Peri Balı

Tarih: Mar 14 2017

Artvin’deki Sarıçayır Yaylası’nda bir mağaradan çıkarılan Peri Balı kilogramı 5 bin avro yani 15 bin liradan satılıyor. Bin 800 metrelik mağaradan çıkarılan toplam 18 kilogram balın 6 kilogramı satıldı. Artvin’in Şavşat ilçesinde bal üreticiliği yapan Günay Gündüz, endemik bitki çeşitliliği nedeniyle dünyada ender bulunan balların üretildiği ilçede Sarıçay Yaylası’nda bir mağarada buldukları Peri Balı’nın içeriğindeki mineralleri nedeniyle yüksek fiyatlara alıcı bulduğunu belirtti. Bölgede üç kuşaktır balcılıkla uğraştıklarını, 2009 yılında yayladaki bir mağarada arı hareketliliği saptadıklarını ifade eden Gündüz, “1800 metrelik mağarada yaptığımız araştırma sonucu bal olabileceğini tahmin ettik. 500 metrelik halatlarla profesyonel dağcıların yardımıyla indiğimiz mağarada kayalara bağlı olarak 18 kilogram bal bulduk. Bal analizi konusunda en prestijli kurum olan Fransa’daki CETAM laboratuvarına gönderdik. Burada yapılan analizlerde kovan olmadan kayalara bağlı oluşan bu balın içeriğindeki mineraller nedeniyle çok farklı olduğu ve 7 yıllık olduğu saptandı.”

Balın 2009 yılında Fransa’daki bal borsasında 1 kilogramının 45 bin avro, 2010 yılında ise Çin’deki borsada 1 kilogramının 28 bin avro fiyatla ilaç firmalarına satıldığını anlatan Gündüz, gıda maddesinden çok tedaviye yardımcı özellikleri nedeniyle tercih edilen balın Türkiye’deki satış fiyatının 5 bin avro olarak tespit edildiğini anlattı. Balın 6 kilogramının satıldığını belirten Gündüz, sözlerini şöyle sürdürdü: “170 ve 250 gramlık kavanozlarda sattığımız bala kanser gibi müzmin hastalıklarla mücadele eden insanlar rağbet gösteriyor. İnsanlar balın fiyatını sorduğunda şaşırıyor. Bir otomobil parası etmesi nedeniyle ilk etapta tepki çekiyor. Ancak balın gıda maddesi değil tedavi amaçlı tüketildiği öğrenildiğinde anlayışla karşılıyorlar. Katar Emiri, elimizdeki tüm balı istedi vermedik, çünkü tamamen para amacı gütmüyoruz. Balın hasta insanlara faydasını ön planda tutuyoruz”

Resim Temsilidir

Zihinlerin Kumandası

Tarih: Ağu 09 2016

1989 yılı. Türkiye ilk defa pizza dükkanlarıyla tanışır. Türkiye’ye birkaç dükkan açarak pazarın nabzını yoklayan ünlü marka aldığı sonuçla şoka girer. Bekledikleri gibi olmaz. Boğazına düşkün olduğu için pizzayı seveceğini düşündükleri Türk tüketicisi, pizzayı sevmez. Dükkanlar kapatılır. Geri dönülür. 1991 yılı. Murakami-Wolf-Swenson Productions’ın ürettiği bir çizgi film dünyada büyük ilgi görür. Yapımcı şirket Türkiye’deki bir özel kanala bu çizgi filmi teklif eder. Kanal şaşkındır, fiyat gerçekten olması gerekenin %10’udur. Adeta kapandaki peynir gibi duran bu teklifi kaçırmaz özel kanal. Yayınlanmaya başlar. Çizgi film Türkiye’de de çok tutulur. Oyuncakları, rozetleri, kartpostalları, defterleri ve kitap kapları ile müthiş bir pazarlama da beraberinde gelir. 1994 yılına gelindiğinde çizgifilm dizisi milyonlarca çocuğu ve genci etkisi altına almıştır. Bu çocuklar tuhaf bir biçimde annelerinden pizza pişirmesini istemeye başlar. Türk anneleri pizzayı nasıl yapacağını bilmez. Talep gitgide artar. Derken pizza zinciri dükkanlarını yeniden aktif hale getirir, yeni dükkanlar açar. Çocuğu yemek yemeyen anneler mecburen pizza sipariş eder. Liseli, üniversiteli gençler arasında bir itibar nesnesi haline gelir. Türk mutfağının demode lahmacunu, pidesi terk edilmiş, gençler gruplar halinde pizza dükkanlarına gider hale gelir. Tesadüfen pizza talebini patlatan bu çizgifilmi çoktan tahmin ettiniz değil mi? Bravo! O çizgi film Ninja Kaplumbağalar! O pizza zincirini de tahmin ediyorsunuzdur, onu da buraya yazmayayım.

