Kadın ile aldatmak ve Yaşar Nuri'yi kemiren ihanet

‘Allah’la aldatmak’ kitabıyla ahlak dersi veren İlahiyatçı Yaşar Nuri Öztürk’ün danışmanıyla olan ilişkisi iyice gün yüzüne çıkıyor.

Ünlü ilahiyatçı ve Halkın Yükselişi Partisi (HYP) Genel Başkanı Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk, danışmanı Şahane Sultan Müftüoğlu ile evinde uygunsuz şekilde basıldı. Prof. Öztürk’ün eşi Canan Öztürk’ün düzenlediği baskın sonrasında çift boşanma davası açmadı ama iki kadın mahkemelik oldu.

Yasar Nuri Öztürk ve eşi Canan Öztürk

Bir süredir gazete köşelerinde aşk dedikoduları dolaşan Prof. Yaşar Nuri Öztürk ile danışmanı Şahane Sultan Müftüoğlu, Canan Öztürk tarafından basıldı. Öztürk Ailesi’nden herhangi bir boşanma talebi gelmedi ancak iki kadın mahkemelik oldu. Müftüoğlu ile ailesi, 2008 Ağustosu’nda bir gazetede yer alan “Fahişeliğe geçit vermem” sözleri ve telefonlarına gelen “Murdar karılar murdar erkekler bela üzerinize çöksün” mesajları dolayısıyla Canan Öztürk aleyhine her biri 10’ar bin lira olmak üzere toplam 60 bin liralık altı ayrı dava açtı. Müftüoğlu’nun açtığı davalardan ilkinin duruşması 17 Mart’ta Ankara 11. Asliye Hukuk Mahkemesi’nde yapıldı. Canan Öztürk duruşmaya avukatı Pelin Ersan’la birlikte katılırken, duruşmaya gelmeyen Müftüoğlu’nu avukatı Engin Yeşilyurt temsil etti. Canan Öztürk, Müftüoğlu’nun kendisine ve kocasının cep telefonlarına gönderdiği mesajlarla birlikte ilginç iddiaları içeren bir cevap dilekçesini mahkemeye sundu. Öztürk dilekçesinde özetle şunları anlattı:

Kocamı bastım

“24 Kasım 2006’da Ankara’daki evimize gittiğimde kapı uzunca bir süre sonra eşim tarafından açılabildi. Kötü bir manzara ile karşılaştım. Davacı Şahane Müftüoğlu kaçarak kendisini banyoya kilitledi. Banyodan zorla çıkardığımda ıslak saçlarla iç çamaşırsız ve çıplak ayaklarla benim banyomda karşıma çıktı. Elbetteki bu durumun danışmanlık sıfatı ile bağdaşmayacağı açıktır. Doğruca yatak odasına gittiğimde karışmış bir yatak ile yatağımın baş ucunda Şahane Müftüoğlu’nun dekolte bir pozla çektirdiği çerçevelenmiş bir fotoğrafı duruyordu. Müftüoğlu’nu evimden kovarak çıkardım. Olayı babasına telefonla bildirdim.

Yaşar Nuri ve sekreteri Şahane Sultan Müftüoğlu

Ne olduysa bundan sonra oldu. Telefonuma yabancı şahıslardan son derece çirkin ve müstehcen mesajlar gelmeye başladı. Çok sayıda ve tacizkár çirkin teklifler içeren bu mesajlar hakkında Beykoz Cumhuriyet Savcılığı’na şikáyette bulundum. Savcılık, emniyet kanalıyla mesajların Müftüoğlu’nun babası Fatih Müftüoğlu’nun bilgisayarından geçildiğini ve cep telefonu numaramın porno sitelerine verildiğini saptadı. Bunun üzerine baba Fatih Müftüoğlu hakkında şikáyette bulundum. Üç çocuk annesiyim ve eğitmenlik gibi saygın bir mesleğim var, suçlamaları kabul etmiyorum.”

