Sayın Seyirciler!

Tarih: Oca 08 2017

Kişisel internet sayfasında, Meclis’te oylanan Anayasa değişikliği paketine değinen yazar Fehmi Koru, CHP’ye eleştirilerde bulunarak “CHP’liler kızıyor, ama onların da anayasayı bir sistem değişikliğini sağlayacak biçimde değiştirme girişiminde bulunan AK Partililer’den fazla bir farkları yok.” dedi. AKP’lilerin Meclis’teki heyecanına değinen Koru, “Son zamanlarda görmeye hasret kaldığımız kadar büyük bir heyecanla anayasa değişikliğini gerçekleştirmeye çalışıyorlar.” ifadelerini kullandı. AKP içinde farklı bir ses çıkmasının zor olduğunu belirten Koru, CHP ile AKP’nin aynı olduğu vurgusunu yaparak Anayasa paketini beğenmeyenlerin Meclis’ten medet ummak yerine halkı ikna etme çalışmalarına başlaması gerektiğini söyledi. Fehmi Koru’nun yazısıyla ilgili asıl dikkat çekici detay başkaydı. Fehmi Koru’nun yazısının altına eleştirilerin sıralandığı bir yorum yazıldı. Yorumu yazan isim ise “Süleyman Karagülle”ydi. Kim mi Süleyman Karagülle. İslami camia içinde oldukça önemli bir isim olarak bilinen Karagülle, Fehmi Koru’nun kayınpederi. Evet. Koru’nun yazısına en sert eleştiri kayınpederinden geldi:

Türkiye Hukuk devleti değildir. Yasalar yapılır. Sermaye iki cepheye ayırdığı ulusu birbirine çatıştırır. Halkı inada getirir. Sermaye fırsat kollar, kendi istediğini kabul eden cephe güçlü olunca yasalar yaptırır. Yasalar kenarda durur güçlü olan bildiğini okur. Yasa yönetimi yerine başkan yönetimi vardır. Bununla fazla meşgul olunmamalıdır. Türkiye hala devlet aşamasından önceki kabile yönetimi ile yönetiliyor. Daha devlet aşamasına şeriat aşamasına gelmiş değiliz. Nuh devrine varamadık yani beş bin sene öncesini yaşatılıyoruz. Yasalar uygulamak için yapılmıyor. Oynayan iki takımın topu durumunda, birbirine atıyorlar. Seyirciler heyecanlanıyor, takımları finans edenler halkı bu yolla sömürüyor. Bu cumhuriyetin kuruluşunda başlamıştır. Mustafa kemal Milli İradeye dayanarak İstiklal Savaşı kazandı. Ama cumhuriyeti başları kesme tehdidi ile ilan etti. İnönü mareşalin askerleri sayesinde cumhurbaşkanı oldu. Demokrasi Süngülerle geldi Bugün hala Evrenin sopası ile yaşıyoruz. Şimdi de AK parti benzerini yapıyor. Bu gidiş ikinci İstiklal savaşına ve ikinci cumhuriyete doğru atılan adımlardır. Sonunda Kur’an’ın dediği olacak, kanlı veya kansız adil düzen gelecektir. Bu kanı adil düzenciler akıtmayacak. Adil düzene karşı olanlar, birbirini yiyecekler. Mustafa Kemal kendi iradesini milletin iradesi diye ilan ediyordu. Bunlar da %51’i milletin iradesi olarak kabul ediyorlar. Millete gidelim diyorlar. Asıl hastalık ekseriyet sistemindedir. Bizim yapacağımız bir şey yoktur.

