Yalan Ekonomisi

Tarih: Mar 18 2017

FED dedikleri; Federal Rezerv Sistemi’dir. ABD Merkez Bankası’dır. Türkiye’nin gözü kulağı dün FED’in açıklayacağı faiz kararındaydı. Artık her FED açıklaması öncesi bizim Tv’ler canlı yayın yapıyor. Zaten. Özel haber kanalları yayın faaliyetine geçtikten sonra döviz, borsa, tahvil, enflasyon vb. hayatımızın merkezine yerleştirildi. Döviz harekete geçti. Yaşasın borsa yükseliyor. Gibi tuhaf cümleler yaşamın/ekonominin mutluluğumutsuzluğu üzerine kuruldu. Oysa. Bunların hepsi koca bir yalan. Bu yalanı, teknik detaylar vererek, kendi dillerini yaratarak yani ekonomiyi karmaşık hale getirerek yapıyorlar. Böylece, ekranlara çıkarılan neoliberal ideologların/iktisatçıların konuşmalarını hiç biriniz anlamıyorsunuz. Ve amaç zaten bu! Mesele sadece sizler değildiniz. Siyaseti de kontrol ediyorlar: O konuşmaya döviz sert tepki verdi! O ziyaret borsada travma yarattı! O yasa çıkmazsa enflasyon artar! Bu ülkenin çoğunluğu, Cumhurbaşkanı Sezer’in MGK toplantısında fırlattığı Anayasa kitapçığının 2001 krizine sebep olduğunu sanıyor! Yuttur yutturabildiğin kadar. Bugünlerde açın bakın ekranları; enflasyon artışı ya da düşüşüyle ilgili haberleri görürsünüz. Enflasyon takıntı hale getirildi; düştükçe seviniliyor, ülke ekonomisi iyi yolda sanılıyor. Güney Kore yüzde 20 enflasyonla, yüzde 7 büyüme oranına sahipti! Neoliberalizme yelken açan 162 ülkede enflasyon düştü; ve fakat bu ülkelerin tamamında bugün ekonomik istikrarsızlık ve kriz var. Yani. Sahte istikrar adına enflasyonu düşürmeyi amaçlayan neoliberal politikalar, yatırımları ve doğal olarak ekonomik büyümeyi azalttı.

Meselenin özü şuydu: Kamu yatırımlarını azaltmak yani sosyal devleti yok etmek için enflasyon canavarı yaratıldı! Bu yalanların sebebi vardı kuşkusuz. Paranın dinimilliyeti Dendi ki: Kendi başına bırakılırsa serbest piyasa en verimli, en adil sonuçları üretir. Bu da koca yalandı. Pek çok ülke bu yalana kanıp piyasanın serbestliği için neler yapmadı ki; özelleştirmeler gerçekleştirdi, finans üzerindeki devlet kontrolünü kaldırdı, sosyal yardım ödeneklerini kesti vs. Sonuç ne oldu? Büyüme yavaşladı, eşitsizlik arttı, işsizlik çoğaldı, istikrarsızlık yükseldi. Yetmezmiş gibi, her mali balon patladığında dev şirketleri halkın gırtlağından alarak devlet kurtardı. Örneğin. 2008 krizinde ABD, Sorunlu Varlıkların Kurtarılması (TARP) adı altında tarihin en büyük devlet müdahalesiyle 700 milyar dolarlık kamulaştırma yaptı. Neymiş, serbest piyasa imiş! Keza. Dendi ki: Serbest piyasanın dinimilliyeti olmaz! Buna çok uluslu şirketler örnek verildi. Bu da yalandı. Görüldü ki. Küresel şirketlerin merkezleri kendi ülkelerindeydi. Karar verici üst düzey yöneticilerinin büyük çoğunluğu kendi vatandaşlarıydı. Üst düzey araştırma, strateji geliştirme gibi temel faaliyetleri kendi ülkelerinde yapıyordu. Fabrikalarını kapatmaları ve işçi çıkarmaları gerekirse en son sıra kendi ülkelerine geliyordu. Şunu da eklemeliyim: Bu çok uluslu yabancı yatırımlar sıfırdan yatırım için ülkenize gelmiyor; mevcut şirketlerinizi alarak genişlemek için geliyordu. Yani, yeni üretim imkanları, istihdam yaratmıyordu.

Küresel şirketlerin ulusal kökleri yoktur gibi palavralar son dönemde unutuldu; çünkü dünya ekonomik krizi gösterdi ki, Türkiye bunun örneğidir yabancılar mallarını satıp ülkelerine kaçıyorlar! Merak etmeyiniz, konuyu bağlayacağım. Ama yalanın saltanatını daha iyi tanımanız için biriki ek bilgi vermeliyim: ABD ve İngiltere gibi zengin ülkelerin çoğu korumacılık, sübvansiyonlar, kamu yatırımları gibi gelişmekte olan ülkelere önermedikleri iktisat yoluyla ekonomilerini büyüttü. Amerikan 10 dolar’ın üstünde fotoğrafı olan Maliye Bakanı Alexander Hamilton, modern ABD ekonomik sisteminin kurucu babası olarak bilinir. Bu iktisadi sistemin temeli; korumacılık stratejisiydi, serbest piyasa değ il. Bu ekonomik sistem, 1830’dan 1940’a kadar sürdü. Keza. Serbest piyasanın mucidi denilen İngiltere, refahını Hamilton’un savunduğu korumacı iktisat politikalarına borçluydu. Bugün Türkiye’nin gündemindeki ülke Hollanda da korumacılıktan yararlandı. Bu ülkeler artık bu geleneksel doktrini takip etmeyi bıraktı.

