İçli Köftenin En İyisi

Tarih: Ara 14 2016
  • CHP’liler “Tek adam rejimi geliyor” diyerek feryat ediyor. Ebedî Şef M. Kemal ve Millî Şef İsmet rejimleri de tek adam düzenleri değil miydi.
  • Sarhoş zengin sürücü lüks otomobiliyle zavallı bir polisi ezip öldürdü. Birkaç ay sonra serbest bırakıldı. Ah adalet!
  • Terör İstanbul’u yine vurdu. Terör azalıyor mu, çoğalıyor mu. Nereye gidiyoruz. Asıl büyük patlama ne zaman.
  • İngiltere’nin dünya ikincisi olduğu, Türkiye’nin nal topladığı olimpiyat yarışları meselesi üzerinde kimse durmadı.
  • Azgınlık arttıkça terör fitne fesat da artacaktır.
  • Ayasofya camiinin vakfiyesindeki ağır lanet şartı tepemizde Demokles’in kılıcı gibi sallanıyor.
  • Mevlevî tekkesi bir vakfa verilmiş, tekkenin camiinde para karşılığında düğün yapılmış. Bunun sonu nedir. Çarpılmaktır.
  • Ağzı süt kokan, her biri on üç yaşındaki üç okul kızı para karşılığında erkeklerle fuhuş yaparken yakalanmış.
  • Cuma namazını Haliç Fener’deki Subaşı camiinde kıldım. Hoparlör yoktu, ne güzel.
  • Haleb’te Müslümanlar öldürülürken dindar geçinen bir grup İstanbul Müslümanı, içli köftenin en iyisi nerede yenir, mağarada bekletilen peynir, kaburga dolması ve künefe edebiyatı yapıyordu. Dindarlıklarını sevsinler.
  • A Hocaefendi, o bir milyon liralık lüks ve şahane otomobilinle Sırat köprüsünden nasıl geçeceksin.
  • Tesettürlü bir İslam hanımı asla soytarılık, maskaralık, şirretlik, şaklabanlık, hafiflik yapamaz, herkesin arasında zilli kahkahalar atamaz.
  • O hizmet grubunun yaptırdığı camii gördüm, tam bir mimarlık faciası idi. Onlar hizmet edemez.
  • Bir mecliste bir adam kendini övüp duruyorsa, bir bahane bularak oradan kaçınız.
  • Onun nasıl yemek yediğini göreyim, ne mal olduğunu söylerim.
  • O İslamcı bozuntusunun, beş vakit namazdan başka bilmediği şey yoktur.
  • Bir insan olarak kendini zavallı bilmeyenin zavallılıktan kurtulma şansı yoktur.
  • Mahzur yerine mahsur yazan birine: İngilizce dersleri almayı bırakıp Türkçe dersleri almaya başlasanız iyi edersiniz.
  • İstanbuldaki büyük terör hadisesi esnasında, lüks bir mekanda yumurtalı salyangoz tavası yiyor, yanında Bordeaux şarabı içiyormuş. Hadiseyi öğrenince vatanseverlik damarı kabarmış, yemeğe yirmi dakika ara vermiş. Hainler diye bağırmış.
  • Şu kış kıyamette göğüslerinin büyük kısmı görünen o kadına ne demeli.
  • Şiî milisler, Sünnî kadın ve çocukları diri diri yakmışlar, nice erkeği kurşuna dizmişler.
  • Türkiye iktisadını çökerten birinci kötülük, para ticareti, ribadır.
  • Singapur’da tarım yapacak toprak yokmuş. Apartmanların balkonlarında, pencere kenarlarında, seralarda sebze ve meyve yetiştiriliyormuş. Bizim topraklarımızın önemli bir kısmı ise ekilip biçilmeden boş duruyor. Milyar dolarlar ödeyerek dışarıdan ekmeklik buğday satın alıyoruz.
  • Kelime-i Şehâdeti bilmeyen Müslümanlar varmış.
  • Feriköy antika pazarında Türkçe bilmeyen (Sadece rakamları biliyordu) bir Gürcistanlıdan güzel Japon porselenleri aldım.
  • Bir İslam ülkesinde, Müslüman bir toplumda EMR-İ MÂRUF ve NEHY-İ MÜNKER farzı terk ve tatil edilirse oraya genel felaket, afet ve bela geleceği Muhbir-i Sâdık (Salat ve selam olsun ona) tarafından haber verilmiştir.
  • Âhir zaman fitneleri ve fesatları çoğalıyor. Bundan haberiniz var mı Tedbir alabiliyor musunuz?
  • İstanbullular, ayak sesleri duyulan büyük depreme hazırlanıyor musunuz?
  • Çok para kazanan, çok parası olan birine: Keşke aklınız da o nispette çok olsaydı.
  • Diyanet İşleri Başkanlığı halkın ve bilhassa gençliğin beş vakit namaz kılması konusunda; niçin çok etkili, çok yoğun, çok devamlı propaganda yapmıyor.
  • (Mehmed Şevket Eygi)

Aynı Salatalar

Tarih: Kas 30 2015

Belçikalı aşçı Lucien Olivier, teee 1860’larda Moskova’daki Hermitage restoranın sahibiydi. Bir salata türevi icat etti. Ahaliye parmaklarını yedirdi. Kapısında kuyruk oluyordu. Öyle lezzetliydi ki, şöhreti sınırları aştı, Olivier salatası adıyla dünyaya yayıldı. Bize 60 sene sonra ulaştı. Bolşevik devriminden kaçan Beyaz Ruslar, İstanbul’da restoranlar açtı, menülerde elbette Olivier salatası da vardı. Rus restoranlarında tanıştığımız için, adı Rus salatası oldu. 30 sene böyle yedik. İkinci dünya savaşı bitti, Moskova gözü bize dikti. Boğazlarda üs talep etti, doğu sınırımızdan toprak istedi. Tam o sırada. Washington büyükelçimiz Münir Ertegün kalp krizi geçirdi, vefat etti. Propaganda şaheseri Beyaz Saray, bu diplomatik fırsatı kaçırmadı. Münir Ertegün’ün cenazesi, Missouri zırhlısına yüklendi, ABD’nin dostluk mesajı olarak, Türkiye’ye gönderildi.