Kahramankazan

Tarih: Kas 10 2016

Sene 1402. Timur’un generaliydi, meşhur fil ordularının komutanıydı, Ankara’ya geldi, Çubuk ovasına karargahını kurdu, fillerine zırh giydirdi, zincirlerle birbirine bağladı, 32 filden oluşan devasa bir dozer meydana getirdi, süpüre süpüre ovaya daldı, hilal şeklinde konumlanan Yıldırım Bayezid’in ordusunu tam göbekten darmadağın etti, esir düşmesine sebep oldu, parçalanan Osmanlı fetret devrine girdi, az daha tarihten siliniyordu. Ecdadımızı böylesine haşat edip, kaderimizi felaketin eşiğine getiren o adamın ismi, İsen Buga’ydı. Gel zaman git zaman. Başkentin havaalanı Etimesgut’taydı. Demokrat Parti, 1951’de, havaalanının yerini değiştirmeye karar verdi. Çubuk ovasını gözlerine kestirdiler. İsen Buga aşağı, İsen Buga yukarı, fil karargahını kurduğu yerin adı, Türkçe’yi esnetme kabiliyetimiz sayesinde Esen Boğa olmuştu. Havaalanını tam oraya kondurdular. Böylece. Türkiye Cumhuriyeti başkentinin havaalanına, 600 senelik hezimetin, düşman generalinin adını koymuş oldular! Peki, İsen Buga ne demekti? Mutlu Öküz demekti! Yani. Ankara’ya iktidarımızın ve milli iradenin imzasını atalım derken, dünya tarihinde, kendi başkentinin havaalanına, kendi elleriyle mutlu öküz tabelası asan ilk ve tek iktidar partisi oldular.

Sene 2016. Demokrat Parti’nin devamıyız diyenler, tıpkı Demokrat Parti gibi başkente imzasını atmak istedi. Ve, kökeni tıpkı Esenboğa gibi 1402’ye dayanan Kazan’ın adını Kahramankazan yaptı. O yörenin ahalisi elbette kahramandır ama. Kazan nedir? Savaşı kazan manasında mıdır? Zafer kazan mıdır? İşte ona pek kafa yormadılar. Halbuki kazan, bildiğimiz yemek pişirmeye yarayan, çorba kaynatmaya yarayan kazandır! Çünkü. O bölge, Ankara savaşında Osmanlı ordusu tarafından aşevi olarak kullanılıyordu. 85 bin kişilik orduydu. 85 bin kişiyi hergün doyuracaksın, kazanları düşün gari. O derece büyük, o derece çoktu. Yıldırım Bayezid esir düşünce, ordu ricat etti, taşınması zor olan yükte ağır ne varsa orada bıraktı, kaçtı. Osmanlı ordusu bölgeden çekilince, geriye adeta kazan denizi kalmıştı. Terkedilen yüzlerce kazan, bozgun anıtı gibiydi. Kaybedişin kazan’larıydı. O yemek kazanları, döndü dolaştı, esenboğa gibi dilimize yerleşti, sanki zafer kazan’manın simgesiymiş gibi, ilçenin adı oldu.  (Yılmaz Özdil)

Metodizm

Tarih: Eki 28 2016

Metodizm, 18. yüzyılda İngiltere’de John Wesley adında bir keşişin bütün ülke boyunca at sırtında yol alarak yaydığı, Hıristiyanlık’ın Protestanlık mezhebine bağlı bir manevi düşünce sistemidir. Çoğu tarihçi İngiltere’nin Fransız İhtilali benzeri bir devrimden metodizm sayesinde kurtulduğu konusunda hemfikirdir. Bu düşünce biçimi o yüzyılda ortaya çıkmış ve sayıca gelişmiş olan yeni proletarya alt sınıfına manevi anlamda umut ve kendine güven vermiştir. Bu kitlelere azla yetinip çok çalışılması, sisteme karşı çıkılmaması halinde İsa’nın kurtarıcılığına mazhar olunacağı fikri aşılanmıştır. Bilinmesi gereken metodizmin sadece ilahi meseleler üzerine kafa yormuş olduğu, dünya üzerindeki siyasi ve sosyal adaletsizliklerle ilgilenmediğidir. Salvation Army adlı bir misyonerlik örgütleri bulunduğu ve eski ABD Başkanı George Walker Bush’un metodist olduğu hakkında iddialar vardır. Evanjelizmin doğuşunda Wesley’in üyük rolü vardır. Evanjelizmi Hıristiyan Siyonizmi olarakta görebiliriz.

