Yavuz Sultan Selim'in Kürtlere Bedduası Yok

Yavuz Sultan Selim’in Kürtleri lanetleyen bir bedduasının olduğu hakkındaki bilgiler internet ortamında servis ediliyor. Yavuz Böylesi bir düşünceyi Mısır seferi esnasında Muş yakınlarındaki bir çeşme kitabesine yazdırmış. Ve Yavuz’un sözlerinin de Evliya Çelebi seyahatnamesinde yazılı olduğu bilgisine yer veriliyor. Yapılan araştırmalar sonucu Yavuz’un böyle bir bedduasının olmadığı ortaya çıkıyor.

Yavuz Sultan Selim’in 28 Ağustos 1516 da Ridaniye seferine giderken susuzluk çeken halkı görünce askere emir verir ve tam 12 musluklu büyük bir hayrat olarak Muş’ta bir çeşme yaptırır. Sultan Selim giderken yaptırdığı çeşmeyi dönüşte suyu kesilmiş ve harap vaziyette bulunca ; tekrar eskisi gibi inşa eder ve üzerine de aşağıdaki mısraları,bizzat kendisi kaleme aldırarak yazdırır.

KÜRD’E FIRSAT VERME YARAB,
DEHRE SULTAN OLMA’SIN,
AYAĞI’NI ÇARIK SIKSIN,
GÖNLÜ HUZUR BULMA’SIN.

VUR SOPA’YI AL HARACI,
KARNI BİLE DOYMA’SIN,
OL ÇEŞME’DEN GAVUR İÇSİN,
KÜRD’E NASİP OLMA’SIN
VASİYET’İM OLDUR KİM,
KÜRD BİN KERRE YALVAR’SIN,
İNAN’MA KAN’MA,
YAKANA BİT,KAPI’NA KÜRD DADANDIR’MA.

Kaynak: Evliya Çelebi, Seyehatname, Zuhuri Danışman Derlemesi, C.3, s.80

Not: Çeşme hala yerinde ve yerel halk suyundan yararlanmaktadır ancak, üzerindeki kitabe tekrar tahrip edilmiştir!

Bu bilgilere ulaştıktan sonra Evliya Çelebi kaynak gösterilerek söylenen bedduanın yazılı metnini görmek istedim, Zuhuri Danışmanın çevri ve yayınını yaptığı Evliya Çelebi Seyahatnamesinin üçüncü cildine ulaştım. Ve 80. sayfaya baktım. O sayfada Evliya Çelebi “Yavuz’un Kürtlere bedduası” konusunu işleyen bir çeşme yaptırdığı ve üzerine de beddua sözleri yazdırdığı hakkında bilgiler yok. “Yavuz’un Kürtlere bedduası” konulu Evliya Çelebi’nin yazılı metni olmamasına rağmen sadece ırkçılık ve düşmanlığı körükleyen bir görüş açısından bu yazılar neden yayınlanıyor. Aynı coğrafyada birlikte yaşayan insanlar kökenlerine ve inançlarına bakılmaksızın, ayırımcılık ve düşmanlık gözetilmeden bir arada barış içinde yaşayamazlar mı! Tarih bu sorunun cevabını da veriyor. Osmanlı ve İslam anlayışı dikkate alınırsa bu düşünce bu topraklarda tarih boyunca vardı. İslam kardeşliği ve Allahın yarattığı insanları insan olarak sevebilmek insanlığı yücelten bir düşüncedir. Mevlana, Yunus Emre , Hacı Bektaş gibi Anadolu’nun erenleri bu düşünceyi savunan sözler söylemişlerdir.

(Cezmi YURTSEVER, 22 Eylül 2009)

Çapkın Jöntürk Takımı

II. Abdülhamid’in, İngiltere hakkında ne düşündüğünü gösteren bir belge özeti:

“İngiltere’nin, Allah korusun, Devlet-i Aliyye’yi bölüp “tavâif-i mülûk” (küçük devletler) şekline koymaya çalışmakta olduğu açıktır. Onu Arnavutluk, Ermenistan, Arap hükümeti ve “Türkistan” tabirleriyle “otonomi” (özerklik) değil, “anatomi” yapmak, yani parçalarına ayırmak istemektedir. Hilafeti de İstanbul’dan kendi kontrolündeki Cidde veya Mısır’a götürecek ve bütün müminleri istediği gibi yönetecektir. Yalnız şurasına teessüf olunur ki, Jöntürk tabir olunan birtakım çapkın takımından herifler, kendi el ve ayaklarıyla İngilizlerin maksadı uğruna gece gündüz çalışıyorlar.” (BOA, Yıldız Esas Evrakı)

