İskenderiye Kütüphanesini Kim Yaktı?

Tarih: Haz 21 2016

Rivayete göre, 642 yılında İskenderiye fethedildikten sonra, Halife Ömer şehir kütüphanesindeki kitapların yakılmasını şehrin fatihi Amr bin Âs‘a emretmiş. O da Yahya en-Nahvî’nin (Ioannis Philoponos) itirazlarına rağmen, kitapları şehirdeki dört bin hamam külhanında yaktırmış. Hamamlar altı ay bu kitaplarla ısıtılmış. Bunu Ebu’l-Ferec diye bilinen Suriyeli Hıristiyan yazar Barhebraeus (1226-1289) söylüyor. Bunun meşhur tarihi, 1663’te Latince’ye çevrilip yayınlandı. Efsâne ilk o zaman Avrupa’da duyuldu. Bir kere Arapların fethinden sonraki asırlara kadar kâğıt henüz Mısır’a girmemişti. O zamandaki kitapların hepsi olmasa da çoğu yanmayan parşömen üzerine yazılmıştı. Kaldı ki hamamların ocaklarını o kadar uzun süre yanık tutmak için en az 14 milyon kitabın bulunması gerekliydi. O devirde bu kadar kitap ne gezer! Hem Yahya’nın da Amr bin Âs’dan bir asır evvel yaşadığı söyleniyor. Üstelik hâdise, kitabın İbranice ve kısaltılmış Süryanice ve Arapça asıl nüshalarında bulunmuyor. Sonradan kitaba sokuşturulmuş intibaını veriyor.

Ebu’l-Ferec bunu, Ioannis’in hayatını anlatan tarihçi İbnü’l-Kıftî‘den okumuş. O da bunu 1203’te Mısır’ı gezen Bağdatlı tabip Abdüllatif‘ten rivayet ediyor. O da “İskenderiye fenerinin yıkıntıları yanında birtakım direkler gördüm. Hazret-i Ömer’in yaktırdığı kütüphane burası olsa gerek!” demiş. Bu ziyaret Fâtımî Devleti’nin sonuna denk gelir. Fâtımîler, felsefeden etkilenen aşırı Şiî fırkasına mensuptu. Hazret-i Ömer’i cahil ve barbar olarak tanıtmak, ancak onların işine gelirdi. Abdüllatif, bu dedikodulara aldanmış olsa gerek. Salâhaddin Eyyûbî, Mısır’ı ele geçirince Fâtımîlerin sapkın inançlarına dair propaganda kitaplarını yaktırmıştı. İbnü’l-Kıftî’nin babası, bu sırada Mısır’da kâdı idi. Muhtemelen babasından işittiklerini anlatırken; hâdise bambaşka bir renge büründürülmüştür. İbnü‘l-Kıftî hamam sayısını vermiyor. Bunu Ebu’l-Ferec uydurmuş. Amr bin Âs, eline geçen bazı Yunanca kitapları ne yapacağını Halife Ömer’e sormuş. O da “içinde işe yarar bir şey varsa sakla, değilse yak!” demiş. Bu hâdiseyle de yangın arasında irtibat kurulduğu âşikâr.

Böyle mühim bir hâdiseden, ne zengin Orta Çağ İslâm, ne kilise, ne Bizans ve ne de Yahudi literatüründe bahsedilir. İznik piskoposu tarihçi Yuhanna, 7. asır sonlarında yaşadığı halde ve koyu İslâm düşmanlığına rağmen, bu hâdiseden bir kelime olsun söz etmez. Bu gibi iddialar ya efsanelerden doğar; ya da kasıtlı olarak uydurulur. Bir kişinin, bir davanın propagandasına yarar. Propagandacı için etkileyici ve ikna edici olmak önem taşır, doğrular değil. Papalar, 8. asırdan beri bütün Avrupa’nın ilk Hıristiyan Roma İmparatoru Konstantin tarafından bir fermanla kendilerine bahşedildiğini söyler; buna dayanarak bütün krallar üzerinde dinî ve dünyevî tek otorite olmak isterdi. 4. asra ait olduğu iddia edilen ve Konstantin Hibesi denilen bu vesikanın sahteliği 15. asırda ortaya çıktı. Krallar birer ikişer papanın dünyevî otoritesini reddetti.

