Ölen Zat

Tarih: Kas 16 2015

Modern Türkiye Ayakkabısı

Cumhuriyet dönemi arefesindeki Osmanlı toplumuna ışık tutan bir fotoğrafta, Batılılaşma eğiliminin Osmanlı kadını üzerindeki tesiri görülüyor. Artık evlerinden dışarı çıkıp içtimai hayata karışma eğilimindeki kadınlar, sokaktaki bir lostracıya ayakkabılarını boyatırken. Peçenin kalkması, pardesü ve başörtüsünün kulaktaki küpelere kadar inmesi ve topuklu kadın ayakkabıları dikkati celbediyor.

Kimsesiz Çocuklar

Uzun seneler devam eden savaşlar içinde perişan düşen halk içinde birçok çocuk yetim ve öksüz kalmıştı. O günün koşullarında sahipsiz kalan bu çocukların Edirnekapı’daki Mihrimah Sultan Camii’ne yerleştirildiği görülüyor.

Son Türbedarlar

Fatih’teki Nakşidil Valide Sultan Türbesi’nin son türbedarları. 1925 senesinde çıkarılan ve tekke, zaviyeleri tümden kapatan kanunla birlikte türbedarlar da tasfiye edilmiş oldu. Böylece kimi kabir ve türbeler sahipsiz kalırken kimileri de halk arasında gönüllü kimselerin elinde yaşamaya devam etti.

Mayo Tanışıklığı

O günlerin bir başka manzarası da İstanbul sahillerinden. Denize giren işgalci askerlerin çekindiği bu fotoğrafta Türklerin Batı kültürü ile tanışmasına şahitlik ediyoruz. O devre kadar devam eden deniz hamamı kültürü, yani etrafı ahşap paravanla çevrili kadın erkek ayrı kısımlarda denize girme âdeti mevcuttu. O devirden sonra Türkler, bilhassa İstanbul’a gelen Beyaz Rus göçmenlerinin tercih edeceği mayolu plaj kültürüyle tanışacaktı. Karede yer alan İstanbulluların, bu tarzda giyinenleri uzaktan hayretle izlemesi de bu devirde yaşanan kültür değişimini anlatıyor.

Mevta Belli

O dönemde vefat eden bir zatın cenaze merasimi. Zatı göremesek de kim olduğu gayet belli! Gayet sade bir şekilde kabristana taşınan tabutun üzerinde sarılan kilim ve Kâbe örtüsü dikkat çekiyor. Başucunda asılan fesi de eski Osmanlı âdetlerinin son demlerine işaret ediyor. O esnada sokaktan geçmekte olan müstevli askerleri de fotoğrafın bir başka unsuru.

Kanuni Dönemi Taht Kavgaları

Tarih: Tem 08 2015

Sultan Süleyman’ın sekiz oğlu olmuş; Murad, Mahmud ve Abdullah çocukken ölmüş, hükümdarın favorisi olan Şehzade Mehmed 1543’te hayata veda etmiş, Mustafa 1553’te idam edilmiş, en genç şehzade olan Cihangir de bu idamın verdiği üzüntü ile kısa bir müddet sonra hayattan ayrılmıştı. Geriye, iki şehzade kalıyordu: Her ikisi de Hürrem Sultan’dan doğan Selim ve Bayezid. Şehzadeler, o zamanın âdeti uyarınca Anadolu’da sancaklara yollanmışlardı. Selim’in yeri Manisa, Bayezid’inki de Kütahya idi. İki kardeş güç mücadelesine girdiler. Oğullarının hırsları ve birbirlerinden nefretleri yüzünden ortalığın kan gölüne dönmesinden endişe duyan Kanunî yanlarına lâla denen danışman hocalar vererek her iki şehzadeyi birbirlerinden daha uzak yerlere, Selim’i Konya’ya, Bayezid’i de Amasya’ya gönderdi. Asıl kargaşa bu değişikliklerden sonra yaşandı, şehzadeler arasındaki çekişme lâlâlarının kışkırtması ile daha da arttı ve 1559’da savaşa kadar uzandı.

Kanunî şehzadelere nasihatçiler göndermesine rağmen sözünü dinletemedi, iki şehzade orduları ile birbirlerinin üzerlerine yürüdüler ve 1559 Mayıs’ında Konya Ovası’nda karşı karşıya geldiler. 30 Mayıs sabahı başlayıp akşama kadar devam eden savaş kesin bir netice vermedi ve hangi tarafın kazanıp kimin kaybettiği ortaya çıkmadı ise de, Şehzade Bayezid askerlerini alarak geri çekilmeyi tercih etti ve Selim’e karşı daha uygun bir zamanı beklemeye başladı. Bayezid’in hareketi artık taht mücadelesinin sınırlarını aşmış ve devlete isyan halini almıştı. Vaziyetin gittikçe ciddileştiğini farkeden Kanunî o senenin 5 Haziran’ında ordu ile beraber Üsküdar’a geçti ve Amasya’daki oğlunun üzerine yürümek üzere hazırlıklara başladı. Şehzade Bayezid en büyük hatasını işte o zaman, babasının Üsküdar’a geçtiğini haber alınca yaptı: Oğullarından dördünü yanına aldı ve 12 bin kişilik bir kuvvetle iltica etmek üzere İran’a doğru yola çıktı! Bayezid’in kaderi, artık büyük amcası Cem Sultan gibi olacaktı!

Kanunî, oğlunun imparatorluğun o sırada düşmanı olan İran’a sığınmasını önlemek maksadı ile arkasından Sokullu Mehmed Paşa’nın kumandasında bir ordu gönderdi ama Bayezid’in askerleri Sokullu’nun ordusunu İran sınırında kılıçtan geçirdiler ve şehzade bu zaferin ardından askerleri ile beraber İran’a ulaşmayı başardı. Bayezid, 1559’un 21 Ekim’inde İran’ın o zamanki başkenti Kazvin’de Şah Tahmasb tarafından parlak bir törenle karşılandı. Osmanlı’ya karşı eline çok büyük bir koz geçmesinden dolayı büyük memnuniyet duyan Tahmasb, şehzadenin emrine bir saray tahsis etti, oğullarının herbirini İranlı beylerin himayesine verdi ama bu arada Bayezid’in beraberindeki 12 bin askerden 9 bininin Osmanlı topraklarına dönmesini sağladı.