(Nurettin KURT, Hürriyet, 3-2009)

***

Allah ve Kuranla aldatan adam: Yaşar Nuri

Yaşar Nuri’yi eminim ki, herkes tanır. Hafızlıkla başlayan ve politikacılıkla noktalanan enteresan bir hayat serüveni var. Bu enteresan hayat içerisinde öyle çelişkiler ve öyle gariplikler var ki, anlatmaya kalksak inanın kitap olur.

Son gösterisinin kitaplaşmış adı: ‘Allah İle Aldatanlar’ Meşhur bir söz vardır bilirsiniz, ‘Dinimi ta’n eden bari müselman olsa!’ Bu sözün asıl anlamı, ‘dindarlığımı eleştiren bari Müslüman olsa’ şeklindedir. İşte bu söz, adeta Yaşar Nuri için söylenmiş. Neden mi?

Çünkü hayatı boyunca Kur’an’ı istismar ederek Müslümanlara bühtan etmiştir de ondan. Bendeniz, yıllardan beridir bu şahısla ilgili periyodik aralıklarla bazı yazılar kaleme aldım. Hepsi de Yaşar Nuri’nin yanılgılarına işaret eden argümanlarla lebalep doluydu. Ama bu şahıs hepsini görmezden geldi. Kulaklarını tıkadı adeta. Son kitabını görünce, yüzleşmekten büyük bir rahatsızlık duyacağına emin olduğum ‘hayatının gafını’ bir kez daha yazmaktan kendimi alamadım.

Bundan önce bir kez Yenişafak gazetesinde, iki kez gerçek Hayat dergisinde ve Akılcı Yanılgı isimli kitabımın ikinci baskısının sonunda ek olarak yazdığım bu konuyu, mezkûr kitap vesilesiyle şimdi de sizlerle paylaşacağım.

Daha da açıkçası, Kur’an üzerinden istismara devam ettiği sürece, Yaşar Nuri kaçacak, ben kovalayacağım. İsterseniz sözü daha fazla uzatmadan Yaşar Nuri’nin Kur’an’ı nasıl istismar ettiği hususuna geçelim. Malum olduğu üzere, adına 28 Şubat süreci denen döneme girildiğinde, sürecin dini açıdan tahkimi vazifesini üstlenen kişilerden birisi de işte bu baydı.

Yaşar Nuri, o günlerde, deruhte ettiği ‘derin’ görev aşkıyla kollarını sıvadı ve gün­deme ‘Türkçe namaz’ konusunu taşıdı. Bütün televizyonlar yine ondan söz ediyordu. Haberlere bile telefonla bağlantı yapıyor ve esip savuruyordu. Bulunduğu her platformda, İmam Hatip Okullarının kapatılmasının faziletinden dem vuruyor, mürteci diye yaftalanan Müslümanların ‘örtülü bir şirk’ içinde olduğu iddiasıyla, imha edilmesi istenen insanlar hakkında, bir ‘Engizisyon’ cesaret ve kararlılığında fetvalar üretip, hüküm kesmede zerrece tered­düt göstermiyordu.

İşte tam bu dönemde hızını alamayıp Türkçe namaz iddialarını, önsözünde; “Bu güne kadar yazdıklarımda ve konuştuklarımda, bu kitaba uymayan ne varsa yanlıştır, bu kitaptaki veriler esas alınarak düzeltilecektir”  ifadeleri bulunan ve bu sözlerle neredeyse kutsal bir metin havası verilen Kur’an’daki İslam kitabına taşıdı.
Ama yine bir şeyi unutmuştu. Zira aynı kitabın 28 Şubat öncesi baskısında, şimdi söylediklerinin tam aksini söylüyordu.