Kaplumbağa Pizza

Şimdi o çocuklar büyüdü, çizgifilmi ilk izleyenler 30’larına geldi. İlk jenerasyon genç evli, yeni nesil aile oldu. Onlardan sonraki jenerasyon şimdilerde üniversite öğrencisi, ya yurtta ya da öğrenci evinde kalıyor. İlk jenerasyondaki evliler evde yemek pişirmek yerine sık sık şöyle diyor : “Pizza mı söylesek?” Bir sonraki jenerasyon da yurt odasına ya da öğrenci evine neredeyse her akşam pizza sipariş ediyor. İşte algılarımız böyle yönetiliyor. 20-30 yıllık stratejiler çiziliyor, uygulanıyor. Bizim eğlenceli diye olarak izlediğimiz masum çizgifilmler, diziler, sinema filmleri birtakım fikirlerin beyinlerimize çok daha hızlı zerk edilmesini sağlayan katalizörlerden ibaret. Ve emin olun, bu bilinçaltı pazarlamacıları, bu algı sihirbazları bize sadece pizza yedirmiyor. Bu sadece bir örnekti, Her Amerikan filminde Apple bilgisayarların görünmesi bugünkü Apple çılgınlığının temeliydi. Her filmde sabah işe giderken elinde Starbucks kahve ile koşturuyor olması bugün bir kahveye 15 lira ödüyor olmamızın müsebbibi. Afrika’da ayağında ayakkabı olmadığı için petşişe bağlayan Afrikalı gençlerin elinde içine su doldurulmuş Coca-Cola kutularıyla gezmeleri ve bununla sınıf atladıklarını düşünmeleri de yıllardır Coca-Cola’nın yaptığı mutluluk reklamlarının sonucu. Gerçekte mutlu olmayanlar içtikleri içecekten mutluluk akıtmaya çalışıyor işte, başka bir şey değil. Biz hatırlamayız ama babalarımızın hayranı olduğu Western (Vahşi batı) filmlerindeki karizmatik kovboyu. O kovboyun ağzındaki Marlboro sigarayı babalarımız bugün hala bırakabilmiş değil. Etkiye bakar mısınız? İşte bu yüzden unutmayalım; Bize sunulan görüntülerin, reklamların, film ve dizilerin %99’u bir amaca hizmet ediyor. İnanmadan, etkilenmeden, kendimizi kaptırmadan önce iki kere düşünelim. “Bütün uyuyanları uyandırmaya bir tek uyanık yeter” diyordu Malcolm X, Uyanık olmayana pizzayı da yedirirler, kolayı da içirirler üzerine de bir sigara yaktırırlar. Afiyet olsun! (Ömer Ekinci)

