvvetli yanları hakkında iyi bir fikre sahip olması gelmektedir. İyi eğitimli ve akıllı biri olan Hasan Sabbah, sahip bulunduğu bu bilgileri üzerine yeni metodunu inşa etti.

Büyük Selçuklu Devleti’nin siyasi ve sosyal düzenini hedef alan Hasan Sabbah’ın mücadele metotlarının orijinal yönleri şu şekilde sıralanabilir:

  • Selçuklu Devleti’nin muhalifi olan Fatımî Devleti’nin yürüttüğü mücadele dışardan bir müdahale idi ve bununla mücadele etmek daha kolaydı. Hasan Sabbah ise mücadeleyi Selçuklu ülkesine taşımıştır. Dolayısıyla içerden yapılan bu yeni duruma karşı Selçuklu yönetiminin yaptığı mücadelenin başarı şansı, öncesine göre çok daha zor olmuş ve Hasan Sabbah ile girişilen uzun süreli mücadele başarısızlıkla sonuçlanmıştır.
  • Hasan Sabbah’ın ülke içinde yaptığı mücadele metodu da farklı olmuştur. Öncelikle alınması zor kaleler elde edildikten sonra buralara yerleşilmiş ve Hasan Sabbah’ı ele geçirmek imkansız hale gelmiştir.
  • Hasan Sabbah ve müntesiplerinin başvurduğu yeni bir yöntem de suikast ve suikastlarda kullanmış oldukları hançerleme olayı olmuştur. Kendilerine karşı mücadele veren, gelişmelerine engel olmaya çalışan Selçuklu Devleti’nin askeri ve sivil idarecilerini, “fedai” adlı kimselerin suikastlarıyla hançerleyerek öldürmeleri yoluna gitmişlerdir. Dolayısıyla bu hareketleriyle, doğrudan devletin düzenini yıkmayı hedeflemişlerdir. Ancak, bu saldırılarında Selçuklu hanedanını hedef almamış olmaları da dikkat çekmiştir.

Kendine bağladığı güçlerle devlet için tehlike teşkil etmeye başlayan Hasan Sabbah’ın faaliyetleri Selçuklular tarafından dikkatle izleniyordu. Son gelişmeler üzerine Nizamülmülk, Hasan Sabbah’ın tutuklanması emrini verdi; ancak bu mümkün olamadı. Sabbah, önce Kazvin’e ve oradan da meşhur Alamut Kalesi‘ne giderek buraya yerleşti. Alamut Kalesi’ni karargah yaptı. Akabinde 1090 yılında Nâzirî-İsmaili Devleti’ni kurdu. Sığındığı kalenin ele geçirilmesini önlemek için yeni savunma tedbirleri aldı ve uzun süre kendilerine yetecek miktarda yiyecek stokunu sağladı.

Alamut Kalesi Kalıntıları – Tahran – İran

Hasan Sabbah, bir süre daha Fatımilerle ilişkisini devam ettirdi. Fatımiler ikiye ayrıldıktan sonra imam olarak Nizar’ı destekledi ve adına hutbe okuttu. Kendi akidesini müritlerine öğretmeye başladı. Kendilerine karşı olanların öldürülmesinin dini bir vazife olduğu inancını aşıladı. Müritlerinin eğitimini kendisi üstlendi. Bunların eğitim ve öğretime tabi tutulmalarından çok, imamın rehberliğini ön plana çıkardı. İmamların masumiyetinden hareketle, her devirde bunların rehberliğine ihtiyaç olduğu, dini meseleler için aklın yeterli olmadığını, Allah’ı iyi tanımak için imamların yardımına gereksinim olduğunu bildirdi.

Dine davet eden ve “dai” olarak adlandırılan adamları vasıtasıyla faaliyetlerini sürdürdü. İnsanları etkilemek için farklı yöntemlere başvurdu. Böylece Batınilik Hasan Sabbah’ın şahsında yeni bir kimlik kazandı. Dailer önceleri insanları, masum imam adına davet ederken, yeni bir gurup ortaya çıkmaya başladı. Sabbah’a bağlı bu gurup “Haşşaşin” adıyla anılmaya başlandı. Liderlerine olan bağlılıkları haşiş (esrar) içmiş gibi gözü kapalı kabullenmeden ötürü bu isimle adlandırıldıkları belirtildiği gibi, gerçekten de bunlara söz konusu uyuşturucunun verildiği de iddia edilmiştir.

Hasan Sabbah’ın adamlarına Cennet vaat ettiği ve bu Cenneti dünyada da yaşamaları, mutluluğu tatmaları için esrar içirttiği ve bu yolla her türlü emrini yerine getirttiği ifade edilmektedir. Dini mahiyetten çok siyasi bir örgüt gibi çalışarak, fikirlerini zorla kabul ettirme yoluna gitti. Çıkardıkları olaylarla insanlar arasında dehşet saçmaya başladı. O zamana kadar görülmemiş bir tarzda, devletin en üst kademesinde bulunanlara varıncaya kadar, kendilerine özgü metotlarla suikast girişiminde bulunuldu.

Alamut’u aldıktan sonra, Fatımî Devleti’nin halifesi değil de desteklediği Nizar adına hutbe okutan Hasan Sabbah, Mısır ile olan alakasını tamamen kesti. Suikastlarda kullandırttığı hançeri adeta dini bir vecibe haline getirdi. Kurmuş bulunduğu yeni ekol de Nizârîlik olarak anılmaya başlandı. Hasan Sabbah, kurucusu bulunduğu ve temsil ettiği Batınî akidesine bağlı Nizârî-İsmailî hareketinin yayılması, daha kolay anlaşılması ve kabul edilmesi için, esasları bizzat kendisi tespit edip uygulamaya sokmasıyla da yeni bir eylem icra etmekteydi. Bu özelliği ile de orijinal bir hareket olarak telakki edildi.

Hasan Sabbah’ın Büyük Selçuklu Devleti’nin merkezine pek uzak olmayan Alamut kalesini alması, burayı ele geçirmek için yaptığı dikkat çekici faaliyetler, onun planlı ve bilinçli hareket ettiğini de göstermekteydi. Alamut kalesi Selçukluların elinde olup Sultan adına korunmakta idi. Mısır’daki Fatımî idarecileriyle arası bozulan ve İran’a dönen Hasan Sabbah, 1081 yılından itibaren kaleyi eline geçirmek için, bütün faaliyetlerini bu amaç için yürüttü. Amacına ulaşmak için civar bölgelere gönderdiği dailer vasıtasıyla taraftar kazanmaya yöneldi. Halkı kendi tarafına çekmeye çalıştığı gibi, bölgede bulunan kale komutanlarını da kendi tarafına çekmek için yoğun bir şekilde çalıştı. Bu çalışmaların neticesinde Alamut kalesi komutanını elde etmeye muvaffak oldu.

Alamut Vadisi

Alamut kalesine girmeyi başaran Hasan Sabbah, çok kısa bir süre sonra kale komutanını kovdu. (1090) Ayrıca, başka bir kale komutanını da elde etmek için yüklü miktarda dinar gönderdiği ve adeta kaleyi satın aldığı da nakledilmiştir. 1090 yılında Hasan Sabbah’ın eline geçen, Selçuklular tarafından bir türlü ele geçirilemeyen, 1256 yılındaki Moğol istilası ve işgaline kadar elde tutulan Alamut kalesi, Batınî hareketinin merkezi haline geldi. Dışardan müdahalelerle alınması adeta imkansız sarp bir bölgede bulunan savunmaya çok elverişli bu kaleyi, çok önceden Hasan Sabbah’ın almayı tasarladığı büyük bir ihtimal dahilindedir.

Hasan Sabbah’ın faaliyetlerinin Selçuklular tarafından takip ve izlenmesi, Alamut kalesinin alınmasından sonra değil, aksine çok daha öncesinden başlamıştır. Hasan Sabbah ve yandaşlarının faaliyetlerini düzeni bozucu olarak kabul eden Selçuklu idaresi, bunları şiddetle takip etmiş ve en sert tedbirleri almaktan da geri kalmamıştır. Buna rağmen, Hasan Sabbah, Selçuklu Devleti’nin en güçlü olduğu bir dönemde; zekası, planlı hareketi ve teşebbüs yeteneğiyle en sarp kaleyi almaya muvaffak olmuş ve böylece kendisi ile yapılacak mücadeleyi zorlaştırmıştır.