Münir Ertegün

Mehmet Münir Ertegün (1883-1944)

Bu ölüm hadisesi, Türk-Amerikan ilişkilerinde doğum noktasıydı. Missouri zırhlısı, ABD’nin en büyük savaş gemisiydi. 270 metre boyundaydı. 1600 mürettebatı vardı. Pasifik’te savaşmıştı. Japon imparatorluğunun ABD’ye kayıtsız şartsız teslimiyet belgesi, Missouri’nin güvertesinde yapılan törende imzalanmıştı. Bu kadar önemli bir savaş gemisinin, adeta cenaze arabası gibi gönderilmesi, ABD’nin Türkiye’ye verdiği değeri gösteriyordu. Siz hiç merak etmeyin, biz sizi Ruslara karşı koruruz mesajı veriliyordu.  Hatta, Missouri tek başına yeterli görülmemiş, yanına refakatçi olarak, Providence kruvazörüyle, Power destroyeri ilave edilmişti. Demem o ki kardeşim tabutu taşımak için filo göndermişlerdi, filo. Kelimenin tam manasıyla gövde gösterisiydi.

Amerikan Gemiler, 1946

Mehmet Münir Ertegün’ün naaşını ölümünden 2 yıl sonra İstanbul’a getirildi – 1946

Missouri’nin gelişi, yalaka basınımız tarafından anbean takip ediliyor, vatandaşa duyuruluyordu. Missouri cebelitarık’tan geçti, Missouri İtalya açıklarında, Missouri ege sularında filan. Fotoğraflar yayınlanıyordu, gemilerden röportajlar yayınlanıyordu. Peki, yalaka basınımızın o dönemin ilkel şartlarında, Akdeniz’in ortasından fotoğraf çekebilme, röportaj yapabilme imkanı var mıydı? Elbette yoktu. Amerikalılar çekiyor, bunlara veriyor, bunlar da yayınlıyordu. Bugün olduğu gibi, o gün de sahibinin sesiydi, yalaka basınımız. Neticede Boğaza demirlediler. Mübarek Cuma gününe denk getirmişlerdi. Bir zamanlar elalemin zırhlıları boğaza demirledi diye kurtuluş savaşı başlatan millet elalemin zırhlılarını kurtarıcı gibi karşıladı. Beylerbeyi’nden Üsküdar’a, Beşiktaş’tan Sarayburnu’na kadar bütün sahillere yığılan sayın ahalimiz, sevinç çığlıkları attı, davul zurna çaldı, el salladı. Ve Missouri, toplumsal histeriye dönüştü. Yalaka basınımız, tarihimizde ilk kez İngilizce manşet attı, sekiz sütuna Welcome Missouri dedi. Dolmabahçe sarayının hemen yanındaki Bezmialem Valide Sultan Camisi’nin minareleri arasına Welcome mahyası asıldı.

Welcome Mahya

Kız Kulesi

Kız Kulesi’ne Welcome Missouri afişi asıldı. Hereke’de özel halı dokundu, üzerinde İstanbul haritası vardı, Missouri’nin komutanı oramiral Henry Hewitt’e hediye edildi. Genelev bembeyaz badana yapıldı. Duvarlarına hoşgeldiniz denizciler yazıldı. Amerikalı bahriyelilere hastalık bulaşmasın diye, doktorlar gönderildi, genelev komple muayeneden geçirildi. Kadınlar, göbeklerine welcome yazdırdı. Dolarlarını Türk parasına çevirsinler diye, Dolmabahçe’de döviz bürosu açıldı. Taksim meydanına dev boyutlu Missouri fotoğrafı yerleştirildi. TEKEL, Missouri markasıyla sigara üretti. PTT, Missouri anısına pul çıkardı. Vitali Hakko’nun Şen Şapka’sı Hoşgeldin Missouri yazılı eşarplar bastı. Amerikan bayraklı uçurtmalar uçuruldu. İstanbul belediyesi, Beşiktaş’tan Karaköy’e kadar tüm binaları pırıl pırıl boyadı, asfaltı yeniledi. Sadece Amerikalılara hizmet vermesi için, Dolmabahçe’yle Taksim arasında çalışan, 12 adet belediye otobüsü tahsis edildi. Otobüsler ücretsizdi. Sinemalarda, tiyatrolarda 80’er adet koltuk Amerikalılara ayrıldı, bilet alınmayacaktı. Ankara’da Missouri adıyla lokanta açıldı. Başkentin en iyi lokantalarından biri, adını Washington olarak değiştirdi.