(Mustafa Armağan, Zaman, Eylül 2009)

Osmanlı'da Ezber Bozacak İddia

Tarihçi Halil İnalcık’tan ezber bozacak iddia: “Osmanlı hanedanı 1299 yılında değil 1302’de kuruldu. Kayı teorisi Osmanlı hanedanını yüceltmek için ortaya atılmış bir teoriden ibarettir.”

Tarihçi Halil İnalcık

Son günlerde Osmanlı’nın Yalova’da kurulduğuna dair tarihi tespitiniz çok tartışıldı. Karşı çıkanlar oldu. Bu tartışmalarla ilgili düşüneniz ne?

Eski tarihçilerimiz birisinin naklettiği rivayeti aynen alır kitabına koyar. Bu sahte bir rivayet midir, yanlışlıklar var mı, sorgulamadan aynen kaynağının söylediği gibi alır. Bunun asıl bir sebebi “Müslüman yalan söylemez” inancı olabilir. Halbuki bir tarihi olay ve kişi hakkında söylenen rivayeti tarihçi kullanırken, bunu süzgeçten geçirmek zorundadır. Buna “textkritik” metodu denir. Bir misal vereyim. Sözde Osman’a rüyasında dünya hakimiyeti müjdelenmiş. Bunu Şeyh Edebali yorumlamış. Bunu modern bir tarihçi kabul edebilir mi? 15. yüzyılda Aşıkpaşazade’de, Neşri bunu gerçek gibi kayd ederler. Kaynaklarımız bunun gibi hurafeler içerir.

ZAFERİ BİZANSLI TARİHÇİ YAZDI

Osmanlı beyliğinin kesin biçimde Yalak-Ova savaşı sonucu kuruluşu meselesine gelince. 1302’de Osman Gazi’nin kazandığı Yalakova-koyunhisarı (Bapheus) Zaferi, Anonim Tevarih-Âli Osman’da uzun uzadıya anlatılıyor. Aşıkpaşazade’de sadece iki cümle var, ayrıntısı yok. Bu önemli zaferin ayrıntılarını Osman Gazi’nın çağdaşı Bizanslı Georgios Pachymeres’in eserinde buluyoruz. Yalakova’da Osman Gazi’nin 5 bin kişilik bir kuvvetle Bizans kuvvetlerini denize döktüğünü yazıyor. Bizans tarihçisi bu savaşı büyük bir zafer olarak tespit etmiş ve bundan sonra Osman’ın bayrağı altına Anadolu’dan gazilerin gelip katıldığını işaret etmiştir. Bu karşılaştırmalı olayı Girit’te bir sempozyumda bildirdim ve bu bildirim Yunanistan’da basıldı. Türkiye’de İznik üzerinde bir kitap çıkarıldı, orada da neşredildi; bu makalede tüm kaynaklar gösterildi. Bırakın sıradan kimseleri tarihçiler bile bunu okumamış görünüyor. Osman Gazi’nin 1302’de tarih sahnesine çıkmış olduğunu, Bizanslı tarihcinin ifadesini esas olarak yazdım.

DİP-ATA: OĞUZ HAN

Osmanlılar’da hanedanın Kayı boyundan geldiği teziyle ilgili de önemli bir tespitiniz var, bu da çok tartışılacak.

Osmanlılarda hanedanın menşei hakkında başka bir teori vardır. Oğuzname’de Türkler’in dip-atası Oğuz Han olarak kaydedilir. Sözde onun 6 oğlu olmuş. Gün, Ay, Yıldız, Gök, Dağ, Deniz. Gün en büyük oğluymuş. Onun oğlu da Kayı. Oğuz Destanı diyor ki, Hanlık Oğuz Han’dan sonra Gün Han’ın hakkıdır ve ondan sonra da bütün Türk kabileleri üzerinde egemenlik Gün Han’ın oğlu Kayı’ya aittir. Osmanlı hanedanı da işte bu Kayı Han’dan geliyor. Bu şecereyi, II. Murad zamanında 1440’lara doğru Yazıcızade ortaya atmıştır. Yazıcızade diyor ki, Osman Gazi zamanında kabileler toplandı ve Oğuzhan’ın vasiyeti gereğince Kayı Han neslinden gelen Osman’ı han ilan ettiler. Osmanlı hanedanı Kayı Han neslindendir. Bu hikaye, 1440’larda ileri sürülmüştür. Yazıcızade neden bunu yazdı, açıklanması kolay. Timur, Osmanlılar’ı yendikten sonra Yıldırım Bayezid oğulları üzerinde egemenliğini kabul ettirmiştir.

