Archive for Ağustos, 2008

Kendi kendini bitirmek

Solaryum kansere davetiye çıkarıyor

Yeditepe Üniversitesi Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Doç. Dr. Emel Erkek, “sağlıklı bronzlaşma” olmadığını belirterek, “Bronzlaşmak, deri yaşlanmasını peşin olarak kabullenmek ve deri kanseri riskini göze almak demektir” uyarısında bulundu.

Doç. Dr. Erkek, bronz tene kavuşmak isteyenlerin aldıkları risklere ve bu risklerden korunma yollarına yönelik yaptığı yazılı açıklamada, deri yaşlanmasının büyük oranda güneşle ilgili olduğunu, bu nedenle yazın saat 10.00 ile 16.00 arasında mümkün olduğunca güneş altında kalınmaması, ayrıca sürekli güneşten koruyucu kremler kullanılması gerektiğini bildirdi.

Deri yaşlanmasında başlıca rolü yüzde 80’lik bir oranla güneş ışınlarının oynadığını belirten Erkek, bunun yanı sıra yaş faktörünün yüzde 10, yer çekimi, stres, sigara içimi, hormonal, genetik gibi diğer nedenlerin de yüzde 10 oranında etkili olduğunu vurguladı.

Doç. Dr. Erkek, “fotoyaşlanma” adı verilen güneş ışınlarına bağlı yaşlanmanın, güneşe maruz kalan el üstleri ve yüz gibi bölgelerde belirgin olarak görüldüğünü, sık sık tatile gitme, solaryuma girme gibi son yıllarda değişen hayat tercihlerinin tehlikelerine işaret etti.

(Haber7.com)

Kanuni'nin sırrını taşıyan sandık

Kanuni Sultan Süleyman, gadre uğramış büyüklerimizden. Yok kapitülasyonları başımıza bela etti, yok Hürrem Sultan’ın bir dediğini iki etmedi, yok Osmanlı Devleti’nin çöküş tohumlarını attı. “Zirvedeki cüce” diyenleri mi isterseniz, yoksa Türkleri cepheden cepheye sürerek onları tüketti diyenleri mi.

Ne var ki, giderek daha iyi anlıyoruz ki, Kanuni’nin yüzü kalın bir balçık tabakasıyla örtülmüş ve altındaki suret, tanınmaz bir hale getirilmiş.

Tarihçilerin bu “muhteşem” yüzü ortaya çıkarabilmeleri için muhtemelen on yıllar gerekiyor. Çünkü hangi boyuttan yaklaşırsanız yaklaşın etkileyici bir kişilik Kanuni. Yalnız fetih ve seferlerini anlatmak bile bir milletin başını döndürmeye yetebilir. Öbür yandan Divan edebiyatının en fazla gazel yazan şairi unvanını açık farkla elinde bulunduruyor. Süleymaniye’sinden Mağlova Kemeri’ne kadar yüzlerce eseri coğrafyamıza gülümsüyor. Çağının en şık giyinenlerinden, yani Osmanlı modasının başını çekenlerden biri. Mücevherlere merakı had safhada. Ama aynı zamanda yetiştirip Osmanlı sahasına sürdüğü müthiş takımın arkasındaki teknik direktör olarak da takdire şayan bir kişilik.

Avrupalılar ona “Muhteşem” (Magnificient) diyedursun, biz onun kanun adamı tarafına önem vermişiz. Hatta ünlü tarihçi Fernand Braudel’in kitabında geçen bir bilgiye göre İngiltere sarayından bir hukukçu heyeti, Kanuni döneminde İstanbul’a gelip Osmanlı hukuk sistemini incelemişler. Nitekim bugün İngiltere’nin hukuk sistemi de Osmanlı’da olduğu gibi “kazuistik”tir. ABD Senatosu’nda dünyadaki büyük kanun yapıcıların isimlerinin yazılı olduğu salonda Kanuni’nin isminin de yer alması neden ilgimizi çekmez bilmiyorum.