john-wesley

Metodizm’in kurucusu ve fikir babası olan John Wesley 17 Haziran 1703 yılında İngiltere’nin Ephworth şehrinde Lincolnshire’da dünyaya gelmiştir. Babasının adı Samuel, annesinin adı Susana’dır. Samuel ve Susanna Wesley’in çocuklarının sayısı hakkında kaynaklarda farklı bilgiler bulunmaktadır. Çiftin çocuklarının sayısı hakkında on dokuz, on beş, on dört ve on üç rakamları zikredilmektedir. Bu karışıklık Samuel-Susanna Wesley çiftinin çok sayıda çocuğunun ölmesinden kaynaklandığı söylenebilir. Fakat John, çiftin hayatta kalan ikinci oğludur. John’a kendisinden önce ölmüş olan ikiz kardeşlerinin isimleri olan John ve Benjamin isimleri verilmiştir. Fakat o, Benjamin ismini hiç kullanmamıştır. John Wesley ilk eğitimini beş yaşında iken annesinden almıştır. Annesinin uyguladığı sıkı ve zorlayıcı metotlar sayesinde Wesley, bir günde alfabeyi öğrenmiştir. 9 Şubat 1708’de Epworth’da iken bir yangının ortasında kalmış fakat hiçbir şey olmadan yangından kurtulmuştur. Ona göre kurtuluş olayı, Tanrı’nın yardımı sayesinde meydana gelmiştir.

John Wesley sekiz yaşına gelince ilk defa komünyon ayinine katılmış, 28 Haziran 1713 yılında on yasına geldiğinde evden ayrılmış ve ilk öğrenimini görmek için Londra’daki Charterhouse Shcool’a gitmiştir. Bu dönemde Westley soyadını kullanmakta olan John, zayıf olan vücudunu güçlendirmek için babasının emri ile spor yapmaya başlamıştır. Edebiyatla ilgilenen ve İbranice’yi de iyi bilen Wesley, Charterhouse Shcool’daki altı yıllık öğrenimini tamamladıktan sonra Oxford’a gitmiş, on altı yaşında iken 24 haziran 1720’de Oxford Üniversitesine bağlı Christ Church Kolejinin edebiyat araştırmacısı seçilmiş ve 18 Temmuzda bu koleje burslu olarak kabul edilmiştir. Bu koleji 1724 yılında bitiren Wesley, 1725 yılında Oxford piskoposu tarafından Diyakozluğa atanmış ve ertesi yıl (1726) Lincoln Koleji üyeliğine seçilmiştir. Bu okuldan iyi derece ile mezun olan Wesley, 1726 yılında Lincoln Kolejinde burs alma hakkını kazanmış ve ertesi yıl buradan master diploması almıştır. Bu dönemde ünlü mistiklerin hayatları, eserleri ve ibadete yönelik yazılarıyla ilgilenmeye başlayan Wesley’in 1725 yılına kadar dini duygularının tam olarak olgunlaşmadığı ileri sürülmektedir. Fakat aniden yaşadığı bir inanç yoğunlaşması sonucunda bir değişim geçirmiştir. Bu değişim, John Wesley’in Oxford değişimi olarak bilinmektedir.

John Wesley liderliğindeki Holy Club’da Yunanca İncil çalışmaları yapılmış, üyelerin eğitimi için özel dersler verilmiştir. Bir çeşit özel eğitim veren ve kulüp üyelerini terbiye eden öğretmen gibi davranan John Wesley, ailesinin de olumlu teşviki ile, ileride oluşacak Metodist toplumunun temel unsurlarını tesis edecek kuralları ve çözümlemeleri burada yazmaya başlamıştır. Çözümlemeler neticesinde onun günlükleri ortaya çıkmıştır. Wesley, Lent döneminde88 kutsal yaşam ın insanlara anlatılması ile ilgili bir proje hazırlamış ve bunu uygulamak için de bir kurs açmıştır. Böylece kutsal yaşamın konusu onun hayatına yön vermeye başlamıştır. Holy Club üyeleri, 1730 yılının yaz aylarının sonuna gelindiğinde sadece kutsal kitap çalışması, haftalık komünyon yapan ve kilisenin her düzenini inceleyen kişiler değil, aynı zamanda dini uygulamalar için uykudan ve eğlenceden vakit ayırarak çeşitli faaliyetler yapan kişiler olmuşlardır.