AMAÇ HANEDANI YÜCELTMEK

Timur’un oğlu Şahruh, İkinci Murat zamanında kendisine bir hil’at (Hükümdarların takdir için bir kimseye verdikleri cübbe) gönderip bunu giymesini, kendi egemenliğini tanımasını istemiştir. Zira Timur ve oğulları kendilerini Oğuzhan neslinden sayarlar. Büyük hanlığın kendilerine ait olduğunu iddia ederler. İşte bu iddia karşısında II. Murad kendi bağımsızlığını göstermek üzere Oğuzname destanını kullanmış ve Osman Bey’in Oğuzhan’ın neslinden olduğu iddiasını benimsemiştir. Kayı menşei iddiası, Timuroğulları’nın Oğuzhan’dan geldikleri iddiasına karşı siyasi bir iddiadır. Bu bir kurgudur. Fatih zamanında şehzadelere Oğuz, Korkut adlarını vermişler ve topların üzerine Kayı damgasını koymaya başlamışlardır. Kayı teorisi Osmanlı hanedanını yüceltmek için ortaya atılmış bir teoriden ibarettir. Bunu 40 yıl önce de yazmıştım.

Neden 1302’yi kuruluş yılı saydı?

Gelelim bana yapılan itirazlara: Deniyor ki Osmanlı devleti Bilecik’in Söğüt kazasında kurulmuştur. Osman Gazi’nin kariyerinde, beylik yani bir devlet kuruluncaya kadar bir takım aşamalar vardır. Babası Ertuğrul gelip Söğüt’te yerleşiyor. Bir aşiret olabilir ama bu beylik, bir devlet kurulması şeklinde yorumlanamaz. Osman 1288’de Eskişehir yakınında tepede Bizans tekfuru elindeki Karacahisar kalesini fethetti. Bazıları bunu Osmanlı beyliğinin kuruluş tarihi olarak yorumlayabilir. Ondan sonra Osman 1299’a doğru Eskişehir’den Bilecik’e kadar geniş bölgeyi fethetti. Yenişehir sınırında Bizans’a karşı yerleşti ve akınlara başladı. Bunun tarihi 1299’dur. Bu söylediğim tarihlerin herhangi birini beyliğin, devletin kuruluşu olarak alabilirsiniz. Ama bu aşamalardan hiçbiri Bapheus zaferi gibi çağdaş bir kaynak tarafından tam tarihiyle teyit edilmemiştir. Ancak Osman’ın 27 Temmuz 1302’de Bizans ordusuna karşı kazandığı zafer çağdaş Pachymeres tarafından zikredilmiştir. Bu nedenle bir tarihçi olarak 27 Temmuz 1302 tarihini alıyorum.

(Sabah, 8-2009)

Padişah Anaları

“Padişahlar yabancı kadınlar alıp nesli bozdu” diyenlere verilecek en kestirme cevap:

1. Padişahlar “yabancı kadın” almadı, çünkü Osmanlılar’da “yabancı” demek “gayr-i Müslim (Müslüman olmayan) demektir. Yani “Müslüman” olan her kadın ve erkek “yabancı” olmaktan çıkar, önceki dini ve milliyeti ne olursa olsun, memleketin ve devletin “asıl sahibi” haline gelir.

2. Padişah anaları, sadece kendi dönemlerini değil, çağları kuşatıp kucaklayan bir hayır anlayışının da öncüleridir. Bu alanda hem örnek, hem de önder olmuşlar, toplumu “yardımlaşma”ya teşvik etmişlerdir.

3. Her alanda ve her anlamda millete örnek/önder olabilmeleri için, padişah eşlerinin çok iyi bir eğitim sürecinden geçmeleri, son derece yeterli hale gelmeleri gerekiyordu: Bu da ancak saray içi eğitimle mümkündü. Haremde yıllar boyu her anlamda eğitiliyorlar, namus, iffet, dürüstlük vesaire alanlarda defalarca deneniyorlar, âdeta iğnenin deliğinden geçiriliyorlardı.