Şehzadenin yanında hâlâ 3 bin asker vardı ve bunlardan bazıları Kanunî ile Şehzade Mustafa’ya karşı başarı kazanılamamış olmasına rağmen İran’da ellerinde hâlâ bir şans bulunduğunu düşünüp Şah Tahmasb’ı devirerek İran’a hâkim olma hevesine kapıldılar. Bu teşebbüslerin haber alınması Bayezid’in ilk felâketi oldu ve Şah şehzadenin askerlerini kılıçtan geçirdikten sonra Bayezid’i hapsettirdi. O günlerde İstanbul ile Kazvin arasında yoğun bir elçi trafiği vardı. Kanunî ile Şahzade Selim’in elçileri Şah’tan Bayezid’in ölü veya diri kendilerine teslimini istiyorlardı, Şah da bu işi mükemmel bir pazarlık konusu haline getirmişti. Bayezid o günlerde babasına şiir şeklinde mektuplar yazıyor, hata ettiğini söyleyip affedilmesini istiyordu. Kanunî Süleyman da aynı şekilde, yani şiir biçiminde gönderdiği cevabî mektuplarında Bayezid’e “Tövbe ettiğin takdirde affedebilirim” diyordu ama bütün bu yaşananların ardından artık affetmesi mümkün değildi.

Gurbetteki şehzadenin kaderi, 1561’in 25 Eylül’ünde acı şekilde noktalandı! Şah Tasmab, 1 milyon 200 bin altın ve Kars Kalesi’nin verilmesi karşılığında Bayezid’i Kanuni ile Selim’in elçilerine teslim etti ve bu işi son derece utanç verici şekilde yaptı! Bayezid’in sakalını ve bıyığını traş ettirdikten sonra yanına getirtti, Osmanlı elçilerini de çağırdı, elçilere “Bayezid Han bu mudur?” diye sorup “Evet” cevabını aldıktan sonra teslim etti ve Şehzade Selim’in bir adamı, isyankâr şehzadeyi hemen orada boğdu ve ardından Bayezid’in İranlı beylerin konaklarında tutulan dört şehzadesi de idam edildi. İdamlar bu kadarla da kalmadı, Şehzade’nin İran’a giderken çok küçük olduğu için yanına almayıp Amasya’da bıraktığı oğlu da annesinin kucağından alınarak boğduruldu!

Kanunî, Şah Tahmasb ile daha önce yaptığı pazarlıklarda asi oğlunun sağ olarak teslim edilmesi şartını koymuştu ve idamına izin verilği için Şah’a yaptığı vaadlerin tamamını yerine getirmedi. 1 milyon 200 bin altın yerine sadece 400 bin altın ödedi ve Kars Kalesi’ni İran’a vermekten vazgeçti! Şehzade Bayezid’in İran macerası, Osmanlı tarihinde Cem Sultan hadisesinden sonra yaşanan en hüzünlü hadiselerden idi ama Kazvin’deki idam taht vârisi kardeşler arasında çıkan savaşları ve onbinlerce kişinin hayatını kaybetmesi ile neticelenecek diğer mücadeleleri önlemek için yapıldığından, Fatih’in “Kanunnâme”sine göre hukukî bir hak idi ve hattâ mecburiyet sayılırdı.

Kısaca söyleyeyim: Kanunî’nin idam ettirdiği kanından gelen kişiler sadece Şehzade Mustafa ile sınırlı değildir, hükümdar toplamda iki oğlu ile altı torununu boğdurmuştur! O zamanların Türkiye’si 1553’te Mustafa ile küçük oğlunun idamından sekiz sene sonra bir diğer şehzadenin, Kanunî’nin Hürrem Sultan’dan doğan bir başka oğlunun, Şehzade Bayezid ile Bayezid’in küçük yaşlardaki beş oğlunun idamı ile sarsılacaktır!

Bundan asırlar önce meydana gelmiş tarihî olaylar bugünün şartları ve kuralları içerisinde değerlendirildiği takdirde, yanlış ve sağlıksız neticelere varılır. Kanunî Sultan Süleyman’ın oğullarını, diğer bazı padişahların da kardeşlerini idam ettirmeleri konusu da bugünün kavramları ve değer yargıları içerisinde düşünüldüğünde varılacak olan sonuçlar aynı şekilde sağlıksız olur. Fatih’in “Kanunnâme”sinde kardeş katlinin yeri geldiğinde mümkün olduğunu ve ulemadan çoğunun buna izin verdiğini ifade eden maddenin, o zamanın şartları ile değerlendirilmesi gerekir. İznin verilmesine sebep olan gerekçelerin başında, taht mücadelelerinin devleti parçalaması ve tahtı elde edebilmek maksadı ile girişilen savaşlarda sivil halktan onbinlerce, hattâ yüzbinlerce kişinin hayatını kaybetmesi gelir. Üstelik, evlât ve kardeş katli sadece Osmanlılar’a mahsus değildir ve o devrin bütün monarşilerinde “devletin bekaası için” sık rastlanan bir uygulamadır…

Bu konuda iki önemli örnek: Rusya’nın kurucularından kabul edilen ve tarihlere “Korkunç” unvanı ile geçen Dördüncü İvan, kendisine isyan ettiği gerekçesi ile 17 yaşındaki oğlu İvan İvanoviç’in kafasına elindeki asa yahut sopa ile vurmuş, İvan 19 Kasım 1581’de ölmüştü. Bir diğer evlât katli Saint Petersburg’daki Çarlık Sarayı’nda yaşanmış, Çar Pedro, oğlu ve veliahdı Aleksis Petroviç’e yine kendisine karşı başkaldırdığı gerekçesi ile işkence yapılmasını emretmişti. Bu arada oğlunu senatörler ile asillerden oluşan bir mahkemede yargılatmış, Aleksis Petroviç 7 Temmuz 1918’de işkence sırasında can vermiş ve hakkındaki idam kararı ölümünden iki gün sonra çıkmıştı! (Murat Bardakçı)

Yorgios Sfrancis Anıları

Tarih: Haz 02 2015

İstanbul’un fethine dair belgelerin çoğu fetihten yıllar, hatta asırlar sonra yazılmıştır. Ancak bunlardan Chronicon Minus adlı belge, Yorgios Sfrancis adlı Bizanslı bir diplomat tarafından bizzat İstanbul’da fetih harekatı sürerken kaleme alındı. Bu eşsiz belge, fetihten tam 556 yıl sonra 2009’da Doç. Dr. Levent Kayapınar tarafından ortaçağ Rumcası’ndan Türkçe’ye çevrildi. Ancak orjinali Napoli Ulusal Kütüphanesi’nde bulunan bu eserin çatması yıllardır kitapçı raflarında sürünüyordu: Makarios Melissinos adlı bir sahtekâr tarafından fetihten 125 yıl sonra yazılan kitap, hem bizde hem de Avrupa’da Yorgios Sfrancis’e maledilerek defalarca yayınlandı. Halbuki Melissinos, Sfrancis’in günlüğünü bulmuş ve aynen kendi kitabına koymuştu. Fakat bunu yaparken Türk düşmanlığı baskın çıkmış, dini ve siyasi inançlarına göre Sfrancis’in eserini değiştirmişti. Mesela buna göre “Fatih bir sapıktı, İoannis adlı esir çocuğa tecavüze kalkışmış, direnişle karşılaşınca da çocuğu öldürmüştü.”