Kartpostallar

Ve. Rus salatası aniden Amerikan salatası oluverdi! Niko ve Aleko, iki kardeş, Rum vatandaşlarımızdı. İstiklal caddesinde, Atlantik ve Pasifik adıyla iki büfe işletiyorlar, tost, sahanda yumurta, sosis filan, bugünkü tabirle fastfood satıyorlardı. Uyanık Niko efendi, şööle cafcaflı bir tabela hazırladı, üstüne Amerikan salatası 35 kuruş yazdı, büfesinin camına yerleştirdi. İstanbul kuyruğa girdi! Memlekette ne kadar büfe, birahane, lokanta varsa, Amerikan salatasının üstüne atladı. Ruslar gelince, Rus salatası, Amerikalılar gelince, Amerikan salatasıydı. Kırk yıllık kani, olmuştu yani. Üzerinden 70 sene geçti. Girin google’a. Rus salatası tarifi diye arayın. 200 küsur bin sonuç çıkar. Amerikan salatası tarifi diye arayın. 200 küsur bin sonuç çıkar. Salata aynı salatadır ama. Sayın ahalimiz, bizimle hiç alakası olmayan bu salata için, Rus ve Amerikan diye, tam ortadan ikiye bölünmüştür. Türkiye’nin soğuk savaş tarihi, budur! Kore de budur, Suriye de budur! (Yılmaz Özdil)

Ayranın Fiyatı Nedir?

Tarih: Ağu 26 2015

Bir döner-ayran 5.50 liradır. Döner ayrandan 5.0 lira daha pahalıdır. Ayranın fiyatı nedir?

Cumhuriyet gazetesinin ekonomi sayfasının başlığını okuyunca aklıma bu soru geldi. Cumhuriyet, küresel ekonomiyi sarsan kara pazartesi haberini şu başlıkla verdi: Şöyle diyordu haberin spotu; Dünyanın parlayan yıldızı olarak anılan Çin’in yaldızları dökülmeye başladı. Hürriyet gazetesi küresel çöküşü Çin Şişeden Çıktı diye yorumlatıp, tüm umudun ABD olduğunu yazdı: FED Dünyayı Kurtarabilir mi: Amerikan Merkez Bankası’nın faiz artışını öteleyip dünyaya bir nefes aldıracak hamleyi yapıp yapmayacağı tartışılıyor. Yani. Demek ki. Çin kötü adam ve ABD dünyayı kurtaran iyi adam idi Yukarıdaki soruya dönersek. İçlerinde Harvard, Yale, Oxford gibi üniversite öğrencilerinin bulunduğu grubun çoğunluğu ayranın fiyatının 0.50 lira olduğunu söyledi!

Küresel sermaye gerçeklerin üzerini medyayı kullanarak algı operasyonlarıyla/maniplasyonla kapatıyor; yalan üzerine bilinç yaratıyor. Amacım burada ne Cumhuriyet’i ne de Hürriyet’i şüphe altında göstermek. Ne yazık ki, küresel sermaye odaklarının yayın organlarından gelenleri, bizim medyamız tercüme edip/çevirip, hiç sorgulamadan sayfalarına koyuyor. Oysa bakınız. Sadece bu ağustos ayında ne oldu: 1) İhracatta avantaj elde etmek isteyen Çin, para birimi yuan’ı zayıflatarak dolar’a bayrak açtı. 2) Asya’nın iki dev ülkesi Rusya ve Çin, ikili ticari işlemlerde kendi para birimlerini kullanma kararı aldı. Vs. Demek ki. Algı operasyonları sürecek. Ekonomi sayfalarında daha çok Çin’in/Avrasya’nın kötü adam olduğuna dair haberler okumaya devam edeceğiz! Fakat. Şu haberleri hiç okuyamayacaksınız.

Küresel krizin temelinde, finansal kapitalizmin işleyiş mekanizmasının özünü oluşturan -Londra’dan Zürih’e uzanan- vergi cennetleri off shore merkezler olduğuna dair bir tek haber okudunuz mu? Okuyamazsınız Göremezsiniz Duyamazsınız Yıllarca istihbarat örgütlerine ilişkin haberler-kitaplar yazdım. Gördüm ki. Dünyanın en iyi saklanan sırları; vergi cennetlerinde bulunan servet sahipleridir ve para tutarlarıdır! Meselenin önemini, sanırım rakamlar vererek izah edebilirim. Örneğin. İsviçre’de bulunan yabancılara ait servet miktarı; 1 trilyon 800 milyar euro’dur! Bunun 60 milyar euro’su Yunanlılara aittir. Parayı getirip ulusal bankalarına koysalar Yunanistan’ın finans krizi aşılır. Ama. Kapitalizmin dini-ulusu paradır, getirmezler! Sadece Zürih-Bern değil. 2013 yılında tüm vergi cennetlerinde tutulan özel kişilere ait servet tutarı; 5 trilyon 800 milyar euro’dur. Bir başka hesapla; 7 trilyon 500 milyar dolar’dır! Ekonomist James Henry’e göre bu para, 21 ile 32 trilyon dolar’dır! Ki bu küresel finans servet tutarının yarısına eşittir. Bu karışıklığın nedeni, off shore hesaplardaki servetlerin yüzde 80’inin beyan edilmemesidir. Bakınız. Bu paralar bankalarda uyumuyor, büyük çoğunluğu uluslararası finans piyasalarını istediği gibi yönlendiriyor! ABD’deki 100 dolar banknotların yaklaşık yüzde 70’inin ülke sınırları dışında bulunduğunu biliyor musunuz? Küresel krizden bahsedenlerin vergi cennetlerini dize getirmekten söz ettiğini hiç duydunuz mu? Oysa. Aşırı zenginlerin kaçırdıkları vergiler her yıl devletlere 130 milyar euro’ya mal olmaktadır. Bu korkunç gerçekleri sizlerden saklarlar. Her seferinde sizlerden kemer sıkmanızı isterler. Hele sabredin düzelecek derler! Ve. Ekonomik krizin asıl sahiplerini algı operasyonlarıyla saklarlar.

