Yokuş Aşağı Yürüyenler

Tarih: Şub 24 2014

Yokuş Aşağı Yürüyenler

El Sanatları

Tarih: Şub 24 2014

El Sanatlarından

India – 1947

Yansıyan Zaman

Tarih: Şub 24 2014

Yansıyan Zaman

Bir Osmanlı Varmış

Tarih: Şub 24 2014

Osmanlı Mazisi

Osmanlı İnsanları

Bir Osmanlı Varmış

Bir Varmış Bir Yokmuş

Yalan Oldular

Köprü Geçişi

Babsaadet

Ayasofya Önünde

Mezarlık Ziyaretinden

Kayıkçıların Yeri

Osmanlı Tepeleri

Saray Resmi

Mabedinde

Mazide Kalanlar

Osmanlı Şadırvanı

Kayıkçılar

Kayık Gezintisi

Bir Osmanlı Masalı

Arka Sokaklarda

Osmanlıda Bir Mezar Taşı

Tarih: Şub 24 2014

Başta İstanbul olmak üzere, cadde ve sokakları ile hâlâ Osmanlı kokan hangi şehre uğrasanız, yolların kıyılarında ilginç mezar taşlarına sahip mezarlıklar görürsünüz. Günümüzde olduğu gibi, bu mezarlıklar şehrin dışında değildir, bilâkis şehir ile iç içedir. Bu mezarlıklar birçok yabancı seyyahı şaşırtan hâliyle, şehrin en güzel yerlerine kurulmuştur. Ünlü Fransız yazar ve seyyah Gerard de Nerval, İstanbul mezarlıkları hakkında şunları söylüyor: “Boğaz’da son derece güzel ve serin bir yerdeyiz. Buranın bir mezarlık olduğunu söylememe ihtiyaç yok sanırım. İstanbul’un bütün güzel yerleri, gezilecek ve zevk alınacak sahaları mezarlıklardır. Bakıyorsunuz yüksek ağaçların arasında, şuradan buradan güneş ışınlarının sızıp renklendirdiği, sıra sıra beyaz hayâletler var. Bunlar bir insan yüksekliğinde, mermerden yapılmış mezar taşlarıdır. Başları sarıklı, üzerleri yazılı mezar taşlarıdır. Sarığın biçimi, ölünün hayattayken işgal ettiği mevkii, sosyal seviyesini veya mezarın yapılış tarihini belli ediyor. Bazı mezar taşlarının başları koparılmış. Bu koparılmış olanların çoğu Yeniçeri mezarlarına ait. Kadınların mezarlarında da sütun taşlar var. Fakat bunlarda, baş yerinde gül veya demet şeklinde bir süs bulunuyor. Kabartma veya oyma şeklinde çiçeklerle süslenmişler.

Osmanlı mezarlıkları, çevrelerinde yaşayan insanlara sanki bu dünyanın geçiciliğini fısıldamaktadır. Osmanlı toplumunda hayat ölülerle o kadar iç içedir ki, insanlar evlerinin önündeki bahçeye, yahut her gün gittikleri caminin bir köşesine bile gömülebilmektedir. İstanbul Karacaahmet, Eyüp veya Edirnekapı Mezarlıklarının etrafındaki duvarlar, 1950′lerden sonra örülmüştür. Osmanlı genelinde mezarlıkları çevreleyen duvar yoktur. Herkes rahatlıkla bu mezarların arasından geçebilmekte, bilhassa hanımlar, çocukları ve komşuları ile müsait bir mezarlık sahasında, bir ikindi sohbeti yapabilmektedir. Bunlarla Osmanlı insanının hedeflediği şey, dünyanın geçiciliğini hatırlatan nasihati hep göz önünde tutmak ve öldükten sonra kendilerine dua edebilecek insanlara kendilerini daha iyi gösterebilmektir. Bu yüzdendir ki, Osmanlı mezarlıklarında mezar taşı yazıları çoğunlukla yola bakmaktadır. Karacaahmet mezarlığında olduğu şekliyle, eğer bir kişi kendisine, mezarlığın yol kenarına bakan kısmında bir yer bulamamışsa, asıl mezarı içeride olduğu halde, mezar taşının bir nümunesini yol kenarına diktirebiliyordu. Böylece yoldan geçenler, bu mezar taşlarını okuyabiliyor ve bu kişilere ismen dua edebiliyordu.