Gizli ya da açık tüm sınavları yüzlerinin akıyla kazananlar arasından padişaha “eş adayı” seçiliyordu.
Bu seçimi “Valide Sultan”lar (Padişahın anneleri) yapıyor, Şeyhülislam’a da onaylatıyorlardı. Onaylanan kızı padişah da beğenirse, “karı-koca hayatı” gerçekleşiyordu.
Saraya yeni alınan esir kız “acemi” olarak anılıyor, eğitiminin ilk aşamasında adı değiştiriliyor, Müslümanlık telkin ediliyor, İslam/Türk adabı, Müslümanca temizlik, Kur’an okuma ve anlama, ibadet, fıkıh, tefsir gibi ilimler öğretiliyor, dini ve dünyevi bilgilerle donatılıyordu.
Her birinin oya, dikiş, nakış bilmesi ve mutlaka bir enstrüman çalması gerekiyordu.
Ancak bunları öğrendikten sonra “acemi”likten “cariye”liğe yükselebiliyordu.
Ardından “kalfa”lık ve “usta”lık geliyordu.
Cariyeler, iki geniş odada yan yana yatarlar, her beş kızın arasında yaşlı bir kadın yer alırdı. Gedikli doğrudan doğruya padişah hizmetine verilir, onun haremde yemek, çamaşır ve benzeri hizmetlerine bakardı.
Padişaha “eş” olarak seçilen kız “ikbal” veya “haseki” adıyla anılıyordu. Bunlardan padişahın gözdesi olan haseki, padişahın “kadınefendi”si oluyordu. Kadınefendiler, “başkadın”, “ikinci kadın” diye sıralanıyordu. Padişahın zevcesi sayılan kadına bir daire ayrılıyor ve yüksek gündelik ödeniyordu.
Sarayda Valide Sultanların padişahlardan bile fazla tahsisatları vardı. Ancak tahsisatlarını salt kendilerine harcamaz, o parayla yetimhaneler, hastaneler, imaretler, hanlar, hamamlar, mescitler inşa etmeye sarfederlerdi.
Böylece milletten aldıklarını gene millete verirlerdi. İşte bu yüzden, eski dinleri ve milliyetleri ne olursa olsun, akıbet Müslüman olup Türkleşmiş padişah eşleri ve anaları daima hayırla yâd edilmelidirler. Onları “Türk neslini bozan yabancılar” diye tanımlamaya kalkışmak bühtandır!
Orhan Gazi’nin eşi, Kosova Şehidi Sultan I. Murad’ın ve Rumeli Fatihi Süleyman Paşa’nın annesi Nilüfer Hatun’u nasıl “yabancı”layabiliriz?
Gerçi asıl adı Holofira’dır ve Yarhisar Tekfuru’nun (Tekfur: Bizans askeri valisi) kızıdır. Ama Osmanlı halkı onu “anne” bilmiştir. Bunun sebebi de Bursa ve çevresinde yaptırdığı hayır eserleridir. Nice camiin, köprünün, imaretin, çeşmenin banisidir.
Bu yaklaşımıyla o kadar sevilmiştir ki, adı Bursa içinde caddelere, sokaklara, bulvarlara verildikten başka, bir ilçeye bile verilmiştir: Nilüfer İlçesi, günümüze gelen gelmeyen nice hayır eseriyle birlikte, onun adını yaşatmaktadır.
Sultan I. Murad’ın eşi ve Yıldırım Bayezid’in annesi Gülçiçek Hatun’u eski milliyeti Bulgar, eski adı “Marya” diye nasıl dışlayabiliriz:
Bulgar asıllı “Marya”, Gülçiçek Hatun olduktan sonra, topluma “analık” yapmış, o da pek çok hayır eserine imza atmıştır. Düşünün ki, bütün Osmanlı tarihinde kendi adına türbe yapılan ilk padişah annesidir. (İlk kadın ise Ertuğrul Gazi’nin annesi Hayme Ana’dır).
Kanuni Sultan Süleyman’ın annesi Polonyalı “Helga” iken Müslüman olup “Hafsa Sultan” adını almıştır. Hayat boyu “Müslümanca” yaşamış, sayısız hayır eseri vücuda getirmiştir.
Oğlu Şehzade Süleyman’ın (geleceğin Kanuni Sultan Süleyman’ı) Sancakbeyliği sırasında Manisa’da bulunurken boş durmamış, cami, medrese, imaret, hankâh (büyük tekke, merkez dergâh), darüşşifa (hastane), hamam ve sıbyan mektebinden oluşan bir “külliye” vücuda getirmiştir.
Yaptırdığı eserlerin faaliyetlerine devam edebilmesi için de Urla’daki çiftliklerinin gelirlerini vakfetmiştir. Burada bir de mescid de yaptırmıştır.
Sultan İkinci Selim’in annesi Rus uyruklu “Roza”, ya da Ukraynalı “Roxana” Müslüman olup “Hürrem” adını aldıktan sonra pek çok hayır eseri yaptırmış, hatta bu yüzden maddi sıkıntılara bile düşmüştür…
Seferde bulunan kocası Kanuni’ye, hayır eseri yaptırmak için katlandığı maddi sıkıntıların boyutlarını anlatan mektupları bir hayli ilginçtir.
Oğlunu tahta çıkarmak suretiyle hayatını kurtarmaya çalışan bir annenin çırpınışlarına “canavarlık” damgası vuran, erkek elinden çıkma tarih kitaplarımızın, Hürrem Sultan’ı neredeyse “cadı” ilân etmelerine ve ortaçağ engizisyonu tavrıyla âdeta yakmalarına şaşmamak gerekir.
Ve ötekiler. Osmanlı tarihinin kadın sultanları: Valide Sultanlar. Hepsi.
Onların Müslümanlığını sorgulamak, hiç kimsenin hakkı ve haddi değildir.
Birçoğu o kadar “iyi Müslüman”dır ki, dindaşlarının yararlanması içi cami, mescit, çeşme, han, hamam, hastane, imaret gibi sayısız hayır eserleri vücuda getirmişlerdir. Kimsesiz çocukların barınıp beslenmesi için kurumlar yaptırmışlardır. Bunların çoğu küçük yaşta esir alınıp İstanbul’a getirilmiş olan küçük yaşta kızların arasından seçilmiştir.
Böyle bir sistem vardı: Savaşta esir alınan kızların arasından en zeki ve güzel olanlar saraya ayrılır, aynı zamanda bir “yetiştirme yurdu” gibi çalışan haremde eğitilir, dinî bilgilerin yanı sıra, dünyevî bilgilerle de donatılır, sözün tam manasıyla padişaha eş ve anne olabilecek seviyeye getirilirlerdi. Tüm mensubiyetlerimizden sıyrılarak soralım: Öz be öz Türklerden kaçı onlar kadar bu millete hizmet etmiştir?