Bütün bu ihtişamı içinde Kanuni’nin bir de görünmeyen kişiliği vardır ki, genelde gözden kaçırılır. İç dünyası, derindi ve devrinde ancak onu en yakından tanıyanların şahit olduğu bir güzellikler sahnesiydi. O renkli sahneden üç tablo ile Ramazan’a girmeye ne dersiniz?

Kanuni, son seferi olan Zigetvar’a gitmek üzere yola çıkmadan önce oğlu Selim’e anlamlı bir mektup bıraktı. Sanki öleceğini sezmiş gibi -zira sefere çıkacağı sırada ağır hastaydı- eline kalemi almış, oğluna şu vasiyeti yazıyordu:

“Benim candan sevgili iki gözüm nuru Selim Han’ım. Bu iki bazubendi ve bir cevherî al sanduğu vakf eylemişimdir, iki cihan fahri Muhammed Mustafa’nın ruhuna sana vasiyet ederim: Bunları satub Cidde-i mamureye su getiresin, oğulluk edip bu vasiyeti yerine getiresiz. Cümle ağalar kim saraydadır ve cümle oda oğlanları şahiddir, sen benim yazım bilirsin, bu esbâb fahr-i âlemindir, benim değildir. Göreyim nice yerine korsız. Dünya kimseye payidar değildir. Ümmidimdir ki, bahasıyla satasız. Hak Teala bu seferi mübarek idüb gönül hoşluğuyla gelmek müyesser ede. Habibi hürmetine aleyhisselam.”

Oğluna mücevherle dolu bir sandık ve iki bazubent (kolçak) bırakıyor, bunları sat ve Cidde şehrine su getir, diye vasiyet ediyor. Dikkat edin, hazineden değil, kendi biriktirdiği paradan yaptırıyor hacıların su ihtiyacını karşılayacak su yolunu. Bu bir.

İkincisi, Kanuni, vefatından kısa bir süre önce Şeyhülislam Ebussuud Efendi’ye Zigetvar’dan yazdığı bir mektupta ahret kardeşi olarak nitelediği ve hürmet gösterdiği bir alimden dualarında kendisini unutmamasını isteyecek kadar da derin bir dünyaya sahiptir. Mektubun metni şöyledir:

“Halde haldaşım, sinde sindaşım, ahiret karındaşım, tarik-i Hak’ta yoldaşım Molla Ebussuud Hazretleri dua-i bi-hadd iblağından sonra: Nedir haliniz? Ve nicedir mizac-ı lâzımü’l-imtizâcınız? Sıhhatte ve afiyette misiniz? Hazret-i Hakk hizane-i hafiyesinden [gizli hazinelerinden] kemal-i kuvvet ve selamet eyliye. Bimennihi lütuflarından niyaz olunur ki, evkat-ı müteberrikede [mübarek vakitlerde] bu muhlislerini kalb-i şeriflerinden ihrac ve iz’ac etmiyeler. Ola ki küffâr-ı hakisar münhezim ve mükedder ve asakir-i İslam umumen mansur ve muzaffer olup rızaullahu tealaya muvafık-ı amel ola.”

Nihayet tabutunun önünde götürüldüğünü gördüğümüz o sır dolu sandık. Kanuni, bu sandıkla beraber gömülmeyi vasiyet etmiştir. Oysa İslamiyet’te böyle bir uygulama yoktur. Ebussuud Efendi merak eder hepimiz gibi. Açtırır sandığı. Bir de ne görsün? Sağlığında yapacağı işler için Şeyhülislam’dan aldığı fetvalar durmuyor mudur içinde! Bunun üzerine Ebussuud Efendi’nin ağladığı ve, “Ey Süleyman, sen kendini kurtardın, bakalım ben nasıl kendimi kurtaracağım?” dediği rivayet olunur.

Kanuni, aynı zamanda Kâbe-i Muazzama’nın en gayretli hizmetkârlarından birisi olmuştur. Mekke ve Medine’ye yaptığı hizmetler bakımından babası Yavuz ve torunlarından II. Abdülhamid ile kıyaslanabilecek olan Kanuni, gerek Harem-i Şerif’e, gerekse Peygamber Efendimiz’in (sas) türbesi etrafında yaptırılan camiye mermerden birer sanat eseri minber göndermiş, Harem-i Şerif’e iki yeni minare ilave ettirmiş, Peygamber Efendimiz’in doğduğu Hz. Âmine’nin evini yeni baştan inşa ettirmiş, Ayn-ı Zübeyde suyunu Mekke’ye akıtmış ve bu iş için kendi cebinden tam 100 bin altın sarf etmiştir. Ayrıca Mekke’de bir medrese yaptırdığını, eşi Hürrem Sultan’ın da aynı şehirde bir imaret inşa ettirdiğini biliyoruz.