Yahudilerin dünya hâkimiyeti planlarının anlatıldığı Siyonist Protokolleri‘ni de, Çarlık Rusya gizli polisi bir Fransız romanından uydurmuştu. Yahudilere devrimci komplolar ve devrimcilere de Yahudi fikirleri isnat ederek, bu silahla önde gelen iki düşmanı vurmaya çalıştı. Sözde Protokoller, Naziler ve taklitçilerince, başka yerlerde kin ve zulmü meşrulaştırmak için çokça kullanıldı. Tarihî delillerle sahteliği defalarca isbatlanmasına rağmen, propagandacıların favorisi olarak kaldı. İskenderiye Yangını masalında da maksat, saygıdeğer Halife Ömer’i kütüphaneleri yıkıcı olarak gösterip, İslâmiyetin ismini karalayarak, İslâm aleyhdarı propagandayı beslemektir. Müslümanların bile şuursuzca sahip çıktığı iddiayı, enteresandır ki, son zamanlarda Avrupalı oryantalistler çürüttü. Böylece Halife Ömer’i ve ilk Müslümanları bu iftiradan temize çıkardılar.

Theophilos’un işi Müslümanların üzerine yıkıldı Peki İskenderiye Kütüphanesini kim yaktı? Yahut hakikaten yandı mı? Bu kütüphaneyi M.Ö. 332 yılında Büyük İskender kurmuştu. Saray bahçesinde mermer bir bina idi. O zaman yeryüzünün en zengin bu kütüphanesinde 900 bin eser saklanıyordu. Müdürü, istediği eseri bulup satın almaya salâhiyetli idi. Mısır’a giren her kitap, önce buraya götürülüp kopyası alınırdı. Romalılar Mısır’ı işgal ettiklerinde, kütüphane sarayla beraber harab oldu. Hıristiyanlıktan sonra, Romalıların Mısır vâlisi Theophilos, 391 yılında bu kütüphanenin bulunduğu yerde bir kilise yaptırmak istedi. Hafriyat sırasında burada eski Mısırlılara ait bir mabed taşı bulundu. Bu vesileyle Hıristiyanlarla yerli Mısırlılar arasında patırtı çıktı. Hâdiseler isyana dönüştü. Çok insan öldü. Theophilos, asker sevk edip isyanı bastırdı. Kütüphanenin bulunduğu yeri yakıp yıktı. Kıyıda köşede kalmış eski kitapları hamam külhanlarında yaktırdı. İlme ve tarihe saygılı Hıristiyanların bu marifetinin faturası da, ne yazık ki Müslümanlara kesildi. (Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci)

ET’çiler

Tarih: Şub 16 2016

Tetikçi

Bu öykü mutlaka anlatılmalı. Büyük krizler ve fırsatlar zamanında yaşıyoruz. Bu bir Ekonomik Tetikçi’nin (ET) öyküsü, şu anda bulunduğumuz yere nasıl geldiğimizin ve neden üstesinden gelinemez görünen krizlerle karşı karşıya olduğumuzun öyküsü. Bu öykü anlatılmalı, çünkü ancak geçmiş hatalarımızı anlayarak ilerideki fırsatları değerlendirebiliriz; çünkü 11 Eylül ve Irak savaşı gerçekleşti; çünkü teröristlerin elinde 11 Eylül 2001’de ölen 3 bin insana ek olarak 24 bin insan da açlık ve ona bağlı nedenlerden dolayı yaşamını yitirdi. Aslında sırf yeterli beslenemediği için her gün 24 bin insan ölüyor.

İşin, dünya liderlerini, ABD’nin ticari çıkarlarını gözeten büyük bir ağın parçası olmaya teşvik etmek. Sonunda bu liderler, sadakatlerini garanti edecek şekilde bir borç batağına saplanır. Sonra da onları politik, ekonomik ya da askeri ihtiyaçlarımız için ne zaman istersek kullanabiliriz. Karşılığında halklarına sanayi siteleri, elektrik santralleri ve havaalanları sağlayarak politik durumlarını güçlendirirler. Bu arada, Amerikan mühendislik ve inşaat firmaları da inanılmaz derecede zenginleşir.