İşte yazının ana konusuna geldik: Avrupa’da ulusal partiler yükselişe geçti. Avrupa’da faşistler iktidarı zorluyor. Vs. Deniliyor. Ama bunun nedenleri konusunda pek durulmuyor. Sebep şu: Neoliberalizmin hali harap. Daha önce görülmemiş boyutta kurtarmalara rağmen 2008 ekonomik krizi tam atlatılamadı. Bunun acı sonucu sandığa yansıyor. 3035 yıldır kandırılan yoksul kitlelerin, neoliberalizmin payandası merkez sağa ve merkez sola inancı kalmadı. Hakim medyanın adlandırmasıyla aşırı sola ve aşırı sağa kayıyorlar. Evet. Finansın kabesi yıkılıyor; borsa, döviz sadece bizim gibi ülkelerde kumar niyetine oynanmaya devam ediliyor. Çin ve Hindistan örnekleri de gösteriyor ki dünyada. Kamunun, üretimin yıldızı parlıyor. Yurtseverlik ön plana çıkıyor. Bencilliğin yerini, dürüstlük, onur, merhamet, yardımseverlik, dayanışma alıyor. Yanarım yanarım da bunu CHP’ye bir türlü anlatamadığıma yanarım! (Soner Yalçın)

Döviz ve Vatandaşlık

Tarih: Şub 06 2017

Bir süreden beri hükümetin gündeminde olan yabancılara döviz getirmeleri karşılığında vatandaşlık verilmesiyle ilgili düzenleme 12 Ocak’ta Resmî Gazete’de yayımlanan Bakanlar Kurulu kararı ile yürürlüğe girdi. Türk Vatandaşlığı Kanunu’nun uygulanmasına ilişkin yönetmelikte yapılan değişiklerle 1 milyon dolar ila 3 milyon dolar arasında değişen tutarlarda döviz karşılığında yabancılara vatandaşlık verilecek. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın da onayladığı düzenlemeye göre: En az 2 milyon dolarlık sabit sermaye yatırımı gerçekleştirdiği Ekonomi Bakanlığı’nca tespit edilen. En az 1 milyon dolarlık taşınmazı (gayrimenkul, konut, bina) satın alıp, en az üç yıl satılmamak üzere tapuya şerh koyduran. En az 100 kişilik istihdam ve iş alanı yarattığı Çalışma Bakanlığı’nca tespit edilen. En az 3 milyon dolarlık mevduatı üç yıl hesapta tutma şartıyla Türkiye’deki bir bankaya yatıran. En az 3 milyon dolarlık devlet tahvili ya da hazine bonosunu üç yıl elinde tutmak şartıyla satın alan yabancılara, Bakanlar Kurulu kararıyla Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı verilecek.

Son birkaç yıldan bu yana tartışılan yabancılara döviz karşılığı vatandaşlık uygulamasının şimdi yürürlüğe konulması Türkiye’nin içinde bulunduğu döviz krizine ve artan nakit döviz ihtiyacına bağlanıyor. Ancak zamanlama açısından yapılan düzenlemenin bu amaca ne kadar katkı sağlayacağı tartışmalı. İçeride ve dışarıda artan gerginlikler ve terör olayları ile yaygınlaşan can güvenliği endişesi en önemli engel. Anayasa değişikliği ve başkanlık tartışmalarıyla başlayan kaygılar da Türkiye’nin dünyadaki imajını ciddi anlamda zedelemiş durumda. AB’den uzaklaşma ve Batı dünyasıyla mesafenin açılmasının yanı sıra Irak ve Suriye’deki savaş ortamı, Güneydoğu’daki askeri operasyonlar ve PKK ile süren çatışmalar Türkiye algısını erozyona uğrattı. 2016’da imaj sorunu ve terör yüzünden turizmde ağır kayıplar yaşayan Türkiye 2017’de de turistlerin tercihleri arasında gerilere düşmüş durumda. Dolayısıyla 3 milyon dolarlık yatırım yaparak ya da gayrimenkul satın alarak Türk vatandaşlığı almanın fazla bir cazibesinin olmadığı savunuluyor.

