Bir dönemin utanç belgeleri ve Adnan Menderes

Can Dündar’ın 2006 tarihli Milliyet Gazetesinde çıkan yazısı:

Sevgililer Günü için Adnan Menderes-Ayhan Aydan aşkını ve onların ölü olarak doğan bebekleriyle ilgili davayı kaleme alırken Yassıada dosyalarına girdim. “Bebek Davası”nın tutanaklarını okudum. Okuduklarıma inanamadım.

Adnan Menderes ve Ayhan Aydan

Bu ülkenin tarihinde böyle bir dönem, böyle bir dava, böyle bir duruşma olmasının utancını yaşadım.
İğrendim, güldüm, kızdım, acıdım. Bazı bilgileri yazı dizisinde kullanmakla birlikte, özellikle gençlere, Türkiye’nin nerelerden geçip geldiğini göstermek açısından bu tutanaklardan bazı bölümleri burada aktarmaya karar verdim. Mümkün olsa da tüm Yassıada tutanakları yeniden basılsa, bir dönem tamamen aydınlansa. Okuyacaklarınız için şimdiden özür diliyorum. Okurken hissedeceğiniz öfkeyi ister Menderes’e yöneltin ister askerlere, sonuçta yaşananlar hepimizin ortak tarihinde bir kara lekedir.

MENDERES KÜRSÜDE

“Kesmezsen kestirmesini bilirim”

DAVA KONUSU:
“Yeni doğmuş gayri meşru çocuğu öldürmek ve bu suça azmettirmek.”
Birinci oturum: 31.10.1960
BAŞKAN (SALİM BAŞOL): Sanıklar getirildiler. Bağlı olmayarak yerlerine alındılar. Müdafiler hazır. Yassıada’da duruşma salonunda açık olarak duruşmaya başlandı.
(Menderes’e): “Siz Ayhan Aydan’la münasebet tesis etmişsiniz. Bundan meşru olmayan bir çocuk dünyaya gelmiş. Sanık (Zeynep Kamil Hastanesi Başhekimi) Fahri Atabey’i azmettirmek suretiyle çocuğu öldürmüşsünüz.
MENDERES: Muhterem Reis Beyefendi, benim böyle bir suçla uzaktan yakından alakam mevcut değildir.
BAŞKAN: Ayhan Aydan sizinle olan münasebetini gizlememiş, hatta sezildiğine göre de biraz da yaymış. Herhalde zamanın Başvekili ile münasebet tesis etmekten iftihar duymuş olacak. Onun için apartman komşularına, arkadaşlarına vesaireye karşı bu münasebeti gizlemek değil, yaymak temayülü göstermiş. Fahri Atabey, sizin Ayhan’ın gebeliği, doğumun yaklaştığı hakkında telefon ettiğinizi söylüyor.
MENDERES: Katiyen hatırlamıyorum. Benim Fahri Atabey’e telefon edip “Bir şeyler yap” demem varit değildir.
BAŞKAN: Bunları bırakın, zorlamayın kendinizi.
MENDERES: Efendim?
BAŞKAN: Eğer ben “Kesin” deyince kesmezseniz kestirmesini bilirim. Siz tahrik etmese idiniz böyle gece vakti büyük bir hastanenin Başhekimi taa İstanbul’dan kalkıp yanına bir hemşire alıp devlet arabasına binerek bu zahmeti yapar mı idi? Sonra bir başka sual: Gerçi resmi arabaları bu makama oturanlar diledikleri gibi kullanabilirmiş, ama hiçbir zaman meşru olmayan bir münasebet tesis ettiği kadının kapısı önünde bekleyecek kadar olmamak gerekir. 2 numaralı araba orada imiş, çocuğun cenazesini 2 numaralı araba ile götürmüşler.
MENDERES: Çocuğun doğumu ve ölümü telaşı sırasında şoförden istimdat istemiş olabilirler.
BAŞKAN: Şu halde sizin haberiniz olmadan da 2 numaralı otomobil Ayhan Aydan’ın emrine amade gibi bir şey hasıl oluyor?
MENDERES: Öyle bir hengamede istimdat istemiş olabilirler. O da gitmiş olabilir.
BAŞKAN: Şimdi evli misiniz?
MENDERES: Kat’iyyen.
BAŞKAN: Evlisiniz, üç çocuğunuz var.
MENDERES: Evet evliyim, üç çocuğum var.
BAŞKAN: Bundan evvel Ayhan Aydan’ın çocuk aldırttığını diğer sanık Fahri Atabey kabul ediyor.
MENDERES: Çocuğu öldürmek değil, kanamalar dolayısıyla, rahim rahatsızlığı çekerdi sık sık, doktora giderdi. Düşürmüş olabilir.
BAŞKAN: Sonra Ayhan Aydan’dan sormadınız mı?
MENDERES: Ondan sonra Ayhan Aydan’ın yüzünü hiç görmedim.
BAŞKAN: Münasebetinizi niye kestiniz?
MENDERES: Bir başka münasebet tesis ettiğimi Ayhan onurlu bir insan olarak sezdi. Bendeniz de aynı hislerle kendisinin hislerini tahriş etmek istemedim.
BAŞKAN: O yeni münasebet kiminle?
MENDERES: Onu bırakalım Reis Bey (gülüşmeler).