Bugün kontrolsüz bir hale gelen bu sistemin sonuçlarını görüyoruz. En saygın ticari kuruluşlarımız Asya’daki sağlıksız ve küçük imalathanelerde insanları neredeyse köle statüsünde ve insanlık dışı şartlar altında çalıştırıyor. Petrol şirketleri tam bir umursamazlık içerisinde; yağmur ormanlarındaki nehirlere zehir akıtarak insan, hayvan ve bitkileri öldürüyor, eski kültürleri yok ediyorlar. İlaç endüstrisi HIV hastalığı kapmış milyonlarca Afrikalıdan hayatlarını kurtaracak ilaçları esirgiyor. ABD’de 12 milyon aile bir sonraki yemeğini nasıl elde edeceğini düşünüyor. Enerji endüstrisi bir Enron yaratıyor. Muhasebe endüstrisi bir Andersen yaratıyor. Dünya nüfusunun en zengin ülkelerde yaşayan beşte birinin gelirinin en fakir beşte birin gelirine oranı 1960’da 30’a 1 iken 1995’de 74’e l’e çıktı. ABD, Irak’taki savaşı sürdürmek için 87 milyar dolar harcarken, BM bunun yarısı kadar bir parayla yeryüzündeki herkese temiz su, yeterli besin, uygun sağlık koşulları ve temel eğitim sağlanabileceği görüşünü savunuyor. Ve biz hâlâ teröristlerin bize neden saldırdığını düşünüyoruz.

Bazıları güncel sorunları, örgütlenmiş bir komploya bağlayabilir. Keşke o kadar basit olsaydı. Çünkü bir komplonun hazırlayıcıları bulunup adalete teslim edilebilir. Oysa bu sistemi besleyen, herhangi bir komplodan çok daha tehlikeli bir şey. Küçük bir insan grubu tarafından değil, neredeyse Tanrı kelamı haline gelmiş bir kavram tarafından besleniyor: Ekonomik büyümenin tüm insanlık için yararlı olduğu ve büyüme ne kadar yüksek ise yararlarının da o kadar yaygın olacağı düşüncesi. Bu inancın bir de sonucu var: Kenarlarda doğanlar sömürülmeye açık iken, ekonomik büyümenin ateşini karıştıranlar yüceltilip ödüllendirilmeli. Bu görüş tabii ki hatalı. Birçok ülkede, ekonomik büyümenin nüfusun sadece küçük bir kısmına yaradığını, çoğunluk içinse giderek daha ümitsizleşen şartlara yol açtığını biliyoruz. Bu etki, sistemi yönlendiren büyük sanayicilerin, özel bir statüye sahip olmaları gerektiği inancı tarafından da körükleniyor. Bugünkü sorunlarımızın çoğunun kökeninde yatan ve belki etrafta bu kadar komplo teorisinin uçuşmasının ardındaki neden de bu inanç. Kişiler açgözlülüklerinden ötürü ödüllendirildikçe, açgözlülük baştan çıkarıcı bir hal alır. Dünya kaynaklarının oburca tüketimini neredeyse azizlik mertebesine çıkardığımız, çocuklarımıza dengesiz hayatlar süren insanları örnek almalarını öğrettiğimiz ve nüfusun büyük bir kısmını seçkin bir azınlığa köle olarak tanıttığımız sürece bela arıyoruz demektir. Ve bela da bizi bulur.

Küresel imparatorluğu terfi ettirme çabasında olan şirketler, bankalar ve hükümetler (yani topluca şirketokrasi) , finansal ve politik güçlerini, okullarımızın, işletmelerimizin ve medyanın, hem bu hatalı kavramı, hem de sonuçlarını desteklemesini garanti etmek için kullanıyor. Bizi, küresel kültürümüzün gittikçe artan miktarlarda yakıt ve bakım gerektiren, sonunda etrafındaki her şeyi tüketecek ve artık kendi kendini yutmaktan başka çaresi kalmayacak devasa bir makineye dönüştüğümüz bir noktaya getirdiler. Şirketokrasi bir komplo değil ama üyeleri kimi ortak değerleri ve hedefleri destekliyor. Şirketokrasinin en önemli işlevlerinden biri de sistemi devam ettirmek ve sürekli genişleyip güçlenmesini sağlamaktır. Köşeyi dönenlerin yaşam tarzları ve donanımları (yatlar, katlar ve özel jetler) hepimizi tüketmek, tüketmek ve daha fazla tüketmeye özendiren birer model olarak sunuluyor. Bizi, bir şeyler satın almanın toplumsal bir görev olduğuna, dünyayı yağmalamanın ekonomi için iyi olduğuna ve dolayısıyla bunun yüksek çıkarlarımıza hizmet ettiğine ikna etmek için de hiçbir fırsat kaçırmıyor. İşte, sistemin çıkarları doğrultusunda çalışmaları için benim gibi insanlara da inanılmaz maaşlar ödeniyor. Eğer bizler tökezlersek, daha hain bir tetikçi türü olan çakallar ortaya çıkıyor. Ve çakallar da başarısız olursa, iş askerlere düşüyor.

