Musul’un Anlatılmayan Hikayesi

Tarih: Haz 30 2014

Sir Winston Churchill, 1920 Aralık’ında İngiltere’nin Fransa Büyükelçisi LordDerby’ye şöyle yazıyordu: “Mustafa Kemal’i ve barış içinde bir Türkiye’yi Bolşeviklere karşı bir bariyer olarak ve Ortadoğu ve Hindistan’daki işlerimizi tesviye etmekte kullanmak gerektiğini düşünüyorum.” Öte yandan Harold Nicolson, İngilizlerin gayri resmî Türkiye barış politikasını çırpınan bir tavuğu incecik bir kâğıda sarmaya çalışmak şeklinde ifade etmişti. Lozan’daki orkestra şefi Lord Curzon’a gelince, onun planı çok daha derin ve çok-katlıydı. İngiltere 1918’de 1. Dünya Savaşı’nı kazanmıştı gerçi ama ekonomik olarak iflas etmiş bir süper güçtü ve Osmanlı’nın teslim olmasının üzerinden 4 yıl geçmesine rağmen bölgede bir ‘barışı’ tesis edememişti. Muhtemelen Lord Curzon gibi kurnazlığın şahikasına çıkmış bir diplomatı Lozan’a tayin etmeselerdi bu başarısızlıkları daha da ayıplı bir hale gelecekti. 15 Kasım 1922’de İngiltere’de yapılan seçimler Muhafazakâr Parti’yi işbaşına getirirken Başbakan BonarLaw da Dışişleri Bakanlığı’na Lord Curzon’u atayacaktı. Anlayacağınız İsmet Paşa ve heyeti Lozan’a gittiğinde İngilizlerin başlarını kaşıyacak halleri yoktu, o yüzden de Paşamız bir süre açık havada İngilizlerin teşrifini beklemek zorunda kalacaktır.

Harold Nicolson’un bir türlü Türkçeye çevrilmeyen muhteşem kitabı “Curzon: The Last Phase” bu kritik safhanın anlaşılması bakımından çok önemli bir kaynak. “Cumhuriyet Efsaneleri” adlı kitabımda belirttiğim gibi Lozan görüşmelerindeki silik sayfaları tamamlayabilmek için bu tür dış kaynakların kullanılması şart. Zira iç (resmî) kaynaklarımız maalesef bir türlü savunmacı refleksten kendilerini kurtarıp gerçek manada tarihçilik yapamıyor, Lozan’ı Esad Hoca veya Dadaylı Halid Bey kadar olsun sorgulayamıyorlar. Curzon’un 17 Kasım günü Lozan’a giderken not defterine düştüğü, mutlaka halletmesi gereken üç mesele şuydu: 1) Boğazlardan geçişin serbest bırakılması, 2) Musul’u almak, 3) Ankara ile Moskova ittifakını dağıtmak. Üçünü de kazanırsa kahraman olacak ve İngilizlerin dünya kamuoyunda azalan itibarını iade edecekti.

Musul sorunu Lozan’da 27 Kasım’da gündeme gelecekti ya, İsmet Paşa ertelenmesini talep etti. Bu meseleyi İngilizler ile Türkler ayrı olarak çözmeliydi. Kuzu kurtla çuvala giriyordu. Curzon’un gözleri parladı, zira kaçırılır gibi değildi fırsat. Ve 7 Aralık’ta Paşa’nın odasında ilk görüşme. Türkler Musul vilayetinin tamamını talep ettiler, İngilizler buna karşı çıktı. Yazılı teklifler karşılıklı olarak gidip geldi. Bu sırada yılbaşı geçmiş, 23 Ocak’a gelinmişti. Arada Curzon, Boğazlar ve Milletler Cemiyeti’ne girme konularında SSCB ile Türkiye’yi kafa kafaya tokuşturmuş ve aralarını açmayı başarmıştı (hedef 3). ‘Sizi Rusların eline teslim edersek görürsünüz.’ tehdidi ise Curzon’un 1. hedefine giden altın yolu döşemişti. Geriye Musul’un koparılması kalmıştır.