15 Temmuz darbe girişiminden sonra kamudaki görevine son verilen binlerce akademisyen yurt dışına çıkabilmenin, daha demokratik ülkelerde yaşayabilmenin yollarını arıyor. Almanya İçişleri Bakanlığı’nın açıklamasına göre, Türkiye’den Almanya’ya yönelik iltica başvurularında büyük artış söz konusu. Sadece ocak-kasım döneminde Almanya’ya iltica etmek için başvuran Türk vatandaşlarının sayısı 5 bin 166’ya yükseldi. Son olarak 89 Türk diplomat ve rütbeli askeri personelin, Oslo’da Norveç hükümet yetkililerine iltica için başvuruda bulunduğu haberleri medyaya yansıdı. Bu gelişmeler ışığında kendi vatandaşları ülkelerinde mutsuz olan, başka ülkelere sığınma ve iltica yolları arayan Türkiye’ye vatandaşlık için kimlerin milyonlarca dolar ödemek isteyeceği sorusu ortaya çıkıyor. Daha önce Suriyeli mültecilere vatandaşlık verilmesi çalışmaları tepkiler ve sert eleştiriler sonrasında gündemden düşmüştü. Cumhurbaşkanı Erdoğan, 6 Ocak’ta Şanlıurfa’da katıldığı bir törende bu konuyu tekrar gündeme getirdi. Erdoğan Suriyeli ve Iraklı sığınmacıların bir bölümüne vatandaşlık verileceğini, İçişleri Bakanlığı’nın bu konuda çalışma yaptığını ifade etti. Doktor, mühendis gibi eğitimli sığınmacılardan istifade edilmesi gerektiğini, bu insanların kaçak olarak çalışmaktan kurtarılacağını kaydetti.

12 Ocak’tan itibaren uygulamaya konulan yabancılara vatandaşlık tarifesi, en çok inşaat sektörünü ve yabancılara konut satışı yapmayı hedefleyen müteahhitleri sevindirdi. Geçen yıl yabancılara konut satışlarının gerilediğini söyleyen İstanbul İnşaatçılar Derneği (İNDER) Başkanı Nazmi Durbakayım 2017’de yabancılara konut satışlarının yüzde 20 artmasını, en az 20 bin yeni konut satılmasını beklediklerini kaydetti. Konut Geliştiricileri ve Yatırımcıları Derneği (KONUTDER) Başkanı Ömer Faruk Çelik ise yabancıların genelde 100-300 bin dolar arasında konutlar satın aldığını, 1 milyon dolar ve üzerindeki konutların piyasanın yüzde 2-3’ü düzeyinde olduğunu ifade ediyor. Çelik 100-300 bin dolarlık konut alan yabancılara oturma izni verilmesinin hem elde edilecek geliri hem de konut satışlarını artıracağı görüşünde. Türkiye’nin en büyük lüks konut üreticilerinden Ağaoğlu Şirketler Grubu Başkanı Ali Ağaoğlu gayrimenkul alana vatandaşlık kararını büyük bir kampanya ile yurt dışında duyuracaklarını belirterek, “Türkiye bugüne kadar milyonlarca kişiye kucak açtı, kapılarını açtı. Artık parası olanlar da gelsin” diyor.

Türkiye’de yabancılara yapılan konut satışlarında Irak, Afganistan, Suudi Arabistan vatandaşları ilk sıralarda yer alıyor. Rus vatandaşları 24 Kasım 2015’teki uçak krizinden sonra sıralamada geriledi. Kendi ülkelerinde daha ağır iç savaş ve terör koşullarının yaşandığı Irak ve Afganistan vatandaşlarının Türkiye’yi tercih etmesi ise bir ölçüde anlaşılabilir bir tutum. Konut almak dışında, 3 milyon dolar para getirmek ya da devlet tahvili almak, 2 milyon dolarlık sabit sermaye yatırımı yapmak veya en az 100 kişiye istihdam sağlamak gibi koşullar, vatandaşlık için oldukça ağır şartlar. Türk iş adamlarının bile yatırımdan kaçındığı bir ekonomik ortamda milyonlarca dolarını Türk vatandaşı olmak için getirecek yabancı bulmanın zor olduğu açık. Türkiye’nin en köklü ve eski ekonomi gazetesi Dünya’nın hazırladığı dosyaya göre hükümetin ilan ettiği vatandaşlık tarifesi, ABD, Kanada, Almanya, İspanya, İrlanda, Portekiz, Malta gibi ülkelerin oturma izni ve vatandaşlık için öngördüğü koşullar ve parasal tutarlarla kıyaslandığında oldukça yüksek ve pahalı kalıyor.

O nedenle gecikmeli olarak yürürlüğe konulan düzenlemeye çok sayıda başvuru olması ve büyük tutarlarda döviz gelmesi olasılığı düşük. Buna karşılık Türk vatandaşları, Almanya başta olmak üzere Avrupa ülkelerine göç ve iltica başvurularına hız verirken, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne (KKTC) vatandaşlık başvuruları da artıyor. Kıbrıs’ın duayen gazetecilerinden Metin Münir KKTC İçişleri Bakanlığı Muhaceret (Göç ve Vatandaşlık) Dairesi koridorlarının T.C. vatandaşlarının başvuru dosyalarıyla dolup taştığını ifade ediyor. Münir, yakında 30 bin kişiye KKTC vatandaşlığı verileceğini kaydediyor. Olağanüstü hâl kapsamında yürürlüğe konulan son kanun hükmünde kararnamelerle hakkında gözaltı ya da yakalama kararı olanların Resmî Gazete ile çağrı yapılmasının ardından üç ay içinde yurda dönmedikleri takdirde vatandaşlıktan çıkarılmasına karar verildi. Bu kararla yurt dışında bulunan çok sayıda gazeteci, yazar, akademisyen, diplomat, subay ve iş adamının vatandaşlıktan çıkarılmasının önü açılabilir. Öte yandan 1-3 milyon dolar getiren yabancılara ise vatandaşlık yolu açılmış durumda. Başta AB, ABD ve son olarak Rusya da dahil olmak üzere pek çok ülkeye vizesiz giriş olanağı bulunmayan Türkiye pasaportu ve kimliğini milyon dolar vererek almak isteyeceklerin sayısı şimdiden merak konusu! (Zülfikar Doğan)