Bu kitap, ET olarak çalıştığı dönemde nispeten küçük bir grubun parçası olan bir adamın itiraflarıdır. Benzer rolleri oynayan insanlar şimdilerde sayıca daha fazla. Daha gösterişli unvanları var ve Monsanto, General Electric, Nike, General Motors, Wal-Mart gibi uluslararası çapta en önde gelen şirketlerin koridorlarında dolaşıyorlar. Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları, benim olduğu kadar onların da öyküsüdür. Bu aslında sizin de öykünüz; sizin ve benim dünyamın ve ilk gerçek küresel imparatorluğun öyküsü. Tarih bize bu öyküyü değiştirmezsek, trajik bir biçimde sonlanacağı garantisini veriyor. İmparatorluklar asla sonsuza dek yaşamaz. Her biri sonuçta korkunç bir çöküşü yaşamıştır. Daha mutlak egemenlik peşinde koşarlarken birçok kültü yok ederler, sonra da kendileri yıkılırlar. Uzun vadede hiçbir ülke ya da ülkeler topluluğu, varlığı başkaları sömürerek sürdüremez.

Kitap Açlığı, Sibirya, 1960

Tarih: Şub 09 2016

Kitap Açlığı, Sibirya, 1960

Gül Kitabevi

Tarih: Eki 19 2015

Kırşehir’de geçen 8 Eylül 2015’de PKK ’yı protesto eylemleri sırasında, şehire 30 yıldır faaliyet gösteren Gül Kitabevi de saldırganlar tarafından yağmalanmış ve ateşe verilmişti. Radikal, bu saldırının polis ve güvenlik kamerası kayıtlarına ulaştı. Polis kamerası kayıtlarına göre, HDP’nin il binasını yakmaktan dönen onlarca saldırgan slogan atarak kitabevini taşlıyor, kitabevi önündeki çantalardan birini çalıp diğerlerini yakarak içeriye atıyor, yangın çıkarıyor ve kitabevi sahiplerinden birini topluca linç etmeye çalışıyor. Kitabevinin içini gösteren güvenlik kamerası kayıtlarına göre de dükkana giren saldırganlar kitapları, defterleri ve diğer malzemeleri devirip yağmalıyor, içeriye yanık çanta atarak dükkanı ateşe veriyor. Bu sırada, kitabevinin çalışanları kaçışıp üst katlara sığınıyor ve içeriyi simsiyah bir duman kaplıyor.

Madımakmı

İşte müslümanları yıllar sürecek töhmet altında bırakacak bir yakma olayı daha! Kitabevi yakmakla adamların fikrini yakmış mı oluyorsunuz yoksa iyice tutuşturuyor musunuz?

Gül Kitabevi

Kalın Mum

Tarih: Haz 21 2015

Kalın Mum

Yorgios Sfrancis Anıları

Tarih: Haz 02 2015

İstanbul’un fethine dair belgelerin çoğu fetihten yıllar, hatta asırlar sonra yazılmıştır. Ancak bunlardan Chronicon Minus adlı belge, Yorgios Sfrancis adlı Bizanslı bir diplomat tarafından bizzat İstanbul’da fetih harekatı sürerken kaleme alındı. Bu eşsiz belge, fetihten tam 556 yıl sonra 2009’da Doç. Dr. Levent Kayapınar tarafından ortaçağ Rumcası’ndan Türkçe’ye çevrildi. Ancak orjinali Napoli Ulusal Kütüphanesi’nde bulunan bu eserin çatması yıllardır kitapçı raflarında sürünüyordu: Makarios Melissinos adlı bir sahtekâr tarafından fetihten 125 yıl sonra yazılan kitap, hem bizde hem de Avrupa’da Yorgios Sfrancis’e maledilerek defalarca yayınlandı. Halbuki Melissinos, Sfrancis’in günlüğünü bulmuş ve aynen kendi kitabına koymuştu. Fakat bunu yaparken Türk düşmanlığı baskın çıkmış, dini ve siyasi inançlarına göre Sfrancis’in eserini değiştirmişti. Mesela buna göre “Fatih bir sapıktı, İoannis adlı esir çocuğa tecavüze kalkışmış, direnişle karşılaşınca da çocuğu öldürmüştü.”