Tam bunlar yaşanırken 11 Ocak 1923 günü Fransız birliklerinin, Almanya’nın madenleriyle meşhur Ruhr havzasını işgal ettikleri haberi konferans salonunda bomba gibi patlayacaktı. Curzon’un etrafı birden boşalıvermişti. Ümitsizliğe düşmeye gerek yoktu. İngilizler Musul hariç istediklerinin hepsini garantiye almamışlar mıydı? İşin garibi, “Daily Express” gazetesi ikide bir İngiliz halkının petrol için savaş istemediğini, Musul uğruna bir savaşın halk tarafından desteklenmeyeceğini yazıyordu. Gazeteye göre Musul bir tek İngiliz neferinin kemiğine değmezdi. Durum gerçekten böyle miydi bilmiyoruz ama Başbakan Law dahi Musul için bir savaş çıkmasını istemiyordu. Musul’un, tahtırevallide Türklerin tarafına doğru kaymakta olduğunu herkes görüyordu. O zaman Musul’un barış yoluyla alınması için elden gelen yapılmalıydı. Çözüm bulundu: Türk tarafına bir teklif paketi sunulacak ve “ya kabul edin ya ret” denilecekti. Kabul ederlerse ne âlâ, aksi halde savaşın tekrar başlamasının sorumluluğu Türk tarafına ait olacaktı. Musul petrol demekti ve İngiltere daha Cihan Harbi başlamadan Bağdat ve Musul petrolleri imtiyazını almıştı bile. Üstelik şimdi ikisi de elindeydi, bunu tek bir İngiliz’in burnu kanamadan yasal zemine kavuşturmak kalmıştı geriye. Lord Curzon bu işi başaracaktı. Nasıl mı? Aynen şöyle:

4 Şubat: İsmet, mutsuz ve utanç doluydu. Sandalyesinde hareket ediyor, alnını kaşıyor, mendili ile dudaklarını siliyor, son derece mutsuz ve gergin görünüyordu. Curzon ise koltuğunda istifini bozmadan oturuyordu. Onun hemen yanına oturup notlar almaya başladım. Bompard iyi konuşuyordu. Garroni ise acınacak haldeydi. Sonra Curzon söze girdi. Konuşmasında her ton vardı; tatlı sözler, umutsuzluk, tehdit, otorite. “İsmet Paşa, umarım farkındasınızdır, mümkün olduğunu düşündüğümden çok daha fazla şeyden vazgeçtim.” dedi (oysa yalandı: mümkün olduğunu düşündüğünden çok daha fazlasını kazanmıştı ve yaşlı kurt bunun farkındaydı). “Bütün bunları barış uğruna yaptım. Bompard’ın da dediği gibi barış sizin ellerinizde. Eğer önümüzdeki iki saat içerisinde barış ilan etmezsek, bir daha barış olmayacak. Savaş çıkacak İsmet Paşa, savaş. Bekleyemeyiz. Size kendi yazdığınız mektubun son satırları ile bu şartları kabul etmeniz için yalvarıyorum, verdiğimiz imtiyazları kabul edin ve biliniz ki.” -Marquis tam bu aşamada duraklayıp Tennysonvari dramatik bir ses tonuyla son sözlerini fısıldadı: Artık sona geldik.

Curzon’un heyetindeki bir delege günlüğünde Curzon’un ustaca manevrasını böyle yazıyor ve şöyle devam ediyor: “İsmet ve Rıza Nur bunun üzerine durumu görüşmek üzere Crowe’un odasına gittiler. 06.45’te İsmet geri döndü. Bütün şartlarımızı kabul ettiğini ancak ekonomik maddeleri reddettiğini söyledi. Curzon’un, saatine baktığını gördüm. ‘İsmet Paşa, ülkenizi kurtarmak için yalnızca yarım saatiniz var.’ dedi. İsmet bir kez daha mendiliyle dudaklarını sildi. Sandalyesinde kıpır kıpırdı. Parmak uçlarını, ter kaplanmış alnına götürüp öylece durdu. ‘Je ne peux pas’ (Yapamam) diye yorgunca iç geçirdi.