Selçuklu Devleti’nin ünlü veziri Nizamülmülk, Hasan Sabbah’ın faaliyetlerini yakından takip ettirmiş ve yazmış bulunduğu “Siyasetnâme” adlı eserinde de konuyu işlemiştir. Eserinde, Hasan Sabbah’ın zararlı faaliyetlerine dikkat çeken ünlü vezir, Batınî hareketine de geniş yer vermiştir. Siyasi yönden tedbir almaya çalışan devlet, bu şekilde fikri yönden de tedbir alma yönüne gitmiş, Sünni anlayışa aykırı bu cereyana karşı fikri yönden de mücadele vermiştir.

Hasan Sabbah’ın yakalanması ve etkisiz hale getirilmesi için Rey şehri idarecisine emir veren Nizamülmülk, 1081 yılından itibaren kendisini takibata aldırdı. Takip edildiğini bilen Hasan Sabbah, yakalanmamak için sürekli yer değiştirdi, şehirden şehre dolaşarak izini kaybettirmeye çalıştı. İlk başlarda devlet idaresi, sadece Rey şehrine emir göndermekle yetinmiş, diğer vilayetlere yakalanması emri vermemişti. Hasan Sabbah, bir taraftan devletin takibatından kurtulmaya çalışırken, diğer taraftan da gittiği yerlerde propagandasını yapmaktan da geri kalmadı. Böylece, yakalanması için alınan tedbir yeterli olmadığı gibi, Sabbah’ın faaliyetlerini yaymasına da engel olunamadı.

Alamut kalesine yerleşen Hasan Sabbah, burayla yetinmedi. Yine Alamut gibi sarp kaleleri ele geçirmek için teşebbüslerde bulunurken savunma tertibatlarını da arttırdı. Selçuklu yönetimi, ilk önce olayı devlet problemi olarak ele almamış, bölgede ikta sabihi olan Yoruntaş’ın vereceği mücadeleyle iktifa etmişti. Yoruntaş, Alamut kalesini uzun süre baskı altında tutmuş, burada yaşayanları büyük sıkıntılara maruz bırakarak ümitlerini bazen yitirme noktasına kadar getirmiş, birçok kişiyi öldürmüş ve mallarını yağma etmişti. Bütün bu baskılara rağmen Hasan Sabbah teslim olmamış ve adamlarıyla birlikte dayanmaya devam etmiştir.

Hasan Sabbah, elinde bulundurduğu Alamut kalesini teslim etmeyerek güneydeki Kuhistan bölgesine el attı. Özellikle halktan elde ettiği taraftarlarla siyasi ve sosyal düzen için büyük tehlike oluşturmaya devam etti. Durumun giderek ciddiyet arz ettiğini gören Selçuklu Sultanı Melikşah, olayı devlet meselesi olarak ele almaya başladı. Arslantaş adlı komutanına görev veren Melikşah, Kuhistan bölgesinde bulunan Batınîleri yok etmesini istedi. Olay, böylece ilk defa kapsamlı bir şekilde ele alınmış oldu.

1092 Mayıs ayında Alamut kalesini kuşatmaya başlayan Arslantaş da bir netice elde edemedi. Çevre kalelerden elde ettiği kuvvetlerle bir gece baskını düzenleyen Hasan Sabbah, Selçuklu komutanını mağlup ederek onu geri çekilmek zorunda bıraktı. Bu arada Kuzistan bölgesinde de Kızıl Sarıg adlı Selçuklu komutanı Batınîlere karşı harekete geçmişken Melikşah’ın vefat haberi üzerine savaşlar durmuştur. Böylece Selçuklu Devleti’nin giriştiği bu faaliyetler de sonuçsuz kalmıştır.

Selçuklu Sultanı Melikşah’ın ölümü ve bu arada İslam dünyasına yönelik başlayan Haçlı seferleri, Hasan Sabbah’ın daha da güçlenmesine uygun bir ortam sağlamıştır. Hasan Sabbah ve Batınî hareketine karşı harekete geçen diğer bir Selçuklu Sultanı Mehmed Tapar’dır. Sultan, iktidara geldikten sonra ilk seferini Isfahan üzerine gerçekleştirmiş, civar bölgelerde bulunan Batınîler üzerine yürümüştür. Sultan, Batınîlerin elinde bulunan Şahdiz kalesini almaktan öte bir başarı elde edememiştir. Bu hareket sırasında, Batınîler sekiz yıl boyunca kuşatma altında tutulmuş, kalelerin çevresinde ektikleri mahsuller yok edilmiştir. Yine Alamut kalesi üzerine harekete geçen Enuştekin Şir-gir, kaleyi tam ele geçireceği sırada Sultan Mehmed Tapar’ın ölümünü haber almış ve ordusu dağılmıştır. Böylece bu hareket de sonuçsuz kalmıştır.

Hasan Sabbah’ın adamlarıyla mücadele, Melikşah tarafından devlet politikası haline getirilmiş, ilmi noktada mücadeleyi sağlamak için Nizamiye medreseleri vasıtasıyla Sünniliğin takviye edilmesine ve batıl inançlarla bu şekilde mücahede yoluna gidilmesine çalışılmış ise de, Hasan Sabbah’ın faaliyetleri durdurulamamış, suikastlarına de engel olunamamıştır.

Sultan Sancar döneminde de Batınîlik’e karşı mücadele devam etmiştir. Ancak, Sancar tahta çıkmadan evvel Batınîlere karşı göstermiş olduğu cesareti ve hareketliliği, Sultan olduktan sonra gösterememiştir. Sancar’ın sultan olduktan sonra Batınîlere karşı daha pasif bir politika izlemesi ve üzerlerine şiddetle gitmemesi şu şekilde izah edilmiştir:

Selçuklu sultanının kendisine karşı harekete geçmesinden korkan Hasan Sabbah, buna engel olmak için harekete geçmiştir. Sultan’ın sarayına kadar sızan Hasan Sabbah, Sultan’ın hizmetinde çalışan bir kadını elde etmeye muvaffak olmuştur. Söz konusu kadın aracılığıyla, bir gece Sultan Sancar’ın yatağının başına bir hançer saplatmıştır. Eylemi gerçekleştirdikten sonra, Sultan’a haber yollayarak kendisine muhabbeti olduğunu, aksi takdirde o hançeri yumuşak göğsüne saplamanın daha kolay olduğunu belirtmiştir. Bu olayla bağlantısı kesin bir şekilde bilinmemekle birlikte, daha sonraki dönemde, Batınîlerle mücadelenin gevşediği ciddi bir şekilde gözlemlenmiştir. Ayrıca, Sultan’ın, Hasan Sabbah ve adamlarına karşı müsamahalı davrandığı Abbasi halifesi tarafından dile getirilmiş ve eleştiri konusu yapılmıştır.

Hasan Sabbah ve sonrasında Batınîlerin eylemleri devam etmiş, kendilerine muhalif olan, karşı mücadele için hareket emri veren devlet idarecilerine karşı suikastlara devam edilmiş ve hemen hemen bir çoğu öldürülmüştür. Böylece, devlete karşı siyasi ve askeri bir hareket yerine, ferdi eylemler halinde gerçekleşen gizli suikastlarla amaçlarını gerçekleştirme yoluna gitmişlerdir.