Ayhan Aydan mahkeme ifadelerinde Menderes’i savunuyor.

MENDERES AÇIKLIYOR

“Kasadaki çıplak kadın resimlerini Koraltan getirdi”

İkinci oturum: 31.10.1960
BAŞSAVCI: İnkılabı müteakip Başvekalet’te bulunan kasalar birer birer açıldı. Bir kasanın üzerinde “Tarihi vesikaları muhtevidir” yaftası yapıştırılmış olduğu için açılması hususunda tereddüt vardı. Kasa açıldı, içinden bir zarf çıktı. Acaba içinde ne vardı: Yumuşacık bir zarfta ne olabilirdi? Belki bu Atatürk’e ait bir hatıra mı idi? Heyecanla zarf elden ele dolaştırıldı. Nihayet açıldı. İçinden çıkan, maalesef bütün heyet azalarının tüylerini diken diken etti. Şimdi zarfı açıyorum. (Hakimler heyetine göstererek) Bu, bir kadın külotudur. Ala küçük olduğuna bakılırsa pek genç yaşta bir kadına ait olacak. Bu fotoğraflar kim bilir hangi kadın tarafından bırakılmıştır. Ya bu küçük kutunun içindeki çıplak kadın resimlerine ne diyelim? Herhalde Menderes’in kadınsız kaldığı günlerde teyemmümüne yardım edecektir. Şimdi Menderes’in Meclis’te bulunmayışının asıl sebebi öğrenilmiş oldu.
BAŞKAN: Şu eşyayı alın da bana verin.
(Bu aşamada Menderes’in avukatı Burhan Apaydın devreye giriyor ve müvekkiline bu konunun sorulmasını engelliyor. Mahkeme konunun davayla alakasız olduğuna hükmedip sanığa sorulmaması kararı veriyor.)
BAŞKAN: Alın götürün bunları. Başka davada lazım olur. (Gülüşmeler)
(Konu, 6. Oturum’da, esas hakkındaki mütalaasını okuyan Başsavcı Yardımcısı tarafından yeniden gündeme getiriliyor.)
SAVCI: Devletin gizli evraklarının saklandığı bir kasaya “Tarihi hatıralar” yaftası yapıştırılıp içinde her biri bir günahın delili sayılabilecek mahiyette kadın çamaşırları, müstehcen resimler saklanmasının hangi ruhi sapıklığın eseri bulunduğunu belirtmekten haya duymaktayız. Namaz kılmayan, oruç tutmayan bir vatandaşa kimsenin çatmaya hakkı yoktur. Ancak, bir saat önce metresinin yatağından kalkan ve şakakları viski terleyen sarhoş bir adam karşımıza geçip de “Bu mübarek günde oruçlu ağzımla sizi mi kandıracağım” gibi laflar etmeye kalkışırsa artık bu sahtekarlığın yüzüne vurulması farz oldu demektir. Şehvetini tatmin sırasında bir komiseri kapı beklemeye zorlayan ve onu bu derece haysiyetsiz bir işte vazifeli sayan Menderes’in, Türk zabıtasını müstebit amaline sevketmesi işten bile olmamıştı.
MENDERES: Soruşturma esnasında kendileri ile müşerref olduğum, şeref duyduğum, çok nazik ve kabiliyetli bir zat olarak kısa bir zamanda tanıdığım, şimdi yüksek iddia makamını işgal eden muhterem şahsiyetin niye böyle bir azm ile mütehalli olduğunu çözmeye imkan yoktur. Soruşturmada kendisiyle karşı karşıya oturduğum zaman sigara içtik, yanında arkadaşları da vardı. Dedim ki, “Kasada birçok resimler var, baktınız mı?” “Evet” dediler. “Küçücük resimler”, onun hikayesini anlatayım. Bir gün Refik Koraltan elinde küçük bir oyuncakla geldi, gösterdi ve baktık. Bıraktı gitti. Atamadım, satamadım, oraya koydum. Bunlar müstehcen resim değildi, küçük aletlerle gösterilen artistik resimlerdi. Bütün evlerde tablo diye kullanılabilir.
İkincisi sanmıyorum ki kendileri “Hayır” desinler, şerefli bir hakimdirler. Bana “Aman onu bulduğumuz ne iyi oldu, bütün bu evrak içinde bunaldığımız zamanlarda onlarla meşgul olarak vakit geçiriyor, eğleniyoruz” dediler.
BAŞKAN: Bu küçük resimleri Refik Koraltan sonradan istemedi mi? O büyütücü aleti sizden tekrar istemedi mi?
MENDERES: Gayet ehemmiyetsiz şeylerdi.
BAŞKAN: Görülmüş şey değil, herkeste bulunmaz.
MENDERES: Bıraktı gitti beyefendi. Bir suç değil. Benim bu resimlerle, bilmem nelerle filan alakam yoktur. Ama bendeniz çok muhterem şahsiyeti haiz beyefendinin bundan latif, zarif, kibar, nazik olarak “Aman ne iyi oldu, hepimiz yoruldukça ona bakarak vakit geçirdik” demesine mukabil şimdi “Müstehcen” demelerine üzülüyorum. (Savcıya hitaben) Beyefendi resimler müstehcen mi idi?