Marlborom

Gıda Terörizmini Beslemek

Tarih: Haz 09 2016

Gıda terörizmi kapitalist ekonomik modellerle yönetilen ülkelerde literatüre girmiş, benim de beğendiğim bir terim; insan sağlığına zarar verdiği bilinen gıdaları bizzat kazanma dürtüsüyle konudan bihaber insanlara satmak olarak anlaşılır. Bu eylemde kapitalizm’in kullandığı aracılar sıklıkla bireyler ve şirketler. Toplum ve insan sağlığını hiçe sayan bu aracıların kullandıkları aleni yöntemleri, pazarlama ve reklam olarak isimlendirilmekte. Gıda teröristlerinin kullandığı maskeli bir yöntem ise bilim, sanat, spor, çevre gibi toplumsal hassas konularda ve alanlarda etkinlikler düzenlemeleri ve amaçlarının tam tersi toplum için, toplum sağlığı için bir profil çizmeleri. Bu bazen bir bilimsel aktiviteye veya bir sinema filmine sponsorluk olurken bazen de bir spor müsabakasında organizatörlük olabiliyor. Tanık olduğum bir organizasyonda Becel isimli margarin türü bir yağ ürününü pazarlayan firma, Türk Kardiyoloji Derneği gibi toplum sağlığını ilgilendiren bir dernek içerisinde ekonomik gücünün getirisiyle ayarladığı ünlü sanatçıları, öğretim üyelerini ve kitle iletişim araçlarını kullanarak toplum kalp sağlığını koruduklarını ima eden çok sayıda etkinlikler düzenlerken yağının reklamını yapmaktaydı.

Dünya’nın Gıda Terörizmiyle tanışıklığı farklı farklı. Kimi ülkeler gıda yokluğundan kaynaklanan kitlesel sorunlarla mücadele ederken bizim gibi ülkeler içeriği sorunlu gıdaların pazarlanması terörizmiyle karşı karşıya. Toplum sağlığı hiçe sayılarak Mısır Şurubu neredeyse tüm bisküvi ve içecek sektörüne girmiş; gıdadaki kontrolsüz şeker miktarının neticesi olarak obezite, diyabet ve metabolik sendrom çığ gibi artmış durumda. Üç insanın birisi diyabetik, birisi diyabet temayülünde olup bir insan henüz diyabet olmamış. Diyabet ve getirisi olan damar sorunları ölüm ve sakatlıkların birinci sıra nedeni. Çocuk diyabeti ve obezitesi toplumun gelecekteki hastalık yükünün habercisi. Kalp Damar Hastalıklarının yıllık artış oranı yüzde yedinin üzerinde. Toplumsal yıkım zengin, fakir, ünlü, ünsüz demeden can almakta. Hastalık yükü ilaçlarla ve ameliyatlarla çözülmeye çalışırken toplum daha da bataklığa saplanıyor. Tüm bu dramatik tabloya rağmen kimse Gıda Teröristleriyle mücadele etmeyi akıl edemiyor. Hatta fazla vergi almayı bile düşünmüyor. Bu teröristlerin siyasi erke de sponsorluk yapması terörizmin devamının birinci sıra nedeni.

Şekerli içecek sektörünün toplum sağlığına etkisi birçok çalışmanın meta analizi ile aydınlatılmış durumda. Meta-analizin birisi şöyle: Günde 250 ml ve üzeri şekerli içecek tüketilmesi Tip 2 Diyabet riskini yüzde 18 oranında artırmakta. Obeziteyi de ilave ettiğimizde bir yüzde 13 risk daha ilave olmakta. Yapay tatlandırıcılı içecekler ise Tip 2 diyabet oranının yüzde 25 oranında artırmakta. Çalışmalar tatlandırıcı kullanılan içeceklerin obezite sorununu artırdığını ispatlamış durumda ve FDA, Coca-Cola Firmasını uyararak obeziteyi engelledikleri iddialarının illegal olduğunu ifade etmekte. Şekerli gıda sektörlerinin devleri Türkiye gibi dev bir pazarda rahatça semirdiler. Mısır Şurubu kotasının kaldırılmasında etkin rol alan bu ünlü firmalar şekerli içecek ve bisküvi sektöründeki KDV oranlarının düşürülmesiyle satış alanlarını daha da genişlettiler. Örneğin Ülker firması 2014 yılının ilk yarısını 1.5 milyar lira ciro ve 141 milyon lira faaliyet kârı ile kapattıklarını kıvançla anlatmakta. Makyajlı yüzleriyle hayli iddialı bir profil çizen şirketin pazarlama ve reklam stratejileri yukarıda çizdiğim profilin ispatı niteliğinde. Üstelik dünya devlerinden çok daha snop ve çok daha iddialılar. Bilimi desteklediklerini ifade ediyorlar; hatta Nobel peşindeler. Bu iddialarının zemini Harvard Üniversitesi’ne bağışladıkları 24 milyon dolar. Ekmek yedikleri ülkeye yani Türkiye’ye değil de Harvard üniversitesine yaptıkları bağışı eleştirenlere aynı snoplukta cevap veriyorlar.