Bizans Son Tanık

Avrupa’da yayınevleri asırlarca bu eserin orijinali yerine Melissinos’un tahrip ettiği işte bu metni bastılar. Ta ki kitabın orijinaliyle sahtesi karşılaştırılıncaya kadar yalan rüzgarı devam etti. 1966’da Romen tarihçi Vasile Grecu, 1990’da ise İtalyan tarihçi Riccardo Maisano nihayet bu karşılaştırmayı yaptılar ve Makarios Melissinos’un foyasını meydana çıkardılar. Tabii bu gelişmelerden habersiz olan Türk yayınevleri sahte kitabı gerçekmiş gibi okura sunmaya devam ettiler. Halen satışta olan, 1992 ve 2004’te Scala ve İletişim yayınevleri tarafından basılan Bizans Düştü! Bizanslı Tarihçi Francis’ten İstanbul’un Fethi ve Bizanslı Tarihçi Francis Şehir Düştü adlı kitaplar işte bu sahte kaynak esas alınarak Türkçeye çevrildiler.

Neyseki artık sözkonusu eserin aslı Türkçe’de var. Öncelikle bunun sadece İstanbul’un fethini anlatan bir kaynak olmadığını belirtmeliyiz. Bizans saray görevlisi, diplomat ve tarihçi olan Sfrancis, kitabında doğum tarihi olan 1401’den 1478’e kadar 77 yılda başından geçenleri anlatıyor. Bu süreçte Türkler Gelibolu’dan karşıya geçmiş, Avrupa’da ilk fetihlerine girişmişlerdi. Trakya neredeyse İstanbul surlarına kadar artık Türk hakimiyeti altındaydı. Bizans’ın başkenti, Gelibolu ele geçirildikten sonra denizden de saldırıya açık hale gelmişti. Yine bu süreçte; I. Mehmed’in ölümüne, İstanbul’un II. Murad tarafından kuşatılmasına, Selanik’in fethine, II. Murad’ın ölümüne, II. Mehmed’in tahta çıkışına, Rumeli Hisarı’nın inşaasına, nihayet İstanbul’un fethine ve Mora’nın Osmanlılara bağlanmasına tanık oldu.

İstanbul doğumlu Sfrancis asil bir aileden gelmiyordu ama çocukluğu imparatorluk sarayında geçmişti. Çünkü babası burada memurdu dolayısıyla o da saray memuru olmak üzere yetiştirildi. 16 yaşında İmparator II. Manuil Paleologos’un hizmetine girdi. Kısa zamanda herkesin sevgi ve güvenini kazandı. 22 yaşında elçi tayin edilerek II. Murad’a gönderildi. Sfrancis 37 yaşında evlendi. Beş çocuğu oldu. Ancak bunlardan sadece oğlu İoannis ile kızı Tamar hayatta kaldı. 29 Mayıs 1453’te İstanbul’un fethi sırasında Sfrancis son İmparator IX. Konstantinos’in maiyetindeydi. İmparator onu askerleri saymakla ve ihtiyaçlarını tespit ve temin etmekle görevlendirmişti. İstanbul düşünce Sfrancis esir alındı. Karısı ve iki çocuğu da İmrahor (Has Ahır Sorumlusu) tarafından satın alınarak Fatih’e hediye edildi. Sfrancis 28 gün esaretten sonra fidye ödeyerek kurtuldu. Karısını da fidye ödeyerek kurtardı. Sıra çocuklarına geldiğinde peşpeşe gelen iki acı haberle yıkıldı; önce oğlunu sonra kızını kaybetmişti. Henüz 14 yaşında olan oğlu İoannis, kültürü, terbiyesi ve dil bilgisiyle Fatih’in dikkatini çekmişti. Onu babası gibi diplomat olarak yetiştirmek üzere yanına aldı. Ancak İoannis bu güveni istismar ederek Fatih’e suikast girişiminde bulundu ama başarılı olamadı. Cezası hemen orada bizzat Fatih tarafından verildi. Bu olaydan bir yol sonra da kız kardeşi Tamar, saray kadınları arasında yayılan bulaşıcı bir hastalığa kapılarak öldü. Böylece Sfrancis bütün çocuklarını kaybetmiş oldu.

İstanbul’un fethinin canlı tanığı ve doğrudan mağduru olan Yorgios Sfrancis bundan sonra Adriyatik’te karısıyla bir manastıra çekilip inziva hayatı yaşadı. Sfrancis, başına gelen bunca felaketten sonra eğer kitabında kin, nefret, küfür dolu bir üslup tuttursaydı hiç şaşırtıcı olmazdı. Hatta ondan bu beklenirdi. Ama tersine onun düşünce dünyasında kötü Türk soyu imajı yoktu. Bizansın yıkımından, İstanbul’un kaybından ötürü Türkler’den daha çok, Venedik ve Papalığın öncülük ettiği Katolik âlemini suçlu buluyordu. Katoliklerle birleşmeye ve Osmanlılar ile devamlı savaş etmeye karşıydı. Haliyle kitabında Türkleri övmüyor ama yeren, kötüleyen ifadeler de kullanmıyordu. Yine de bazen kendini tutamayıp, kafir karşılığı olarak inançsızlar dediği oluyor. Oğlunu katleden Fatih içinse, acımasız sıfatını kullanıyor. Evladı öldürülmüş, memleketi gaspedilmiş bir baba herhalde ancak bu kadar nesnel olabilirdi. Halbuki Makarios Melissinos’un çatma kitabında Fatih’in cinayetine dair satırlar aynen şöyle; “Emir (yani Fatih) çocuğa karşı ahlak dışı eşcinsel bir eylemde bulunma arzusundaydı”. Yani Fatih, çocuğu cinsel ilişki teklifini reddettiği için öldürmüştü. Bu iftirayı hiç sorgulamadan kabul etmek Batılı tarihçilerin işine geldi ve çoğaltılarak zamanla bu sapıkça cinayet Avrupa’da gerçekmiş gibi algılanmaya başlandı. Şimdi aynı olayı bir de çocuğun babasından, Sfrancis’ten dinleyelim: “Aralık 1453 oğlum İoannis’i acımasız ve inançsız Emir (yani Fatih) kendi elleri ile öldürdü. Çünkü güya çocuk onu öldürmeye teşebbüs etmişti. Vah vah zavallı, talihsiz ve sefil baba olarak başıma gelenlere! Oğlum, on dört yıl ve bir gün eksik ile sekiz ay yaşadı. Ancak bedeni ve aklı ile yetişkinler gibiydi.”