Hasan Sabbah’ın başını çektiği Nâzirîlerin suikastlarla gerçekleştirdikleri eylemlerde ilk kurban; kendilerine karşı hem askeri hem de fikri yönden mücadele vermiş bulunan ünlü vezir Nizamülmülk olmuştur. Suikastın gerçekleştiriliş şekli, önceden planlandığını akla getirmiştir. Selçuklu sultanından sonra en önemli makamda bulunmakta olan Vezir’in huzuruna, bir dilekçe verme bahanesiyle, sufi kılığında bir şahıs girmiştir. Kendisinden şüphelenilmeyen Batınî akideli şahıs, sözde dilekçeyi vereceği sırada veziri hançerleyerek öldürmüştür. (1092)

Batınîlerin ilginç bir şekilde öldürdükleri Selçuklu vezirlerinden birisi de Kaşanî‘dir. Çünkü, Kaşanî kendilerine karşı mücadele vermiş ve onları zor durumda bırakmıştır. Veziri ortadan kaldırmayı üstlenen iki fedai, vezirin atlarının barındırıldığı tavlasına hizmetçi olarak girmişlerdir. Bunlar sözde atların seyisi olarak çalışmaya başlamışlar ve dindar geçinerek göze girmeyi başarmışlardır. Vezirin güvenini kazanmayı başaran fedailer için fırsat, Nevruz dolayısıyla doğmuştur. Sultan Sancar’a Nevruz vesilesiyle hediye edeceği atı seçmek üzere ahıra giden Vezir, atları gözden geçirdiği sırada bu fedailer tarafından yine hançerlenerek öldürülmüştür.

Melikşah’ın ölümünden sonra Selçuklularda taht kavgaları başlarken, haçlı seferlerinin düzenlenmesiyle birlikte Müslümanların yaşadığı bazı bölgeler istilaya uğramıştır. Bu yeni durum Hasan Sabbah’ın işine yaramıştır. Fırsatı değerlendirerek faaliyetlerine hız vermiş, önemli bazı kaleleri ele geçirmek suretiyle konumunu güçlendirmiştir. Bu arada propaganda faaliyetlerine de hız vermiş, ayrıca, Selçuklu ordusuna sızmak suretiyle taht kavgalarına fiili olarak dahil olmuştur.

Hasan Sabbah’ın adamlarının toplum içine saldıkları korku sonucunda, din ve devlet adamlarını herkesin gözü önünde öldürmeleriyle devletin ileri gelenleri elbiselerinin altına zırh giymeden sokağa çıkamaz olmuşlardır. Selçuklular ve Hasan Sabbah arasındaki mücadele uzun süre devam etmiş, bazen netice alınacak duruma gelinmişse de sonrasındaki gelişmeler yüzünden, Alamut Kalesi elde edilemediği gibi, Hasan Sabbah da ele geçirilememiştir.

Hasan Sabbah ve adamları, siyasi rakiplerini öldürmekle yetinmeyerek, bütün cemiyeti etkileyecek bir faaliyetin içine girmişlerdir. Kurulu siyasi ve sosyal düzeni çökertmek için tepedekileri hedef almışlar ve halkı da kendi taraflarına çekmek için özellikle inanç noktasında yoğun bir propagandayı yürütmüşlerdir. Halkı ikna etmeye çalışırken kendi akidelerini aktarırken gerektiğinde halka karşı da zor kullanmaktan ve şiddete başvurmaktan çekinmemişlerdir.

Batınî hareketinin en büyük zararı; toplumun Batınî olanlar ve olmayanlar şeklinde iki düşman kampa bölünmesine neden olmasıdır. Taraftar olanlar devlet idaresi tarafından, karşı olanlar da Batınîler tarafından her an öldürülme tehlikesi ile karşı karşıya kalmışlardır. Devlet yönetimi, görüldükleri yerde Batınîleri öldürme politikasını güderken, Batınîler de kendilerine karşı olan herkesi ortadan kaldırmaya yönelmişlerdir.

Halk arasında ikilik meydana geldiği gibi, Devlet teşkilatında da büyük sıkıntılar yaşanmıştır. Gerek sivil gerekse askeri teşkilat içinde belli makamlara gelmek isteyenler, rakiplerinin ayağını kaydırmak ve kendilerine ortam sağlamak için, söz konusu kişileri Batınî olmakla itham etmişler ve bunların Devlet gücüyle ortadan kaldırılmalarına zemin hazırlamışlardır. Buna benzer bir gelişme Kirman Selçukluları’nda yaşanmıştır. Batınî olmakla itham edilen, dönemin din ve ilim çevrelerince azline hükmedilen hükümdarları İranşah tahtını kaybettiği gibi, arkasından da öldürmek suretiyle hayatını kaybetmiştir.

Bütün bu gelişmeler Selçuklu Devleti‘nin siyasi ve içtimai hayatını alt üst etmiş ve önemli ölçüde istikrarsızlığa yol açmıştır. Alınan tedbirler istenilen amacı gerçekleştirememiş, daha sonraki dönemde halkın devlet ile birlikte eyleme geçmesi, Batınîlerin toplu bir şekilde öldürülmeleriyle neticelenmiştir.

Hasan Sabah, 1124 yılına kadar Alamut Kalesini elinde tutmaya ve faaliyetlerini sürdürmeye devam etmiştir. Birçok bilim dalında önemli birikime sahip olması, teşkilatçılığı, kurduğu düzenli örgütü ile dehşet saçan bir duruma gelmiştir. 1124’de Alamut Kalesinde ölmüştür.

Buraya kadar Hasan Sabbah’ın çok büyük zararlara sebep olduğu, toplumun sosyal ve siyasi düzenini sarstığı aktarıldı. Ancak, bütün bunların yanında; söz konusu iddiaları reddeden ve özellikle günümüzde Hasan Sabbah’ı büyük bir kahraman olarak ileri süren aleviler de mevcuttur.

Hasan Sabbah’ı hatırlatan ilginç bir gelişme ise, Bediüzzaman‘ın yargılanması sırasında yaşanmıştır. Bediüzzaman’ın maruz kaldığı ilginç olaylardan bir tanesi Afyon savcısının iddiasıdır. Bediüzzaman ömür boyu Peygamber Efendimizin sünnetini ihya etmeye, bizzat bunu hayatına tatbik ederek yaşamaya çalışmasına, Sünnilik konusunda büyük hassasiyet göstermesine rağmen savcının iddiasına akıl erdirmek mümkün değildir. Çünkü, iddiaya göre, Hasan Sabbah Ehl-i Sünnet’e karşı giriştiği siyasi faaliyetiyle nasıl siyasi sarsıntıya yol açmışsa, Bediüzzaman da benzer bir siyasi sarsıntı meydana getirmek istemektedir. Savcının bu asılsız iddialarına karşılık Bediüzzaman, mahkemeye verdiği savunmasında, kendi şahsına yönelik on beş sayfadan oluşan iddianameye, iddiacının seksen bir yanlışını ortaya koyarak karşılık vermiştir. (Şualar, 1994, s. 351-369)

(Abdünnasır Yiner)

1981 İspanyol Darbesi

Tarih: Oct 31 2011

Bir süreden beridir İspanya’daki siyasi gelişmelerden rahatsız olan çevreler 23 Şubat 1981 tarihinde harekete geçecektir. Akşam saat 18:30’da Yarbay Antonio Tejero silahlı 200 adet jandarma eriyle beraber İspanyol Parlamentosunu basar. Bu sırada meclisteki görüşmeleri canlı yayınlayan televizyon kameraları darbeyi yaklaşık yarım saat kaydedecek ve bu tarihi olayla ilgili çok önemli görsel bir belge elde edilecektir. Kürsüye çıkan Tejero, herkesten sessiz olmalarını isteyecek ve hiç bir zaman gelmeyecek olan yetkili bir komutanın gelmesini beklemelerini emredecektir.

Olan bitenler karşısında bütün vekiller korkuyla kendilerini yerlere atarken sadece 3 vekil darbecilere karşı duracaktır: Savunma Bakanı General Manuel Gutiérrez Mellado, ayağa kalkacak ve Tejero’ya teslim olmasını emredecektir. Başbakan Adolfo Suárez, yerinde oturmaya devam eder. İspanyol Komünist Partisi lideri Santiago Carrillo, yerinde oturmaya devam eder ve olaylardan etkilenmeden sigarasını yakar. Bu darbe girişimi başarısızlıkla sonuçlanır. Antonio Tejero 15 yıl hapis yatar ve çıkar.