Aslında unutmuş filan değildi, o, bile isteye bir imha faaliyeti için, kendini inkâr etme pahasına da olsa böyle bir tahrifatı yapmayı kafasına koymuştu. Klasik Yaşar Nuri oportünizmi devreye girmiş ve okuyucuya hiçbir not düşülmeden, aynı kitabın, aynı sayfasındaki, aynı konunun içeriği, küçük kalem darbeleriyle, olağanüstü derece de değiştirilmiş, bir anlamda tahrif edilmişti. Bakınız, Yaşar Nuri’nin, yukarıdaki önsözdeki ifadeyle kutsallaştırdığı “Kur’an’daki İslam” kitabının 28 Şubat öncesi baskısının (16. Baskı), 582–583 numaralı say­falarındaki “Kıraat konusunu anlatır mısınız?” sorusu nasıl cevaplanıyor:

“Kıraat, namaz sırasında Kur’an’dan bir miktarın okunmasıdır. Kur’an dışında okunan dualar kıraat kavramı içine girmez. İlahi kitap kendi bağlılarının zorunlu kulluk borçları olan namazlarda vahyin ilahi senfonisiyle az veya çok birlikte olmalarını esas almıştır. Bunun içindir ki, biz buradaki kıraat şartının ancak Kur’an’ın orijinal metniyle yerine getirile bileceğine inanmaktayız. Başka bir deyimle, namaz da Kur’an’dan okunacak kısmın, Kur’an’dan yapılmış herhangi bir dilden tercüme olmaması gerekir. İslam’a yeni girme vs. gibi zorunlu durumlarda tercüme okunabilirse de bu ancak geçici bir süre olabilir. Esasen bunda büyütülecek ve ürkülecek bir taraf da yoktur. Çünkü Kur’an, okunacak miktarın kişinin kolayına gelen kadar olduğunu açıkça belirtmiştir. (bk. Müzemmil,20)”

Şimdi de aynı kitabın 28 Şubat sonrası (34, baskı), aynı sayfadaki soruya verilen cevaba bakalım. Soru aynı, ama cevap tamamen farklıdır. Bir inkârın deklarasyonu sayılabilecek bu tarihi cevabın, nasıl bir anlayışa hizmet ettiği apaçık ortadadır. “Kur’an’ın “Namazda Kur’an okumak” diye bir beyanı yoktur. Kur’an okumak kutsaldır ibadettir. Geleneksel fıkha göre ise kıraat; namaz sırasında Kur’an’ dan bir miktarın okunmasıdır. Kur’an dışında okunan dualar kıraat kavramı içersine girmez. Hz. Peygamber, müminlerin zorunlu kulluk borçları olan namazlarda, vahyin ilahi senfonisiyle az veya çok birlikte olmalarını esas almıştır. Ancak, Hz Peygamber Kur’an’ı ezberleyip okumakta zorluk çeken sahabisine, fatiha yerine başka tesbih ve dualar okuyabileceğini söylemiştir.(Bu konuda bk. Nesai, iftitah, 32;  Tirmizi, mevakit, 110; İbn Hanbel, 4/353; Kurtubi Tefsiri, 1/126; Razi Tefsiri, 1/215 İşin esası şudur; Arapça okuyamamak, secde etmemenin gerekçesi yapılamaz.

Arapçayı iyi okuyamayanlar kendi dillerinde çeviri ile namaz kılarlar. Esasen bunda büyütülecek ve ürkülecek bir taraf da yoktur. Çünkü Kur’an okunacak miktarın kişinin kolayına gelen kadar olduğunu açıkça belirtmiştir. (bk. Müzemmil 20)”

Gördünüz değil mi?

Hiç sıkılmadan cımbızla çıkarılmış bir bölüm ve yerine itinasız bir biçimde monte edilen, etik değer kaygısının rafa kaldırıldığı ve doğrusunu isterseniz bir hayli komik başka bir hezeyan. Yaşar Nuri’yi bu yüzüyle tanıyan birisi için, aslında hiç de sürpriz değil.

Gerçek bir pişkinlik örneği olan bu tahrifat metninde, dikkatinizi iki noktaya çekmek istiyorum. Çünkü bu hususlar sıradan bir değiştirme olmaktan çok, fıkhî ve itikadî manada bir sapmanın göstergeleridir.