John Wesley 24 Nisan 1735 günü babasını kaybetmiş, babasının ölümünden yaklaşık üç ay sonra İncil Yayma Derneği (Society For The Propagation of The Gospel) başkanı Dr. John Burton tarafından sömürgelere İncil’i yaymak, göçmenlere yol göstermek, yerlilere Hıristiyanlığı benimsetmek, kısacası misyonerlik ve Holy Club’ı Georgia’ya nakletmek için davet edilmiştir. Amerika’ya gitmeye karar vermeden önce annesine danışan John Wesley annesinden olumlu cevap almış ve annesinin ona yirmi tane oğlum olsa ve onları çok fazla göremeyecek olsam bile, hepsinin görevlendirilmesi beni sevindirirdi şeklinde vermiş olduğu cevap üzerine o Amerika’ya gitmeye karar vermiştir. Wesley, 1743 yılında Metodist topluklara üyelik koşullarını belirleyen The Nature and General Rules of The United Societies adlı bir tüzük yayınlamıştır. Bu tüzük, kural koyucu değerde olması ve iki temel esas içermesi bakımından Metodist disiplininin ilk nüvesini teşkil etmiştir. Bu esaslardan birincisi, iyilikleri yapma;İkincisi ise, kötülüklerden kaçınmaktır.

John Wesley’in özel hayatında birkaç defa gönül ilişkisine girdiği belirtilmektedir. Bunlar Sophia Christiana Hopkey, Grace Murray ve Mary Vazeille’dir. Wesley 18-19 şubat 1751 yılında Mary Vazeille ile evlenmiştir. Dört çocuklu dul bir kadın olan Vazeille’nin, kocasından kalan büyük bir mirası bulunmaktaydı. Wesley’in bu evliliğin dikkati çeken nokta Mary Vazeille’nin dört çocuklu, dul ve zengin bir kadınla olmasıdır. Wesley’in misyon anlayışı dikkate alındığında onun, her imkanı değerlendirmeye çalışan ve elde ettiği imkanları şartlarına göre iyi değerlendiren birisi olduğu anlaşılmaktadır. Bu sebeple John Wesley’in Mary Vazeille ile evliliğinde, onun büyük bir servete sahip olmasının ve Wesley’in bu serveti misyon çerçevesinde etkili olarak kullanmak istemesinin etkili olmuş olabileceği ileri sürülmektedir. Onunla beraberken ayağını burkan Wesley evde yatalak kalmış ve bu dönemde İbranice Gramer isimli eserinin bir kısmını yazmıştır. Bu esnada bir çok vaizi özellikle Amerika’daki İngiliz kolonilerine göndermiş, fakat bunların çoğu Amerikan bağımsızlık savaşının başlaması sebebiyle İngiltere’ye geri dönmüşlerdir. Londra Piskoposunun vaizleri ve papazları Amerika’ya atamaması sebebiyle İngiliz Kilisesinin doğurduğu boşluğu, 1784 yılından itibaren John Wesley doldurmuştur.

İngiliz kilisesine bağlı olduğunu daima vurgulayan John Wesley, 1774 yılında çeşitli hastalıklara maruz kaldı. Genetik olarak nesilden nesile geçen bir hastalık olan gut hastalığı sebebi ile bir cerrahi müdahale geçiren Wesley, 1789 yılında da diyabet hastalığına yakalanmıştır. Son vaazını 23 Şubat 1791 yılında Leatherhead’da verdikten sonra 2 Mart 1791 yılında City Road’daki ChapelHouse’da seksen sekiz yaşında ölmüştür. John Wesley’in naaşı, 8 Marta kadar hem evinde hem de kilisede çok sayıda kalabalık tarafından ziyaret edildikten sonra 9 Mart 1791 tarihinde kilisenin arkasındaki mahzene gömülmüştür. John Wesley hayatı boyunca misyon görevini yürütmek için çalışmıştır. İlk açık hava vaazlarını başlatmış olan Wesley’in, bu vaazları verebilmek için at üstünde 250.000 mil yol kat ettiği belirtilmektedir. Altmış altı yıl boyunca yaklaşık 40.000 vaaz vermiş olduğu ifade edilen Wesley’in çeşitli konularda yaklaşık dört yüz civarında makale ve kitabı yayınlanmıştır. Onun Hıristiyanlıkla ilgili eserlerinin yanı sıra İbranice’nin Grameri, İngilizce sözlük ve özellikle de 1747 yılında yayınlanan; çeşitli hastalıklar ve bu hastalıkların tedavileri ile ilgili yazmış olduğu Primitive Physic isimli eserleri bulunmaktadır.

