İskenderiye Kütüphanesini Kim Yaktı?

Tarih: Haz 21 2016

Rivayete göre, 642 yılında İskenderiye fethedildikten sonra, Halife Ömer şehir kütüphanesindeki kitapların yakılmasını şehrin fatihi Amr bin Âs‘a emretmiş. O da Yahya en-Nahvî’nin (Ioannis Philoponos) itirazlarına rağmen, kitapları şehirdeki dört bin hamam külhanında yaktırmış. Hamamlar altı ay bu kitaplarla ısıtılmış. Bunu Ebu’l-Ferec diye bilinen Suriyeli Hıristiyan yazar Barhebraeus (1226-1289) söylüyor. Bunun meşhur tarihi, 1663’te Latince’ye çevrilip yayınlandı. Efsâne ilk o zaman Avrupa’da duyuldu. Bir kere Arapların fethinden sonraki asırlara kadar kâğıt henüz Mısır’a girmemişti. O zamandaki kitapların hepsi olmasa da çoğu yanmayan parşömen üzerine yazılmıştı. Kaldı ki hamamların ocaklarını o kadar uzun süre yanık tutmak için en az 14 milyon kitabın bulunması gerekliydi. O devirde bu kadar kitap ne gezer! Hem Yahya’nın da Amr bin Âs’dan bir asır evvel yaşadığı söyleniyor. Üstelik hâdise, kitabın İbranice ve kısaltılmış Süryanice ve Arapça asıl nüshalarında bulunmuyor. Sonradan kitaba sokuşturulmuş intibaını veriyor.

Ebu’l-Ferec bunu, Ioannis’in hayatını anlatan tarihçi İbnü’l-Kıftî‘den okumuş. O da bunu 1203’te Mısır’ı gezen Bağdatlı tabip Abdüllatif‘ten rivayet ediyor. O da “İskenderiye fenerinin yıkıntıları yanında birtakım direkler gördüm. Hazret-i Ömer’in yaktırdığı kütüphane burası olsa gerek!” demiş. Bu ziyaret Fâtımî Devleti’nin sonuna denk gelir. Fâtımîler, felsefeden etkilenen aşırı Şiî fırkasına mensuptu. Hazret-i Ömer’i cahil ve barbar olarak tanıtmak, ancak onların işine gelirdi. Abdüllatif, bu dedikodulara aldanmış olsa gerek. Salâhaddin Eyyûbî, Mısır’ı ele geçirince Fâtımîlerin sapkın inançlarına dair propaganda kitaplarını yaktırmıştı. İbnü’l-Kıftî’nin babası, bu sırada Mısır’da kâdı idi. Muhtemelen babasından işittiklerini anlatırken; hâdise bambaşka bir renge büründürülmüştür. İbnü‘l-Kıftî hamam sayısını vermiyor. Bunu Ebu’l-Ferec uydurmuş. Amr bin Âs, eline geçen bazı Yunanca kitapları ne yapacağını Halife Ömer’e sormuş. O da “içinde işe yarar bir şey varsa sakla, değilse yak!” demiş. Bu hâdiseyle de yangın arasında irtibat kurulduğu âşikâr.

Böyle mühim bir hâdiseden, ne zengin Orta Çağ İslâm, ne kilise, ne Bizans ve ne de Yahudi literatüründe bahsedilir. İznik piskoposu tarihçi Yuhanna, 7. asır sonlarında yaşadığı halde ve koyu İslâm düşmanlığına rağmen, bu hâdiseden bir kelime olsun söz etmez. Bu gibi iddialar ya efsanelerden doğar; ya da kasıtlı olarak uydurulur. Bir kişinin, bir davanın propagandasına yarar. Propagandacı için etkileyici ve ikna edici olmak önem taşır, doğrular değil. Papalar, 8. asırdan beri bütün Avrupa’nın ilk Hıristiyan Roma İmparatoru Konstantin tarafından bir fermanla kendilerine bahşedildiğini söyler; buna dayanarak bütün krallar üzerinde dinî ve dünyevî tek otorite olmak isterdi. 4. asra ait olduğu iddia edilen ve Konstantin Hibesi denilen bu vesikanın sahteliği 15. asırda ortaya çıktı. Krallar birer ikişer papanın dünyevî otoritesini reddetti.