(Yavuz Bahadıroğlu, Vakit, 2009-08-11)

Osmanlı'da Din ve Siyaset

“İlim adamı” kimliğini hakkıyla taşıyan (bazılarında yama gibi duruyor) bir dostum aradı geçenlerde. Dedi ki: “Bazı siyaset önderleri, ilim adamlarının siyasi liderlere kayıtsız şartsız itaat etmesini istiyor. İtiraz vaki olduğunda ise Fatih Sultan Mehmed’in hocalarını örnek gösteriyorlar. Sahiden Fatih’in hocaları kayıtsız-şartsız Fatih’e itaat mı ediyorlardı?”

Sevgili dostuma kestirme bir cevap verdim: “Hayır! Öyle olsaydı din siyasallaşır, siyasallaştığı ölçüde, diğer dinlere mensup olanlara baskı aracına dönüşür, o taktirde de vatan sathında zulüm kol gezerdi. Halbuki, Türk düşmanı kimi Avrupalı gezgin ve tarihçilerin itiraflarıyla da sabit ki, Osmanlı Devleti tüm dinleri ve dindarları kapsayan bir infak (yardım) ve şefkat devletiydi.”

Osmanlı’nın yönetim şemasında ilim (ilim adamı) “merkez kuvvet”dir. Başta padişah olmak üzere, sivil ya da asker tüm diğer kuvvetler “merkez kuvvet”i temsil edenlerin çevresinde bütünlenmişlerdir. Bu konuda çok örnek var, ama ben sadece Yıldırım Bayezit’den, Fatih’den ve Yavuz’dan birer örnek vereceğim.