Türkiye’nin Sanal Geleceği

Tarih: Eki 16 2016

enes-batur

Video paylaşım sitesi Youtube’da 2 milyon 300 bin kişinin takip ettiği Youtuber Enes Batur’un Ankara’da bir AVM’deki konuşması için gelen gençler izdiham yarattı. Alışveriş merkezinde neredeyse adım atacak yer kalmazken Enes Batur, bu kalabalıkta kimseye zarar gelmemesi için Instagram hesabı üzerinden buluşmaya gelemeyeceğini açıkladı. Youtube’da çektiği oyun videolarıyla tanınan genç isim için gelenlerin birbirilerini ezecek kadar hayranlık göstermeleri de sosyal medyada eleştiri konusu oldu. İşte Türkiye’nin sanal gençliği ve geleceği!

enes-batur-izdiham

Hekimoğlu İsmail Dönüşü

Tarih: Eki 14 2016

hekimoglu-ismail-donusu

İstanbul Ülkeyi Çökertir mi?

Tarih: Eyl 17 2016

Çelişik gibi görünen bu söz, İstanbul’un bir çok alanlarda örnek ve öncü olduğunu yadsımak için değildir. İstanbul’un başını alıp gitmesi, ülkeye yayılması gereken çağdaş davranışların, teknolojinin önünü kesiyor. Halkı ve işverenleri kendine çekip, çağdaş etkinlikleri inhisarına alıyor. İstanbul ulaştığı megalopolis boyutlarıyla, ülkenin vücudunun taşıyamayacağı bir koca kafa haline dönüşen, ekonomik etkinliğin yurt yüzüne dengeli yayılmasına engel olan ve Anadolu halkının topraklarını terk ederek ülke tarımını dış dünya pazarına dönmeğe zorlayan, ve sonuçta uluslararası sermayenin aşağı düzeyde bir ortağı olarak fakir halkı tüketici olmaya teşvik eden, giderek Türkiye’nin sömürülen bir topluma dönüşmesine neden olacak bir emme basma mekanizması olarak çalışmaktadır. Bu kent her zaman bir çekim merkezi olacaktır. Fakat ülkeyi ekonomik olarak çökertmesine olanak vermemek gerekir. Günümüzde o sınıra ulaştık. Dünyanın dengesini bozan pek çok neden var. Fakat temel neden artan nüfustur. Toplumlar arasında bilim, teknoloji ve uygarlık farkları ne olursa olsun, dünya nüfusunun sürekli artması dünyanın önündeki en büyük tehlikedir. Bunu izleyen bir de küresel iklim değişikliği var. Dünyanın nüfusu 1800’de bir milyardan, 215 yılda sekiz milyara ulaştı. Üretimin yıllık artışı bağlamında dünyanın zengin kapitalist şirketlerinin söylemi ulusal gelirleri artamayan fakir ülkeler için içi boş bir propagandadır. Türkiye’nin kişi başına geliri aşağı düşüyor.

Nüfus artışının göstergesi işsiz ve açların, nüfusu kalabalık ülkelerde, büyük kentlere göçüdür. Bunun sanayinin gelişmesiyle ilgili olduğu bir yalandır. 19. Yüzyılda doğruydu. İşsiz ve topraksız Halkın Hindistan’da, Güney Amerika’da, Afrika’da büyük kentlere üşüşmesi açlıktan, sanayileşmeden değil. Çin’de de büyük kent sayısının çok oluşu sanayileşme ile birlikte, ülkenin olağanüstü nüfus yoğunluğundan. Fakat Türkiye’de kente göç sanayileşme geliştiği için değil, yapılaşma (inşaat) üretimin en büyük parçası olduğu ve ülke yeteri kadar sanayileşmediği için oldu. ‘Her şeyi yapan inşaat işçisi’ hala ekmeğini malzeme taşıyarak yapıyor. 1980’den sonra kent nüfusu %70’i geçti. Köyler boşaldı. Tarlalar toprak oldu. Geleneksel Türk tarımı çöktü. Dünyada nüfusu 20 milyona ulaşmış bir kentin sağlıklı yaşamını gerçekleştirebilen bir planlama yöntemi henüz keşfedilmedi. Batının en kalabalık kentleri olan Londra, New York, Paris’in nüfusları bugün İstanbul’dan az. İstanbul’un nüfusu 1950’deki bir milyonun 17-20 katı. İşgal ettiği alan 500.000 nüfuslu İmparatorluk başkentinin 250 katından fazla.