Bizans Son Tanık

Avrupa’da yayınevleri asırlarca bu eserin orijinali yerine Melissinos’un tahrip ettiği işte bu metni bastılar. Ta ki kitabın orijinaliyle sahtesi karşılaştırılıncaya kadar yalan rüzgarı devam etti. 1966’da Romen tarihçi Vasile Grecu, 1990’da ise İtalyan tarihçi Riccardo Maisano nihayet bu karşılaştırmayı yaptılar ve Makarios Melissinos’un foyasını meydana çıkardılar. Tabii bu gelişmelerden habersiz olan Türk yayınevleri sahte kitabı gerçekmiş gibi okura sunmaya devam ettiler. Halen satışta olan, 1992 ve 2004’te Scala ve İletişim yayınevleri tarafından basılan Bizans Düştü! Bizanslı Tarihçi Francis’ten İstanbul’un Fethi ve Bizanslı Tarihçi Francis Şehir Düştü adlı kitaplar işte bu sahte kaynak esas alınarak Türkçeye çevrildiler.

Neyseki artık sözkonusu eserin aslı Türkçe’de var. Öncelikle bunun sadece İstanbul’un fethini anlatan bir kaynak olmadığını belirtmeliyiz. Bizans saray görevlisi, diplomat ve tarihçi olan Sfrancis, kitabında doğum tarihi olan 1401’den 1478’e kadar 77 yılda başından geçenleri anlatıyor. Bu süreçte Türkler Gelibolu’dan karşıya geçmiş, Avrupa’da ilk fetihlerine girişmişlerdi. Trakya neredeyse İstanbul surlarına kadar artık Türk hakimiyeti altındaydı. Bizans’ın başkenti, Gelibolu ele geçirildikten sonra denizden de saldırıya açık hale gelmişti. Yine bu süreçte; I. Mehmed’in ölümüne, İstanbul’un II. Murad tarafından kuşatılmasına, Selanik’in fethine, II. Murad’ın ölümüne, II. Mehmed’in tahta çıkışına, Rumeli Hisarı’nın inşaasına, nihayet İstanbul’un fethine ve Mora’nın Osmanlılara bağlanmasına tanık oldu.

İstanbul doğumlu Sfrancis asil bir aileden gelmiyordu ama çocukluğu imparatorluk sarayında geçmişti. Çünkü babası burada memurdu dolayısıyla o da saray memuru olmak üzere yetiştirildi. 16 yaşında İmparator II. Manuil Paleologos’un hizmetine girdi. Kısa zamanda herkesin sevgi ve güvenini kazandı. 22 yaşında elçi tayin edilerek II. Murad’a gönderildi. Sfrancis 37 yaşında evlendi. Beş çocuğu oldu. Ancak bunlardan sadece oğlu İoannis ile kızı Tamar hayatta kaldı. 29 Mayıs 1453’te İstanbul’un fethi sırasında Sfrancis son İmparator IX. Konstantinos’in maiyetindeydi. İmparator onu askerleri saymakla ve ihtiyaçlarını tespit ve temin etmekle görevlendirmişti. İstanbul düşünce Sfrancis esir alındı. Karısı ve iki çocuğu da İmrahor (Has Ahır Sorumlusu) tarafından satın alınarak Fatih’e hediye edildi. Sfrancis 28 gün esaretten sonra fidye ödeyerek kurtuldu. Karısını da fidye ödeyerek kurtardı. Sıra çocuklarına geldiğinde peşpeşe gelen iki acı haberle yıkıldı; önce oğlunu sonra kızını kaybetmişti. Henüz 14 yaşında olan oğlu İoannis, kültürü, terbiyesi ve dil bilgisiyle Fatih’in dikkatini çekmişti. Onu babası gibi diplomat olarak yetiştirmek üzere yanına aldı. Ancak İoannis bu güveni istismar ederek Fatih’e suikast girişiminde bulundu ama başarılı olamadı. Cezası hemen orada bizzat Fatih tarafından verildi. Bu olaydan bir yol sonra da kız kardeşi Tamar, saray kadınları arasında yayılan bulaşıcı bir hastalığa kapılarak öldü. Böylece Sfrancis bütün çocuklarını kaybetmiş oldu.