Yıldırım’dan örnek: Yıldırım Bayezid’in mahkemeye gidip şahitlik etmesi gerekmişti. Tarihçi Osmanzade Taib’in “Hadikatüs-Salatin” isimli eserine göre, Bursa Kadısı Mevlana Şemsüddin Fenari (Emir Sultan) Padişah’ın şahitliğini şu cümle ile reddetti: “Terk-i cemaat bais-i cerh idüğün şuyu bulmağılen eday-ı şehadetün caiz değildür.” (Namazlarını cemaatle kılmadığın söylendiğinden şahitliğini kabul etmiyorum)

Fatih’den örnek: Fetih sonrasının ilk ramazanında, Padişah, hocalarıyla üst düzey yöneticileri iftara çağırmıştı. Onlara o denli saygı duyuyordu ki, Bizans sarayından (Valekerna Sarayı) eline geçen altın sahanları, tasları, kaşıkları sofraya koydurmuştu. İftar okundu. Herkes sofraya oturdu. En yaşlıları Molla Gürani idi ve geleneklere göre önce onun yemeğe başlaması gerekiyordu. Fakat Hoca kaşlarını çatmış kıpırtısız oturuyor, elindeki tespihten sanki “lahavle” çekiyordu. Bir zaman beklediler. Açlıktan midesi kazınan genç Padişah’ın sonunda sabrı taştı: “Efendi Hazretleri, soframızda haram lokma bulunmaz, buyurunuz, taam edelim (yiyelim).” Molla Gürani hışımla Padişah’a döndü: “Ümmete haram olan sana helal mı?” diye bağırdı, “sen kime özeniyorsun? Peygamber’ine özeniyorsan, bil ki, onun sofrasında altın taslar yoktu; Bizans İmparatoru’na özeniyorsan, bil ki, Bizans’ı bu gösteriş, gurur ve debdebe batırdı.” Fatih kıpkırmızı oldu. Özür dileyip sofradaki altın kapların kaldırılmasını emretti. Ancak ondan sonra Molla Gürani, Molla Hüsrev, Molla Zeyrek, Molla Hayrüddin, Molla Ayas, Molla Siracüddin, İbni Temcid, Molla Abdülkadir Hamidi, Lala Zağanos Paşa ve Ak Şemsüddin huzur içinde iftar ettiler.

Yavuz’dan örnek: Yavuz Sultan Selim, ani karar veren ve kararını hemen uygulamaya koyan öfkesi burnunda bir padişahtı. Bir gün kimi gayrimüslimlerin çeteler kurup İstanbul’u haraca kestiklerini, esnafa “el aman” dedirttiklerini öğrenmesiyle Sadrazam’ı çağırıp sert bir emir vermesi bir oldu: “Tiz hepsine İslam telkin edin, Müslüman olmayanların kellesini urun!” Sadrazam itiraz edemedi, çünkü Padişah öfke soluyordu. Bunu çözse çözse Şeyhülislam Zembilli Ali Cemali Efendi çözerdi. Ona koştu. Şeyh Efendi sokağa nadir çıkan, kendisinden istenilen fetvaları bile bir zembille pencereden sarkıtan, tüm zamanlarını okuyup yazmayla geçiren bir alimdi. Hışımla saraya gitti. Padişah’ın huzuruna girer girmez de sordu: “Böyle iken böyle bir emir verdun mi?” “Verdimse ne lazım gelir?” diye sertlendi, Yavuz. “Dinimizde cebir yoktur” diye kükredi Şeyh, “Atanız Fatih Sultan da böylece amel etmiş ve Rumları inançlarında serbest bırakmıştır.” Yavuz bunu önce hazmedemedi: “Dikkat et Efendi” dedi, “artık devlet işlerine de karışmaya başladın.” Cevaba dikkat: “Senin ve devletinin selameti içün dünyana karışırsam ne olmak ihtimali vardur? Sana Kur’an’ın yolunu gösteriyorum, dinlemezsen hakkunda fetva veririm” Padişahı azletmekle (görevden almakla) tehdit ediyordu. Zaten böyle bir yetkisi de vardı. O yetkiye dayanıyordu.

Osmanlı Devleti’nde kimin kime tabi olduğu çok açık değil mi? Padişah (siyaset) ilme (ve ilim adamına) tabi idi.

(Yavuz Bahadıroğlu, Vakit, 2009-08-18)