Megalopolis hastalığı sınırsız kapitalizmle nüfus artışının karıştığı, çaresiz bir ‘hipertrofi’ olarak çok vurgulanan fakat çare bulunamayan bir fakir ülke hastalığıdır. Ülke ekonomisinde yarattığı dengesizlik yanında, toplumun en zengin katlarıyla en fakir katlarını yan yana getirdiği için toplumsal ayrışmanın da mekanıdır. Yaşam olanakları birbirlerinin zıddı olan insanlar birlikte yaşamasalar bile birbirleriyle dirsek teması içindedirler. Bu, fakir sınıfları iki türlü bilinçlendiriyor: Kentsel çevre, ulaşamadıkları zenginliğin görüntüsüdür. Öte yandan yaşadıkları çağın olanaklarını, yüzeysel olsa da, onlara gösteriyor ve öğretiyor. Bu öğrenme tüketme eğilimini arttırıyor ve kapitalizmin işine geliyor. Fakat sınıfsal ayrışımın altını çizerek zengin sınıfları bu çelişkileri saklamak için bir sürü yalan icat etmeğe zorluyor. Bu durum onların statülerini korumalarına yardım belki yardım ediyor, fakat giderek toplumun ahlak dokusunu bozuyor.

Toplumsal hipertrofinin sonucu, ahlaksız ve dengesiz toplumdur. Bu dünyanın her yanında aynıdır. Dünyanın büyük kentleri toplumları kanatan yaralardır. Kuşkusuz Lagash ya da Karaçi ile Paris aynı değil. Paris her zaman büyük olan ve örgütlenmesi yüzyılları bulan bir dünya kenti. Diğerleri, kendi çıkardıkları toz duman arasında boğulan aglomeralar. Çünkü kaşla göz arasında büyüyüverdiler. İstanbul da bu sonunculardandır. Kentin sadece 2000 hektarı 550.000 hektar içinde (yani 225’de biri) tarihi bazı kalıntılar içeriyor. Bir de her gün bozulan eşsiz bir doğal yapısı var. Bu dev kentlerde Batılı gelişmiş kentlerden herhangi bir yöntem ithal edilemez. Bu, maymuna inci kolye takmağa benzer. Kaldı ki bu büyük aglomeralar fiziksel planlama ile düzenlenecek yerleşmeler değildir. Zaten bu büyüklükte planlamanın birkaç yıl içinde gerçekleşmesi de ekonomik olarak olanaksızdır. İstanbul’da yapılan tıkanan bir dev su şebekesinin ara sıra birkaç borusunu temizlemek ya da değiştirmek gibidir. Bazen yüz kilometrede birkaç yüz metrelik çiçekli pasajlar olur. Bu, çölde saksıda çiçek anlamına gelir. Yine de İstanbul’da yapılan akıl almaz çirkinlikler yanında çiçek bir ferahlama oluyor. Fakat bunu çiçekleri düz duvarlara yerleştirme yöntemi ile uygulamak evlere şenlik bir uygulamadır. Kargaşanın büyüklüğüne işaret eder.