Kaynaklar, ihtiyarlığında Allah’tan şehit olarak ölmeyi temenni ettiğini yazıyor. Zigetvar’da işte bu duasının kabul olunduğu söylenir. 71 yaşında üstelik hasta hasta yola çıkmasının bir sebebi de, yatakta değil, cihadda ölmek istemesi olamaz mı?

“Köylü milletin efendisidir” sözü Kanuni’nindir.

Genellikle hatalı bir şekilde Atatürk’e ait olduğu zannedilen “Köylü milletin efendisidir” vecizesi aslında Kanuni Sultan Süleyman’a aittir. Bir gün mahremleriyle görüşürken onlara “Velinimet-i âlem [dünyanın efendisi] kimdir?” diye sormuş. Onlar “Padişah efendimizdir” diye cevap verince Kanuni, “Hayır, dünyanın efendisi reâyadır ki, ziraat ve harâset [çiftçilik] emrinde huzur ve rahatı terk ile iktisab ettikleri nimetle bizleri it’âm ederler” demiştir. Gördüğünüz gibi tek fark, Kanuni’nin daha evrensel bir tanımlama yapmasındadır.

(Mustafa Armağan)

31 Mart sonrası ve "Hal" olayı

Osmanlı Devleti tarihte duraklama devrini görmüşse de yıkılmamış olduğunu iyi bir tarihî analizle izlemiş oluruz. Bu duraklama 93 harbi denilen zaman içinde çökme tehlikesi göstermişse de, Padişah yapılan II. Abdülhamid devrinde belini doğrultmakla kalmamış borçlar temizlendiği, ekonomi ve sanayi yanında yeni ilerlemelerden istifade ile gelişme yoluna dönüştüğü de bir vakıa olarak görülmektedir.

33 yıl padişahlık devresinin 30 yılı bu yolda giderken maalesef yine gerilemeye yüz tutmuş olduğu görülen Osmanlı Devleti, bırakın gerilemeyi bu işlemin başrolcüsü olan İttihat ve Terakki Partisi iktidarının belkemiği diyebileceğimiz gizli masoncuların aslında yalan olan “hürriyet’e ulaşma” kerrakelerine maalesef inanan Osmanlı paşalarını yönlendirip tatbikat,  idare ve teşvikleri içinde Sevr ve İstila durumuna getirdiğini de içimiz burkularak izleriz. Yine de sanki bu Mason, Ermeni ve Rum kişilerinin çoğunluğunu teşkil eden Parti.

Bu olayların hamisi olma suçluluğundan kurtulup tacı Padişah ailesine yüklemeyi başarmış ve inandırabilmiş ki. O günlerin “Elit” kısmı hâlâ bu İttihatçıları kahraman yapma bir tarafa bugün bile yine Elit olan torunlarının torunları olabilen nesil.

Aynı kategoride devam etmeyi yani “Halka karşı hâkimiyet” gibi bir idare şeklini tasvip etmekte hatta özlemini duymaktadırlar. Aradan bir asır geçtiği halde ilk olarak ortaya atıp halkı korkutmaya çalışılan ve o günden bu güne bir mesnede hatta bir olaya bile dayanmayan hayali diyebileceğimiz “İrtica” kelimesini sıkça vurgulayarak şiddetli bir dayanışma içinde devam ederken. Müslüman vatandaşlarını baskı altına alma, hükmetme temayülleri eksik olmamakta. Hatta onlara hayat hakkı bile tanımama eğilimine girebilmekteler.