Baltacı ve Katerina Olayı

Tarih: May 07 2015

Rusya Başbakanı Vladimir Putin’in bu hafta Ankara’ya gelmesi, gazetelerimiz ile televizyonlarımıza Türk-Rus ilişkilerinin geçmişini hatırlattı ve Rusya ile ilişki dendiğinde de ilk hatırlanan, bundan tam 298 sene önceki bir söylenti idi: Baltacı Mehmed Paşa ile Rus Çariçesi Birinci Katerina hakkındaki meşhur dedikodu. Baltacı ile Katerina hikâyesi, bizim için asırlardan buyana bir millî zanparalık destanı halini aldı! Daha önce de yazmış ve hayli tepki toplamıştım ama söylentilerin Putin’in ziyareti vesilesiyle yeniden gündeme gelmesi üzerine tekrar yazıyorum: Baltacı Mehmed Paşa ile Rus Çariçesi Katerina arasında hiçbirşey olmamış; Paşa, Çariçe’nin yüzünü bile görmemişti.

İşte, bütün bu söylentilerin ortaya çıkış öyküsü: Türkiye ile Rusya arasında senelerdir devam eden anlaşmazlıklar, Türkiye’nin 1711’in 9 Nisan’ında Rusya’ya savaş ilân etmesiyle neticelendi. Türk donanması Karadeniz’e açıldı, Sadrazam Baltacı Mehmed Paşa’nın kumanda ettiği kara birlikleri de, Rus Çarı Petro’nun ordusunu bulabilmek için Davudpaşa Kışlası’ndan sefere çıktı. İki ordu, 19 Temmuz sabahı Prut Nehri sahilinde karşılaştılar. Baltacı’nın kuvvetleri, Ruslar’a cepheden saldırdı, Kırım Hanı Devlet Giray da Rus ordusunu arka taraftan çevirdi. Çar Petro, 60 bin askeriyle beraber Prut Nehri’nin gerisindeki bataklıklar arasında sıkıştı. Paşalar, Rus ordusunu ne şekilde imha edeceklerini tartışırlarken, Rus tarafında kader toplantıları yapılıyordu. Petro “Savaşarak ölelim” dediği anda devreye karısı Katerina girdi ve Çar ile generallerini teslim olmaya ikna etti. O devrin savaşlarında, teslim olan ordunun karşı tarafa teslim teklifi ile beraber yüksek meblâğda bir fidye ödemesi gerekiyordu. Katerina mücevherlerini ortaya koydu, generaller de bütün paralarını verdiler ve toplanan bu küçük hazine aman verilmesi için Türk tarafına, Baltacı Mehmed Paşa’ya gönderildi. Çar’ın barış teklifi kabul edildi, Ruslar’a şartlarını Türk tarafının hazırladığı bir ön anlaşma imzalattırıldı ve Rus ordusunun bazı önemli generalleri rehin alındıktan sonra kuşatma kaldırıldı.

Baltacı Mehmed Paşa, İstanbul’a muzaffer bir kumandan edâsıyla döndü. Ama, Paşa daha dönüş yolundayken İstanbul’u bir dedikodu sarmıştı: Rus ordusu imha edileceği sırada Moskof Kraliçesi Katerina’nın 21 Temmuz akşamı troyka denen üç atın çektiği arabası ile Türk ordugâhına gelip Paşa’nın çadırına girdiği söyleniyordu. Katerina yanında getirdiği çuvallar dolusu mücevher ile parayı Paşa’ya vermiş, içeride her nedense saatler boyu kalmış, şafak sökerken gene troykasına binip kocasının yanına dönmüş, Baltacı da birkaç dakika sonra “Kuşatmayı kaldırın” buyurmuştu! 1712 Temmuz’unun sonunda, İstanbul’da saraylısından sokaktaki adamına kadar herkes, Mehmed Paşa’nın Prut’ta kazanacağı eşsiz zaferi “Moskof kraliçesi”nin uğruna sattığını konuşuyordu. Paşa, İstanbul’a girdiği andan itibaren işte böylesine yoğun dedikodularla ve ithamlarla karşılaştı.

Önce “Bu Moskof Kraliçesi masalı da neyin nesidir? Ruslar bana görüşmecilerden başka kimseyi yollamadılar. Kadının çadırıma geldiğini kim görmüş?” dedi. Suçlamaların daha da artması üzerine kendisini “Barış yapmaya mecburduk. Çar’ı bataklıklarda sıkıştırmıştık ama bizim askerlerimiz de yerlerinden kımıldayamayacak haldeydiler, Moskof’u imha edecek gücümüz yoktu. Kadının çadırıma geldiği iddiası sadece iftira, hem vallahi, hem billahi!” diye savundu ama kimseleri inandıramadı. Zamanın hükümdarı Üçüncü Ahmed, Prut Savaşı’nın bu galip kumandanını 20 Kasım günü azletti, en yakın adamları ise kellelerinden oldular. Ama, konunun çok önemli bir tarafı hep gözardı edildi: Tarihlerimize Çariçe olarak geçen Katerina, bütün bu söylentiler ortaya atıldığı sırada henüz Çar ile evlenmemişti, dolayısıyla Çariçe olmamıştı ve Petro’nun sadece metresi idi.