Başarısız Darbeci Antonio Tejero

Avrupada Kadının Serüveni

Tarih: Oct 31 2011

Hıristiyanlığın ilk dönemlerinde kadının konumu feministleri gülümsetecek mahiyettedir. Ortaçağın başlangıcından yaklaşık 7. yy.’a dek Hristiyan olan topluluklarda toplumsal düzen yerleşmediği için kadınlar yasalarla sınırlanmamıştı. Başka bir değişle feodal dönem kadınlar için oldukça iyi bir zaman dilimiydi. 13. yy.’a kadar kadınlar hem dini kuruluşlar da hem de çalışma hayatında özgür bir biçimde bulunmuşlardır. Ortaçağ kadınları ticari alanlarda özellikle manifaktürde çok önemli bir potansiyel oluşturuyorlardı. Manifaktürde kadın ustalar yetişir bunlar esnaf loncalarına üye olurlardı. Kadınlar yine hekimlik, berberlik, sebze satıcılığı, fırıncılık, terzilik, değirmencilik, lokantacılık vb. mesleklerde söz sahibiydi. Kadınların konumunda 13. yy.’dan itibaren olumsuz değişiklikler meydana gelmeye başlamıştır. Bu yüzyıldan sonra kadının mahkemelere tanık olarak çıkma hakkı ellerinden alınmış, işlerini bir vasi yoluyla yapmak zorunda kalmışlardır. Rahiplere 4.yy.dan itibaren söylenen bekarlık şartı 11.yy.’ın sonunda yapılan Gregoryan Devrimi ile artık kesinlik kazanmış, yine bu devrimle kilisedeki yüksek mevkilerde olan kadınlar görevlerinden uzaklaştırılmışlardır.

Okullar ve üniversiteler kilise tarafından katedraller çevresinde oluşturulmuş ve buralar kadınlara kapatılmıştı.Yine feodalitenin yavaş yavaş yerini merkezi krallıklara bırakması pek çok soylu kadını zor durumda bıraktı. Ellerinden güçlerinin alınmasına karşı savaşan soylu kadınların en ünlüsü İngiltere’de ve kendi prensliğinde önemli siyasi roller 24 oynayan, Aşk Divanlarının ortaçağda kadın erkek ilişkilerinde ve edebiyat eserlerinde kadınlara yapılan haksızlıkları değerlendiren yarı resmi mahkemeler kurucusu Aguitaine’li Alienor’dur.

12. yy.’da başlayıp 15. yy.’da doruğa ulaşan ve 18. yy.’de varlığını sürdüren büyücü avı kuşkusuz ortaçağdaki en büyük katliam olmuştur. Bu dönemde pek çok kadın cadılıkla suçlanarak yakılıyordu. Büyücüler, erkeklerin cinsel gücüne, kadınların doğurganlığına saldırmak ve imanı yok etmekle suçlanıyorlardı. Pratikte ise bir kadının cadılıkla suçlanması için herhangi bir sebep yeterliydi. Mesela doğum esnasında anneyi kurtarmak için bebeği feda eden ebeler doğurganlığa saldırdıkları için, menopoza giren yaşlı kadınlar kanlarını içlerinde sakladıklarına inanıldığı için, bekar yaşayan kadınlar, erkekler olmadan yaşabildikleri için cadılıkla itham olunuyorlardı. Erkeklerin yapabildiklerini yapabilmek de bir kadını cadılıkla suçlamaya yetiyordu. Daha sonra azizelik unvanı verilen Jeanne d’Arc, Orlean kentinin meydanında cadılıkla suçlandığı için yakılmıştır.

Yeniçağ’da kadının konumuna baktığımızda ise bir iyileşme olmadığı hatta bazı araştırmacılara göre daha kötü bir duruma gittiği görülür. XVI. yy. da Pierre Petot’a göre evli kadınların yaşamları tümüyle kocalarına bağımlıdır. Kocalarının ya da yargıcın izni olmadan yaptıkları hukuksal işlemlerin hepsi geçersiz sayılır. Nina Epton’a göre 1498′de Parislilerin Aile Düzeni isimli bir el kitabında kızların eğitimleriyle ilgili ahlak kurallarına göre kızların gelecekte ev içi görevlerine göre yetiştirilmesi gerekiyordu, ev içi görevlerin kalitesini de kocanın rahatını sağlamak belirliyordu. 1547′de İngiltere’de alınan bir kararla “kadınların çene çalmak için bir araya gelip konuşmaları” yasaklandı ve böylelikle kocalar eşlerini evde tutmakla yükümlü hale geldi. Yeniçağdaki burjuva sistem ev kadınını yüceltiyordu.

Kadının yeri eviydi ve ona bakmakla yükümlü olan kişi erkekti. Bu durum kadınların iş bulmalarını zorlaştırıyor ve çalıştıkları işlerde erkeklerden daha az para almalarına yol açıyordu. XIV. yy.’da kırsal kesimdeki atölyelerde kadınlar erkeklerin kazandıklarının yarısını XVI. yy.’da ise daha azını alabiliyorlardı. Bu durum burjuva kadınlarını ev hanımı olmaya itti, daha aşağı düzeydeki evlerinin geçimi için mutlaka çalışması gereken kadınların durumlarını ise iyice zorlaştırdı. Bu sınıf kadınlarda çalışmak utanılacak bir durum değil mecburen yapılması gereken bir şeydi. İş bulmanın zorluğundan ötürü pek çok kadın bu dönemde zengin ailelerin yanında hizmetçi olarak çalışıyordu. Bu işlerde çalışan kadınların özel hayatlarıyla ilgili kararları bile çalışılan evin erkeği veriyordu. Hizmetçilik yapan bu kadınlar çalıştıkları evden evlenip ayrılana kadar paralarını alamazlardı. Zaten bekar erkeklerin pek çoğu drahoma peşinde olduklarından evlenmeleri de çok zor oluyordu. Kızların koca satın alabilecek paraları çoğunlukla olmuyor ve bu kızlar da genelde ev sahiplerinin gönüllerini eğlendiriyorlardı. Soylular arasında ise mavi kanın karışmaması ve toprak zenginliğinin artması için aşka değil anlaşmalara dayanan evlilikler gerçekleşiyordu. Bu evlilikler aşka dayalı gerçekleşmediği gibi taraflarca sadakat beklentisi de yoktu. Soylu kadınlar ailenin adını sürdürecek erkek çocuğu doğurduktan sonra bir sevgiliye sahip oluyorlardı. Bu utanılacak bir şey değil, yerleşmiş bir adetti. Soylu erkeklerin güzel eşlerini politik kariyerleri için prenslerin, kontların yataklarına göndermeleri bilindik bir şeydi. Bazı önemli politik kararların bu yataklardan çıktığı bile oluyordu.

Orta ve alt kesimde ise erkeklerin eşlerini aldatması yadırgan m azken kadınların kocalarını aldatması hoş karşılanmıyordu. Evlilikte erkeğin belirgin bir üstünlüğü vardı. 1650′lerde karısını döverek öldüren erkeğin cezalandırılmamasına ilişkin bir yasa bile mevcuttu. Eğer öldüren kişi kadın olursa cezası meydanda yakılmaktı.

Evlilik kurumunun erkeğin lehine olması kiliseyi hoşnut ediyordu. Protestan mezhebi Katolik mezhebine göre kadınlara daha özgürlükçü yaklaşsa da sonuçta o da kadına sürekli olarak kocasının isteklerini ön planda tutması gerektiğini söylüyordu. Bu dönemde sanat ve bilim alanlarında eserler veren kadınlar da kendi isimlerini değil kocalarının ya da erkek kardeşlerinin isimlerini kullanıyorlardı. Mesela Tycho Brahe’nin astronomi araştırmalarına kız kardeşinin de katıldığı bilinmektedir fakat onun adı ve yaptıkları bilim tarihine geçmemiştir.