Yahudilerin dünya hâkimiyeti planlarının anlatıldığı Siyonist Protokolleri‘ni de, Çarlık Rusya gizli polisi bir Fransız romanından uydurmuştu. Yahudilere devrimci komplolar ve devrimcilere de Yahudi fikirleri isnat ederek, bu silahla önde gelen iki düşmanı vurmaya çalıştı. Sözde Protokoller, Naziler ve taklitçilerince, başka yerlerde kin ve zulmü meşrulaştırmak için çokça kullanıldı. Tarihî delillerle sahteliği defalarca isbatlanmasına rağmen, propagandacıların favorisi olarak kaldı. İskenderiye Yangını masalında da maksat, saygıdeğer Halife Ömer’i kütüphaneleri yıkıcı olarak gösterip, İslâmiyetin ismini karalayarak, İslâm aleyhdarı propagandayı beslemektir. Müslümanların bile şuursuzca sahip çıktığı iddiayı, enteresandır ki, son zamanlarda Avrupalı oryantalistler çürüttü. Böylece Halife Ömer’i ve ilk Müslümanları bu iftiradan temize çıkardılar.

Theophilos’un işi Müslümanların üzerine yıkıldı Peki İskenderiye Kütüphanesini kim yaktı? Yahut hakikaten yandı mı? Bu kütüphaneyi M.Ö. 332 yılında Büyük İskender kurmuştu. Saray bahçesinde mermer bir bina idi. O zaman yeryüzünün en zengin bu kütüphanesinde 900 bin eser saklanıyordu. Müdürü, istediği eseri bulup satın almaya salâhiyetli idi. Mısır’a giren her kitap, önce buraya götürülüp kopyası alınırdı. Romalılar Mısır’ı işgal ettiklerinde, kütüphane sarayla beraber harab oldu. Hıristiyanlıktan sonra, Romalıların Mısır vâlisi Theophilos, 391 yılında bu kütüphanenin bulunduğu yerde bir kilise yaptırmak istedi. Hafriyat sırasında burada eski Mısırlılara ait bir mabed taşı bulundu. Bu vesileyle Hıristiyanlarla yerli Mısırlılar arasında patırtı çıktı. Hâdiseler isyana dönüştü. Çok insan öldü. Theophilos, asker sevk edip isyanı bastırdı. Kütüphanenin bulunduğu yeri yakıp yıktı. Kıyıda köşede kalmış eski kitapları hamam külhanlarında yaktırdı. İlme ve tarihe saygılı Hıristiyanların bu marifetinin faturası da, ne yazık ki Müslümanlara kesildi. (Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci)