Örneğin. Lüksemburg denince aklınıza ne geliyor? Denize çıkışı olmayan, Nassau hanedanlığı ile yönetilen, 500 bin nüfusu ve 900 kişilik ordusu bulunan AB kurucusu olan en küçük Avrupa devleti bilgisi mi? Hepsi doğru. Ama pek yazılmaz, dile getirilmez. Bu küçük Avrupa devleti, uluslararası servet yönetimi çarkının en önemli merkezlerinden biridir. Yani. Avrupa’daki vergi kaçakçılığının kalbinde yer almaktadır. Dünya üzerinde işlem gören Lüksemburg menşeili yatırım fonlarının toplam miktarı -2013 yılı başı itibarıyla- 2 trilyon 200 milyar euro’dur. Sizleri bu rakamlarla veya dünyanın dört bir yanında faaliyet gösteren çokuluslu şirketlere ne gibi haklar verdiğiyle meşgul etmek istemiyorum. (Her gün Fransa, Almanya ve Belçika’dan finans şirketlerinde çalışan 150 bin kişi Lüksemburg’a sabah gelip akşam döner!) Vergi emekçilerin ödediği bir haraca dönmüştür dünyada. Krizler de ya bunlara ya da bu sistemi tehdit eden ülkelerin sırtına bindirilir. Evet. Söylemek istediğim, küresel kriz konusunda gerçeklerin yazılmadığını göstermektir. Avrupa’nın göbeğinde vergi cennetleri harıl harıl vergi kaçırır; AB seyreder. (Sonra da gelip bizim kokorecimize laf ederler!) Bu ekonomi çarkı sürer gider. Dünya üretiminin merkezi Çin kötülenirken, Lüksemburg dükalığının büyük hırsızlığını kimse görmez/göstermez. Ve hep. Haber kanalı spikeri üzüntülü yüz ifadesiyle söyler durur: Borsa erozyona uğradı. Dolar’ın ateşi çıktı. Euro dalgalı. Türk Lirası çakıldı. Sonuçta. Borsa-döviz tapılacak putlara dönüştürülür. Piyasalar kutsal kabe muamelesi görür. Oysa. Bunlar sadece kağıttır. Hepsi bu. Hepsi işin özünde algı operasyonudur/bir göstermeme/düşündürmeme halidir. Bakmak için algı yeterlidir; görmek için bilim gerekir! Evet, yazının başındaki soruya dönersek, yanıt çok basittir: Ayran 25 kuruştur. (Soner Yalçın)

Ortadoğu’yu Bize Yedirmezler

Tarih: Tem 02 2015

Önce yıllardır söylediklerimi tekrar edeyim: Hayat enerji demek! Dünya var olduğu sürece enerjiye hükmeden dünyaya da yön verecek. 20. yüzyılda olduğu gibi 21. yüzyılı da, yerine daha ucuz bir alternatif konulamadığı sürece, petrol ve türevlerine hükmedenler yönetecek. Ayrıca unutmamak gerekir ki, dünyadaki enerji kaynaklarının en ilginç özelliği çıktığı ülke ile ona hükmeden ülkenin (istisnalar dışında) hep farklı ülkeler olmasıdır. Ortadoğu yer altı petrol kaynaklarının %64’üne sahiptir ama kendisi sadece %4’ünü kullanır. Dünyada enerji zengini olup da dünyaya yön verebilen ülke hemen hiç yok. Enerji zengini ülkelerin kaderi hep başkalarının elinde!

Bugüne dek Ortadoğu’ya başta ABD olmak üzere Batı hükmetti. Ancak, kazın ayağı artık pek öyle değil! Devreye Çin girdi. Çin üretimde ABD’yi sollamak için elinden geleni yapıyor. Üretim alanında ABD’yi zorlayacak güce de erişti! Ancak hala askeri güç olarak ve araştırma/geliştirme alanında ABD’nin gerisinde kaldığı için, son demlerini yaşasa da, hala dünyanın ağababası ABD! ABD Uzakdoğu’da devamlı Çin’i çevrelemek ve frenlemek (contain) çabasında! Ancak Çin enerji fakiri bir ülke! ABD ile yarışabilmek için dünya enerji kaynaklarına saldırmak zorunda! Bir gözü petrol zengini Güney Amerika’da (Venezüella), diğeri Kuzey Asya’da, bir üçüncü gözü de Ortadoğu’da! Üstelik Çin başta Suudi Arabistan olmak üzere, Ortadoğu’ya büyük yatırımlar yapıyor.

Rusya’nın enerji kaynakları zengin ama o da dünya devliğine oynayan bir ülke olarak, Ortadoğu’da enerji kimlere dağıtılıyor, yakından ilgili. Kaldı ki, Rusya’nın Akdeniz’de kontrol edebildiği tek liman Suriye’nin Tartus şehrinde. Suriye’de takriben 100.000 Rus var. Tartus Limanı’nı kaybedecek Rusya Karadeniz’e sıkışır-kalır, adeta boğazı sıkılıyormuş gibi bir duyguya kapılır. Şimdilerde Batı ile (P5+1) anlaşmanın eşiğine gelen İran ambargo kalktıktan sonra Ortadoğu’daki etkinliğini kat be kat arttırmaya soyunacak. Şii İran Ortadoğu politikalarına çeşitli Şii unsurları kullanarak müdahil olmaya çalışıyor. Hamas ve Hizbullah ile ilişkilerini bugüne dek Nusayri (Şia’nın bir kolu) Esad üzerinden yürüttü. İran’ın hemen dibindeki Irak ve Suriye’de önemli stratejik çıkarları var.