Bu kentler, bir yandan sınırsız bir spekülasyonun doymak bilmez iştihasına sunulmuşken planlanamaz. Tek çare halkın planlı olarak yurt yüzeyine yeni yaratılacak sanayi merkezlerine, zaman içinde yerleştirilmesi ve ülkenin ekonomik dengesizliğinin önüne geçilmesidir. Spekülasyonu engelleyemesek de, kontrol edilebilir büyüklükte yerleşmelere transfer ülke ekonomisinin giderek çökmesine engel olabilir. Büyük kent, insanoğlunun bütün tarihinde kendi yaratıp kontrol edemediği en büyük deformasyondur. İnsanoğlunun yaşamını karartan bütün kötü insan davranışlarını, pek çoğunu suç diye tanımladığımız kişisel ve grupsal etkinliklerin en kolay oluştuğu ortamdır. Uygarlık adına yaratılan bütün olgu ve araçlar büyük kentlerin bütün bu kötülükleri üretmesine engel olamaz. Bu iyi-kötü çekişmesinin kentin ortalama fizyonomisindeki verileri o toplumun uygarlık düzeyini açıklar. Her türlü suç, cinayet, hırsızlık, arsa ve yapı spekülasyonu, kuralsız davranışlar, eğitim, ulaşım, sanat etkinlikleri, müzeler, planlama, kent estetiği, yol, kaldırım, kentsel işlevler yeşil alan, konut, adalet, güven, sağlık, temizlik ve daha pek çok alan kent için bir yaşamsal kalite standardı tanımlarlar. Bu standart genelde küçük kentlerde yüksek, büyük kentlerde düşüktür. Berlin ya da Amsterdam’da Karaçi, Kahire ya da İstanbul’la karşılaştırılmayacak kadar yüksektir. İstanbul gibi yarım yüzyılda kontrolsüz bir büyüme gösteren kentlerde örneğin Sao Paolo ya da Lagash’da çağdaş yaşamın en büyük kargaşa ve dramları yaşanır. Yaşam kırılgandır. İnsanların geleceğe güvenleri azdır. Onun için megalopolisler uygarlığın ortadan kaldırmağa çalıştığı bütün kötülükleri içerirler. Büyüklükleri oranında suç yuvalarıdır. İstanbul’u hiçbir planlama boyutu, estetik ve insan davranışı ile Viyana, Berlin, Stockholm ile karşılaştırmak olası değildir. Çok kez vurguladığım gibi, 80 milyon nüfuslu Almanya’nın en büyük kenti ve başkenti Berlin’in nüfusu 4 milyondan azdır. Anadolu’ya yeniden yerleşmemiz gerek! (Doğan Kuban)

Küçük Dil Büyük Dil

Tarih: Eyl 03 2016

Siirt’in Pervari ilçesinde teröristlerle girişilen çatışmada şehit edilen Şanlıurfalı Halil Sıltak’ın memleketinde toprağa verilişinde tam bir skandal yaşandı. Şehidin cenazesi Ağveren Mahallesi mezarlığında toprağa verilmek üzere hazırlık yapıldı. Cenaze törenine vali, vali yardımcıları, il yöneticileri de katıldı. Şehiden mezara konulması sırasında, yöneticiler bir ağacın gölgesinde bekledi. Cenaze töreni için gelen bürokratların güneş altında fazla kalmasını önlemek için din görevlisi mezara toprağı iş makinesiyle döktürmesi tepki yarattı. Yapılanı şehide karşı saygısızlık olarak niteleyenler bu durumu sessizce izlemek durumunda kaldı.

Mezar Şehit Kepçe

Böyle küçük meselelere takılmayın lütfen! Allah bilir ya, bu iş böyle giderse ve Allah ömür verirse  o kadar acip işlerle karşılaşacağı ki; Bırakın küçük dilinizi büyük dilinizi bile yutacaksınız demeyeceğiz; çünkü alışacaksınız veya alışmazsanız alıştırılacaksınız!