İstanbul’un fethinin canlı tanığı ve doğrudan mağduru olan Yorgios Sfrancis bundan sonra Adriyatik’te karısıyla bir manastıra çekilip inziva hayatı yaşadı. Sfrancis, başına gelen bunca felaketten sonra eğer kitabında kin, nefret, küfür dolu bir üslup tuttursaydı hiç şaşırtıcı olmazdı. Hatta ondan bu beklenirdi. Ama tersine onun düşünce dünyasında kötü Türk soyu imajı yoktu. Bizansın yıkımından, İstanbul’un kaybından ötürü Türkler’den daha çok, Venedik ve Papalığın öncülük ettiği Katolik âlemini suçlu buluyordu. Katoliklerle birleşmeye ve Osmanlılar ile devamlı savaş etmeye karşıydı. Haliyle kitabında Türkleri övmüyor ama yeren, kötüleyen ifadeler de kullanmıyordu. Yine de bazen kendini tutamayıp, kafir karşılığı olarak inançsızlar dediği oluyor. Oğlunu katleden Fatih içinse, acımasız sıfatını kullanıyor. Evladı öldürülmüş, memleketi gaspedilmiş bir baba herhalde ancak bu kadar nesnel olabilirdi. Halbuki Makarios Melissinos’un çatma kitabında Fatih’in cinayetine dair satırlar aynen şöyle; “Emir (yani Fatih) çocuğa karşı ahlak dışı eşcinsel bir eylemde bulunma arzusundaydı”. Yani Fatih, çocuğu cinsel ilişki teklifini reddettiği için öldürmüştü. Bu iftirayı hiç sorgulamadan kabul etmek Batılı tarihçilerin işine geldi ve çoğaltılarak zamanla bu sapıkça cinayet Avrupa’da gerçekmiş gibi algılanmaya başlandı. Şimdi aynı olayı bir de çocuğun babasından, Sfrancis’ten dinleyelim: “Aralık 1453 oğlum İoannis’i acımasız ve inançsız Emir (yani Fatih) kendi elleri ile öldürdü. Çünkü güya çocuk onu öldürmeye teşebbüs etmişti. Vah vah zavallı, talihsiz ve sefil baba olarak başıma gelenlere! Oğlum, on dört yıl ve bir gün eksik ile sekiz ay yaşadı. Ancak bedeni ve aklı ile yetişkinler gibiydi.”

Ağaç Altı Kitap

Tarih: Şub 28 2015

Ağaç Altı Kitap

İstanbul’un 100 Âdeti

Tarih: Şub 17 2015

Yüzlerini una bulayıp eğlenen Hıristiyanlar, yedikleri duttan şifa bekleyen Osmanlı halkı hatta savaş uzar korkusuyla evde oya işlemeyen kadınlar. İstanbul’un yaklaşık 3 bin yıllık tarihinde bunlara benzer seyısız ilginç âdet var. İstanbul’un 100 Âdeti kitabı geçmişten günümüze kadar İstanbul’da yaşamış toplumların büyük kitleleri etkisi altına alan önemli âdetlerini konu alıyor. Kitapta Hıristiyanların, Müslümanların hatta Paganların bile dini inançlarına yönelik gerçekleştirdikleri aktiviteler, festivaller ve batıl inançlar yer alıyor. Bu âdetler o kadar enteresan ki içlerinde savaş zamanı, savaşı uzatacağına inanıldığından evlerde oya ve kese örmemeye dikkat edileceği bile var. Kitabın yazarı Uğur Aktaş’la geçmişten günümüze İstanbul’un en enteresan 100 âdetini konuştuk. Uğur Aktaş’la Osmanlı döneminde Yeniçeri Ocağı’nın bozulmaya başladığı günlerde Yeniçeri askerlerinin arasında yaşanan problemin hesabının kesildiği yer olan Galata Kulesi’nin yakınlarında buluştuk.