İran dışında Ortadoğu’da “devlet gibi devlet” olarak Türkiye, Mısır ve İsrail var! İsrail’in Ortadoğu’daki dengeler konusunda ne kadar hassas olduğu malum. Mısır’da Sisi’nin de RTE’den nefret ettiğini söylemek ise kişi için haddini aşmak olmaz. Mezhepler/kavimler bölgesi Ortadoğu devamlı çatışır ama üretmez. Yukarıda belirttiğim gibi Ortadoğu dünya yer altı petrol kaynaklarının %64’üne sahiptir ama kendisi sadece %4’ünü kullanır. Bu oran bölgede sanayi üretiminin ne kadar düşük olduğunun göstergesidir. Ortadoğu’da yukarıda saydığım devletlerle ve onların işbirlikçileri ile çatışan terörist örgütler (IŞİD, Nusra, El Kaide v.b.) sürekli etkin olurlar. 21. yüzyılda hala kendi devletini kuramayan ama Türkiye, Irak, Suriye, İran’da var olan Kürtler de bölgenin kanayan yarasıdır. Kürtler ve mezhepçi terör örgütleri kimi zaman bağımsız hareket ederler, kimi zaman bölgede kendi oyununu kurmaya çalışan devletler tarafından kullanılırlar/yönlendirilirler/teşvik edilirler. Son dönem IŞİD (artık İD) ve Kürtlerin yıldızının parladığı dönem oldu! Şu anda Batı (ABD) Kürtlerle müttefik durumda! Çin ve Rusya sütre gerisinden Esad’ı savunuyor. Dünyanın en şaşkın dış işleri uzmanı (AD) ve en mütecaviz lideri (RTE) sayesinde Türkiye ise bölgede ahı çıkmış vahı kalmış Müslüman Kardeşler (ÖSO) ve en azgın örgüt (devlet?) IŞİD (İD)’ye oynadı, oynuyor. Türkiye’nin bölgede oyun kurmak için tek şiarı var: Sünni olsun da isterse terörist, isterse zavallı bir örgüt olsun!

IŞİD ve PYD sınırımızda birbirini yerken Türkiye çok tedirgin. Tedirgin olmasının haklı nedenleri var. Ama RTE kendi kendine celallenmesin! Suriye’yi Türkiye’ye yedirmezler! Bakın göreceksiniz, RTE celallendiği ile kalacak! Korkmayın, Ne Suriye’ye saldırabilir, ne tampon bölge kurabilir, ne de buradan oraya top atabiliriz! BM kararı olmadan adama adım attırmazlar. BMGK’de de ABD, İngiltere, Fransa, Çin ve Rusya var. Bunların ortak oluru olmadan kılımız kıpırdatamayız. BM’nin hangi şartlarda ülkeler için nefsi-i müdafaa hakkı tanıdığı basında devamlı yazılıyor. IŞİD veya PYD doğrudan Türkiye’ye saldırmadıkça böyle bir hak doğmaz. Eğer, IŞİD veya PYD Suriye’deki halkalara soykırım/toplu öldürme uygularsa müdahale edilir ama yine uluslararası onay lazım! Unutmayın, Türkiye hem BM, hem NATO üyesi. Bu kuruluşların rızası olmadan TSK başka bir ülkeye kalıcı adım atamaz. Yapsa yapsa Süleyman Şah Türbesi’nin geri kaçırılması sırasında yaptığı gibi yerel güçler eşliğinde (YPG/PYD) türbeyi sınırımıza taşır!

Bu yazının esas amacı Türkiye’nin Suriye meselesinde hukuken ne kadar boşlukta olduğunu vurgulamak değildir. Amacım uluslararası dengelerin Suriye’yi tek başına RTE’ye yedirmeyeceğini anlatmaktır. RTE erken seçim yaptıracak, bunun öncesi de Suriye’ye savaş açıp, milli kahraman olmaya soyunacak diye korkanlar propaganda yapanlar enerjilerini boşa harcamasınlar! Suriye sadece Suriye değildir! Ortadoğu sadece Ortadoğu değildir! (Dr. Cüneyt Ülsever)

Şu Bizim Amerika

Tarih: Eki 23 2014

Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) hareketinin, iki yıl gibi kısa bir zamanda Irak-Suriye coğrafyasında İngiltere büyüklüğünde bir alana hakim olup, yaklaşık 25 milyon nüfuslu fiili devlet konumuna gelmesi şaşkınlık cümleleri ile yorumlanıyor. Bu iş nasıl oldu? sorusu gündemde. Oysa, işin öncesini iyi biliyorsanız, gelişme pek de şaşırtıcı görülmemeli.   Başbakan Davutoğlu’nun Suriye’deki Beşar rejimi ile uzun süre Bağdat’ta iktidar olmuş Maliki’nin Sünni Arap nüfusa yaptıklarının bu tür bir gelişmeye yol açtığı, Irak’ta herkesi kucaklayan ulusal bir hükümet kurulmadan ve Suriye sorunu çözülmeden bu işin altından kalkılamayacağına ilişkin analizi doğrudur. Ama, bugün geldiğimiz noktanın aslında 1979 yılında başlamış bir siyasi planın devamcısı olduğunu göz ardı edemeyiz.