Yine erkek kardeşlerinin ya da kocalarının isimleriyle edebi yazılar yazan kadınlar olduğunu biliyoruz. Yeniçağda kadınların Ortaçağ göre daha ezik bir hayat yaşadıklarını daha önce söylemiştik. Ama bu kötüleşmenin yanında kadınların erkeğin hiyerarşik egemenliğine ilk karşı çıkışını da bu çağda görüyoruz. 16. yy. sonları ve 17. yy. başlarına bu yüzden batı tarihçileri “guerelle des femmes” yani “Cinslerin savaşı” ismini vermişlerdir. Bu yüzyılda kadınlar ortaçağa göre daha çok ezilmelerine rağmen kendileri ortaya koyacak direnişlerde bulunmaya başlarlar. Mesela Monteigne’in evlat edindiği Marie de Gournay’ın kadın haklarını korumak için yazdığı iki eser vardır: Kadınlarla Erkeklerin Eşitliği ve Hanımların Şikayeti; yine 17. yy.’ın ikinci yarısında aklın cinsiyeti tanımadığını savunan Poullain de la Barre’ye rastlanır, onun Cinslerin Eşitliği Üzerine isimli kitabı ön feminist düşünceleri geliştirmiş bir yazar olarak kabul edilmesine yol açar. 1643′te 5.000 kadar halktan kadın Avam kamarasının önünde toplanarak iç savaşa son verilmesi ve barışın sağlanması için gösteri yapar. Yine bu çağda toplu kadın eylemlerine şahit oluruz.

1647′de hizmetçiler parlamentoya çalıştıkları sürenin uzunluğundan şikayet eden bir dilekçe verirler, 1651′de esnaf kadınlar borç yüzünden hapse atılmaya karşı çıkarlar; 17. yy.’da İngiltere’de Anglikan kilisesine bağlı olmayan kadınlar senyörlerin himayesine bırakılmış olmayı reddederek kendilerine eşitlikçi bir uygulamada bulunulmasını talep ederler vs.

Günümüz tarihçilerinden Regine Pernoud, “Kadının toplumdaki yeri, burjuvanın toplumdaki yerinin büyümesine ters orantılı bir şekilde daralır” der. Gerçekten de burjuvazinin ev kadınını yücelten konumu kadını gittikçe ev dışı yaşamdan koparmıştır. Başlangıçta burjuva kadınları da kendilerini geliştirmeye çalışmışlardı. Örneğin 18. yy.’da evde oturan burjuva kadınları daha çok aşama yapabilme isteğiyle üst sınıf kadınları gibi salonlar yani entelektüel kesimin bir araya geldiği toplantılar düzenlerler. Böylece salonlar üst sınıf ve saray kadınlarının tekelinden kısmen çıkmış olur. Gerçi salonlar hiçbir zaman burjuvanın tam olarak malı olamamıştır. Çünkü bu toplantıları düzenlemek uzun bir kültür birikimini, sanattan bilimden anlamayı gerektiriyordu. 18. yy.’da burjuva kadını henüz bu atağı yapamamıştı. Üst sınıf kadınları içinse salon toplantıları kendilerini geliştirmek için birebirdi. Toplumsal, politik ve sanatsal olayları kadınlar buralardan öğreniyor, kendi yazdıkları metinleri okuma ve eleştirilme fırsatı buluyorlardı. Feminist tarihçiler kadınların kendilerini geliştirdikleri salonları nitelikleri nasıl olursa olsun ve bu toplantıları kimler düzenlerse düzenlesin ilk feminist düşüncenin gelişip şekillenmeye başladıkları yerler olarak görürler. Üst sınıf kadınları salonların yardımıyla bu yüzyılda geleneksel kimliklerini yırtmaya ve erkekleri bu konuda tedirgin etmeye başlamışlardır; 18. yy. yazarlarından D. Schubart kadınların yakında bir bilimciler cumhuriyeti kuracaklarını yazdıktan sonra şöyle diyordu; “Çok bilmek istiyorum; acaba Hz. Süleyman bu dünyaya geri gelse, olması gereken, kocasının övünç duyduğu, ideal mükemmel kadını yok edip, onun yerine yenisini koyar mıydı? Bu yeni kadın ki, yedi lisan konuşan, dizeler yapan, romanlar yazan, felsefe yapan, serbest düşünceleri olan, nutuk çeken, doktor ve profesörlere ders veren ve bunun yanında çocuğunu, mutfağını, kilerini, evini, bahçesini ve tarlasını ihmal eden?” Üst sınıfta salon toplantıları sürüp, burjuva da onları taklide uğraşırken 18. yy.’ın alt tabakadaki kadınları gerçekten zor durumdaydılar. Geçim sıkıntısını ve kilisenin baskısını her an hissediyorlardı.

Kilise kaybettiği otoritesini eskiden olduğu gibi daha çok baskıyla örtmeye çalışıyor ve büyücü kovalamaya devam ediyordu. Bu yüzyılda kadınlar için çalışma hayatı iyice kötüleşti. Manifaktör alanında en ağır ve en kötü ücretli işleri kabul etmek zorunda kaldılar. Pek çok kadın çareyi fuhuşta aradı. Yine pek çok kadın 17. yy.’da olduğu gibi kadınlar için daha özgür ve yaşam kalitesinin daha yüksek olduğu ABD’ye göç etti. ABD’ye göç eden bu kadınlar esnaflıkla uğraşıp özgürlükleri için mücadele ettiler. Ama Kuzey Amerikalı kadınların mücadelesinde atlanılmaması gereken bir çelişki vardı. Onlar kadın haklarını savunurken önceleri yalnızca beyaz kadınları göz önünde bulunduruyorlardı.

Bilinçli ya da bilinçsiz olarak ırkçılık konusunda Amerikan erkeğinden farklı düşünmüyorlardı. Siyah kadınların haklarının savunulmasına ancak 20. yy.’da rastlanılacaktır. 18. yy. onlar için hem tenlerinin renklerinden hem de kadın oluşlarından ötürü oldukça acımasızdır. Aynı acımasızlık Kızılderili ve Avustralyalı Aborgine kadınları için de uzun zaman sürmüştür. Karaderili kadının durumunu anlamak için 1773-74 yılları arasında Amerika’da bir tiyatro oyuncusu olan Kemble’nin Avrupa’daki akrabalarına yazdığı bir mektuba bakalım “Adı Die idi. On altı çocuk doğurmuş, bunlardan on dördü ölmüş. Ayrıca dört çocuk düşürmüş. Birisinde başında ağır bir yük taşırken düştüğü için, diğerinde de kolu çıktığı için kırbaçlanmış. Kolunun yukarıya çekilmesinin ne demek olduğunu sordum, anlattı, önce ellerini bağlıyorlarmış, bazen bileklerinden bazen baş parmağından, bir ağaca veya direğe bağlayıp ayakları yerden kesilinceye kadar yukarı çekiyorlarmış. Sonra da eteğini beline kadar sıyırıyorlarmış. Ardından elinde deri bir kırbaçla bir adam geliyor ve onu alabildiğine kırbaçlıyormuş. Bunları yaparken hamile miydin diye sordum, evet yanıtını aldım” 19. yy.’ın ortalarına doğru toprak sahibi beyaz bir kadın olan Mary Boykin Chenut da esir pazarlarında alınıp satılan siyah kadınların nasıl istismar edildiğinden şöyle bahseder: ”Erkeklerimiz Tevrat’da yazılı patriarklar gibi davranıyorlar ve evlerinde bir hane içerisinde resmi eşleri ve resmi olmayan kadınları ile birlikte yaşıyorlar. Hemen her ailede rastlanan melez çocukların bir kısmı ailenin beyaz çocuklarına benziyor.”

