Archive for Ocak, 2007

Canlı resminin caiziyeti

Nur talebesi Bayram Yüksel anlatıyor:

“Ankara’da Tarihçe-i Hayat neşrolunduğunda bir mektup geldi. Tarihçe-i Hayat’da resim yer aldığından mektupta resmin caiz olmadığından bahsediliyordu. Mektubu Üstadımıza okuduk. Üstadımız tebessüm etti, ‘Bir kurşun kalem ile resmin boynunu çizdi. ‘Zararı yok. Yarım insan yaşamaz ve böyle mektup yazın’ dedi. Mektubu yazan zata aynen Üstadımızın cevabını gönderdik.

Buna benzer başka bir mesele: Üstadımız Afyon hapsinden çıktığında Zübeyir Ağabey ile bir evde kalıyordu. Tahirî Ağabey Isparta’dan Üstadımızı ziyarete gelip bir akşam misafir kalıyor. Namaz kılarken resimli para olduğu için cüzdanını çıkarıyor. Sabahleyin Üstadımıza, ‘Allah’a ısmarladık’ deyip çıkıyor. Garaja geldiği zaman bilet almak için cüzdanını arıyor, bulamıyor. Hemen geriye dönüyor, Üstadın yanına geliyor. Zile basıyor. Zübeyir Ağabey çıkıyor, cüzdanını  getiriyor. O anda Üstadımız Tahirî Ağabeyi görünce, ‘Niye geldin?’ diye soruyor, Tahirî Ağabey ed, ‘Resimli para olduğu için cüzdanımı çıkartmıştım. Unutmuşum, onu almaya geldim’ diyor. Üstadımız, Tahirî Ağabeye darılıyor, ‘Bir daha böyle yapma, zararı yok, yarım insan yaşamaz’ diyor.”

Sağlıklı insan çıplak mı olur?

Kanal D’nin akşam haberlerini izliyordum. Yabancı bilim adamlarının bizim yıllardır kullandığımız bitkisel şifa kaynaklarını yeni keşfettiğinden bahsediyordu. Buraya kadar bir şey yok. Fakat haberin altında sürekli geçen çıplak manken görüntülerine bir anlam veremedim. Sağlıklı insan tanımlanırken neden baştan sona kadar bu görüntüler veriliyor? Bence kanal yöneticilerinin sağlık haberleri yapmadan ve yayınlamadan önce sağlıklı bir şekilde düşünmeleri gerekiyor. Sağlığı, güzel bir manken olarak gören-gösteren anlayış, isteyerek veya istemeyerek binlerce genci olumsuz etkileyebiliyor.

(Bekir Aygöze, 2007)

Annem beni yetiştirdi

Annem beni yetiştirdi, bu hizmete yolladı.
Teslim etti Risaleyi, Allah’a ısmarladı.
Boş oturma çalış dedi, hizmet eyle imana,
Sütüm sana helâl etmem çalışmazsan Kur’ân’a.
Yazdığımız Risaledir, okuyoruz Nurları,
Biz Nurların yardımiyle hıfzederiz imanı.
Medrese-i Nuriyedir Sav ve Barla, Eflâni,
Şakirdlere müzahirdir Abdülkadir Geylânî.
Mübarekler hey’etiyle Nur ve gül fabrikası,
Kalemleri kılınç gibi zamanın harikası.
Hapishane dedikleri oldu birer medrese,
Genç-ihtiyar, kadın-erkek koşuyorlar bu derse.
Tamam otuz beş senedir küfürle etti cihad,
Tarih-i İslâmda pek ender görünür bu sebat.
Ey Nurcular! Ey Nurcular! Ey mübarek kardeşler!
Her an sizden razı olsun Allah ve Peygamber…

(Hanımlar Rehberi)

Teknolojiyi nimet olarak kullanmak

“Radyo bir nimet-i İlâhiyedir. Elbette ve elbette beşer bu büyük nimete karşı umumî şükür olarak o radyoları herşeyden evvel kelime-i tayyibe olan başta Kur’ân-ı Hakim, onun hakikatları, iman ve güzel ahlâk dersleri ve beşere lüzumlu ve zarurî menfaatlarına dair kelamatları olmalı ki o nimete şükür olsun. Yoksa nimet böyle şükür görmezse beşere zararlı düşer. Evet, beşer hakikate muhtaç olduğu gibi bazı keyifli hevesata da ihtiyacı vardır. Fakat bu keyifli hevesat beşte birisi olmalı, yoksa havanın sırr-ı hikmetine münafi olur. Hem beşerin tembelliğine ve sefahatine ve lüzumlu vazifelerinin noksan bırakılmasına sebebiyet verip beşere büyük bir nimet iken büyük bir nıkmet olur. Beşere lâzım olsa sa’ye şevki kırar.”

(BSN)

Said Nursi’nin askeri caminin temelini atması

Üstad’ın talebesi Bayram Yüksel anlatıyor:

“Birgün Üstadımızla Barla’ya gidecektik. Zübeyir Ağabey de vardı. Şoför de Mahmut Çalışkan’dı. Isparta İmam-Hatip okulunda Kur’ân Hocası ve Kesikbaş Camiinde imamlık yapan Hafız Feyzi Efendi (1957), Üstadımıza geldi, Tugaya temel atılacağını, Üstadımızın da gelmesini rica etti. Barla’ya hareket etmek üzereyken Üstadımız Hafız Feyzi’yi kıramadı. ‘Peki gideceğiz’ dedi.

Isparta’nın ileri gelenleri hep oradaydı. Üstadımız da kalabalığın içine girdi. Tugayın subayları Üstada bakıyorlardı. Çünkü hiç böyle bir zat görmemişlerdi. Kılık-kıyafeti şeair-i İslâmiyeyi gösteriyordu. Elinde şemsiyesi, gözünde güneş gözlüğü vardı. Biz de Zübeyir Ağabey ve Mahmut Çalışkan ile Üstadımızın arkasındakıydık. Bütün nazarlar Üstadımızdaydı; herkes birbirine ‘Bu zat kim?’ diye soruyorlardı. Bir yüzbaşı koşarak bir sandalye getirdi ve ‘Buyurun efendim, oturunuz’ dedi. Üstad da kendisine teşekkür ederek oturdu.

Tugay komutanı çok güzel bir konuşma yaptı. Üstadımız da dinledi. Konuşması bittikten sonra Tugay Komutanı Üstadımıza işaret ederek, ‘Hoca Efendi camiye harcı koysun’ dedi. Ve Üstadımıza Zübeyir Ağabey malayı doldurdu ve verdi. Üstad ‘Bismillah’ dedi ve harcı attı. Bizler de Üstadımızın arkasındaydık. Tugay Komutanı Feyzi Fırat Bey, Üstadımıza ve Isparta halkına teşekkür etti. Ondan sonra birçok subay Üstada karşı hürmetle alâkadar oldu.

Biz Isparta ve Barla’ya giderken, Üstadımız subaylara ve erlere daima eliyle selâm verirdi. Hattâ Isparta’nın içinde orduevi vardı, oradan geçerken Üstadımız subayları gördüğünde daima onları selâmlardı. Onlar da Üstadın selâmını ayağa kalkarak alırlardı. Üstadımız askerleri çok sever, fazla alâkadar olurdu. Tugay Camiinin yapılmasını çok arzu ediyordu ve çok memnun olmuştu. Cami temeli kalkmaya başladı. Maalesef 27 Mayıs ihtilâli oldu ve cami kaldı. Yeri hâlâ boş duruyor.”