Arap Sermayesi

Tarih: Şub 06 2017

Türkiye’de 1980’lerden, eski başbakan ve cumhurbaşkanlarından Turgut Özal döneminde başlayan ve bugünlere kadar süren bir “Arap sermayesi efsanesi” hiç gündemden düşmedi, düşmüyor. Yine Özal ile başlayan ve Recep Tayyip Erdoğan ile devam eden muhafazakârlaşma-İslamlaşma gayretlerinin adeta tamamlayıcısıdır Arap sermayesi. Arap sermayesi derken kastedilen Körfez ülkeleri, özellikle de Suudi Arabistan, Kuveyt, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri’dir. Bu ülke grubu kaynaklı yatırımlar, bu ülke yurttaşlarının gayrimenkul alımları vb. bire bin katılarak aktarıldığı gibi bu ülke grubu, Batı kapitalizmine alternatif bir tür koz yatırımcı gibi gösterilir. Bunun son örneği, doların hızla yükseldiği ve ağırlıkla Batı kökenli olduğu bilinen sıcak paranın Türkiye’den çıkışı ve uzak durmasının söz konusu olduğu son aylarda yaşanıyor. Yabancı yatırımcı çıktıkça ya da eski iştahla gelmedikçe ve içeride, özellikle 213 milyar dolar döviz açığı olan borçlu firmaların dolara atağı arttıkça, yükselen doların ateşini düşürecek ilaç olarak “Arap sermayesi” söylemi kullanılıyor.

Örneğin, hükümetin yarı-resmi yayın organı olarak bilinen Sabah, 14 Ocak’ta şu manşeti atıyordu: “Türkiye’ye 120 milyar dolar geliyor!” Türkiye’ye 50 küsur yılın sonunda birikmiş olarak ancak 140 milyar dolar yabancı sermaye geldiği hatırlandığında, tamamen asparagas olduğu her halinden anlaşılan bu haber şöyleydi: “ Türkiye, yabancı yatırımcının radarına girdi. Abu Dhabi Investment Group’un 100 milyar dolarlık yatırım açıklamasının ardından, National Standard Finance da 20 milyar dolarlık yatırım için düğmeye bastı. Abu Dhabi Investment Grup Başkanı Zayed Bin Aweidha, ‘Yatırımlar ile kurdaki yükselişin önüne geçilebilir. Buradan kaynaklı olumsuz etkiler de bu yatırımlarla tamir edilebilir’ dedi.”

Sadece dolardaki hızlı yükselişin panzehri olarak değil, Nisan ayında halkoyuna sunulacak başkanlık rejimi ile birlikte Batı dünyası, özellikle de AB ile ekonomik ilişkilerin, sermaye girişinin zayıflaması halinde bunu ikame edecek aktörün Arap sermayesi olacağı savı havalarda uçuşmakta. Oysa Türkiye’nin bugüne kadar yabancı sermaye ile olan deneyimi ve bizzat Körfez ülkelerinin mevcut durumları, bu savların birer efsane olduğunu ve büyük abartı içerdiğini göstermekte. Öncelikle hatırlatmak gerekir ki gelirleri ağırlıkla petrole dayanan Körfez ülkeleri, son yıllarda dibe vuran petrol fiyatları ile birlikte döviz fazlası olan ülke niteliklerinden çok şey yitirdiler ve cari açık vermeye başladılar. Örneğin Suudi Arabistan’ın 2015’te 53 milyar doları bulan cari açığı, yani döviz açığı, 2016’da da 42 milyar dolara ulaştı. Katar bile 2016’da 2 milyar dolar cari açık verdi. Birleşik Arap Emirlikleri’nin 2015’te 12 milyar dolar olan cari fazlası 4 milyar dolara indi. Keza, Kuveyt de 2016’da ancak 4 milyar dolar cari fazla verdi. Bu durum, Körfez ülkelerinin dışarıya yatırıma yöneltilecek kaynaklarında bir daralma anlamına geliyor.

Dahası, bu ülkelerin yurt dışına bugüne kadar yaptıkları yatırımlar içinde Türkiye’nin payı, “efsane söylem”i hemen ortaya seriyor. Körfez ülkeleri içinde yurt dışı yatırımı en yüksek olanı, 94 milyar dolar ile BAE ve 73 milyar dolar ile Kuveyt. Bu ülkelerden ilkinin Türkiye’deki doğrudan yatırım tutarı 4 milyar dolar, Kuveyt’inki ise 1,5 milyar dolar. Suudi Arabistan yurt dışına yaptığı 43 milyar dolarlık yatırımdan sadece 2 milyar dolarını Türkiye’ye yaparken Katar’ın 52 milyar dolarlık yatırımının da 1,2 milyar doları Türkiye’de. Özetle, bu 4 ülkenin 262 milyar dolarlık doğrudan dış yatırımlarının ancak yüzde 3,8’ i Türkiye’de. Bir de Türkiye optiğinden görüntü verelim. Merkez Bankası verilerine göre, Türkiye’de 2015 sonunda 140 milyar dolarlık birikime ulaşan yabancı doğrudan yatırımların yüzde 80’i Avrupa ülkelerine, yüzde 9’u ABD’ye, yüzde 5’i Rusya’ya ait iken Körfez ülkelerinin payı yüzde 7’den ibaret. Körfez ülkelerinin doğrudan yatırımlarında sanayi yerine ağırlıkla finans sektörüne yatırımları öne çıkmakta. Bu kesimin “faizsiz bankacılık” diye de adlandırılan katılım bankacılığı sektörüne yatırıma öncelik verdikleri gözleniyor. Al Baraka Türk, Kuveyt Türk, Türkiye Finans, Körfez ülkelerinin doğrudan yatırımlarında başı çeken finans yatırımları.