Kadınlar, Fransız İhtilalinde olduğu gibi Amerikan özgürlük hareketinde de aktif rol oynamışlardı. Fransa da halk kesiminin kadınları devrim için erkelerle beraber onlarla eşit haklara sahip oldukları Devrim Dostları Kulübü gibi kulüpler kurdukları gibi sadece kadınlara açık olan klüpler de kurmuşlardı. Fransız İhtilalinde kadın haklarını savunan özellikle üç isim ortaya çıkar: Pauline Leon, Clarire Lacombe, Olympe de Gouge. Bunlardan Olympe de Gouge “Kadın Hakları Bildirgesi”ni yayınlamış, bildirgede “Kadına giyotine gitme hakkı tanınıyor öyleyse kürsüye çıkma hakkı da olmalıdır” diye seslenmiştir. Olympe de Gouge, ihtilal sonrası kadınlara yeterince hak tanınmadığını erkeklere sataşan sivri diliyle sürekli konuşmalarında dile getirince, eski rejim taraftarı olmakla suçlanıp giyotine gönderilmişti. Fransız Devrimi, devrim esnasında kadınlara verilen kimi hakların geri almasından ötürü bazı feminist tarihçiler tarafından faydasız görülür, devrimdeki eşitlik ilkesinin sadece erkekler, beyazlar ve burjuvalar için var olduğunu söylerler. Kuzey Amerika Bağımsızlık Bildirgesi de bu açıdan eleştirilir. Her ne kadar maddelerinden biri “Bütün insanlar Tanrı önünde eşittir” olsa da kadınlar erkeklerle eşit haklara sahip olamamış ve siyahların köleliğine son verilmemiştir. Aynı durum devrim sonrası Fransa’nın sömürge ülkelerindeki siyahlara da uygulanmış, seçme ve seçilme hakkı onlara da tanınmamıştır. Ama devrimin faydalı olduğunu düşünen feminist tarihçiler de vardır. Her ne kadar Fransız devrimi, kadınların devrim için uğraşılarını ödüllendirmemişse de, kadınlar devrimi gerçekleştirmek için bu uğraşıları verirken kendilerini kuşkusuz geliştirmişlerdi. Toplantılar, dernekler, broşürler, mitingler kadınları geri adım atamayacakları bir bilinçlenme düzeyine getirmiştir. Unutulmaması gereken bir konu da ilk kez bu tarihten sonra kadının konumu yalnız aile içindeki rolü ile değil toplumdaki rolü ile de tartışma konusu olmaya başlamasıdır. Daha önce ne Aydınlanma Döneminde ne de Amerikan Devrimi’nde eskiden beri var olan kadın sorunu bu derece kutuplaşmış ve bunun geleneklerin ötesinde bir sorun olduğu ifade edilmişti.

Fransız devriminin ardından kadınların elde ettiği kimi hakların da ömrü kısa sürmüştür. On yıl sonra Napolyon Sivil Yasaları kadınlarda kötü alışkanlıklar oluşturduğu gerekçesiyle kaldırılmıştır. 1801′den itibaren ise kadının erkeğe itaat etmesinin siyasi bir mevzu olmadığı, doğanın gereği olduğu noktasında birleşilir, buradaki amacın kadın kişiliğini sarsmak değil aksine onun bedeni zayıflığından ötürü korunmaya gereksinimi olduğu için alındığı belirtilmiştir. Böylece kadın toplumsal hayattan çıkıp yeniden evine döner.

XIX. YÜZYILDA KADIN

Bu yüzyıl kadını daha çok erkeğin kişiliğini tamamlayan bir varlık olarak görüyordu. 19. yüzyıl, ticari kapitalizmden sanayi kapitalizmine geçiş dönemiydi. İşçi sınıfının yaşadığı zorluklar artarken kimi olumlu gelişmeler de oluyordu. Avrupa’da hijyene verilen önem artıyor, şehirlerin görüntüsü değişiyor, beslenme ve tıpta ilerlemeler kaydediliyordu. 1870′ler de Avrupalı kadınların yaş ortalaması 44 iken 1910′da bu 52,4′e 1920′lerde ise 60′lara ulaşıyordu. Bu dönemde işçi kadınlar sosyal ve ekonomik nedenlerden dolayı sıkça çocuk aldırıyorlardı, bunu yaparken de burjuva kadınları gibi saklama gereksinimi duymuyorlardı. Çünkü fabrikalardan kadınların alacağı ücret onların evli olup olmamasına göre değiştiği gibi hamile olduklarında da işlerinden olma riskleri vardı. Gerçi bu durumdan hem hükümetler hem de Fransız ve İngiliz doktorları oldukça rahatsızdı. 1890′da on beş Avrupa ülkesinin katıldığı bir kongrede çalışan kadınlara ilk kez 4 haftalık hamilelik izni tanınmıştı, bundan amaç çocuk aldırmaların önleneceği düşüncesiydi. 19. yy.’ın ortalarına dek çocuk düşürmede kadınlar genellikle kendi yöntemlerini kullanıyorlardı.

Sanayi devriminin başından beri erkekle kadına farklı çalışma alanları sunulmuş, genelde kötü çalışma koşulları, az ücret, niteliksiz iş gücü kadınlara verilmiştir. Yine nitelikli bir erkek işçi, yüksek işçi statüsündeyken ve onlara mesleki eğitim ve iş garantisi sağlanmışken, kadınlar ancak niteliksiz işçi, yardımcı işçi konumundaydı. Bu nedenle sık sık iş değiştirmek zorunda kalıyorlardı. Bütün ön yargılara ve köktenci karşı düşüncelere rağmen, yaklaşık her alanda ucuz kadın işçi ve memurlara rağbet artmıştı. İşverenler masrafları kısıp az ücretle randıman almak istiyorlardı. Amerika Birleşik Devletleri’nde eğitim alanında tasarruf yapmak isteyen devlet, kadınları öğretmen olarak atıyordu. İşçi erkekler, kadınları kendileri için bir tehdit unsuru olarak gördükleri için onları iş yerlerinde istemiyorlar, sendikalarına sokmuyorlardı. O dönemde sendika yönetimi tümüyle erkeklerin elindeydi. Örneğin işçilerin yüzde ellisinin erkek olduğu dokuma sanayiindeki sendika yöneticilerin hepsi erkekti. Bu yüzden kadınlar kendi sendikalarını kurmuşlardır. Amerikan işçi sınıfı önemli kadın sendikacılar yetiştirmiştir; Ella Wiggins (şarkıcı), bir gösteride öldürülen Ella Wheeler, elli yıl süreyle madencileri örgütleyen Mother Jones vb. Kadınlara çalışma olanağı tanınmayan yerler genelde tıbbi ve hukuki alanlardı. Ama ABD’de kadınlar yargıçlık yapabiliyordu. 1869 yılında Iowa da ilk kadın yargıcın atanmış olduğu izlenir. 1879′da ise Birleşik Devletler mahkemelerinde savunma yapma haklarını elde ediyorlardı. Fransa’da kadınların mahkemelerde çalışabilmelerine ilişkin izin 1900 yılındaki yasayla kabul ediliyordu. Rusya, Japonya, Romanya, İsveç, Finlandiya, Norveç ve Yeni Zelanda’da bu yasalar daha önce geçerlilik kazanmıştı. Bütün Avrupa ülkelerinde devlet kadınlara birinci derecede iş veren kurumdu. Devlet kadın memurlarına evlenme izni vermediğinden postane, hastane ve okullarda çalışan kadınların büyük bir çoğunluğu bekardı. Bu yüzyılda Fransa’da kadınlarla ilgili önemli kararlar alınıyordu. 1884 yılındaki boşanma yasası bunlardan biriydi. Boşanma yasasının ardından kadınların boşanma isteklerinin arttığını görüyoruz. Gerçi bu yasadan istifade ederek erkekler de boşanma başvurusunda bulunuyorlardı ama boşanmak isteyen kadınların oranı yüzde seksen olup erkelerden çok daha fazlaydı. Kadınların boşanma isteklerinin ardında yatan ilk gerekçe kocalarının kendilerine uyguladıkları şiddetti. Avrupa ülkelerinde karısına karşı kaba kuvvet kullananların daha çok kırsal kesimden olduğunu görüyoruz.

Kırsal kesimdeki evliliklerin genelinde erkekler eşlerine şiddet uyguluyordu. Şehirdeki evliliklere baktığımızda ise işçi erkek genelde kendisi gibi tüm gün dışarıda çalışıp yorgun argın eve dönen karısının kıymetini biliyordu.

Bekar kalmayı tercih eden kadınlar da vardı. Eğitim görmüş kadınların büyük bir kesimi bekar kalmayı tercih ettiklerini söylüyorlardı. Bu davranış genelde Protestan ülke kadınlarında görülüyordu.