I. Katerina

Çariçe I. Katerina (1684 – 1727)

Asıl adı Marta Skrovnovska olan Çariçe Katerina, 1684’ün 15 Nisan’ında Litvanya’da bir köylü ailesinin kızı olarak dünyaya geldi. Üç yaşında öksüz kaldı ve bir papaz tarafından büyütüldü. Ruslar, İsveç ile yaptıkları savaşlar sırasında Katerina’yı esir aldılar ve kimsesiz köylü kızı, Çar Petro’nun danışmanlarından birinin hizmetçiliğini yapmaya başladı. Görevi, danışmanın konağında çamaşırcılıktı. Katerina, bu arada efendisinin konağına sık sık gelen Çar’ın gönlünü çelmeyi başardı. 1703’te Çar’dan bir çocuk dünyaya getirince Ortodoks oldu, Yekayerina Aleksiyevna adını aldı ve 1712 Şubat’ında Çar ile resmen evlendi. 1724’te taç giydi, Petro’nun bir yıl sonra vâris bırakmadan ölmesi üzerine de asillerin muhalefetine rağmen saray muhafızlarının ve bazı askerlerin desteğiyle Çariçe ilân edildi. Devlet işlerini kocasının daha önce belirlemiş olduğu altı kişilik bir danışmanlar heyetine bırakan Katerina, dış politikada İngiltere, Fransa ve Prusya’nın oluşturduğu Hannover Birliği’ne karşı Avusturya ile İspanya’nın tarafını tuttu. Eğlenceye ve içkiye aşırı şekilde düşkün olan Katerina, 15 Nisan 1727’de içkiden öldü ve Rus tahtında sık sık hükümdar değişikliklerinin yaşandığı bir döneme girildi. Katerina’dan sonra, Büyük Petro’nun 12 yaşındaki torunu Pyotr Aleksiyeviç “İkinci Petro” unvanıyla Çar ilân edildi ama üç sene sonra onun da ölümü üzerine, asiller Büyük Petro’nun yeğeni ve Kurland Büyük Dükü’nün karısı olan Anna İvanova’yı çariçe yaptılar. Yeni çariçe, tahtta on yıl kalabildi ve 1740’ta yaşanan askerî darbe ile, bu defa Petro ile Katerina’nın kızı olan Yelizaveta çariçe oldu. 1762’de, bu defa çamaşırcı Katerina’nın kızı Anna’dan olan torunu Pyotr Fyodoroviç, Üçüncü Petro unvanıyla tahta geçti ve Rusya’da darbelerle taht değişiklikleri birbirini izledi.

Putin, Prut Savaşı’ndan neredeyse üç asır sonra, Baltacı Mehmed Paşa’yı rüşvet ve zina suçlamalarından aklamış ve Prut’ta yaşananların şehvet değil, rüşvet olduğunu söylemişti. Baltacı ve Katerina’nın ilişkisi, daha doğrusu böyle bir ilişkinin aslında aslında hiçbir zaman varolmadığı konusundaki ilk çalışmayı Dr. Erhan Afyoncu yapmıştı ve bu çalışmayı 2002’de ben yayınlamıştım. Ama, sonuç beklediğimizin aksi olmuş, Türk erkeğinin gururu ile oynamakla suçlanmış ve işitmediğimiz lâf kalmamıştı. Rus lider, Baltacı Mehmed Paşa’yı zina gibi bir günahtan üç asır sonra arındırıyor ama Türk tarafına rüşvet verdiklerini doğruluyordu. (Murat Bardakçı)

II. Abdülhamid, Borsa ve Saraylar

Tarih: Nis 23 2015

II. Abdülhamid ve Borsa

Bu topraklar benzer mali krizi 19’uncu yüzyılın sonçeyreğinde de yaşadı. Ve o mali krizi, borsada akıllıoynayarak lehine çeviren bir Osmanlı hanedanı vardı: II.Abdülhamid! Akıl hocası kimdi? Dudak uçuklatacak serveti sadece borsada oynayarak mı kazandı? İşte farklı bir padişah portresi: Şehzadeliğimde üç-dört ayda bir maaş çıkar, onu da kaime veya metelik para olarak verirlerdi. Ben de koyun ticareti yapardım. Maslak çiftliğinde ekin de ektirirdim, lakin ondan fayda olmazdı. Asıl fayda koyun ticaretindeydi. Senede beş-altı yüz merinos koyun getirirdim. Bunların yavrularını, sütünü, yapağını değerlendirir; kısır olanları kasaplara satardım. Ertesi sene başka sütlü koyunlar satın alırdım. Senede koyun başına bir mecidiye kár bırakırdı. Bu iş çok kárlıdır. (Boya maddesi) Üstübeç de Venedik’ten gelir, boyacılar kullanır, ben daha ucuza satardım. Herkes benden alırdı. Ondan da istifade ederdim. Diğer şehzadeler borç içindeydiler. Çünkü ticaret bilmezler, çalışıp kazanmazlardı. Kazanmak, iş yapmak da bir hünerdir.

1908 Temmuz Devrimi olunca II. Abdülhamid, yeni gelen iktidara hoş gözükmek ya daİttihatçıların baskısıyla, 8 Eylül 1908’de bir kısım mal ve gelirlerini devlet hazinesine devretti. 31 Mart (1909) Ayaklanması’nı takiben tahttan indirilen II. Abdülhamid’in tapuya kayıtlı mallarının çok büyük bir kısmı devlet hazinesine geçirildi. Ancak Vahideddin 8 Mart 1920’de çıkardığı bir kararnameyle bu malları (işgalci ülkelerden kaçırmak için mi acaba?) tekrar Hazine-i Hassa’ya iade etti. Böylece II. Abdülhamid’in ailesine miras hakkı doğdu. Ancak işgal güçleri, Sevr Antlaşması’yla (madde 240) bu mallara el koydu.II. Abdülhamid’in mirası Lozan Antlaşması’nın da gündemine geldi. Tam manasıyla çözülemedi. Öncelikli mesele, gayrimenkullerin bir bölümü Türkiye sınırları içinde değildi; artık o topraklar işgal edilip koparılmıştı. II. Abdülhamid’in ailesi yurtdışında bu topraklar, çiftlikler, petrol kuyuları vs. için dava açsalar da hiçbirini kazanamadılar. Almanya İmparatoruWilhelm’in şahsi servetini iade edenler, nedense aynı hukuki hakkı II. Abdülhamid’in varislerine göstermediler!