Çanakkale’de Psikolojik Harp

Tarih: Nis 25 2016

Psikolojik harbin amacı, düşman askerinin savaşma azim ve iradesini kırmaktır. Savaşma azmini yitirmiş bir oldu, silahları ne kadar güçlü olursa olsun yenilmeye mahkûmdur. O tarihte uçaklar daha çok keşif maksadıyla kullanılıyordu. Uçakların yaptığı ikinci en önemli görev ise; düşman mevzilerine bildiri atmaktı. Türk uçaklarının İngiliz ve Fransız mevzilerine attıkları bildirilerde özellikle Hindistan’dan gelen Müslüman kökenli askerler ve Anzaklar hedef alınmıştı. Bildirilerde genelde tema olarak İngilizlerin kendi çıkarları uğruna sömürgelerden getirdikleri Müslüman askerleri yine Müslümanların halifeye karşı kullandıkları tezi işleniyordu. Anzaklar için ise; on binlerce kilometre ötede kendi ülkeleri güvendeyken bir başkasının çıkarları uğruna niçin bu topraklarda savaşmaya geldikleri, İngilizlerin onları boşu boşuna ölüme gönderdiği tezi işleniyordu. Her iki propaganda da tuttu. İngiliz ordusuna 1. Dünya Savaşı boyunca katılan 1.3 milyon Hint askerlerinin 2/3 Müslüman kökenliydi. Çoğu bugünkü Pakistan devletinin sınırları içinde kalan Pencap ve Belucistan bölgesinden gelmişlerdi. İngilizler Çanakkale’de savaşan Hintli Müslüman askerleri başka inanca sahip olanlarla değiştirmek zorunda kaldı. Fakat Anzaklar cephede kalmıştı.

Savaş Bildiri

Çanakkale yenilgisinden sonra Avrupa cephesine sevk edilen Anzaklar orada da sarf malzemesi olarak kullanılınca ailelerinin de tazyiki ile Avustralya ve Yeni Zelanda’da milliyetçilik duygularının doruk yapmasıyla birlikte, bir tam bağımsızlık hareketi başladı. Bu ruh, iki ülkenin zamanla İngiltere kolonisi olmaktan kurtulmasını sağladı. İşte Avusturalya ve Yeni Zelandalılar, 25 Nisan’ı bir ulus olma günü olarak 100 yıldır kutluyorlar. Hindistan kökenli askerler, Çanakkale ve Ortadoğu cephelerinde Osmanlı’ya karşı savaşırken, Anzaklar’dan çok daha fazla; 47 binin üzerinde ölü, 65 bin yaralı vermelerine rağmen, onlarda bir bağımsızlık ateşi tutuşmadı. Fakat Kurtuluş Savaşı esnasında Türkiye’ye Hindistan’dan önemli bir ekonomik yardım geldi. Büyük ihtimalle bu yardımın arkasında, Çanakkale savaşında yapılan psikolojik harbin etkisinde kalan Müslüman kökenli Hint askerleri ve onların ailelerinin duyduğu vicdan azabının etkisi vardır.

Buraya kadar Çanakkale’de bizim yaptığımız psikolojik harbin etkisini anlatmaya çalıştık. Düşman bize psikolojik harp yapmadı mı? Ege adalarına konuşlu 220, 221, 222 ve 223’üncü İngiliz filoları başkent İstanbul dâhil birçok şehre bildiri atıyordu. Çanakkale cephesine atılan bildirilerden aşağıda sunulan birkaç örnek incelendiğinde konu daha net anlaşılacaktır: Niçin savaşta her zaman perişan oluyorsunuz? Çünkü Enver Paşa Alman parasıyla lüks bir hayat yaşıyor. Niçin Sultanınız Bağdat’ı, Mekke’yi, Kudüs’ü, Basra’yı ve Erzurum’u kaybetti. Çünkü Enver Paşa Türkiye’ye beyhude bir savaşa soktu. Niçin Türkler Romanya’ya gönderildi, öldürülmek için mi? Çünkü Enver Paşa kardeşlerinizin Almanlar uğruna ölmesi için onlardan para alıyor. Niçin Anadolu’da aileleriniz açlıktan ölüyor? Niçin paçavralar giyinip, kırıntı yemeye mahkûm oluyorlar. Çünkü Enver Paşa Anadolu’nun buğday ve yününü Almanlara sattı. Wilhelm, Türkiye’yi destekleme sözü verdikten sonra kaç vilayet kaybettiniz? Elinizdeki 12 vilayet gitti. Wilhelm tarafından gönderilen Alman generaller, Osmanlı ordusunu komuta etmeye başladıktan sonra kaç askeriniz açlıktan, hastalıktan ve savaşarak öldü? 800 bin.