İşte Osmanlı tarihinde ilk başlayan 31 Mart olayında, kendi mezalimlerine karşı çıkanları “İrticacı” olarak tanımlattırmakla başlanılmış. Ayaklanmayı planlayanların o günlerde kitleleri en kolay harekete geçiren unsur olan dinsel söylemleri kullanmaları, bugün resmi tarihçilerinin ‘İrtica tehlikesi’ söylemine uygun malzeme olmaya devam etmekte.

İyi tetkik edilirse 31 Mart olayı irtica olayı değil. İyi idare edemeyenlerin, kendilerinin hâkimiyetini devam ettirebilme yönünde kışkırtma olayı çıkarmaları var sayımlı olmakta. Bakın bizim Cumhuriyet tarihçileri dışındaki yabancı tarihçilerin notu olarak “Tarihçiler bu olayın, kendi zulümlerini örtmek isteyen İttihatçıların, II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesini temin etmek için, İngiliz Gizli Servisi’nin yardımı ile ve İngilizlerin aleti olarak tertipledikleri bir hadise olduğunda ittifak etmişlerdir.”diye kayıt yapmışlardır.

Ayaklanmanın beklide umduklarından fazla çıkması neticesinde güya Padişahı korumak ama aslında kendilerinin hâkimiyetini kaybetme durumunun giderilmesi için, ayaklanmayı bastırma bahanesi ile Partiye içten bağlı Mahmut Şevket Paşa ve diğer komutanlar ki Talat ve Enver Paşaların emrinde ki 3. Ordunun çağrılması ile İstanbul’a gelen ordu kanlı da olsa ayaklanmayı bastırmış. Sadece bununla kalınmamış İttihat ve terakki Partisi resmen iktidar partisi olmuş.

“Hal” olayı Bu ayaklanmanın adına “İrtica” yaftasını yerleştiren parti fırsat bu fırsat diyerek “Olay Padişah II. Abdülhamid tarafından çıkarıldı” haberini gerek anlatım gerekse kendilerine yardımcı olan gazetelerce
işlenmek suretiyle.

Padişahın “Hal” yani düşürülmesi kararını zaten çoğunluğu azınlıklardan teşekküllü mebusan meclisinden27 Nisan1919 günü çıkartmışlar. Bununla da kalınmamış. O zamanlar galiba birde Şeyhülislam tarafından fetva verilmesi gerekiyormuş ki. Hal fetvasının ilk müsveddesi sarıklı mebuslardan Elmalı Hamdi Efendi (Yazır) tarafından hazırlamış. Ancak fetva emini Hacı Nuri Efendi, padişaha isnat edilen “31 Mart isyanına sebep olmak, dini kitapları yaktırmak ve devlet malını israf etmek” suçlarına katılmadığı için fetva metnini imzalamak istememişse de, metninde yazılı “Abdülhamid’in şer’i kitapları yakıp yırttırdığı, devlet hazinesini israf ettirdiği, kanuni sebepler olmadan şahısları hapsettirip öldürdüğü, memleketin pek çok yeri onu ‘hal’ edilmiş tanıdığına dair haberler geldiği, dolayısıyla yerinde kalmasının zarara, gitmesinin faydaya ve iyimserliğe sebep olacağı için sultanlık ve halifelikten vazgeçmesi ya da tahttan indirilmesi lüzumlu hale gelmiştir” fetvasını zor kullanılması neticesi imzalamış.

Fetvayı da alan Parti onun hükümeti ve bilhassa bu hal işini bilhassa kararlaştırdığı söylenen Mahmut Şevket Paşa olarak bizzat Türklerin vermesi yerine Padişaha takdim için Draç mebusu jandarma Mirlivası Esat Toptani Paşa, Selanik mebusu Emanuel Karasu, ermeni Katolik cemaati temsilcisi Aram efendi ve ayan Meclisi’nden gürcü Arif Hikmet paşa dan teşekkül eden heyetçe sunulmuş. II. Abdülhamid heyeti gördüğünde “Bir Türk padişahına, bir İslam halifesine hal kararını bildirmek için bir Arnavut, bir Yahudi, bir Ermeni’den ve bir nankörden başkasını bulamamışlar mı?” diyerek üzüntüsünü belirtirken “Milletin arzu ve amalinden zerre kadar inhiraf etmem” dediği belirtilmekte. Veliaht Mehmed Reşat Efendi’nin Padişah ilan edilmesinden sonra Parti iktidara yerleşmiş olmakta.