IŞİD, 24 Aralık 1979 günü başlayan ve 15 Şubat 1989 günü de sona eren Afganistan’daki Sovyet işgalinin bugünlere kadar uzanan yapılanmasıdır.   Sovyetler Birliği Afganistan’ı işgal ettiğinde, direnişi Mücahid örgütler üzerinden tasarlayan ve uygulayan dönemin ABD Başkanı Carter’in Güvenlik Baş Danışmanı Zbigniew Brezezinski’nin attığı bu adım, ilerleyen yıllarda Taleban ve El-Kaide’ye, devamında da IŞİD’e dönüştü.  Bu söyleşiye dikkat.  Brezezinski’nin 15 Ocak 1998 tarihinde Alexander Cockburn ve Jeffrey St. Clair ile yaptığı söyleşinin şu bölümü, Amerikan yönetimlerinin önce ittifak kurup sonra da savaşmayı gelenek haline getirdikleri selefi/radikal hareketlerle ilişkisinin başlangıç noktasını aktarması açısından önemlidir:

– CİA eski Başkanı Robert Gates, Gölgelerin İçinden isimli kitabında, Afganistan’daki Mücahid gruplara askeri yardımlarınızın Sovyet işgalinden 6 ay önce başladığını söylüyor. Bu doğru mu?

Brezezinski: Evet. Resmi tarihimiz, CİA’nın Mücahidlere yardımının 1980’lerde başladığını yazmaktadır ama, fakat gerçek, yardımın Başkan’ın 3 Temmuz 1979’da imzaladığı talimat ile başladığıdır. Bunu, işbaşındaki Sovyet yanlısı hükümeti devirmek için yaptık ve yardım başlatmamızın kısa sürede bir Sovyet işgaline yol açabileceğini Başkan Carter’a söyledim.

– Bunu biliyordunuz ve başlattınız, devamında işgal geldi ve bu kez açıktan yardımı yaptınız. İşgale neden olmaktan dolayı bir pişmanlık yaşıyor musunuz?

Brezezinski: Neden pişman olayım. Yaptığımız  iş Sovyetler’i Afganistan’a çekti, Carter’a, nihayet Sovyetler’i kendi Vietnam savaşlarına çektik dedim. Zaten 10 yıl savaştılar ve dağıldılar.

– Yani, bu planınızla geleceğin radikal terör gruplarına yol vermiş olmaktan pişman değilsiniz.

Brezezinski: Dünya tarihi açısından hangisi önemlidir? Sovyetler’in dağılması mı, Taleban mı? Bazı Müslümanlar’ın ortaya dökülmesi mi, Orta ve Doğu Avrupa’nın özgürleşmesi mi? Bu soruların cevabı benim için önemli.

Bu yanıtın perde arkasında 1.5 milyon Müslüman Afgan sivilin ve 250 bin Mücahid’in ölümü var! Sözlerden, o Müslümanlar’ın Avrupa özgürleşsin diye öldüklerini anlıyoruz. O zaman bugün ölen Müslümanlar’ın da kimler için öldüklerini iyi anlamamız gerekiyor.   Bugün bölgede yaşadığımız olayların perde arkasında yatan beyin kimyası budur. Obama, IŞİD ile ilgili savaş kararını açıklamadan bir gece önce Beyazsaray’da Brezezinski ile yemek yiyordu.

1979 yılından bu yana, Suudi Arabistan’ın parası, Amerika’nın teknik desteğiyle oluşturulan bütün radikal hareketler aslında, Amerikan diplomasi ve askeri hedeflerinin bir oyuncağı olarak görev yaptılar. Bir süre kullanıldılar, sonrasında da yok edildiler. El Kaide’nin Amerikan komandoları tarafından öldürülen lideri Usame bin Laden 80’lerde CİA ile en yakın çalışan bir karakterdi. Belli ki, IŞİD lideri Bağdadi’nin de bir son kullanma tarihi var ve Washington’dan yapılan açıklamalar planlanan finalin 3 yıl sonrası olduğunu gösteriyor.   Neden 3 yıl? Bunu da Brezinski’nin 10 Ekim’de MSNBC TV’deki şu cümlesinden anlıyoruz: Bu hareket önümüzdeki dönemde Orta Asya ve Kafkasya’ya yayılacak. Bizim oraya askerimizi sokmamız, İslam’la 20 yıl savaşmamız demektir. Kobani’yi savunmak için Peşmerge güçlerinin oraya naklini sağlamamız yeterlidir.

Vay canına, adam duruma hakim ve 1979 senaryosundan vaz geçmeye de niyetli değil bunun için IŞİD’in en az üç yıl buralarda olması gerekiyor.   Dönelim MSNBC’deki Türkiye neden Kobani’de etkin duruş sergilemiyor tartışması üzerine söylediklerine: Türkler hiçbir zaman  Amerika’nın uzun vadeli hedeflerini görmeden hareket etmezler. Onlara daima ne yapacağımızı ve bunun sonuçlarını iyi anlatmamız gerekir.   Demek, iyi tanımışız. (Ardan Zentürk)

Topla Hokkabazlık

Tarih: Eki 20 2014

Biz, top kavramıyla aslında bundan bin küsur sene önce, Asya’dan daha buralara gelmediğimiz zamanlarda tanışmıştık. İçerisi saman dolu meşin bir topla bugünkü futbola benzer bir biçimde oynar, bu oyuna depük derdik. Depük sözü depmek yani tepmek fiilinden gelirdi. Sonraları depükü unuttuk, onun yerini çevgân aldı ve çevgân yüzyıllar sonra Avrupa’nın polosu oldu. Evliya Çelebi, meşhur Seyahatname sinin dördüncü cildinde çevgân oyunundan da bahseder, Bitlis’te Çevgân Meydanı diye bir yer olduğunu anlatır ama çevgân oynayanların günaha girdiğini söyler. İşte, Evliya Çelebi’nin yazdıkları:

Bitlis’te, Şeref Han Camii yakınında Çevgân Meydanı denilen bir yer vardır. Atlı silâhşörler bu her hafta meydanda çevgân ve cirit oynayup marifetlerini gösterirler. Çevgân şöyle oynanır: Meydanın bir ucunda mermerden bir taş, diğer ucunda ise uzun bir sütun vardır. Her iki tarafta biner atlı toplanır, ellerine kızılcık ağacından yapılmış eğri birer topuz ve sopa ile beklerler. Ağaçtan yapılmış ve adam kellesi boyunda olan bir top getirilir, mehter çalmaya başlar ve her iki taraftan birer kişi atlarını ortaya sürüp ellerindeki sopalarla topa vurarak topu kendi taraflarındaki dikili taşların gerisine atmaya çalışırlar. Top bazan havada uçar ve bir başka atlı gelip vurarak kendi tarafına geçirmeye çalışır. Topu kendi sınırlarından içeri geçirenler oyunu kazanmış, diğerleri de kaybetmiş sayılır ve oradaki herkese çok büyük ziyafet çekerler. Oyundaki atlar bile topa alışmış vaziyettedir. Öyle ki kedi fareyi nasıl takip ederse, at da topu öyle takip eder. Ama bazı müsabakalarda oyunu seyredenlerin birbirlerine girip kan döktükleri de olur. Ama, din âlimleri bu top oyununa izin vermeyip yasaklamışlardır ve yasağın sebebi, Kerbelâ Çölündeki hadisedir:

Hazret-i Hüseyin Kerbelâ’da şehid edildikten sonra, mübarek başı onunla beraber şehid edilen diğer mübarek kişilerin başlarıyla beraber Şam’da bulunan Yezid’e gönderilmişti. Yezid, o sırada hamamdaydı ve haberi alınca hamamdan çıktı, atına bindi, eline bir çevgân sopası aldı ve İmam Hüseyin Hazretleri’nin yere konulmuş olan mübarek kellelerini bu sopa ile vurarak yuvarlamaya başladı. Sonra, diğer Kerbelâ şehidlerinin başlarına da aynı işi yaparak hokkabazlık eyledi. Derken, İmam Hüseyin’in kellesini on bin askerle beraber Mısır’a gönderdi ve ‘İşte, bağlandığınız İmam Hüseyin’in başı’ dedi. İmam’ın kellesi, günler boyu buradaki Rumeli Meydanı’nda kumlar üzerinde kalıp yuvarlandı. Bu sırada Yezid’e bağlı olan bazı Mısırlılar, İmam’ın başına ayaklarıyla vurdular. Bu işi yapanların soyundan gelenlerin ayakları hâlâ tulum gibidir. Mısır’da ve Anadolu’da topla oynamak, işte bu yüzden yasaktır; ‘Yezid, İmam Hüseyin’in başı ile de böyle oynamıştı’ diye yasaklanmıştır. Hadise, Arap tarihlerinde açık bir şekilde yazılıdır ama bundan haberdar olmayanlar topla oynayıp hokkabazlık ederler.

(Murat Bardakçı)

Columbus Day

Tarih: Eki 16 2014

Amerikalılar, Kristof Kolomb’un (Christopher Columbus) yeni kıtaya çıkışının yıldönümünü her yıl kutlar. Bu pazartesi Amerika’nın her köşesinde Columbus Day olarak kutlandı. Kutlamaları izlerken zihnimden neler geçtiğini burada sizlerle paylaşmak istiyorum. Türkiye’nin içinde yer aldığı bölge hiçbir zaman rahat ve huzur yüzü görmedi. İçinde yaşadığımız zaman diliminde yaşananlara bakarak da bu sonuca varmamız mümkün, ama tarih boyunca da durum hiç farklı olmadı. Ehl-i salib sürülerinin Kutsal Topraklar’a geçerken Bizans’ı yağmalamalarıyla başlayan bir süreçten söz ediyorum. Bizim niçin içinde yer aldığımızı bugün bile anlamakta zorlanacağımız I. Dünya Savaşı’nı hatırlayın. II. Dünya Savaşı’na katılmamız için Ankara üzerinde uygulanan baskıları da. Şu yakın zamanlarda Irak’ın işgali macerasına iki kez (1991 ve 2003) itilmek istendiğimizi de bunlara ekleyin. Bu defa da durum farklı değil.

Birlikte onlara karşı savaşa girmemiz beklenen El Kaide ve IŞİD gibi örgütler varlıklarını Batılı ülkelerin yanlış politikalarına borçlu değiller mi? Önce İsrail’e yer açacağım diye Filistinliler yerinden yurdundan edilmese, sonraları İsrailliler güvenli bir hayat yaşasın diye bölge halklarına hor davranılmasa, sevilmeyen yönetimler zorla ayakta tutulmaya çalışılmasa o tür örgütler ortaya çıkabilir, çıktıklarında destek görebilir miydi? Libya’da Kaddafi’yi linç eden kalabalıklar aslında kime tepki veriyordu dersiniz? Kaddafi’nin linç edilmesiyle zirveye çıkan süreç, Beşar Esad gibi yöneticileri, aynı akıbete uğrayacağına ülkesinin tahribini ve yüz binlerce insanın ölümünü göze almaya sevk ederek bugünkü kanlı tabloya yol açmadı mı? Fazla soru sormaya gerek yok. Bu bölgenin insanı hiçbir zaman rahat ve huzur görmediğinin farkında olduğu gibi, bu durumun sebebinin ne olduğunu da biliyor.