Doğrudan yatırım kapsamına gayrimenkul alımları da girmektedir. Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü verileri, yabancılara satılan konutların yüzde 20 ile yüzde 25 arasındaki kısmının Körfez ülke vatandaşlarına, özellikle de Suudi Arabistan ve Kuveyt kökenlilere ait olduğunu bildirmektedir. Örneğin 2015’te gerçekleşen 23 bin dolayındaki konut satışının 5 bin dolayında bir kısmı Körfez ülke vatandaşlarına yapılmıştır. Yabancılara satış 2016’da 18 bin dolayına düştü ve Körfez ülkeleri yurttaşları satışlardan yine 4 bin dolayında pay aldılar. Efsanenin “doğrudan yatırım” cephesi böyle iken, kredi ve devlet kâğıtlarına yabancı yatırımı cephesinde de durum pek farklı değil. Yine Merkez Bankası verilerine göre, yabancıların devlet kâğıtlarına yaptıkları yatırımlar 2016’da 30 milyar dolar dolayında ve bunun yüzde 70’den fazlası Avrupa kökenli yatırımcılara, yüzde 20’si ABD kökenlilere, ancak yüzde 10’u Asya kökenlilere ait. Körfez ülkelerinin ise bu toplamdaki paylarının yüzde 5 dolayında olduğu tahmin ediliyor.

Türkiye’ye doğrudan yatırım ve portföy türü yatırımda Körfez ülkelerinin payı yüzde 5-7 arası değişirken uzun vadeli kredi temini cephesinde durum ne? Yine Merkez Bankası verilerine göre Türkiye’nin 2016 sonuna doğru özel sektörce dışarıdan sağlanan uzun vadeli kredilerin tutarı 206 milyar doları bulurken, bu kaynağın yüzde 56’sının Avrupa kökenli finans kuruluşlarından, yüzde 12’sinin ise ABD kökenli bankalardan sağlandığı görülüyor. Uzun vadeli kredi temininde Körfez ülkeleri kaynaklı finans kuruluşlarından 16 milyar dolar sağlanmış. Bu, toplamda yüzde 8’lik bir pay anlamına geliyor. Bunlar arasında da ana finansör olarak Bahreyn finans kuruluşları ön planda.

Özetlemek gerekirse, çoğu petrol üreticisi olan Körfez ülkeleri ya da popüler dille Arap sermayesinin Türkiye’nin kullandığı dış kaynaklar içindeki payı, hem doğrudan yabancı yatırım, hem portföy ve kredi yatırım kulvarlarında toplamda yüzde 5 ile 7 arasındadır. Türkiye, özellikle 2003 sonrası yılda ortalama 40 milyar dolara ulaşan dış kaynak kullanımını Avrupa ağırlıklı kuruluşlardan sağladı. ABD ikinci sırada gelirken Körfez ülkeleri yüzde 5-7 payları ile çok tali yatırımcı durumunda. Kimi kamufle, kayıt dışı vb. yatırım senaryolarını ciddiye alsak bile, tutarın yüzde 10’u geçmeyeceği söylenebilir. Türkiye’nin dış kaynak ihtiyacının ulaştığı boyutlar dikkate alındığında ve Körfez ülkelerinin dış yatırım düzeyleri ile bugüne kadar Türkiye’de deneyimledikleri düzey dikkate alındığında ise Batı sermayesini ikame edecek özellik ve nicelikte olmadıkları rahatlıkla söylenebilir. (Mustafa Sönmez)

Spekülasyon Terörü

Tarih: Şub 06 2017

Beştepe’de muhtarlara seslenen Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, yükselen döviz kuruyla ilgili açıklamalar yaptı. Silahlı ve ekonomik terör saldırılarına karşı her ülkenin kendi tedbirlerini almaya çalıştığını vurgulayan Erdoğan, halktan elindeki dövizleri bozdurmaya devam etmesini istedi. Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Türkiye’nin maruz kaldığı saldırıların bir de ekonomik boyutu olduğunu artık herkes görüyor, biliyor. Elinde silahı, bombası olan teröristle elinde doları, avrosu, faizi olan terörist arasında amaç bakımından hiçbir fark yoktur. Amaç, Türkiye’ye diz çöktürmek, Türkiye’yi teslim almak, Türkiye’yi hedeflerinden uzaklaştırmaktır. Bunun için döviz kurunu bir silah gibi kullanıyorlar” dedi.