19. yy.’ın son on yılı içerisinde İngiltere’de kadınlar erkeklerin aile içerisinde kadınlara karşı uyguladıkları şiddete, kaba kuvvete ve seksüel baskıya karşı çeşitli kampanya girişimlerinde bulundular. Bu kadınların birey olarak kendilerini savunuş biçimleriydi. Çünkü aynı yüzyılda kadınlar bu ülkede hukuksal açıdan da tam birey olarak görülmüyorlardı. Erkekler kadınların işledikleri bazı suçlardan kadınlar ergin kabul edilmediği için yargılanabiliyorlardı. Ergin olmayanlar ve kadınlar 1870′e dek idam edilemiyordu. Bu yıldan sonra kadınlar hukukta bireysel ve tüzel kişiler olarak kabul edilmeye ve işledikleri suçlardan kendileri sorumlu tutulmaya başlandı.

Fransa’da 1879′da Cumhuriyet kurulduğunda ise kadınların devrimdeki emeklerine karşılık seçim hakkı başta reddedildi, buna gerekçe olarak ise sistemin henüz yerleşmediği söylenmişti. Fransa’da kadınlar seçim hakları için I. Dünya Savaşının bitmesini beklemeleri gerekecekti. Fransa kadın haklarıyla ilgili mücadelenin en önemli merkezlerinden biri olmasına rağmen burada kadınlarla ilgili hakların sürekli bir geliş gidiş yaşanmasından hızlı bir ilerleme olmamıştır. Yaşanılan süreçte hep alınan kimi haklar bir süre sonra kaybedilmiş, daha sonra tekrar kazanılmıştır. Bu ülkede 1965 yılına kadar kadınların kocalarından izinsiz herhangi bir iş yerinde çalışmaları yasaktı. Bir kadın bunu yaptığı halde kocasının ona dava açma hakkı vardı. Yine kadın kocasından izinsiz üniversiteye kayıt olmaz, ehliyet alamaz, pasaport çıkarmaz ve bir hastanede tedavi olmazdı. Kadınlara politik haklar yalnız İskandinav ülkelerinde ve İngiltere’nin bazı kolonilerinde tanınmıştı. Bu haklardan biri olarak, İsveç kadınlarına 19. yy.’ın ortalarında kent ve belediye encümen üyeliği hakkı tanınmıştı. Bu kadınlar 1909′da seçilebiliyor, 1924′te ise tüm politik haklara sahip olabiliyorlardı.

Bu dönemdeki feminist hareketlerden örnekler vermek gerekirse; İngiltere’de kadın hakları için yazılan ilk manifestodan bahsetmek gerekir; bu manifesto, 1825′te William Thompson tarafından yazıldı. Her ne kadar imzası olmasa da bu manifestonun Anne Wheeler’le ortak yazıldığı bilinmektedir. Burada evli kadınların çıkarlarının kocaları tarafından korunduğu tezine karşı çıkılıyor ve kadınların dörtte birinin ne kocaları ne de babalarınca korunduklarını söylüyorlardı. Yine Josephine Butler kadın işçilerin işten atılmasına yol açabilen cinsel hastalıklarla mücadele için yapılan zorunlu sağlık kontrolünün kaldırılması için 15 yıl kadar mücadele vermiş ve bunu kabul ettirmişti; daha sonra Buttler genelevlerin kapatılmasını sağlamak için çalışmıştır. Bu yüzyılda Almanya’da kadınlar ise Amerika ve İngiltere’deki gibi siyasal haklar elde edilmesinden çok sosyal haklarının peşindeydiler. Kadınların aile içi yaşamı ve aile içindeki durumlarının düzeltilmesi, evlilik dışında çocuk sahibi olma hakkının tanınması vs. gibi sorunlarla uğraşıyorlardı.

Bu dönemde yine pek çok feminist yayını görmek mümkün; Fransa’da ki la Gazette des Femmes (18361848), bir kadın hakları ve görevleri bildirisi yayınlamıştı. Burada özellikle kadınların kamu görevlerine girebilmeleri savunuluyordu. 1869′da Leon Richer, Ligue du Droit des Femmes derneğini kurdu ve Le Droit des Femmes dergisini çıkarmaya başladı, burada siyasi haklar değil, kadınlar için daha çok sosyal haklar talep ediliyordu. Hurbetine Auclert’in 1881 de kurduğu la Citoyerıne adlı dergi ise daha çok siyasal haklar üzerinde durmaktaydı. Kadınlar bu yüzyılda her düzeyde eğitim kurumuna alınmaya başlamışlardı. Üniversiteye de yine bu yüzyılın sonunda girmişlerdir. Fakat bu durum bazen protestolara neden oluyordu. Mesela Edinburg Üniversitesi Tıp Fakültesine ilk kız öğrencinin alınışı protestolara neden olmuştu. Fransa’da da benzer durumlar vardı. Amerika’da ise kadınlar kendi üniversitelerini kuruyorlardı. 1865′te New York’da kadınlar için ilk Tıp Fakültesi açılmıştır. Yine bu yüzyılda sanat, edebiyat, matematik, astronomi gibi alanlarda adını duyurmuş pek çok kadınla karşılaşırız.

19. yy.’ın ikinci yarısı dünya için farklı bir deneyimin yaşandığı zaman dilimiydi. Bu yıllarda insanlık devrimci sosyalizmin gelişmesine tanık oldu. Bu akım Karl Marx ve Engels’in etkisi altında kapitalizmin temelini oluşturan üretim araçlarının özel mülkiyetine karşı çıkıyor, proleterya devriminin bu sistemi yıkarak mülkiyeti halkın ortak mülkiyetine dönüştürmesini öngörüyordu. Bu sisteme göre her iki cins işçinin yaşadığı kötü koşullara son verilmiş olacaktı. Fakat her ne kadar kadınların kurtuluşundan bahsetse de feministlerin eleştirdiği bir nokta vardır, o da bu sistemin özel olarak kadının durumuna eğilmemesiydi. Devrimci sosyalizmde kadının kurtuluşu proletaryanın kurtuluşuna bağlanıyordu. Bu dönemde, kadın derneklerinin hızla arttığı, kadın hakları konusunda önemli ilerlemeler kaydedildiği görülür. Fakat kadın derneklerinin artmasıyla onlar arasındaki anlaşmazlıklar da artar. Burjuva içinde yer alan feministlerle işçi sınıfındaki feministler arasında çelişkiler ve anlaşmazlıklar gözlenir. Her iki taraf da birbirini suçlar.

(Ayşe Sevim, 2011)

Amerikan Uzay Mekiği Tarihi

Tarih: Oct 31 2011

Amerikan uzay mekiği Atlantis, 8 Temmuz’da başladığı seferini tamamlayarak Dünya’ya döndü. Atlantis’in son seferi yapmasıyla Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi’nin (NASA) 30 yıllık mekik programı sona ermiş oldu. Uzay mekikleri ABD’nin uzay programında çok önemli rol oynadı. İlk kez 1981 yılında sahneye çıkan uzay mekikleri NASA’ya yörüngede nasıl çalışılacağı ve yaşanacağını öğretti. Ancak aynı zamanda uzay araçları NASA’ya uzay mekiği uçuşlarının tahmin edilenden daha pahalı ve riskli olduğunu gösterdi. ABD’nin uzay mekiği programıyla ilgili önemli tarihler şöyle:

5 Ocak 1972‘de ABD Başkanı Richard Nixon, uzay mekiği olarak adlandırılan, yeniden kullanılabilir uzay filosu taşıma sisteminin geliştirilmesini öngören 5 milyar 500 milyon dolarlık yasa tasarısını imzaladı. Uzay aracı, 7 astronot ve 23 ton yük taşıyabilecek ve Yer’in birkaç yüz kilometre üzerinde yörüngeye girebilecek şekilde tasarlandı.

17 Eylül 1976‘da prototip mekik Enterprise ortaya çıkarıldı. Motorları ve ısı kalkanı olmayan Enterprise hiçbir zaman uzayda uçması için planlanmadı, bunun yerine atmosferik uçuşlar, sarsılma ve fırlatma testleri için kullanıldı.

12 Nisan 1981‘de uzay mekiği Columbia, programın açılış uçuşu için ABD’nin Florida eyaletindeki Kennedy Uzay Merkezi’nden havalandı. Columbia’nın 54,5 saat süren deneme uçuşunu Apollo’nun deneyimli astronotu John Young ve “çaylak” Bob Crippen yaptı.