Kristof Kolomb, Hindistan’a vardığını sanıp Amerika’ya ayak bastığında masum bir halkla karşılaşmıştı. Kolomb ve mürettebatı tepeden tırnağa silahlıydı; kendilerini sevinçle karşılayan yerli halk ise silah nedir onu bile bilmiyordu. Kolomb geminin seyir defterine o gün şu notu düşmüştü: “Bize papağan, pamuk balyaları ve daha pek çok şey getirdiler; biz de onlara göz alıcı ama pahasız şeyler verdik. Neleri varsa verip ne verdiysek kabul ettiler. Silahları yok, silah nedir bilmiyorlar; kılıcımı gösterdiğimde bilmedikleri için keskin kenarından tutup kendilerini yaraladılar. Bunlardan iyi hizmetçi olur. 50 adamla hepsini teslim alıp istediğimizi yaptırabiliriz.” Yaptılar da. Gemilerinin her seferinde binlercesini köle olmak üzere Avrupa’ya taşıdılar; geride bıraktıklarını da kadınlı erkekli en ağır işlerde çalıştırdılar. Tarih kitapları, kendilerinden beklenen ağır işleri yerine getirebilmek için geceli gündüzlü çalışan yerli halkın bu yüzden çocuk sahibi olamadığını ve soylarının kuruduğunu yazıyor. Doğan az sayıdaki çocuk da, açlık ve sefalet yüzünden anneleri kendilerini emziremediğinden, kısa sürede ölüyormuş.

IŞİD’e ve El Kaide’ye karşı mücadele cepheleri açmalarına bir şey demiyorum da, Amerikalıların kendi ellerinin kirini bölge halklarına temizletmek istemeleri, bana nedense yeni kıtanın kâşifi Kristof Kolomb’u ve yaptıklarını hatırlatıyor. Amerika’yı bugün yönetenler eğitimli insanlar ve elbette Kolomb’dan farklılar; ama neden bölgeye hâlâ onun gözüyle bakıyorlar? Bunu anlamakta zorlanıyorum işte. Doğanın dengesini bozmaktan vazgeçmekle işe başlasalar ya. (Fehmi Koru)

Ortadoğu Bataklığında At Koşturmak

Tarih: Eki 09 2014

Suriye’nin, TBMM Genel Kurulu’nda hükümet tezkeresinin kabul edilmesinin ardından sert tepki göstermesi tezkere konusundaki tepkileri arttırdı. Emekli Orgeneral Necati Özgen, Suriye’nin onayını alınmadan tezkere çıkarılmasını eleştirerek, “Suriye’nin onayı alınmadan oralarda at oynatamazsınız. Suriye’nin onayını almak gerekir. ABD Kuzey Irak’ta devlet kurulmasına nasıl yardımcı olduysa şimdi de Suriye’de aynısını yapıyor. Amaç bir devlet kurup İskenderun’a açılmak” dedi.

ABD’nin Kuzey Irak’taki Çekiç Güç senaryosunu Suriye’de de devreye soktuğunu ifade eden Özgen, şunları söyledi: “Irak’ta benim de içinde bulunduğum Çevik Güç vardı. Orada Uçuşa yasak bölge ilan ettiler. Irak’ta şu anda bir Kürt devleti yapısı var ve bu Irak anayasasına da girdi. Resmileşmemiş defacto olan bir devlet var. Uçuşa yasak bölge yaratırsanız boşluk doğar bu boyluğu da böyle doldururlar. Aynı şey Suriye için de geçerli. ABD orada aynı taktiği uyguluyor. Tampon bölge, uçuşa yasak bölge diyerek bir boşluk yaratıyoruz. Bu boşluğu Kürt yapısı dolduracak” Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) ve Güney Kıbrıs Rum Kesimi arasında tampon bölge bulunduğunu ve buraya  sadece Barış Gücü’nün girebildiğini anımsatan Necati Özgen,  aynı oyunun Suriye’de de oynanmak istediğini söyledi.

Türk askerine cephe görevi verilmesinin istenilmeyen sonuçları beraberinde getireceğini kaydeden Özgen, ABD için Mehmetçiğin bataklığa sürülmeye çalışıldığını ifade etti. Suriye’de  çok sayıda terör örgütünün bulunduğunu vurgulayan Özgen sözlerini şöyle tamamladı: “IŞİD, El Kaide, PYD gibi birçok örgüt var. Düşman kim? TSK’yı hedefi belli olmayan bataklığa sürüklüyorlar. Analar ağlamasın derken, birçok şehit gelirse ülkenin hali ne olacak? TSK’nın komutanları da bu arada hapishanelerinde çürüyor. Düşmanı tanımıyoruz, başarılı olamayız. Emir komuta ne olacak? Bu koordinasyonu kim yapacak? Asimetrik harekatı bilmediğin topraklarda yapıyorsan başarılı olma şansın yok. Araziyi de tanımıyoruz. Yurt içinde terör olayları olabilir. IŞİD isterse yapabilir. TSK’yı her tarafta cepheye mahkum ediyoruz. TSK sıklet merkezi yapmıyoruz, parçalıyoruz.”


   Geçmişin tehlikesi esir olmaktı, geleceğinki ise robot.

Site Hakkında