Osmanlı mezar taşları o kadar sanatlıdır ki, bu mezarlıkları birer açık hava müzesi olarak görebiliriz. Gerard de Nerval’in yukarıda belirttiği gibi, Osmanlı mezar taşlarının başlarındaki serpuşlardan, üzerlerindeki desenlere kadar birçok işaret, o mezarlarda yatanlar hakkında bize bilgi vermektedir. Mezar taşının başında bir başlık varsa, bu bir erkeğe aittir. Hanımların mezar taşları ise, bir kadının incelik ve letâfetini en güzel şekilde ortaya koyan çiçeklerle süslüdür. Osmanlı hanımları günlük hayatta hotoz taktıkları için, hotoz başlıklı mezar taşları da görmek mümkündür. Bu hotozun altında, hanımların alınlarına yahut boyunlarına taktıkları altın sıralı kolye ve alınlıklar aynen mezar taşlarına işlenmiştir.

Günümüzde bir hanım, evlenmeden önce öldüğünde nasıl tabutunun üzerine duvak konuyorsa, Osmanlı’da da, genç yaşta, evlenemeden ölen bayanların mezar taşları duvak şeklinde yapılmakta, bu mezarların ayak taşına kırılmış bir gül goncası işlenmektedir. Bazı hanımların mezar taşlarında ise; yıldız şeklinde bir arma bulunmaktadır. Hanımların mezar taşları bu şekilde gruplandırılırken, erkeklerin mezar taşları daha çeşitlidir. Çünkü erkeklerin mezar taşlarında bulunan başlıklar, mezar sahibinin meslek ve meşrebine göre yapılmaktadır. Bu mezar taşı başlıklarını kendi içlerinde en sâde şekliyle; sarıklı, kavuklu, başlıklı ve fesli olarak dörde ayırabiliriz. Erken dönem Osmanlı mezar taşlarında, sarıklı başlık hemen hiç görülmezdi. Sarıklı mezar taşlarının ilk örneklerinde, kalın ve yukarıdan aşağıya dilimli sarıklarda, içerideki başlığın sivri tepesi az da olsa görülürdü. Daha çok 16. yy’da kullanılan bu sarık çeşidini, Eyüp’te Sokullu Mehmet Paşa Türbesi’ndeki birçok mezar taşında görmek mümkündür. Mezar taşlarındaki sarıkların bir başka çeşidi ise, çapraz dilimli sarıklardır. Minyatürlerde, Çelebi Mehmet ve Fatih’in de giydiğini gördüğümüz bu sarık, kalın ve ensiz bir şekilde sarılmaktadır. Sarıklı mezar taşlarının son örneği olan kafes dilimli sarıklarda ise, içerideki başlık daha çok görülmektedir. Bu başlıklarda alttan itibaren yarısına kadar sarık kumaşı kafes oluşturacak şekilde çapraz sarılmaktadır. Bu tarz sarıkları daha çok müderrisler ve defter emini vb. vazifeliler giymektedir.