Rum Banker

Şehzade olduğu sıralarda II. Abdülhamit’in varlıklanmasına yardımcı olan Zarifi, Osmanlı sarayıyla çok yakın ilişkiler içindedir. O sıralar Osmanlı borca batmıştır. Sultan Abdülhamit, kötüye giden ekonominin keşmekeşini çözecek uluslararası bir şirket kurma görevini, Rum bankacılar grubunun lideri olan Zarifi’ye verir. Yeni şirket Osmanlı Duyunu Umumiye İdaresi (Borçlar İdaresi) olarak isimlendirilir. Bu şirketin altında bir de Osmanlı Tütün Tekeli kurulur. Zarifi büyüdükçe büyür. Tüm serveti bir yana Avrupa’da iki büyük çiftlik, Bağdat yakınlarında da altı yüz bin dönüm bir arazinin sahibidir. Kısaca Zarifi, hızla batan Osmanlı’nın hızla yükselen yıldızıdır.

Saraylar ve So

Dolmabahçe Sarayı’nın Osmanlı Devleti’nin mahvına yol açan yapılardan biri olduğu tarih bilgisi olanların malumlarıdır. Ruslarla Osmanlı Devleti arasındaki Kırım Savaşında, kâğıt üzerinde, Osmanlı devleti savaşın galibi olarak görünmüş ancak savaştan çok büyük zararla çıkmıştır. Avrupalıların Osmanlı Devleti’ne tam destek verdiği Kırım savası öncesinde (1853-1856), “savaşa hazırlık” için Osmanlı Devleti ilk defa dış borç almıştır. Osmanlı Padişahlarından Sultan 1.Abdülmecit (1823-1861) zamanında batıdan yüksek faizle alınan söz konusu borçlar, şimdi İstanbul’un prestij binalarından olan Dolmabahçe Sarayı, Çırağan Sarayı[1] ve Beylerbeyi Sarayının yapımlarına harcanmış ve harcanan bu paralar Osmanlı Devleti’nin çöküşünü hızlandırmıştır.

Karaköy’den Sarıyer’e uzanan sahil şeridinin Kabataş ile Beşiktaş arasında kalan bölümünde, Marmara Denizi’nden Boğaziçi’ne deniz yoluyla girişte sol kıyıda, Üsküdar’ın karşısında yer alan cephesi ile, İstanbul Boğazı’nın Avrupa kıyısında 600 metre boyunca uzanmakta olan, Avrupa mimari üsluplarının bir karışımı olarak, Ermeni olan Garabet Amira Balyan ve oğlu Nigoğos Balyan tarafından 1843 – 1855 yılları arasında yapılan Dolmabahçe Sarayı, yaklaşık 5 milyon altına mal olmuş. I. Abdülmecit döneminde üç milyon kese altın olan sarayın borcu, Maliye Hazinesi’ne aktarılmış, zor durumda kalan Maliye, aylıkları, ay başı yerine ay ortalarında, sonraları da 3-4 ayda bir ödemek durumunda kalmıştır. 5 milyon altına mal olan Dolmabahçe Sarayı’nda Sultan I.Abdülmecit sadece altı ay yaşayabilmiştir.

Maliyeti tam bilinemeyen, 1861-1865 yıllarında İstanbul’un Üsküdar/Beylerbeyi semtinde, II. Mahmud’un ahşap Sahil Sarayının yerinde Sultan Abdülaziz tarafından Sarkis Balyan’a yaptırılan Beylerbeyi sarayının inşası 4 yıl sürmüş ve yapımında 5.000 kişi çalışmıştır. Çalışan işçilere moral ve şevk vermek amacıyla müzisyenler sürekli müzik çalmışlardır. Cephe ve iç dekorasyonda Doğu ve Türk motifleri, Batı süs öğeleri ile birlikte kullanılmıştır. Denize düşkünlüğüyle bilinen Sultan Abdülaziz ayrıca tavanları bol miktarda deniz ve gemi tabloları ile döşetmiştir. İki katlı yapı haremlik ve selamlık bölümlerini ihtiva eden 26 oda 6 salon ve 6 banyodan ibarettir. Bugünküne göre oldukça mütevazıdır. Otantik mobilyalar, halılar, perdeler ve diğer eşya olduğu gibi korunmuştur. Denize bakan cephe süsleri, bakımlı bahçe ve orta bölümdeki havuzlu salon ile spiral merdivenler dikkat çeken yerlerdir. Arka yamaçta bir büyük havuz, teraslar ve türünün güzel örneği at ahırları yer almıştır.

Eski Çırağan Sarayı’nın paha biçilmez işlemeli kapılarından bin altın değerinde olan biri Vortik Kemhacıyan’ın elinden çıkmış. Sultan II. Abdülhamit bu kapılardan bir tanesini onları çok beğenen dostu Almanya İmparatoru Kayzer Wilhelm II’ye armağan etmiştir. Dünyanın her yanından nadide mermer, porfir, sedef gibi maddeler getirtilerek sarayın yapımı için kullanılmış. Yalnız sahil inşasında 400.000 Osmanlı lirası harcanmış. Yapımına 1863’te başlanan Çırağan Sarayı 1871’de bitirilirken 2,5 milyon altın harcanmış. Son kez 1876 yılının Mart ayında buraya gelerek bir süre dinlenen Sultan Abdülaziz, halk arasında Mevlevihane’nin yıktırılarak saray arsasına katılmasını uğursuzluk getireceği gibi dedikodular çıkması üzerine Çırağan Sarayı’nı terk ederek Dolmabahçe Saray’ına yerleşmiştir. 4 yılda 4 milyon altına mal olan yapının ara bölme ve tavanı ahşap, duvarlar mermer kaplıydı. Yapımı için Avrupa devletlerinden borç alınmıştır.

Aynı Dolmabahçe Sarayı, Abdülmecid’in kardeşi olan ve Abdülmecid’in vefatı üzerine tahta geçen Abdülaziz’in (1830-1876) son dönemlerinde ise, yüksek dereceli memurların usulsüz atanmalarına, azillere, entrikalara ve rüşvetlere sahne olmuştur. Abdülaziz’in, istikraz (para olarak borç) işinden menfaat beklediğini açıkça ifade etmesi ile ordu ödeneğinden seksen bin altın talep etmesi, tahttan indirilmesine sebep olmuştur. Abdülmecid döneminde Osmanlı topraklarında, özellikle Mısır ve Suriye’de İngiliz oyunları oynanmıştır.