Türkiye’nin önde gelen iş adamlarından Murat Ülker’in, Harvard Üniversitesi Kamu Sağlığı Bölümü’nde genetik araştırmalar yürüten ünlü Türk profesörünün laboratuvarına yaptığı tam 24 milyon dolarlık bağış, geride bıraktığımız haftanın en dikkat çekici haberiydi. Prof. Dr. Gökhan Hotamışlıgil, obeziteyle diyabeti bağlayan ilk geni bulan kişi. 1995 yılından bu yana Harvard’da çalışıyor ve son 10 yıldır da Harvard’ın Genetik ve Kompleks Metabolik Hastalıklar Bölüm Başkanlığı’nı yürütüyor. Hotamışlıgil ve ekibi özellikle obezite, diyabet ve kalp gibi metabolik hastalıkların genetik temellerini araştırıyor ve bunda da oldukça başarılar, ileride Nobel’i alacak kadar, söylemedi demeyin. Tüm bunlar yaşanırken, gelen sığ eleştiriler “Yıldız Holding olarak Ülker’in, neden bu önemli bağışı Türkiye’de bir üniversiteye yapmadığı” yönündeydi. Bunu Yıldız Holding Yönetim Kurulu Başkanı Başkan Yardımcısı Ali Ülker; “Bilimsel araştırmalar için daha liberal ve serbest bir ortam gerekiyor. Türkiye’de yüksek öğrenim bilimsel araştırmaları desteklemiyor. Bu kültürde yetişmiş öğrenciler az. Harvard’da örnek bir uygulama oluşturmak ve sonra bunu Türkiye’ye taşımak istiyoruz” diyerek Türk sisteminden kaynaklanan sorunları kibarca diye getirdi.

Yıldız Holding Yönetim Kurulu Başkanı Murat Ülker’in, Harvard Üniversitesi’nde Genetik ve Metabolik Hastalıklar bölümünde görev alan Prof. Dr. Gökhan Hotamışlıgil ve ekibinin kontrolüne bıraktığı büyük bağış eleştiriler alması üzerine şirketin Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Ali Ülker cevap vermiş. Bakın ne diyor:”1636 yılında kurulan Amerikan Harvard Üniversitesi’nin Genetik ve Metabolik Hastalıklar Laboratuvarı artık Sabri Ülker Center olarak anılacak. Projenin mimarı ise son yıllarda uluslararası camiada Godiva markasıyla büyük bir başarı yakalayarak adından söz ettiren iş adamı Murat Ülker. Harvard Üniversitesi Kamu Sağlığı Bölümü’nde genetik araştırmalar yürüten ünlü Türk profesörü Gökhan Hotamışlıgil, obeziteyle diyabeti bağlayan ilk geni bulan kişi. 1995 yılından bu yana Harvard’da çalışıyor ve son 10 yıldır da Harvard’ın Genetik ve Kompleks Metabolik Hastalıklar Bölüm Başkanlığı’nı yürütüyor. Hotamışlıgil ve ekibi özellikle obezite, diyabet ve kalp gibi metabolik hastalıkların genetik temellerini araştırıyor ve bunda da oldukça başarılar, ileride Nobel’i alacak kadar, söylemedi demeyin.