Osmanlı mezarlıklarında 17. yy sonrasında daha çok gördüğümüz diğer bir başlık çeşidi ise, kavuklardır. Normal hayatta dış yüzü çuhadan, içi bez astar ile kaplı ve arasına pamuk tepilen bu başlıkların üzerine, farklı desenler oluşturacak şekilde dikim yapılmaktadır. Kavukları, sarıklardan ayıran yegâne özellik, sarığın sarıldığı iç başlığın büyük bir kısmının görülebiliyor olmasıdır. Bu sebeple de, iç başlık bir hayli süslü olarak hazırlanmaktadır. Kavuklu mezar taşlarının tipik örneklerinden biri, çubuk başlıklı olanlardır. İçeride bulunan başlıkta, yukarıdan aşağıya doğru kalın çizgiler bulunur, bunları daha çok orta dereceli memurlar giymekteydi. Bunun diğer çeşidinde ise, içerideki başlık baklava dilimlerine sahiptir. Kavuklu mezar taşlarında, sarıkları yanlardan şişkinlik yapacak derecede olan bir tür vardır ki, bu tarz kavukları, daha çok saraylılar tercih ediyordu. Bunlar da kendi içlerinde, çubuk başlıklı ve kafes dilimli kavuklar olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Surname adlı eser incelendiğinde birçok görevlinin bu tarz başlıklar taktıkları görülecektir. Mezarlıklarda görülen en ihtişamlı kavuk, kallâvi kavuk dediğimiz büyük boyutlu, aşağıdan yukarıya daralan türdür. Kallâvi kavuklar, Osmanlı yönetiminde sadrazam, kubbealtı vezirleri ve kaptanı derya tarafından kullanılmaktaydı. İstanbul Vezneciler’de, Şehzadebaşı Camii yanında, kendi yaptırdığı Daru’l-Hadis’in hâziresinde yatan Nevşehirli Damat İbrahim Paşanın mezar taşı örnek gösterilebilir.

Mezar taşlarındaki başlıkların, kişilerin meslekleri yanında meşrepleri hakkında da bilgi vermesi, cemiyetteki hoşgörü ve inanca saygının bir ifadesiydi. Osmanlı toplumunda insanlar, inanç ve meşreplerine göre farklı başlıklar giyebiliyordu. Bir tekke veya zâviyede vazifeli şahıs, vazifesine uygun başlığı giyerken; farklı bir işle uğraşanlar ise, meşreplerini ortaya koyacak işaretleri mezar taşlarına yansıtıyordu. Meselâ Mevlevilerin uzun külâhları mezar taşlarına da yansırdı. İstanbul’daki Mevlevihânelerde yüzlerce külâhlı mezar taşı görülmektedir. Mevleviliğe bağlı olduğu halde başka bir mesleğe sahip kişiler ise, mezar taşlarında mesleği ile ilgili başlık taşırken, taşın karnına bir Mevlevi sikkesi kazıtabiliyordu. Birçok tarikatin bu mânâda hususî işareti vardı. Meselâ; Nakşibendilerin mezar taşlarında, Nakşî yıldızı denen süslemeyi çokça görmek mümkündür. Süleymâniye’deki Nakşîlere ait mezar taşları, bunların en güzel örneklerindendir. Bazı meşrepler de vardı ki, kendilerini belli etmezdi. Bunların en meşhurları Melâmilerdir. Bir Melâmi, kendisine “başsız ayaksız” diyerek, mezar taşında kesinlikle başlık bulundurmazdı.

Osmanlı mezar taşlarında en çok görülen başlık türü festir. Kuzey Afrika’da bir hayli yaygın olan fes, İkinci Mahmud’un giyimde yenileşmeye gitmesi üzerine, Osmanlı halkı ve ordusu tarafından da kullanılmaya başlanmıştır. Bu dönem sonrasında da, mezarlıklarda fesli mezar taşları görülmeye başlanmıştır. Bu taşlar kendi aralarında dörde ayrılır. Fesli mezar taşlarının en ihtişamlıları, İkinci Mahmud döneminde kullanılan feslerdir ki, bunlara Mahmudî fes denmektedir. Bu feslerin üst kısımları alt kısımlarından daha genişti. Alışılmış fes tarzının dışında, birden fazla püskülü vardı. İkinci Mahmud’un, her yerinden püskül sarkan fes kullandığı bilinir. Feslerdeki püskül fazla olunca, çevrede püskül tarayan çocuklar ortaya çıkmıştı. Bu ilk kullanılan fesler sadece kırmızı değil, mavi de olabiliyordu.

İkinci Mahmud’un küçük oğlu Sultan Abdülaziz döneminde, üst kısmı gâyet dar ve basık, kısa fesler ortaya çıktı. Padişah da bu tarz fesi kullanınca, devrin modası haline geldi. Bu şekildeki feslere Azizî fes denir. Sultan İkinci Abdülhamid döneminde, üst kısmı alt kısmından daha dar, fakat Azizî fese göre bir hayli yüksek fes çeşidi kullanılmış ve bu tip fese Hamîdî fes denmiştir. Feslerin son bir çeşidi, üzerlerine yine sarık sarılan ve daha çok câmi hocalarının ve dervişlerin tercih ettiği tarzdır. Bugün de imamlar bu tarz başlıklar giymektedir.