İlk deneme uçuşlarının ardından 11 Kasım 1982’de NASA, mekiğin kullanıma hazır olduğuna karar verdi ve mürettebatın sayısını 4 kişiye çıkardı.

7 Nisan 1983‘te astronotlar Story Musgrave ve Donald Peterson uzay mekiği programının ilk uzay yürüyüşünü yaptı. O zamandan bugüne mekik astronotları 161 kez uzay yürüyüşüne çıktı.

18 Haziran 1983‘te Challenger uzay mekiği NASA’nın yedinci uzay misyonunu yerine getirdi. Mekikte bulunan 5 personelden Sally Ride, uzaya çıkan ilk Amerikalı kadın oldu. Aynı yılın Ağustos ayında yapılan uçuşta ise Guion Bluford uzaya çıkan ilk Afrika kökenli Amerikalı olmuştu.

25 Ocak 1984‘te ABD Başkanı Ronald Reagan ulusa sesleniş konuşmasında NASA’ya bir uzay istasyonu için çalışmalara başlanması talimatı verdi. Freedom (Özgürlük) adı verilen projeyle ABD, Apollo sonrası bir uzay ulaşım sistemi ve yörüngede bir uzay istasyonu olması hedefini yerine getirmeyi amaçlıyordu.

11 Nisan 1984‘te uzay yürüyüşü yapan astronotlar Solar Maximum Mission uydusunu tamir ederek, ilk kez yörüngede bir uyduya hizmet götürdü.

12 Nisan 1985‘te mekiklerin profesyonel olmayan astronotların uçuşu için yeterince güvenli olduğuna kanaat getirildi ve NASA, Cumhuriyetçi Senatör Jake Garn’ı mekik programının 16. uçuşu için Discovery’nın mürettebatı olmasına izin verdi. Aynı yılın haziran ayında bir Suudi prens, 1986 yılının ocak ayında ise Amerikalı Temsilciler Meclisi üyesi Bill Nelson uzaya çıktı.

28 Ocak 1986‘da 6 astronot ve öğretmen Christa McAuliffe, uzay mekiği Challenger’ı taşıyan roketin yakıt tankının perçinlerinin kopması sonucu, kalkıştan 72 saniye sonra patlaması üzerine hayatını kaybetti. Yapılan soruşturma, kazaya işletme zaafının da neden olduğunu ortaya çıkardı.

Yıllar süren kesintinin ardından 24 Nisan 1990’da Hubble Uzay Teleskopu yörüngeye Discovery uzay mekiği ile taşındı. Teleskoptaki arıza 1993 yılının aralık ayında uzaya çıkan astronotlar tarafından onarıldı.

7 Mayıs 1992‘de uzay mekiği Endeavour, Discovery’nin yerini aldı. 12 Eylül 1992’de ilk kez evli çift Jan Davis ve Mark Lee beraber uzaya çıktı. Gezide ilk kez bir Japon astronot ile Afrika kökenli bir Amerikalı kadın da yer aldı. NASA çiftlerin beraber uçabileceklerine karar verdi, ancak Davis ve Lee mürettebat oldukları belirlenince evlendi.

2 Aralık 1992‘de Discovery Amerikan ordusu için onuncu ve son uçuşunu yaptı.

Sovyetler Birliği’nin yıkılması uzay programını da etkiledi. ABD ile Rusya astronot-kosmonot değişim programını uygulamaya başladı ve Sergey Krikalev mekikle uçtu. 14 Mart 1995’te NASA astronotu Norm Thagard, Rusya’nın Soyuz roketiyle uçan ilk Amerikalı oldu. Thagard, 4 ay boyunca Rusya’nın Mir uzay istasyonunun mürettebatlığını yaptı.

29 Haziran 1995‘te ilk kez bir uzay mekiği Atlantis, Rusya-ABD ortak uzay programı çerçevesinde Mir uzay istasyonuna kenetlendi. Bu kenetlenme, aynı zamanda iki ülkenin gelecekte Uluslararası Uzay İstasyonu’nun ortakları olacağının da habercisiydi.

13 Temmuz 1995‘te Discovery uzay mekiği yetmişinci mekik uçuşunu gerçekleştirdi.

4 Temmuz 1998‘de mekikler asıl misyonları olan bir uzay istasyonunun inşa edilmesi için çalışmalara başladı. Endeavour, Unity adı verilen bağlantı düğümünü yörüngedeki Rus modülüne iliştirdi.

31 Ekim 2000‘de NASA astronotu Bill Shepherd ile Rus kozmonotlar Sergey Krikalev ve Yuri Gidzenko, uzay istasyonunun ilk nüvesi olan Soyuz kapsülüne çıkarak, istasyonun ilk mürettebatı oldular.

1 Şubat 2003‘te uzay mekiği Columbia, Dünya’ya dönerken 63 bin metre yükseltide yanarak parçalandı, 7 kişilik mürettebat hayatını kaybetti. Mürettebat arasındaki İsrail’in ilk astronotu İlan Ramon da öldü. Küçük bir çanta büyüklüğündeki seramik ısı kalkanının kalkış sırasında kanada çarparak verdiği zarar kazanın nedeni olarak gösterildi.

Columbia Uzay Faciası

NASA’nın en eski mekiği olan ve ilk uçuşunu 1981 yılında gerçekleştiren Columbia 28. uçuşuna 16 Ocak’ta Kennedy Uzay Üssü’nde başlamıştı. 6’sı Amerikalı, biri İsrailli olan mürettebat, 16 gün boyunca yerçekimsiz ortamda 80’den fazla bilimsel deney yapmıştı. Deneyler, yerçekimsizliğin insan fizyolojisi ve canlı organizmaya etkileri, kristallerin kimyası, proteinlerin büyümesi ve meteorolojik olayların gözlenmesiyle ilgiliydi. 2.2 milyar dolar değerindeki Colombia’da, 78 milyon dolarlık 4 ton bilimsel malzeme ve bir araştırma modülü bulunmaktaydı. Bu arada Colombia’nın iptal edilen önceki uçuşunda, İsrailli astronota yönelik bir tehditte bulunulduğu bildirildi.

Columbia faciasında ekip arasında İsrailli savaş pilotu Ilan Ramon‘da vardı. Facia Bush’un Irak savaşı hazırlıkları yaptığı sırada meydana geldi. Bu olay Iraklılar arasında “Savaş Öncesi Allahın Gazabı” olarak algılandı.

14 Ocak 2004‘te ABD Başkanı George W. Bush, uzay programının dünyanın dışındaki yerlere ve Ay’a yönlendirilmesini içeren yeni uzay keşif projesini açıkladı. Bush’un projesi, uzay istasyonunun tamamlanmasının ardından mekiklerin emekli olmasını kapsıyordu.

24 Şubat 2011‘de uzay mekiği Discovery, 39’uncu ve son uçuşunu yaptı.

16 Mayıs 2011‘de uzay mekiği Endeavour, 25’inci ve son uçuşunu yaptı. Endeavour’un yükü arasında 2 milyar dolarlık Alfa Manyetik Spektrometre parçacık dedektörü de vardı.

Amerikan uzay mekiği programı, 8 Temmuz 2011‘de Uluslararası Uzay İstasyonu’na (UUİ) giden Atlantis’in, 30 yılık programın 135’inci ve son yolculuğunu tamamlayarak Dünya’ya dönmesiyle sona erdi.

Mekikler Dünya çevresini saatte 27-28 bin kilometre hızla dolanıyordu. Uzay mekikleri Atlas Okyanusu’na bakan ABD’nin Florida eyaleti Cape Canaveral Üssü’ne inemezse ikinci seçenek olarak kıtanın öbür ucundaki California-Mohave Çölü’ndeki Edwards Hava Üssü’ne iniyordu.

Uzay mekiklerinin 30 yıllık tarihinde üçüncü iniş alanı seçeneği, yalnızca bir kez, o da 1982’de New Mexico eyaletinin White Sands (Akkum) Çölü’nde kullanıldı. NASA, bundan sonra bir gök taşına ile Mars’a gitmeyi ve özel şirketlerle UUİ’ye ikmali sürdürmeyi planlıyor.

Mil M-26 Rus Yük Helikopteri

Tarih: Oct 31 2011