ÖRTÜLÜ ÖDENEK DAVASI

Sevgilisinin boşandığı kocasına para yardımı

Yassıada tutanakları arasında Aydan-Menderes ilişkisi açısından en şaşırtıcı ayrıntı “Örtülü Ödenek Davası” dosyasından çıkıyor.
Çünkü Menderes’in örtülü ödenekten yaptığı ödemeler arasında Ayhan Aydan’ın boşandığı eşi Ferit Alnar’a uzunca bir süre boyunca belirli aralıklarla ciddi yekün tutan ödemeler yapıldığı anlaşılıyor.
Ödemeler 1951’de 3 bin lira ile başlıyor.
1952’de yine 3 bin lira veriliyor.
1953’te 707 dolar karşılığı 2 bin lira.
Aynı yıl “Almanya’ya döviz” için 2 bin lira daha.
1954’te 6 bin 500 lira.
Sonra Ferit Alnar’ın babası Ragıp’a bin lira.
1955’te 500 lira.
1959’da 2 bin 163 lira.

Zina için fetva

27 Mayıs yönetimi devrik Başbakan’ı Yassıada’ya hapsettikten sonra peş peşe siyasi davalar açtı. Ancak kamuoyu önünde, itibarını yok edecek bir davaya ihtiyaç vardı.
O zaman Ayhan Aydan akla geldi.
Askerler önce Menderes’i, kendi tabanını oluşturan müminlerin gözünden düşürmek için “zina” davası açmayı düşündüler.
İstanbul Müftüsü’nden bu konuda fetva istediler.
Müftü Ömer Nasuhi Bilmen, “Zina en büyük günahtır. Cezası, recmdir” (“taşlanarak öldürülmektir”) fetvasını verdi.
Lakin zina suçlaması için eşi Berin Menderes’in şikâyetçi olması gerekiyordu. Böyle bir şikâyet yoktu. Askerler bu kez de Ayhan Aydan’ın ölen bebeğini gündeme getirdiler.
Gayri meşru doğan bu çocuğun doğum sırasında eceliyle ölmediği, Menderes’in azmettirmesiyle Dr. Fahri Atabey tarafından öldürüldüğü iddiasını ortaya attılar.
Hukukçulardan oluşan Yüksek Soruşturma Genel Kurulu 5 yıl önce ölmüş bir bebeğin ölüm nedenini ispatlamanın tıbben imkânsız olduğunu söyleyerek dava açılmasına oybirliğiyle karşı çıktı.
Ama Milli Birlik Komitesi zorlayınca meşhur “Bebek Davası” açıldı.
Davada Menderes ve Dr. Atabey hakkında 5-10 yıl hapis cezası isteniyordu. Kanıt bulmak için 5 yıl önce ölen bebeğin mezarını açtılar, kemikleri çıkarıp muayene ettiler.
Ön soruşturmada Menderes, -basının tabiriyle- “Ayhan Aydan’la metres hayatı yaşadığını ve çocukları olduğunu itiraf etti.”

Sonra ne oldu?

Menderes asılınca Ayhan Aydan perişan oldu. Şimdi hem yalnız hem parasızdı.
Başbakan’ın aldığı Kalender’deki evde oturmak kısmet olmamıştı. Gelirlerine el konmuş, hesabı dondurulmuştu.
Adnan Menderes’in hediye ettiği, üzeri “A” ve “M” harfi işli kolye ve bilezikleri Çeşme’deki yazlığına götürmüş, onun dışında kalan bazı mücevherlerle iki Hereke halısını satmış, ayakta kalmaya çalışmıştı.
Bütün bu mücadele sırasında hatıraları için bir servet teklif eden gazeteleri de geri çevirmişti. 1962’de Kiss Me Kate operasıyla sahneye döndü. Ama astım, yakasını bırakmıyordu.
Menderes’in idamından sonra acıların en büyüğünü yaşadığını sanıyordu.
Oysa daha büyüğü vardı:
1963’te 15 yaşındaki oğlu Aydan’ı Londra’da, akıl almaz bir ev kazasında kaybetti.
Haberi aldığında kendini camdan atıp ölmek istedi. Cenazede bilekleri sargılıydı, ayakta zor duruyordu.
Ölen oğlunun babası Hasan Ferit Alnar’da vefat edince 1970’lerin sonunda hayatının bütün erkeklerini elinden alan Ankara’dan taşındı.

Hasan Ferit Alnar

İzmir’e yerleşti.
1982’de yeniden evlenip yeni bir hayata başlamaya çalıştı. Ancak yeni eşi İzmirli işadamı Sadun Barış’da 1995’te 56 yaşında kanserden öldü. Aydan yeniden yalnızlığa gömüldü. Şimdi 82 yaşında İzmir’de, çoğu acı, azı tatlı anıları ve yakın arkadaşlarıyla yaşıyor.