Osmanlı mezar taşlarının en ilginçlerinden biri de lâhana başlı mezar taşlarıdır. Bu mezar taşlarının başlarında ve ayak taşlarında birer lâhana şekli bulunmaktadır. Çünkü burada yatan kişi, Osmanlı’nın meşhur takımlarından lâhanacıların ya bir üyesi veya üyesinin yakınıdır. Lâhanacıların ünü Çelebi Mehmet dönemine kadar gitmektedir. Padişah Amasya’da sancak beyliği yaparken, Amasyalı bir grup ile Merzifonlu bir grubun karşılaştığı cirit müsabakasını seyretmektedir. Amasyalılar lâhanaları meşhur olduğu için takımlarına lâhanacı, Merzifonlular da bamyalarından dolayı kendilerine bamyacı demişlerdir. Bu iki takımın adları unutulmaz, Osmanlı’nın sportif faaliyetlerinde takımlar bamyacı ve lâhanacı adlarını alır. Bu takımlardaki şahıslar öldüklerinde, mezar taşlarına bu amblemlerin konması âdet olmuştur.

Osmanlı mezarlıklarında yatan kişinin mesleğini, mezar taşının üzerindeki işaretlerden de anlamak mümkündür. Meselâ bir denizcinin mezar taşında; çapa, gemi direği ve yelken bezi; bir kâtibinkinde ise, hokka ve kalem görebilirsiniz. Bu mezarlıklarda yazısız taşlar da vardır. Bunlar cellâtlara ait mezarlardır. Cellâtlar her ne kadar vazifelerini mahkeme kararına bağlı olarak yapsalar da, birileri tarafından bedduaya uğramamak için, mezar taşlarına isimlerini yazdırmıyorlardı. Mezar taşları ile ilgili son bir teferruat, taşın yapıldığı dönemde kendisine nakşedilen bir hususiyetle değil; taşa sonradan verilen bir şekille ilgilidir. Osmanlı mezarlıklarında bazı mezar taşlarının başları kırıktır. Bu tarz mezar taşlarının çoğunluğu Yeniçeri mezarlarıdır. Üçüncü Murad döneminden sonra bozulmaya başlayan Yeniçeri Ocağı, İkinci Mahmud döneminde Vakayı Hayriye ile kaldırılmış, Yeniçerileri hatırlatan ne varsa tahrip edilmiştir. Bu tahripten, mezar taşları da nasiplenmiştir. Bugün İstanbul’da, Yeniçerilere ait sağlam mezar taşı görebileceğimiz çok az yer vardır. Bu yerlerden biri Üsküdar’daki Ayazma Camii’nin bahçesidir.

Görüldüğü üzere Osmanlılar, mezar taşlarında da kılı kırk yaran bir sanat örneği göstermiştir. Osmanlı mezar taşları, bir mezar taşı olmasının ötesinde, Osmanlı’nın hayat anlayışını ve mümince duruşunu gösterir. Ki bundan olsa gerek, sadece bu mezar taşlarını görüp İslâm’ı tercih edenler olmuştur. Mezar taşlarındaki incelik ve derinlik, Osmanlı’nın sadece savaşçı bir devlet olduğu iddiasını da çürütüyor.

Satılık Mezarı

Londra’da Hig Road Auctions müzayede evi tarafından satışa çıkartılmış olan dört adet 18. yüzyıl Osmanlı Dönemi Mezar Taşı, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın girişimleriyle satıştan çektirilerek 19/09/2013 tarihinde ülkemize getirilmişti.