İddianın büyüklüğü ve sığlığı arasındaki mesafe, kapitalizmin ve siyasi gücün büyüklüğünün ispatı niteliğinde. Zira obezite ve diyabet arası ilişki İbn-i Sina döneminden beri bilinmekte. Şekerli gıdalar üstelik çoğu Mısır Şurubundan üretilen gıdalar satarak bitirdikleri bir topluma ileride çözüm sağlamak için gen araştıracak kadar büyük idealler ve Nobel ödülü fantezisi! Bu kadar büyük iddialar karşısında Türk insanının nüktedan ifadelerini kullanmak dışında bize söz kalmıyor. “İnanma oğul, kırk iki oyunu vardır bunların, her oyunu bir kötülük içindir, it yatağında kırık ekmek, sizin karnınız doysun bize yeter.” (Gülümser Heper)

Narenciye Balı

Tarih: Nis 21 2016

Narenciye Balı Akdeniz yöresine özgü bir baldır. Narenciye ağaçları Nisan ayında çiçeklenir, meyve kabuklarında eterik yağ vardır. Narenciye ağaçlarından gelen nektar akışı üç hafta kadar sürer ve bol miktarda olur. Narenciye balının yüksek düzeyde kalsiyum fosfat ve demir fosfat içerdiği saptanmıştır. Narenciye Balı açık sarı renkte ve akışkandır. Ağaçlarına özgü rayiha ve seçkin lezzeti vardır, bol miktarda C vitamini içerir. Karaciğere olan olumlu etkisi bilinmektedir. Uzmanlar tıbbi açıdan da narenciye balına önem verilmesi gerektiğini kaydetmektedirler. Sinir yatıştırıcı, kramp çözücü özellikleri nedeni ile sinir hastalıklarında kullanılır.

Siyah Sarımsak Nedir?

Tarih: Mar 02 2016

Bildiğimiz sarımsaktan daha faydalı olduğu iddia ediliyor. Siyah sarımsak, Japonya, Avustralya, Amerika ve Avrupa ülkelerin mutfaklarında oldukça popüler bir kullanım alanına sahip. Aslında siyah sarımsak bildiğimiz sarımsağın belirli ısı ve nem koşullarında bir ay süreyle kurutulması sonucu elde ediliyor. Bir ay boyunca fermente olan sarımsak siyah bir renge bürünüyor. Asya mutfaklarında oldukça popüler olan siyah sarımsak faydaları nedeniyle Avrupa Mutfaklarında da son dönemlerde oldukça popüler. Siyah Sarımsak, 2004 yılında Scott Kim tarafından Güney Kore’de keşfedilmiş bir üründür. Hafif şurubumsu ve ekşimsi tadı vardır.

Siyah Sarmısak

Sarımsaklar başları soyulmadan, folyolara sarılarak; bunun için özel olarak üretilmiş fermentasyon cihazına konur. 60-75 derece ısıda ve ortalama % 75 nem koşullarında fermente edilir ve yaklaşık 40 günde istenilen kıvama gelir. Siyah sarımsak; yemeklerde kullanıldığı gibi çerez olarakta tüketilebilir. Ayrıca enerji içecekleri, çikolatalar, dondurma ve kraker üretiminde katkı maddesi olarak da kullanılır. Fermentasyon sürecinde sarımsağın antioksidan özelliği 10 katına kadar çıkmaktadır. Fermentasyon sonrasında ortaya çıkan yoğun maddeler yüksek antikanserojen maddelerdir. Örnek verecek olursak S-allylcysteine isimli maddeyi siyah sarımsak daha fazla içermektedir. Siyah sarımsak, normal sarımsaktan daha fazla kolestrol ve tansiyon düşürücü etkiye sahiptir. Siyah sarımsak daha fazla antiseptik, antifungal, antiviral, antioksidan ve antibakteriyel bileşimler içmektedir. Bu yüzden kronik hastalıklarda, dolaşım sistemi hastalıklarında, romatoid arterit ve Alzheimer gibi hastalıklarda oldukça etkilidir.