100 Adet

APUKURYA MASKARALARI: İstanbullu Hıristiyanların yaklaşık 500 yıldan beri kutladığı bir festivaldir. Paskalyadan 40 gün önceki pazartesi kutlanan günün adı Katari Lefteri’dir. Bu günden sonra Hıristiyan halk büyük perhize girer. Festivalde, özellikle Beyoğlu ve Kurtuluş çevresindeki Rumlar ve diğer Hıristiyan halk yüzlerini una bularlar, kırmızıya boyarlar, çeşitli maskeler takarlar, garip elbiseler giyerek maskara olurlar ve dans edip eğlenirlerdi. Festival, 2010’dan beri yeniden yaşatılmaya çalışılıyor.

BEYAZIT DUTLUĞU: 18. yüzyılın sonlarına kadar Beyazıt Meydanı’nda kırk kadar dut ağacı vardı. Haziran ayı başından temmuzun ortalarına dek bir buçuk ay kadar süren dut zamanı boyunca İstanbul halkı şifalı dutlardan yemek için meydana akın ederdi. Halk, Beyazıt Camii’nden ötürü buradaki ağaçların ve meyvelerinin şifalı olduğuna inanırdı. Üç dört yaşına geldiği halde konuşmayan, kekeme olan veya dili tutulan çocuklar buraya getirilip, dut yedirilirdi. Eski İstanbullular birçok hastanın bu şifalı dutlar sayesinde iyi olacağına inanırdı.

ATEŞ GECESİ: İstanbul Rumları’nın 24 Haziran’da meydan ve açıklıklarda büyük ateşler yakarak kutladığı gecedir. Aslında Yahudilerin de buna çok benzeyen bir âdeti vardır. Onlar Kamış Bayramı’nın son günü büyükçe bir ateş yakarlar. Bu kitabı yazarken şunu fark ettim ki bu âdetlerin çoğunu herhangi bir dinle bağdaştırmak doğru olmaz. Çünkü hepsi dinlerden bağımsız bir şekilde ortaya çıkmış ve ufak değişikliklerle yaşatılmaya devam etmiş şeyler.

ARNAVUTKÖY PANAYIRI: Çengelköy, Göksu, Kuzguncuk gibi semtlerde halk arasında panayır kurma âdeti vardı. Panayır yerlerinde gazinolar kurulurdu. En rağbet göreni ise Arnavutköy Panayırı’ydı. İstanbul işgal edildikten sonra bir daha panayır kurulmadı.

MUAMMA ASMAK: Ådete göre âşıklar kahvelere giderek duvara bir muamma (bilmece) asar, muammanın cevabını da kapalı bir zarfta kahveciye bırakırdı. Kahve müdavimleri de muammayı çözmeye uğraşırdı.

SEYR-İ BAHAR: İstanbulluların ilkbaharda kırlara çıkma âdeti vardı. Bu âdet özellikle Lale Devri’nde bir tutku halini almıştı. Tercih edilen başlıca yerler; Kağıthane Mesiresi, Boğaz köyleri ve Baltalimanı çayırıydı.

Eski İstanbul’da saray ve konaklarda çalışan, İstanbul halkının siyah tenli Araplar dediği zenci haremağaları ve bacıların kutladığı Çilehane Bayramı vardı. Her yıl mayıs ayının ilk cumartesi günü Çamlıca’daki Çilehane’de toplanıp bayram yaparlardı. Haremağaları, bacılar Çilehane’de toplanır, boyunlarına sukabağı takarak gruplar halinde tepeye tırmanır, yabani çiçeklerden başlarına taçlar, çelenkler, bellerine kemerler, bileklerine bilezikler, kulaklarına küpeler örer, halkalar oluşturup Habeş türküleri söyleyerek bayramlarını kutlarlardı.

Yüz sayısıyla sınırlamak zorunda olduğum için her şeyi kitaba ekleyemedim. Mesela yeni bir elbise dikilirken yakasından artan parça doğranıp atılırsa, elbise ilk olarak cuma veya pazar günü giyilirse ve elbise giyilmeden önce yere konup ayakla yakasına basılırsa, o elbisenin sahibine uğur getireceğine inanılırmış. Bu bana çok garip gelmişti.


   Tercihten kaçınan bir insan tercihini yapmış demektir.

Site Hakkında