Ve o yarım saat içinde konferans dağıldı. Curzon’un treni hareket etti. Ertesi sabah Curzon, Paris’te bir Fransız gazetesini açtığında ‘Lord Curzon’un zaferi’ manşetini okudu. “Daily Mail”i açtığındaysa şaşkındı. ‘Curzon’un yenilgisi’ yazılıydı. Hemen düzeltmeye koyuldu. Victoria İstasyonu’nda karşılamaya gelen bakanlarla kabine toplandı. Kendilerine ilk elden bilgi verdi ve hemen manşetler düzeltildi. Anlaşıldı ki, İngiliz itibarı ve güveni geri kazanılmış, Musul meselesi ertelenmiş ve geriye büyük ölçüde Fransız ve İtalyanları ilgilendiren ekonomik meseleler kalmıştı. İsmet Paşa ise Lozan’da gazetecileri toplamış, ‘Ne kadar fedakârlık istedilerse yaptım, daha da yapmaya hazırım.’ demişti. Bir tek ekonomik esareti reddetmişti. İlahi Paşa! Sanki Musul’u vermek ekonomik esaretin parçası değilmiş gibi. Bir de Musul’u alarak dönseydi mareşal mi yapardık artık, kim bilir!

Musul konusunda dikkate değer bir tez hazırlayan İhsan Şerif Kaymaz, 5 Haziran 1926’da Türkiye-İngiltere-Irak arasında imzalanan Ankara Anlaşması’nın Türk tezleri açısından tam bir hezimet olduğunu ortaya koyuyor. Kaymaz’ın Musul’u kimlere ve nasıl hatalar sonucunda verdiğimize dair sözlerini özetliyorum:

8 yıl süren Musul’u alma mücadelemiz tam bir yenilgiyle sonuçlandı. Musul’u ‘bütünüyle’ Irak’a terk eden Türkiye, orada yaşayan Türkmen nüfus için azınlık hakları dahi elde edememişti. “Anlaşma öylesine alelacele imzalanmıştır ki” diyor yazar, “Türk tarafı hiçbir konuda pazarlık yapmamış, neredeyse İngilizlerin dikte ettiği koşulları aynen kabul etmiştir.”

İngiltere’yle sürdürülen Musul görüşmeleri sırasında Berlin’deki Türkler, “Musul Türk kalacak” sloganı atıyor. İngiltere neyi dikte etmişse kabul ettiğimizi Lozan’dan da bildiğimiz için bu satırlar pek şaşırtıcı gelmemiş olabilir bazılarınıza. Ama devamı var. Mesela şu cümleye ne diyeceksiniz: “İyi Komşuluk İlişkileri başlığı altında yapılan düzenlemeler konusunda da Türkiye, İngiliz önerilerini kabul etmenin ötesinde, sürece herhangi bir katkıda bulunmamıştır.”

Güzel. İngilizler yazdırıyor, biz kabul ediyoruz, tıpkı Lozan’da olduğu gibi. Ya sonra? Irak Yüksek Komiseri Henry Dobbs, Kasım 1926’da Türkiye’ye geliyor ve Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal’le görüşüyor. Bu ilginç görüşmede Irak’ta Kürtlere özerklik tanınması gibi bir tasarılarının olmadığı güvencesini veriyor. Yeterince ikna etmiş olmalı ki, Mustafa Kemal de ona Kürtlerin daha nesillerce kendi kendilerini yönetme yeteneğinden mahrum kalacaklarını gönül rahatlığıyla belirtiyor.

Anlaşılıyor ki, Ankara’nın bütün derdi, güney sınırımızda bir Kürt devleti veya özerk bölgesinin kurulmamasıydı. İngilizler bu güvenceyi verince ve en önemlisi 1925 Mart’ında kabul edilen Irak Anayasası’nda bu yönde bir alamet görülmeyince Musul’u İngiltere’nin elindeki Irak mandasına bırakan imzayı atmakta bir beis kalmamıştı. Fakat “Musul konusunda her şeyi kazanmamıza elbette imkân yoktu ama her şeyi de kaybetmemiz gerekmiyordu.”

Maalesef kaybettik. Sürecin başında, ortasında ve sonunda bu vahim hataları yapanların kalkıp ‘Şeyh Said isyanı çıkmasaydı Musul ne güzel bizde kalacaktı’ demeleri komik bile değildir.

(Mustafa Armağan)

   Ümidini kaybetmiş olanın başka kaybedecek birşeyi yoktur.

Site Hakkında