Yönetmelik Çıkarıldı

Tarih: Şub 21 2016

Yönetmelik Çıkarıldı

Öğrenci Şefler

Tarih: Kas 21 2015

Öğrenci Şefler

Foie Gras

Tarih: Eki 31 2015

Foie gras (foie = karaciğer, gras = şişman), Fransızların kaz ve ördek ciğerinin yağlandırılması yoluyla elde ettiği yiyecek. Genelde kazlar gavage denen zorla besleme yöntemiyle ciğerleri yağlandırılırken, ördekler için de benzer işlem yapılmaktadır. Ciğerler biftek şeklinde de değerlendirilirken yağlı kısmı ise tereyağ gibi sürülür bir şekile krema kıvamına getirilir. Daha çok Pate olarak isimlendirilen değerli ve Fransız mutfağındaki pahalı kısmı budur. Milattan önce 22. yüzyılda antik Mısır’da göçmen kuşlara bu yöntemin uygulandığı, planlı ve zorla beslenerek ciğerlerin yağlandırıldığı bilinmektedir. Şimdi ise özellikle Fransa’da çok büyük üreticiler bulunmakta, Dünyada ABD, Macaristan, Bulgaristan, Kanada ve Çin’de de üretilmektedir.

Ciğeri için beslenen hayvanlar ilk dört ayda normal şekilde serbest yaşamaktadırlar. Daha sonra özel kümeslere alınarak kilitli mekanizmalar içerisinde tutulur ve hareket etmemesi sağlanır. Bu esnada Gavage denen besleme yöntemi uygulanır ve Huni benzeri aletlerle beslenme saatlerinde aşırı miktarda, mısır ağırlıklı besinler verilerek, zorla beslenme yapılır. Kesimden önceki son 20-30 gün, bu işlem ördek ciğerleri 300 gr, kaz ciğerleri ise 400 gr olana kadar devam etmektedir. Fransız yasalarına göre foie gras olabilmesi için ciğerlerin bu gramajın üzerinde olması gerekmektedir. Bu suni yiyeceği elde etmek için kaz ve ördeklerin ciğerlerinin eziyet çektirilerek zorla doldurulması dünyanın birçok yerinde hayvan hakları savunucuları ve normal insanları harekete geçirmiştir. Buna rağmen İspanya gibi bazı ülkeler, daha etik yöntemlerle ciğer yağlandırdıklarını iddia ederek pazar elde etmeye çalışmaktadırlar. Avrupa genelinde Çek Cumhuriyeti, Danimarka, Finlandiya, Almanya, İtalya, Lüksemburg, Norveç, Polonya, İrlanda, İsveç, İsviçre, Hollanda ve Birleşik Krallık, Arjantin ve İsrail foie gras üretimini yasaklayan ülkeler. Avusturya’da ise dokuz eyaletin altısında yasaklanan foie gras Amerika’nın California eyaletinde 2012’de, 2008’de San Diago’da ve 2006’da Chicago’da üretimi yasaklandı. Türkiye’de ise hayvanları zorla beslemek 2004 yılından beri kanun dışı sayıldığı için üretimi yasaktır. Belçika, Bulgaristan, İspanya, Fransa ve Macaristan ise kaz ciğerinin yasaklanmadığı ülkelerdir.

Kaz Ciğeri 10

Mamüllerimiz hijyenik ortamlarda şiddetle hazırlanmıştır.

Kaz Ciğeri 3

Kaz Ciğeri 1

Kaz Ciğeri 2

Zorla Yedirme

Kaz Ciğeri 4

Kaz Ciğeri 5

Kaz Ciğeri 6

Yalan dünyada açlıktan ölenlerden çok tokluktan ölenler var!

Kaz Ciğeri 8

Kaz Ciğeri 9

Kaz Ciğeri 7

Açgözlülüğü eline yüzüne bulaştıran insanoğlunun hali!

Kaz Ciğeri 11

Kaz Ciğeri 12

Kaz Ciğeri 13

Madem insanoğlu doymuyor, bu Gavage yöntemini insanlara yapmak gerek. Belki o zaman istenilen kıvama ulaşır!

Kaz Ciğeri 14


   Boş zaman yoktur boşa geçen zaman vardır.

Site Hakkında