Son sözü Sayın Ali Artun’a bırakmalı : “Bence Şefik Birkiye’nin ki gibi çağdaş-Osmanlı mimarlığı, mesleği ve tarihini özerkleştirmek bir yana, düpedüz mimarlığı lağvediyor. Sadece estetik olarak değil, kuramsal olarak da. Ayrıca, çağımızda işlev, stil, geometri gibi tarihsel bileşenlerinden koparak gösterileşen mimarlık, daha önce hiç bu kadar ideolojikleşti mi acaba? Hıristiyan ortaçağlarda bile, çağının egemen ideolojilerini bu çıplaklıkta temsil etti mi? Hatta temsil bir yana, onları yönetecek kadar yüceldi mi, etkinleşti mi?(Aynur Durmuş)

Gayya Kuyusu

Beşer zulmeder, kader adalet ile hükmeder. İsraf ve faiz batağına saplanmış Osmanlı batmayacak da kim batacak! Ecdadımız Osmanlıya birçok adaletsizlikler yapıldı, ama kaderin fetvası tabiri yerindeyse adalet oldu! Osmanlı, sevabıyla hatasıyla hesaplaşmak üzere ahirete göçtü. Yeniden Osmanlı Kurma sevdalılarına da bir çift sözümüz var: Sizler, Osmanlı’nın bulunduğu son durumdan yüz kat daha kirli durumdayken kendinizi avutmaktan başka ne yapabilirsiniz ki?

Saray Hazinelerini Satmak

Tarih: Kas 20 2014

Çankaya’daki yerleşke cumhurbaşkanlığı ofisi olarak hakikaten yetersiz mi kalıyordu, Beştepe’de yapılan bina gerekli miydi, değil miydi yahut inşaata harcanan paranın başka işlerde kullanılması daha mı iyi olurdu gibisinden tartışmalara girecek değilim ve saraylarla ilgili bir başka konudan bahsedeceğim: Türkiye’nin 1927’de Topkapı Sarayı’nın Hazine Dairesi’ndeki mücevherler ile Dolmabahçe Sarayı’ndaki eşyalardan bazılarını satışa çıkartıp Fransa’da satılmaları için girişimlerde bulunmasını.  Paris’in önde gelen mücevher şirketlerinden Rozanes, 1927 ilkbaharında Türkiye’nin Paris Büyükelçisi Fethi Bey’den yazılı ama garip bir teklif alır: Büyükelçi “İstanbul saraylarında padişahlar zamanından kalan mücevherleri satmak istiyoruz. Bu satıştan elde edilecek gelir memleketin kalkınmasına sarfedilecek. Lütfen en iyi uzmanlarınızdan birini mücevherlerin değer tesbitini yapması için Türkiye’ye gönderin” demektedir.  Türkiye’nin böyle bir girişimde bulunmasının iki sebebi vardır: Bedelleri millet işlerine harcanmak maksadıyla, yani mücevherleri elden çıkartarak yeni kurulan ve son derece fakir olan devlete gelir sağlama ve bu arada da eski rejimden kalma ne varsa unutturma çabası.  Sultan Abdülhamid’in otuz küsur sene boyunca kullandığı Yıldız Sarayı da yine aynı düşünce ile o günlerde zaten kumarhane hâline getirilmiştir!

Paris’teki şirketin sahibi Mösyö Rozanes, hemen Robert Linzeler adında bir uzmanı Türkiye’ye gönderir ama tekliften Fransız Dışişleri Bakanlığı’nı da haberdar eder: Bakanlığa “Bu işin siyasi tarafı olabilir. Biz İstanbul’daki Fransız Büyükelçiliği’nin mücevherler ile ilgili raporlarından biri. mücevherlerin  kaç para edeceğini hesaplarken  siz de lütfen o tarafıyla alâkadar olun” der. Avrupa ülkeleri Ankara’yı o günlerde genç cumhuriyetin başkenti olarak henüz tanımamıştır ve elçiliklerini İstanbul’da tutmaya inatla devam etmektedirler. Fransız Büyükelçiliği de İstanbul’dadır ve İstanbul’daki maslahatgüzar Brugere ile Paris arasında mücevherler konusunda yazışmalar yapılır. Türkiye’de çalışmaya başlayan Linzeler ise saraylardaki mücevherlerin değeri hakkındaki ilk tahminini yapar: Padişahların hazineleri, Avrupa’da mezata konmaları halinde en az 300 milyon Frank edeceklerdir. Paris, artık ellerini ovuşturmaktadır ve yazışmalarda “Rus Çarı’nın hazinelerini İngilizler’e kaptırmıştık ama Türk hazineleri bize kalacak. Bu işten iyi para götüreceğiz” gibisinden ifadeler yeralmaktadır.

Fransız Dışişleri Bakanı Aristide Briand ile İstanbul’daki maslahatgüzar Brugere ve mücevherci Rozanes, birbirlerine sayfalar dolusu mektuplar göndermektedir.  Herşey tamamlanır, Fransız şirketi ile Türk Hükümeti mücevherlerin mezata konarak satılması konusunda anlaşmaya varır ve sıra mezatın yapılmasına gelir. Fransa hazırlanacak katalog için Türkiye’den mücevherlerin kime ait olduğunu ve kimin adı ile satışa konacaklarını sorar.  Ama, Paris’teki Türk Büyükelçisi Fethi Bey “Bunlar padişahlara, çoğu da İkinci Abdülhamid’e aittir” cevabını verince işler karışır. Fransızlar arasında yeniden bir yazışma trafiği başlar. Dışişleri Bakanlığı bu defa “Abdülhamid’in vârisleri bizi dava etmeye kalkarlar, davayı kazanırlar ve bütün para elimizden gider. Bir yol bulmalıyız” demektedir.  Düşünülür, taşınılır ama aranan yol bir türlü bulunamaz. Paris satış konusundaki her adımın Abdülhamid veresesinin haklarını ihlâl edeceğini farketmiştir. Ankara’ya 1928’in yaz aylarında gönderilen son mesajda “Biz bu işten vazgeçiyoruz, siz de vazgeçin. Zira satış yapıldığı takdirde padişahların vârisleri mahkemeye gidip herşeye elkoydururlar” diye yazmaktadırlar.