11 Haziran 1915’ de Çanakkale’nin Anadolu tarafına atılan bildirilerde güya Hintli ve Mısırlı Müslümanların ağzından yazılan bildirilerde şöyle denilmekteydi: Biz Müslümanlar, çok iyi biliriz ki; Almanlar hilekâr bir millettir. Tarih bile onların böyle olduğuna şahittir. Bu halde, Almanlar sizi aldatıyor ve memleketinizi mahvediyorlar. Tüm Müslümanlar, Almanlardan kurtulmanız için dua ediyor! İngilizler psikolojik harbin temel unsurunu, Almanların Türk askerini kendi emelleri uğruna feda ettiği ve bunun da sorumlusunun Talat Paşa Hükümeti olduğu tezi üzerine kurmuşlardı. Bu propaganda, ne yazık ki Türk askeri üzerinde etkili oldu. Çünkü içinde acı gerçekleri barındırıyordu. Osmanlı 1’nci Dünya Savaşında 9 cephede savaştı (Kafkas, Kanal, Filistin-Suriye, Irak, Çanakkale, Hicaz-Yemen,  Makedonya, Galiçya, Romanya). Çanakkale hariç açılan her cephe Almanların isteği ile onların stratejik çıkarları için ve daha çok Avrupa’da sıkışan Alman kuvvetlerinin yükünü hafifletmek maksadıyla açılmıştı. Genelkurmay Başkanı dâhil ordunun bütün komutanları Alman, yardımcıları Türk’tü. Alman komutanlar İngilizlerin sömürge askerlerine yaptığının bir benzerini Türklere yapmış, savaş meydanlarında Mehmetçiği sarf malzemesi gibi kullanmıştı.

1911’te Trablus’ta başlayan aralıksız savaş, 1 ve 2’nci Balkan savaşları ile devam etmiş, arkasından 1’nci Dünya savaşı ile 9 cephede insan yiyen bir canavara dönüşmüştü. Cephede çocukları ölürken, halk, Anadolu’da açlık ve hastalıktan kırılıyordu. Çöküş döneminde olan İmparatorluk, son 200 yıldır benzer acıları sürekli yaşamaktaydı. İstanbul’dan Ortadoğu cephelerine gitmek için yola çıkan askerin ancak yarısı cepheye varıyor diğer yarısı Anadolu’dan geçerken yolda kaçıyordu. Çanakkale savaşında düşman İstanbul kapılarına dayandığında, devlet, halkın 15 yaşındaki çocuklarını da elinden alınca, o noktada Osmanlının temelleri çatırdadı. I’nci Dünya Savaşı yenilgiyle bittikten sonra savaş kaybeden komutanlara yapıldığı üzere, Enver ve Talat Paşalar askeri mahkemede yargılanarak 11 Haziran 1919’da ölüm cezasına çarptırıldılar. Birisi Almanya’ya diğeri Kafkaslara kaçmıştı. Zamanın Şeyh-ül İslam’ı savaş fetvaları veren Hayri Beyden ise hiç haber alınamadı, ortadan kaybolmuştu.