Bir Mezar Taşı

Elimizde Osmanlı’nın son dönemlerine ait bir fotoğraf var. Fotoğrafta Osmanlı mezarlığı içerisinde bir mezar taşı ve mezarın yanı başında oturan bir kadıncağız görülüyor. Mezar taşı daha on dokuzunda loğusa döşeğinde iken hayata gözlerini kapamış bir hanımcağıza ait. Mezar taşında yazılanları aktaralım:

Âh mine’l-firâk
Bu cihân bağına geldim bir mürüvvet görmedim
Derdime derman aradım bir ilâcın bulmadım
Âh ile zâr kılarak tâzeliğime doymadım
Çün ecel peymânesi dolmuş murâdım almadım
Nişân-ı Hümâyûn kapı çukadârı
Es-Seyyid Hüseyin Efendi’nin kerimesi
On dokuz yaşında iken loğusa
Döşeğinde irtihâl eden Fatma..
Hanım’ın ruhiyçün el-fatiha
Sene 1296

Naima

Tarih: Şub 24 2014

Naimi

Vahşi Tarıma ve Yabancılara Su

Tarih: Şub 24 2014

DSİ hesaplarına göre bizim su potansiyelimiz yılda ortalama toplam 112 milyar m3. Ve de biz bunun her yıl ortalama 44 milyar m3’ünü kullanılıyoruz. Toplam 44 milyar m3 suyun 32 milyar m3’ü sulamada, 5 milyar m3’ü sanayide, 7 milyar m3’ü ise şehirlerde içme suyu ve şehir suyu olarak kullanılıyor. Görüldüğü gibi suyun büyük bölümü tarımda vahşi veya modern sulamaya gidiyor. Türkiye’nin yüzölçümü 78 milyon hektar. Üçte biri 28 milyon hektarı tarım yapılan arazi. Sulanabilecek arazi miktarı 8.5 milyon hektar. 5.5 milyon hektar sulamaya açılmış durumda, 3.21 milyon hektarı modern sulama şebekesine sahip. Bir ülkedeki toplam kullanılabilir su varlığına göre yılda kişi başına düşen kullanılabilir su miktarı 1.000 m3’ten daha az ise, o ülke su fakiri olarak, 2.000 m3’ten daha az ise su azlığı yaşayan ülke olarak, 8.000-10.000 m3’ten daha fazla ise su zengini ülke olarak adlandırılıyor. Türkiye kişi başına düşen yıllık kullanılabilir su miktarı 1.519 m3 olduğundan su azlığı yaşayan ülke sayılıyor. Su azlığı yaşayan ülkemizde nüfus artıyor, sanayinin su ihtiyacı artıyor. Buna karşılık yağışlar azalıyor. ‘Göl var, nehir var, yer altı suyu var’ diyemiyoruz. Onların suyu da yağışa bağlı. Susuz hayat zor.

Türkiye, geçen yıl adeta dünyanın dört bir yanına içme suyu sattı. Türkiye, 69 ülkeye ihraç ettiği 214 bin 242 tonluk içme suyundan 34 milyon dolar gelir elde etti. İngiltere‘ye 60 bin ton, Almanya‘ya 45 bin ton, Birleşik Arap Emirlikleri‘ne 30 bin tonluk içme suyu satışı gerçekleştirildi. Türkiye’nin içme suyu sattığı ülkeler arasında İsrail, Suriye, ABD, Çin, Japonya, Suudi Arabistan, Avustralya ve Güney Afrika Cumhuriyeti bulunuyor.

Satılan Sular

İnsan ve Domuz Eti

Tarih: Şub 24 2014

Dünyaca ünlü İngiliz şef Jamie Oliver (38), kendisine insan eti pişirmesinin teklif edildiğini itiraf etti. Televizyon için yemek programları hazırlayan Oliver, “Bu bir yapımcının fikriydi ancak bunun doğru olmayacağını düşündüm” dedi. Teklifi reddettiğini belirten Oliver, “Öte yandan insan etinin domuz etine benzediğini biliyorum. Evet, tıpkı domuz etine benziyor.” diye konuştu. BBC’de 1999-2001 yılları arasında yayınlanan “The Naked Chef” (Çıplak Şef) isimli yemek programıyla ünlenen Oliver; geçtiğimiz aylarda İstanbul’da, Türkiye’deki ilk restoranını açmıştı.

Jamie Oliver

Jamie Oliver


   Dün yaptığınız şey size hala çok iyi görünüyorsa, bugün yeterli değilsiniz demektir.

Site Hakkında