Küreselci İdeoloji

Tarih: Ağu 23 2016

Gaziantep’in Şahinbey İlçesi’nde, Siirt’in Pervari İlçesi nüfusuna kayıtlı Akdoğan Ailesi’nin amca çocukları olan Nurettin ile Besna Akdoğan çiftinin kına gecesini kana bulayan terör örgütü IŞİD’in hain saldırısında hayatını kaybedenlerin sayısı 54’e ulaştı. Türkiye’yi yasa boğan saldırıda kullanılan bombanın olay yerine bir bebek arabası içerisinde getirildiği iddia edildi. Görgü tanıklarının ifadelerine göre, Beybahçe Mahallesi 7 No’lu sokak üzerinde düzenlenen kına merasiminin bitimine yakın sokağın girişine bir erkek, sadece gözleri görünen siyah çarşaflı bir kişi ve 12-14 yaşlarında bir çocuk birlikte geldi. Erkek ile siyah çarşaflı kişi sokağın başında durarak bebek arabasını çocuğun eline vererek kına merasiminin yapıldığı yere doğru götürmesini istedi. Çocuk, bebek arabasını damadın evinin de bulunduğu kına merasiminin yanına götürdüğü sırada patlama meydana geldi. Patlamada bebek arabasını götüren çocuk da parçalanarak öldü.Gaziantep Emniyet Müdürlüğü ekiplerinin bölgedeki tüm güvenlik kameraları ile MOBESE görüntülerini incelemesi sürüyor. İlk incelemede, patlamanın hemen ardından araçla kaçan ve çocuğa bebek arabasını verdiği değerlendirilen iki kişinin görüntüsüne ulaşıldığı da öğrenildi. Olay yerinde canlı bomba yeleğine ait parçalar ile el bombasının fünyesi de bulundu. İncelemelerde patlayıcı düzeneğinin terör örgütü IŞİD’in Ankara Garı ve Suruç’taki canlı bomba saldırılarındaki düzenekle aynı olduğu saptandı. Patlayıcının etkisini artırmak içinse demir bilye ve demir parçaları kullanıldığı bildirildi. Ön otopsi raporunda, ölümlerin çoğunun, patlayıcının etkisini artırmak için kullanılan demir bilyelerin isabet etmesinden kaynaklandığı belirlendi. Ankara’daki tren garı önünde gerçekleşen canlı bomba saldırısında 104, Suruç’ta ise 34 kişi yaşamını yitirmişti.

Sadece bizde değil; dünyada da öyle: Dünya siyasi tarihi; en az gelişmiş ülkelerden, en gelişmiş ülkelere kadar etnik temelli çatışmalara sahne oluyor! Bunun sebebi ne? Sebep, küresel güçlerin ekonomik sistemi olan neoliberalizm/vahşi kapitalizmin daha çok kâr hırsı! Bu politik iklim; siyasal örgütlenmelerden, siyasal taleplere kadar çok şeyi değiştirdi. Örneğin; Bunlar, küreselleşme ve liberal söylemlerle birlikte yerel, bölgesel etnik grupların kültürel unsurlarını ön plana çıkararak; ulus devletin vatandaşlık anlayışını ciddi şekilde sarstı. Yurttaş yerine bireyci zihniyeti inşa etti. Çünkü bu azgın piyasadan pay alamayan ve yoksullaşanlar ne yapacaktı? Doğal olanı ezilenlerin, bu kanlı pazara baş kaldırmasıydı. Bu mücadeleyi yapmamaları için, ezilenlere sarılacakları etnisite seçeneği sunuldu. İletişim teknolojileri kullanılarak “Beni ezen piyasa değil” düşüncesi hakim kılındı. Ve böylece yoksullar; vahşi kapitalizmin pazarına karşı değil; kendi inancından kimliğinden olmayan öteki’ne karşı mücadeleye başladı! İşte yaşadığımız budur. Örnekleri çok: AKP, IŞİD hakkındaki meclis araştırma önergelerini reddediyor. Demirtaş, canlı bomba Kürtleri hedef alınca sesini çıkarıyor. FETÖ, darbeye kalkışıyor. Nakşiler, Menzilciler devlet kadrolarına adam sokmak için yarışıyor. Aynı kafalar, “Bizim imam hatipten terörist çıkmaz” diyor! Oysa. Hepsi aynı kapıya çıkıyor. Bu kamplaşma anlayışı ülkeyi bölüyor! Bakınız. Bizi PKK bölemez. Bizi FETÖ bölemez. Bizi IŞİD bölemez. Bizi ancak bu örgütleri büyüten vahşi kapitalizm böler. IŞİD ya da PKK. O canlı bombalar aslında vahşi kapitalizmin müridi-militanı idiler! Bu küreselci hakim ideolojinin sonucudur yaşadığımız etnik savaşlar. (Soner Yalçın)


   Cennet boş değil, cehennem lüzumsuz değil.

Site Hakkında