Ramses İktidarları

Tarih: Mar 25 2016

Ramses İktidar

MÖ 1186 ve 1155 yılları arasında iktidarda olan Kral Üçüncü Ramses’in neden öldüğü 3 bin yıllık bir sır idi. Fakat artık değil! Mısır’ın son büyük firavunu Ramses’in ölümünün üzerindeki 3 bin yıllık sır perdesi kaldırıldı. Bilim insanları Ramses’in bir darbe girişimi sırasında düzenlenen suikasta kurban gittiğini ve gırtlağı kesilerek öldürüldüğünü tespit etti. Adli tıp uzmanları Üçüncü Ramses’i öldüren katil ya da katillerin karısı ve yerine geçmek isteyen hırslı oğlu tarafından kiralandığını ortaya koydu. Hatta “Çığlık Atan Mumya” adı verilen bir diğer mumyanın da Üçüncü Ramses’in intihar etmek zorunda kalan oğlu olabileceği belirtildi. Üçüncü Ramses’in mumyası üzerinde bilgisayarlı tomografi metoduyla gerçekleştirilen incelemelerde firavunun soluk borusuyla şahdamarının kesildiği ortaya çıktı. Araştırma sonuçlarına göre saldırganlar, 70 milimetre derinliğinde bir yara açtı. Yaranın neredeyse Ramses’in omurgasına kadar gittiği belirtildi. Kesik nedeniyle Ramses’in boynundaki yumuşak dokunun neredeyse tamamını kestiği belirtildi. Antik belgelerde “Büyük Tanrı” olarak geçen Ramses’in, Mısır’ı art arda gelen işgallerden kurtaran büyük bir komutan olduğu biliniyor. Öldüğü sırada 65 yaşında olan Ramses’in ölüm nedeni hiçbir zaman belirlenememişti. Bir mahkeme tutanağı olan Turin Papirüsü’nde, kralın ölümünden sorumlu olan, dört kişinin çıkarıldığı duruşmaların detayları yer alıyordu. Bu dört kişiden ikisi Ramses’in genç karısı Tiy ve Tiy’in oğlu Prens Pentavere’ydi. Bundan çıkaracağımız sonuç ne imiş; iktidar ve para hırsı çoğunu değiştirir arkadaş!

Roma Tarihinin En Büyük İsyanı

Tarih: Haz 11 2015

Roma Tarihinin En Büyük İsyanı

 

Mısır arkeologları panikteler. Mısırdaki yabancı arkeologları, tarihi değiştirmeye çalışan İsrail ajanları olarak görüyorlar. Korkular, İsrailin onlardan Piramitleri taleb edeceği. Bu iddiayı “Sürekli Hırsızlık” adlı hareketin başı Amir Gamal ortaya attı, ve Mısırın “Elaf” gazetesinde yayınlandı. Geçtiğimiz haftalara ise Ahmed el Gamal adlı Mısırlı arkeolog, hükümetini Yahudileri Hz. Musa’nın Mısıra getirdiği 10 bela dolayısıyla dava etmeye çağırdı. Tevrata göre Mısırdan çıkan İsrailli esirler Vaadedilmiş topraklara Mısırdan çaldıkları altınları da götürmüşler. Al-Gamal, bu altınların 3,500 sene birikmiş faiziyle İsrailden Mısıra iadesini istiyor.

Bu iddiaların bir kısmı komik, bir kısmı da hiç değil. 2004 te İsrailoğullarının Mısısrdan çıkışları hakkında bir belgesel hazırladığımda Mısırlılar bizi şahinler gibi izliyorlardı. Mısırda Tevrat günlük tarih gibi. Kur’anı kerim bile İsrailoğullarının Mısırdan çıkışını tarihi bir gerçek olarak kabul ederken, modern arap rejimleri için Yahudilerin iyiliğine olacak her şey Arapların zararınadır. Dolayısıyla, İsrailin talepleri olabileceği korkusuyla Tevrat zamanlarına ait arkeolojik bulgular yok edilir. Örneğin Nil nehri deltasında bulunan bir Avaris heykeli, bazıları tarafından Tevratta adı geçen Yusufun heykeli olduğu sanılmış. Yahudi atalarında birinin heykeli olduğu düşünülünce, bu heykel Kahire müzesinden “kaybolmuş”. Bir tonluk bir heykel nasıl kaybolursa.