“Döviz üzerinden yapılan spekülasyonların derinliğinin olmadığı, çok küçük rakamlarla ve daha ziyade kağıt üzerinde işlemlerle kurların yükseltildiği ortadadır. Milletimiz, döviz almak yerine satarak, 15 Temmuz’un ertesi günü başlatılan ilk dalga saldırının önünü kesmişti. Bunun devamını ben milletimden rica ediyorum. Bugün aynı tutumu sürdürmeliyiz. Merkez Bankamız ve tüm bankalarımız da bu oyunu bozmaya yönelik bir pozisyon almalıdır. Merkez Bankamız gerekli tedbirleri alacak imkân ve kabiliyete sahiptir. Fedakârlık yapılacaksa bugünler tam zamanıdır. Ülkenin, milletin bekâsının söz konusu olduğu bir durumda bankalar farklı hesaplara giremez. Terör örgütlerinin silahlı ve bombalı eylemlerine karşı, ekonomiyi çökertme gayretleri konusunda da milli seferberlik ruhu içinde hareket etmeliyiz.” Cumhurbaşkanı, “İş dünyamıza yaptığım çağrıyı tekrarlamak istiyorum; gün yatırım yapma, üretim yapma, istihdamı artırma, duran çarkları çalıştırma, çalışanları hızlandırma günüdür. Eğer bugün bu riski almazsanız yarın riske atacak hiçbir şeyiniz kalmayabilir” diye de ekledi. (12 Ocak, 2017)

BES

Tarih: Ara 23 2016

İç ve dış politikadaki yoğun gündemin gözlerden gizlediği, çalışma hayatını yakından ilgilendiren Zorunlu Bireysel Emeklilik Sistemi 1 Ocak itibari ile yürürlüğe girecek. 45 yaş altı ücretli çalışan herkesi kapsayacak olan bu sistem, birçok tartışmayı da beraberinde getirdi. 90’lı yıllardan itibaren başlayan, kamusal emeklilik sisteminin ve sosyal güvenliğin özelleştirilmesi ve piyasaya terkedilmesine yönelik atılan adımlardan biri olan bu düzenlemenin bir emeklilik programı değil, uzun vadeli bir bireysel tasarruf sistemi olduğunun en başta altını çizmeliyiz. Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Araştırma Enstitüsü’nün (DİSK-AR) hazırladığı ‘Zorunlu Bireysel Emeklilik Sistemi Raporu’nda, düzenleme ile ilgili gözlerden gizlenen birçok gerçek, geçmiş yıllardaki verilerle ve uygulamalarla kıyaslanarak ortaya çıkarılıyor. DİSK-AR’ın hazırladığı rapordan çıkan sonuçlar bu şekilde. Sosyal güvenlik sisteminin altının oyulduğu, emeklilikteki kamusal güvencenin ortadan kaldırılmaya çalışıldığı bir dönemde, Zorunlu BES, sermayenin BESlenmesinden başka bir amaç gütmemektedir.

Söylenildiği şekliyle, BES bir emeklilik ve sosyal sigorta programı değil uzun vadeli bir bireysel tasarruf sistemidir. Zorunlu BES, sisteme dahil olanlara, elle tutulur bir getirisi olmayan, işverenlere büyük avantajlar sağlayan, finansal sermayeye ve özel sigorta şirketlerine kaynak sağlamak üzerine kurulmuş bir sistemdir. Uygulama, kamusal sosyal güvenlik sisteminin özelleştirilerek, piyasaya teslim edilmesine dönük, 90’lı yıllardan beri atılan adımlardan bir tanesidir. Bu noktada, siyasi partilerin ve sendikaların etkin bir şekilde mücadele vermesi gerekmektedir. Kıdem tazminatının fona devri, taşerona kadro aldatmacası, kiralık işçi büroları gibi uygulamalarla, modern kölelik sistemini kurumsal hale getirmeye çalışan siyasi iktidara karşı, emek cephesinin daha örgütlü ve bilinçli hareket etmesi, gündemin ve akabinde yaratılan suni algının girdabında boğulmaması gerekmektedir. İşsizliğin her geçen gün arttığı, iş güvencesinin ortadan kalktığı, sosyal hakların gasp edildiği, kamusal olan her şeyin piyasanın kaderine terk edildiği bir momentte, toplumsal muhalefet, pusulasını sınıf eksenine kaydırmak zorundadır. (İbrahim Utku Nar)

Konut Fiyatlarındaki Artış

Tarih: Ara 10 2016

Sosyalist Enternasyonal Genel Başkan Yardımcısı CHP’li Umut Oran, yaptığı açıklamada Türkiye’de yılda ortalama 800 bin konut yapılıp kullanım izninin alındığını belirterek “Bunların yaklaşık 450 bini ilk satış şeklinde satılabiliyor. Başka deyişle her yıl ortalama 350 bin adet yeni konut ait olduğu yıl içerisinde satılamıyor ve konut stoku büyüyor. Bu durumda sadece son 6 yılda Türkiye genelinde 2 milyon adedi aşkın satılamamış konut bulunduğu tahmin ediliyor. Yani stoka eklenmiş 2 milyondan fazla konut. Bu da ülkemizde ciddi bir konut arz fazlasına ve israfa işaret ediyor. Öte yandan konut fiyatları; kira, inşaat maliyeti ve TÜFE’den çok daha fazla artıyor. Konut fiyatlarındaki artış ile kira artış oranı veya TÜFE arasında yukarı yönlü ayrışma fiyat balonuna işaret ediyor” dedi. Konutta bu kadar büyük bir stok varken, konut fiyatlarının artmaya devam etmesinin 3 temel nedeni olduğunu söyleyen CHP’li Oran 3 nedeni şöyle açıkladı:

  • Konut satışlarının kabaca yüzde 40 civarında bir kısmı yatırım amaçlı. Bu amaçla alınan konutları yatırımcılar daha düşük bir fiyattan satmaya razı olmuyor.
  • Yeni binalar ve ilk satış fiyatları bu binaların hinterlandını doğrudan etkiliyor; mevcut konut sahipleri kendi konutlarını bu yeni konut fiyatlarına göre yeniden ayarlıyor.
  • Talep ve ileriye yönelik artış beklentisi nedeniyle, arsa fiyatları veya malik tarafından arsa karşılığı istenen daire adedi veya hasılat payı oranı yüklenici açısından ticari karlılığı azalıyor; konut maliyetini doğrudan ve önemli ölçüde yukarıya çeken bu unsur, konut satış fiyatlarına tüketici aleyhine yansıyor.”

“Sağ partiler vahşi kapitalizmi, neo liberal politikaları ve ekonomi anlayışını benimserler ve kar-rant üzerine siyaset geliştirirler” diyen Umut Oran yaptığı açıklamada şu değerlendirmede bulundu: “Ekonomiyi sıcak para ile çevirenler piyasaları konut-emlak yatırımları ile canlı tutmaya çalıştı. Sanayi, tarım ve hayvancılığın ihmali nedeniyle nüfusu kentlere yığanlar, bu kitleye konut satmayı, her tarafı AVM ve rezidanslarla, kamu arsalarını TOKİ inşaatları ve rant tesisleri ile donatmayı kalkınma modeli olarak benimsedi. Sektör sürekli üretmeye teşvik edilirken, bankacılık sektörü de yurt dışından borçlanma yoluyla temin ettiği dış kaynakları hem büyük projeler için firmalara hem de konut kredisi olarak tüketiciye pompalayarak bu sürece katkı verdi. Sektör sürekli üretmeye, vatandaş borçla satın almaya teşvik edildi. Konut üretimi talebin çok üzerinde artış gösterdi, satılamayan konut stoku arttı, konut sektörü adeta bir balon gibi şişti. Aşırı dış kaynağa bağımlı ekonomide sıcak para girişleri durunca kurlarda hızlı yükseliş durdurulamıyor. Bu süreçte en büyük tehlike; finansman-arz-talep zincirinin zaten çoktan kopma noktasına geldiği inşaat sektöründe ortaya çıktı. Teşvik ile yüz binlerce konutluk dev projelere girişen onlarca sektör firması gelecek beklentilerine göre yaptıkları yatırımları nakde dönüştürmekte zorlanacak. Artan maliyetler, halkın borçlanma kapasitesinin daralması, konut stoklarının eritilmesini daha da güçleştirecek. Bu durum, izleyen günlerde sektördeki firmaların finansal darboğaza girmesine yol açacak”

Eğlence Vergisi

Tarih: Kas 23 2016

İstanbul’da bazı eğlence merkezlerinin yüksek gelir elde etmelerine rağmen, devlete tek kuruş vergi vermedikleri ortaya çıktı. Sayıştay’ın İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) hakkında hazırladığı rapora göre, Eyüp Yunus Gösteri Merkezi, Florya Akvaryum Kompleksi ve Eyüp Tema Park vergi ödemiyor. Raporda “Belediye sınırları ile mücavir alanlardaki eğlence işletmelerinin faaliyetleri eğlence vergisine tabidir” denildi. İBB, Sayıştay’a verdiği yanıtta, bu yerlerden eğlence vergisi istendiğini ancak firmaların bu karara itiraz ettiklerini açıkladı.