Dolmabahçe ve Topkapı Sarayları’ndaki mücevherlerin bugün hâlâ elimizde olmasını Fransa’nın işte bu cevabına borçluyuz.  Türkiye, 1927’de Fransa ile Osmanlı hazinelerinin satışı konusunda görüşmeler yaptığı sırada bir başka tuhaflık daha etti, Topkapı Sarayı’ndaki mücevherlerden satmak istediklerini Ankara’ya nakledip Merkez Bankası ile Maliye Bakanlığı’nın kasalarına kilitledi ve 24 sene boyunca orada unuttu!  Saray mücevherlerinin Ankara’ya nakledilmiş olduğu, senelerdir kapalı duran bazı kasaların 1951 ilkbaharında farkedilmesi üzerine hatırlandı.  Kasalar 1951’in Mayıs ve Haziran aylarında oldukça maceralı biçimde açıldılar. Açılışlarda Millet Meclisi Başkanı, maliye ve adalet bakanları, meclis başkan vekilleri, idareci üyeler ve Hesapları İnceleme Komisyonu Başkanı İstanbul Milletvekili Salih Keçeci ile gazeteciler hazır bulundu. Maliye Bakanlığı’ndaki ilk kasa 5 Mayıs’ta açıldı. Kasadan çıkanlar Sultan Abdülmecid’in murassa sorgucu, Abdülaziz’in iri taşlı yakut yüzüğü, murassa bir taç, çok sayıda kıymetli taş ve dünya kadar mücevherli eşya, yemek takımı ve takılar vardı.  Merkez Bankası’ndaki kasanın da 7 Mayıs’ta açılması kararlaştırılmış ve heyet o gün bakanlığın kasa dairesinde toplanmıştı. Ama anahtarlar bulunamayınca bakanlık çilingir çağırdı, kasayı çilingir de açamadı, bu defa oksijen kaynağı ile kesilmesine çalışıldı, bu da bir işe yaramayınca açılış ertelendi ve İstanbul ile Ankara’da bir anahtar koşuşturmasıdır başladı. Konunun gazetelere yansıması üzerine Danıştay’dan emekli bir hâkim Meclis’e giderek kayıp anahtarın nerede bulunduğunu haber verdi ve 1951’in 27 Mayıs’ında açılabilen kasadan da sandık dolu mücevherler çıktı. Mücevherler arasında 1927’de Dolmabahçe Sarayı’ndan getirilmiş olanları da vardı.  Bugün, Topkapı Sarayı’nın hazine dairesinde hayranlıkla seyredilen mücevherler bir zamanlar işte böyle bir macera yaşamışlardı.

(Murat Bardakçı)

Önce Osmanlı Sonra Türkiye

Tarih: Nis 30 2014

Geçmişte Osmanlı 24 milyon kilometre kare idi. Şimdi ise 33 misli küçülmüş haldeyiz. Ülkeyi bölmek isteyenler İsrail, ABD, Almanya ve diğer emperyalist güçlerin uşağıdır. Ancak unuttukları bir şey vardır. Selçuklu ve Osmanlı tam bin yıl İslamiyete ve Müslümanlara hizmetle şereflendi.  Ermeniler isyan etmeseydi şu anda Türkiye’de 7 milyon Ermeni refah içinde olacaktı. İlahi cezaya çarptırıldılar. Rumlar isyan ve ihanet etmeseydi, şu anda 11 milyon Rum Türkiye’nin kaymağını yiyen etnik grub olacaktı.  Kürdistan, Büyük İsrail planının ara hedefidir.  İslamiyette kavmiyetçilik yoktur. Kabirde sorulan sorulardan biri de milletin nedir sorusudur. Ancak bu soruya verilecek cevap Millet-i İslamdır, olacaktır.

Gaybı bilemem ama bu millete ihanet edenlerin sonu hüsran olmuştur.  Mısırlı din alimi Muhammed El Gazali Mescid-i Aksa’nın Yahudiler tarafından işgalinin üzerinden 25 sene geçmesi dolayısıyla verdiği konferansta şu sözleri söylemiştir: Şu bir hakikat ki, Müslümanlar Osmanlı Hilafet Devletine ihanet ettiler. İngilizler Mısırlı gençleri altın ile Osmanlıya savaşmak için satın aldılar. Ve bağımsızlık vaad ettiler.  Bir milyona yakın Mısırlı ve bunların çoğu çiftçi hilafet devletini parçalamak için altın aldılar. Ve Müslüman Türkler perişan oldular. Türklere ihanet eden Araplar da perişan oldular. Mısır’ın eski dışişleri bakanlarından birinin itirafı şöyledir: “Mısır altın çağını Osmanlı devrinde yaşadı” William Eckland’ın yaptığı araştırmaya göre: “1700- 1992 yılları arasında yapılan 472 savaşta 102 milyon insan ölmüştür. Bunların 46 milyonu sivildir. Savaşın 450’sinin çıkışında İngilizler doğrudan ya da dolaylı yollarla rol almışlardır. Bu savaşların çoğu din, mezhep ve etnik kökenli olarak çıkartılmıştır. Jewish Conspiracy and The Müslim World adlı eserin 25. Sayfasında şu bilgiler yer almaktadır: “Siyonist Yahudi Saloman Mansur’un ABD’ye gönderdiği raporda Biz Türklerden Kudüs’te bir parça arazi almak için izin istemiştik. Bunun için milyonlarca altın teklif ettik. Ama Sultan Abdülhamid Han, adamlarımızın bu teklifini red ettiği gibi onları huzurundan kovdu da. Şimdi emin olun ki, biz mağrur Osmanlıyı yerin dibine geçireceğiz. Ve kibirli Türk milletini de İslamiyetten koparıp Kızılderililerden daha beter duruma düşüreceğiz.”  Siyonistler 1897 Basel toplantısında Thedor Herz’in teklifi ile Osmanlı Devletinin ve dolaylı olarak İslam İmparatorluğunu yıkma, parçalama ve Türkleri İslamiyetten koparma kararı aldı. Bu karar Siyonist ve masonlarla gerçekleşti. Şu anda ise, Türkiye’yi ve Türkiye’nin şahsında İslam Dünyasını paralel yapı tartışmaları ve sityaset ile yıkmaya çalışıyorlar.

(M. Necati Özfatura)

Blucin Haçtan İyidir

Tarih: Nis 13 2014

Blucin Haçtan İyidir

Osmanoğlu Cenaze


   Yıllar cildi buruşturur, fakat idealsizlik ruhu öldürür.

Site Hakkında