Daha da kötüsü, Mısırın bu konudaki takıntısı arkeologları da etkiliyor. İsrailoğullarının Mısırdan çıkışların ait bir delil bulursanız Mısırdan kovulursunuz. Mısır üzerine çalışan bir arkeologsanız, bu ciddi bir sorun olabilir. Dolayısıyla, Mısırda arkeologlar Yahudiler hakkında hiç birşey bulmazlar. Tevratla Mısır arkeolojisi arasındaki ilişkiyi araştıran Profesör Miroslav Barta Mossad ajanı olmakla suçlandı. Görevi: Mısır tarihini karalamak. Akademik çalışma için pek rahat bir ortam değil. Mısırlılarla bir anlaşma yapalım: Piramitler onların olsun. Hz. Musa doğmadan birkaç bin yıl önce onlar zaten oradaydılar. Piramitleri Yahudiler inşa etmedi. Fakat buna karşılık bize yüzlerce senelik yaptığımız köleliğin karşılığını ödesinler ve arkeologları korkutmaktan vaz geçsinler. Yahudilerin inşa ettikleri eserlerden bahsederken: Roma’daki koloseumu Yahudiler inşa etti. Yahudi duvar ustaları taşları yonttular, ve proje için gereken ödemeler Romalıların Yeruşalayimdeki tapınağı talan etmesinden elde edildi. Hatta bunu kanıtlayan bir kitabe bile var. Bu eseri biz yaptık, geri isteyelim. Onu İsrailin güneyine, Gazze sınırı yakınlarına yerleştirelim. Roma’dan sökülüp İsraile getirilmesi belgeseli çekim hakları bana verilebilir. Bu, tarihsel bir haksızlığı düzeltir, fakat bir büyük avantajı daha var: Dünya, Gazzeden atılan roketlerin sadece İsrail yerleşimlerine değil, fakat UNESCO kültürel bir anıtına da hasar verebileceği için belki bu konuda daha hassas davranır. (Simha Jacobovici, Times of İsrael)

Roma Kolezyum

Yahudi tutsaklar tarafından inşa edilen Kolezyum

Dersim Yarası

Tarih: Nis 20 2015

Dersim Yarası

Efsane Sultanın Vefatı

Tarih: Nis 13 2015

Efsane Sultanın Vefatı

Süleyman Şah Türbesi

Tarih: Şub 27 2015

Süleyman Şah Türbesi’nin geçen hafta sonunda askerî mecburiyetlerden dolayı naklinin ardından çok şey yazılıp söylendi ama önemli, üstelik yayınlanmış olan bir hatıra, Diyanet İşleri’nin eski başkanlarından Dr. Tayyar Altıkulaç’ın yazdıkları herkesin gözünden kaçtı. Tayyar Hoca, türbenin Suriyeliler’in inşa ettiği barajın suları altında kalmaması için 1974’te Caber Kalesi’nden Karakozak’a nakli sırasında Diyanet’in temsilcisi olarak görev almış ve naklin ayrıntılarını önceki senelerde yayınladığı Zorlukları Aşarken isimli hatıralarında anlatmıştı. Önce, Tayyar Hoca’nın hatıralarından bir bölümü nakledeyim:

Nakli gerçekleştirmek üzere kurulan heyette Diyanet işleri Başkanlığı’nı temsilen ben görevlendirilmiştim. Dışişleri Bakanlığı’ndan bir yetkilinin başkanlığında görevlendirilen heyette benden başka muvazzaf bir albay ile İçişleri Bakanlığı’ndan bir temsilci yeralmıştı. Halep’te buluştuktan sonra otomobille oradan 130 kilometre mesafedeki türbeye ulaştık. Kabirler türbe zemininin altındaki mahzende bulunuyordu. Mahzene kim girecek ve kabirleri kim açacak ve çıkaracaktı? Bu hiç konuşulmamış ve hattâ programda bundan hiç sözedilmemişti. Herkes birbirine bakıyor, işin ortada kaldığı anlaşılıyordu. Türbenin yanındaki karakolda birkaç askerimiz vardı, bu iş onların da yapabileceği bir şey değildi. Çünkü yeraltından define filân çıkarılmayacak, dinî bir duyarlılıkla ve belli bir dikkatle birkaç ölünün kemikleri alınacaktı. Türk Mezarı’ndan alınan ve 1974’te Karakozak’a nakledilen kemiklerin bulunduğu tabutlardan biri, definden hemen önce. Solda, Dr. Tayyar Altıkulaç var.