Trump Ekonomisi

Tarih: Eki 11 2016
  • Türkiye’de 2015 yılında; 1 milyon 289 bin 320 konut satış sonucu el değiştirdi.
  • Konut kredisi kullanan kişi sayısı; 2009’da 800 bin iken, 2015 sonunda 2 milyon 100 bine ulaştı.
  • Dünyada kişi başı milli gelir artıkça, konut talebi azalıyor! Örneğin  Hindistan’da; kişi başı yıllık gelir 3 bin 340  dolar iken, ev sahipliği  yüzde 87.  Almanya’da; kişi başı yıllık gelir 44 bin 550  dolar iken, ev sahipliği  yüzde 52.
  • Türkiye, konut sahipliği oranında Avrupa’da birinci sırada. Konut sahipliği oranı yüzde 68 seviyesinde hesaplanan Türkiye; İngiltere, Fransa, Hollanda, Avusturya, İsviçre gibi ülkeleri geride bıraktı. Ev sahipliğinde Türkiye, ABD ve Japonya’yı bile geçti!  Peki  Türkiye zar zor elde ettiği sınırlı yatırım kaynağını neden betona/konuta gömüyor?  Girişimciler kendilerini neden bir tek inşaat sektöründe güvende hissediyor?  AKP/Erdoğan iktisat politikalarının bu yatırım seçiminde katkısı nedir?  Mülkiyet belgesi tapu, nasıl kutsallık mertebesine ulaştırıldı?  Soruları çoğaltabiliriz.  Ancak tek yanıtla meseleyi aydınlatabiliriz:  Yeni bir tüketici ahlakı oluşturan AKP, mülkiyet edinmeyi saygınlıkla eşdeğer kıldı!  Evin var saygınsın!  Araban var saygınsın!  Kredi kartın kadar saygınsın!  Cep telefonunun markası kadar saygınsın!
  • Elde etme hayaliyle yaşayan 19 milyon 554 bin kişi, kazanmadan elde etmenin sembolü olan tüketici kredisi kullandı.
  • Türkiye genelinde konut satışları 2016 Temmuz ayında, bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 16 oranında azaldı. Yabancılara yapılan konut satış oranı bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 49 azaldı. İşte  sürekli bankalara konut kredisi faizlerini düşürün denmesi bundan.  Hükümetin kredi kartı taksitlerinde sürekli yeni düzenleme yapması bundan.

Dünyanın konuştuğu Donalp Trump nasıl ortaya çıktı?  İnşaatçı babasının gölgesinde çalışmak istemiyordu.  Fakat New York’ta işler iyi gitmiyordu. Vietnam Savaşı ve ardından petrol krizi ABD ekonomisini derinden etkilemişti. Kapitalizm çöküyor tartışmaları yapılıyordu.  Yine de Babasından 350 bin dolar alarak iş hayatına atıldı.  Manhattan’daki Commodore Otel harap halindeydi. Alıp yenilemek isteyince babası dahil herkes karşı çıktı. Ama dediğini yaptı; bin 400 odalı Grand Hyatt Oteli 1980’de açıldı. Yılda, 30 milyon dolar kar getiriyordu  Donald Trump bu otelin inşaatı sürerken Manhattan’ın ünlü alışveriş bulvarı üzerindeki binayı 25 milyon dolar’a -hep yapacağı gibi- banka kredisiyle aldı; 68 katlı gökdelen yaptı. Daireleri satamayacağı söyleniyordu.  Şanslıydı Başkan R. Reagan ABD ekonomisinin durgunluğunu aşmak için dümeni neoliberalizme kırdı. Dönem artık lüks tüketim dönemiydi  Trump’un daireleri 1983’de kapışıldı; Steven Spielberg, Paul Anka, Sophia Loren gibi müşterileri vardı!  Amerikalılar; parlak pembe mermerli, altın görünüm musluklu, 25 metre yüksekliğinde şelalesi olan, bu cam giydirilmiş ucube gökdelene bayıldı!  Yani, Donald Trump, neoliberalizmin yarattığı tüketim çılgınlığından yararlandı.  Türkiye’de de, aynı dönemde yerli Trumplar ortaya çıktı. Ve  Tüketim arzusu kışkırtılanlar, sınıf atlama hayaliyle çakma marka sitelerden ev almak için kredi arayışlarına girişti.  Bankacı, müteahhit cebini doldururken, arzulama stratejisiyle avuç içine alınan tüketicinin yaşam hedefi, salt kredi borcu ödemek oldu!  Hayatını ise hep erteledi.

Tüketim-marka çılgınlığı Müslümanları da derinden etkiledi.  Mücahit, müteahhit olurken; tek lokma tek hırka anlayışı lüks yaşama dönüştü.  Bir dönem hep karşı çıktıkları modern hayat, artık pazarladıklarıydı!  Tek istekleri vardı, para kazanmak. Bu nedenle dillerinden düşürmedikleri inşaat ya Resulullah oldu! Havuzlu sitelerden daire almak için kültürel değerlerini askıya aldılar.  Bu nedenle neye evet demediler ki.  Örneğin Sadece yeşile düşmanlık etmediler.  Dillerinden düşürmedikleri Osmanlı’ya en büyük kötülüğü yaptılar; Osmanlı mimari geleneğini yok ettiler. Geleneksel Osmanlı-Türk evlerini yıkıp talan ettiler.  Ucube binalar dikerek tüm şehirleri, semtleri birbirine benzettiler.  Neymiş, öğrencinin Osmanlı mezar taşını okuması gerekiyormuş, okullara Osmanlıca dersi koydular! Güzel. Peki, öğrenci Osmanlı’nın ahşap mimarisini nerede görecek? Avrupa’dan farklı ahşap karkası olan hımış türünü nasıl öğrenecek? Dolma direği nedir gidip görebilecek mi? Hepsini biçtiler. Onlar için ahşap ev, köhne yapılardı!  Kentsel dönüşüm rantçılığıyla tarihi mimariyi yok ettiler.  Mahalle kültürünü betonlara gömerek toplumsal değerleri çürüttüler.  İnsan kimliğini salt tüketime göre biçimlendirdiler.  Ancak. Bugün yolun sonuna geliyorlar. Sistem çöküyor çünkü. (Soner Yalçın)


   Aklı az olanın verdiği nasihat çok olur.

Site Hakkında