Karınca cumhuriyeti

1. Hava savunma sistemi: Karıncaların en büyük düşmanlarından biri kuşlar… Bir kuş yuvaya yaklaştığı zaman, savaşçıların bir kısmı yuvanın ağzında karınlarını hemen havaya doğru çeviriyorlar ve kuşlara doğru bir asit maddesi püskürtüyorlar.

2. Solaryum: Güneye bakan bu odada ana kraliçenin yumurtaları olgunlaşıyor. Odanın sıcaklığı genellikle 38 derecede sabit kalıyor.

3. Ana giriş ve yan girişler: Bu girişleri “kapıcı” karıncalar koruyor. Tehlike anında düz kafa-larıyla kapıların girişini kapatıyorlar. Koloninin diğer sakinleri kapıdan girmek istediklerinde, kapıcı karıncaların kafasına antenleriyle özel bir ritimle vuruyorlar ve kapıcı karınca da girişi açıyor. Bu ritmi unuttukları takdirde koruyucu karıncalar tarafından oracıkta öldürülüyorlar,

4. Hazır odalar: Karıncalar, yuva inşa ettikleri yerde eskiden kalma bir yuva bulurlarsa, bulunan eski yuvanın sağlam kalmış odalarına da el koyuyorlar. Böylece sitenin tamamlanmasında önemli ölçüde zaman kazanıyorlar.

5. Depo-mezarlık: Karıncalar, bu odalara, topladıkları tahıl tanelerinin tüketemedikleri kabuklarını ve ölen diğer karıncaların cesetlerini koyuyorlar.

6. Muhafız birliği odası: Buradaki asker karıncalar 24 saat alarm halindeler. En küçük bir tehlike durumunda hemen harekete geçiyorlar. Formlarını korumak için zaman zaman aralarında turnuvalar düzenliyorlar.

7. Dış yalıtım: Çalı-çırpı ve küçük dal parçacıklarından oluşan bu yalıtım, yuvayı sıcaktan, soğuktan ve yağmurdan koruyor. Yalıtım tabakasının azalıp azalmadığı işçi karıncalar tarafından sürekli denetleniyor.

8. Emzirme odası: Emzirici karıncalar karınlarından şekerli bir sıvı salgılıyorlar. Yetiştirici karıncalar ise antenleriyle onların karınlarını delerek bu sıvıdan yararlanıyorlar.

9. Et ambarı: Böcekler, sinekler, çekirgeler ve düşman karıncalar öldürüldükten sonra ambarda saklanıyorlar.

10. Tahıl ambarı: Büyük parça tahıl taneleri “değirmenci” karıncalar tarafından öğütülüp küçük tabletler haline getiriliyor. Daha sonra kış aylarında bunlardan ekmek olarak yararlanılıyor.

11. Kurtçuk ve nimfalar için kreş: “Hemşire” karıncalar yavru karıncaları hastalıklardan korumak için antibiyotik özellikler taşıyan tükürükleriyle yalıyorlar.

12. Kış odası: Kasım ayının başında kış uykusuna yatıp mayısta yeniden uyanan karıncalar, uzun kış mevsimini bu odada geçiriyorlar. Uyandıklarında da ilk iş olarak bu odayı temizliyorlar.

13. Merkezi ısıtma bölümü: Yaprak parçacıkları ve çalı-çırpıların burada birbirleriyle harmanlanması belli bir ısı sağlıyor. Bu ısı tüm yuvaya 20 ile 30 derece arasında değişen bir sıcaklık veriyor.

14. Kuluçka odası: Ana kraliçenin yumurtaları, yumurtlama sırasına göre bu kuluçka odasında istif ediliyor. Daha sonra buradan alınıp zamanı geldiğinde solaryuma taşınıyor.

15. Kraliyet odası: Ana kraliçe bu odada yumurtluyor. Bu odada sürekli kendisini besleyen ve odanın temizliğini yapan yardımcılar bulunuyor.

(Focus, Ekim-1996)