Kısa bir duraklamadan sonra, bir erin yardımıyla bu işi benden başka yapacak kimse olmadığı anlaşılmıştı veya ben durumdan vazife çıkararak bu görevi yapmam gerektiğini anlamıştım. Herhalde heyette Diyanet’ten bir temsilcinin bulundurulmasının gerekçeleri arasında -söylenmese de- bu da vardı. Bunun üzerine ben mahzen kapağını açtırarak bir erle aşağıya indim. Süleyman Şah’ın kabrinden başka iki veya üç mezar daha bulunuyordu, ölülerin hepsi ahşap tabutlar içinde idi. Rutubet yüzünden tabutların bir hayli çürüdüğü görülüyordu. Cesetlerin kemikleri ilk defnedildikleri gibi muntazam vaziyette bulunuyordu. Onları herbiri için önceden hazırlanan torbalara koyduk, yukarıda sözünü ettiğim ve Türkiye’ye daha yakın bir noktada bulunan yere götürdük, cenaze namazlarını kılıp kendileri için hazırlanmış mezarlara defnettik. Tabiatiyle, cenaze namazlarını ben kıldırmıştım.

Tayyar Hoca, hatıralarında 1974’teki nakilden önce Türkiye ile Suriye’nin suları Caber Kalesi’nin eteklerine kadar gelen suların türbenin eski mevkiine mümkün olan en yakın sahiline mermerden bir kitabe dikilmesi ve yine türbenin asıl yerini hatırlamak maksadıyla yapay gölün üzerine bir şamandıra konması konusunda anlaştıklarını da yazıyor. Türkiye’nin kitabe ve şamandıra kararını yerine getirip getirmediğini bilmiyorum ama hatıralar şimdiye kadar üzerinde durulmamış olan bir hususu aydınlığa çıkartıyor: Tayyar Altıkulaç mezarların mahzende olduğunu ve mahzene bir kapağı açarak indiklerini yazıyor. Hoca’nın sözünü ettiği kapak açılarak inilen mahzen şeklindeki mezarlar eski Türk geleneğidir, Selçuklular’ın yanısıra Osmanlılar’ın ilk zamanlarında da mevcuttur, bunlara yer seviyesinin altında mânâsına gelen zîr-i zemîn denir. Mevlânâ’nın, Selçuklu hükümdarlarının ve devlet büyüklerinin, ilk Osmanlı padişahların türbeleri ve hattâ Anıtkabir’in mezar odası da bu şekilde inşa edilmiş ve mozoledeki meşhur mermer, mezarın tam üzerine gelen yere konmuştur. Bu bilgi, elde belge bulunmamasına rağmen asırlardan buyana Süleymanşah’a ait olduğuna inanılan mezarın “önemli” birine ait olduğunu doğruluyor; zira mezarın zîr-i zemîn şeklinde inşa edilmesi, orada sözü geçen birinin yattığını gösteriyor. Bizim için son derece önemli olan ve bu kadar asır sonra bile memleketin gündemini meşgul eden Türk Mezarı acaba hakikaten kime aitti? İşte, asırlardan buyana çözülmemiş olan ve halli bundan sonra artık mümkün bulunmayan büyük muamma! (Murat Bardakçı)

Türbe Nakil

Kemiklerin 1974’te Karakozak’a nakli. Geçen hafta sonundaki naklin

ardından imha edilen ikinci türbe henüz inşa edilmemiş, arazi boş.

1957 Suriye Buhranı

Tarih: Tem 05 2014

1957 SURİYE BUHRANI


   Hicretin en faziletlisi, Allah'ın sevmediği şeyleri terk etmektir.

Site Hakkında