Birincisi: İlk metinde; “İlahi kitap kendi bağlılarının zorunlu kulluk borçları olan namazlarda vahyin ilahi senfonisiyle az veya çok birlikte olmalarını esas almıştır.” denilerek kıraat (İlahi kitap ifadesinden ötürü) “farz” kategorisinde değerlendirilmiş ve fakat ikinci metinde: “Hz. Peygamber, müminlerin zorunlu kulluk borçları olan namazlarda, vahyin ilahi senfonisiyle az veya çok birlikte olmalarını esas almıştır.”  denilerek, kıraat (Hz. Peygamber ifadesiyle); bir anda sünnet konumuna çekilmiştir. Dikkat edin! Bu şahıs; bir sürecin tahkimi için ‘farz’ ve ‘sünnet’ gibi hayati kavramlarla oynamaktan zerre kadar çekinmeyerek, bir anlamda aldığı görev uğruna neleri harcayabileceğini de açıkça göstermektedir.

İkinci husus ise daha da vahim bir muhtevaya sahiptir.

Yine birinci metinde: “Namaz da Kur’an’dan okunacak kısmın, Kur’an’dan yapılmış herhangi bir dilden tercüme olmaması gerekir. İslam’a yeni girme vs. gibi zorunlu durum­larda tercüme okunabilirse de bu ancak geçici bir süre olabilir. Esasen bunda büyütülecek ve ürkülecek bir taraf ta yoktur. Çünkü Kur’an, okunacak miktarın kişinin kolayına gelen kadar olduğunu açıkça belirtmiştir. (bk. Müzemmil,20)”  denilerek Müzemmil suresinin 20. ayeti, kıraatin; Arapça metinle olması gerektiğinin, yani farz olduğunun delili olarak kullanılmışken, ikinci metinde: “İşin esası şudur; Arapça okuyamamak, secde etmemenin gerekçesi yapılamaz. Arapçayı iyi okuyamayanlar kendi dillerinde çeviri ile namaz kılarlar. Esasen bunda büyütülecek ve ürkülecek bir taraf da yoktur. Çünkü Kur’an okunacak miktarın kişinin kolayına gelen kadar olduğunu açıkça belirtmiştir. (bk. Müzemmil 20)” denilerek bu kez aynı ayet, ‘çeviri’ ile namaz kılınabileceğinin delili olarak sunulmuştur.

Bu ise kelimenin tam manasıyla faciadır. Kur’an ayetlerini, kendi çıkarları doğrultusunda acımasızca kullanmaktan başka hiçbir şey değildir bu. Bu kadar korkunç bir tahrifatın ve manipülasyonun altına imza atan çıplak nezir, hiç sıkılmadan şunları söyleyebilmektedir: “Kur’an’ın tercümesiyle ibadet olmaz! İddiasının dinsel ve bilimsel bir dayanağı yoktur. Bu, bir siyasal söylemdir.”

El-hak! Bu iddianın siyasal bir söylem olduğunda hiç kuşku yok. Ama bu ‘siyasal söylem’ iddiasının bütün okları ne gariptir ki, bay çıplak neziri işaret etmektedir. ‘Yavuz hırsız ev sahibini bastırır’ sözü ne kadar da doğruymuş meğerse, ‘Takke düştü, kel göründü’ sözü kadar doğru hem de.

Evet, işte Yaşar Nuri bu. Ve bu şahıs, ‘Allah İle Aldatmak’ isimli bir kitap yazmaktan zerre kadar sıkılmıyor. Allah ve Kur’an ile aldatmak başka nasıl olur, anlayan beri gelsin. Allah ve Kur’an ile aldatmanın duayeni, kadrolu istismarcısı ve tabir caiz ise şahı olan bu şahıstaki cesarete bakın siz!

Ne demiştik başta? ‘Dinimi ta’n eden bari müselman olsa!’

(Nihat Nasır, 7-2008)