Kablolu Hayat
Cabir b. Abdullah’a ait bir kervanın Medine’ye Cuma vakti girişi üzerine Allah Rasulü’nü hutbe verirken on iki erkek bir kaç kadın dışında Rasulüllahı camide yalnız bırakıp bütün cemaat kervana koştu. Peygamber Efendimiz, kendisini yalnız bırakan bu insanları şöyle uyarıyordu. “Sizin için bundan böyle yoksulluktan korkmuyorum. Sizin için asıl korkum, tıpkı sizden öncekiler gibi dünyaya kapanmanızdan, onların mal yarıştırdığı gibi sizin de mal yarıştırmanızdan korkuyorum.” Allah Rasulü bu olay üzerine “Eğer mescidde kimse kalmasaydı şu vadiyi ateş seli basardı. Müslümanların üzerine ateş yağardı.” Buyurmuşlardı.
Peygamber Efendimizi çok üzen bir başka olay Huneyn seferinin ardından yaşanmıştı. Hevazin ganimetleri pay ediliyordu. Akra b. Habis ve Uyeyne b. Hısn gibi henüz müslüman olmadığı halde Müslümanların saflarında yer alan bedevi liderlerinin kalplerini İslam’a ısındırmak için ganimetten fazla fazla pay verilmişti. Bu duruma itiraz eden Ensar’ı,”Onlar mal ile dönerken siz Allah’ın Rasulüyle dönüyorsunuz“diyerek teskin etmişti Peygamberimiz. Bu esnada çok daha yakışıksız olaylar oldu. Peygamber Efendimiz, ganimet dağıtırken etrafına toplanan bir kısım aç gözlü insanlar onun orasını burasını çekiştirmeye başlamış, hatta bu itiş-kakış sonucunda elbisesi yırtılırken pelerini de omuzundan düşmüştü. Bu güruh Allah Rasulünü öylesine zor durumda bırakmışlardı ki, o kendine has haliyle “Elbisemi bırakın! Elbisemi bırakın!” diyordu. Daha da çirkin olanı, bu sırada sözkonusu güruhun içinden birinin paylaşımın âdil olmadığını ifade ederek zalim bir kavme adalet öğreten Rasulüllaha “Adil ol ey Muhammed!” diye çıkışmasıydı. Bu terbiyesizlik Allah Rasulü’nü öylesine kızdırmıştı ki, çok kızdığı ender zamanlarda kabaran alın damarı yine kabarmıştı. Allah Rasulü kendisine yapılanları İsrailoğulları’nın Hz. Musa’yla yaptıklarıyla kıyaslayacaktı: “Allah ve Rasulü âdil olmasın da kim âdil olsun? Allah Musa’ya rahmet etsin. Kendisine bundan fazla eziyet edildi, yine de sabretti.”
Bugünkü dünyevileşme mantığıyla, kadim çağlardaki ilkel dünyevileşme mantığı arasında şaşılacak kadar benzerlik buluyoruz. Aslında bu şaşılacak birşey de değil. Çünkü insanın tabiatı, zaafları, zamanın değişmesiyle değişmiyor. İnsanın hakikat karşısında aldığı tavırlar, genellikle aynı. Bizim “dünyevileşmiş tip” dediğimiz bu insanın bütün zamanlar ve mekanlar da bir tek dini vardır: Madde, para, ekonomi, şan, şöhret, makam ve mevki. Dünyevileşmiş çağdaş insan tipinin dini ekonomi, imanı para. Bir de buna belki magazin, futbol, bilgisayar-internet teknolojisi ilave edilebilir. Dünyevileşmiş tip, dindarsa dinini, ideolojisi varsa ideolojisini, davası varsa davasını her fırsatta paraya tahvil etmenin yollarını arar. Karunlaşmış bu tip, Müslüman olduğu zaman, “Allah rızası, hizmet, tebliğ, davet, ihlas, cihad, bereket, tekbir” gibi dinin kavramlarını kullanarak sömürür. Hepsinin de mantığı, ortak özelliği tek. Hepsi de tüketimi körükler, rantçıdır, menfaatlerini dinlerinden, imanlarından, ideolojilerinden önde tutarlar. Hepsi de menfaatlari neyi gerektiriyorsa o zaman herşey olurlar. Hepsi de iktidar ve güç odaklarının etrafında pervanedirler. Sabit çivileri olmadığı için daire de çizemezler. Her yerde oldukları için hiçbir yerde değiller.
İster yozlaşma deyin, ister dejenerasyon, ister dünyevîleşme. Adını ne koyarsanız koyun “koruma barajları” yıkıldı. Önüne geleni sürüklüyor. Yalnız başımıza veremeyeceğimiz bir mücadele başladı. Derdi, sancısı, iç sızısı olan, kemiyete değil, keyfiyete bakan insanların bir araya geleceği, birbirine sahip çıkacağı bir mücadele. Baş örtülülerin sayısının fazla olması, namaza giden gençlerin artması, gönüllü kuruluşların hizmetleri, vs. gidişatı görmemize mani olmamalı. Muhafazakâr kanalların programına çıkan tesettürlü bayanların yarım sayfa reklam fotoğraflarına bakmanız yeterli. Burun deliklerinden tutun, dişlerindeki çürükleri göreceğiz neredeyse! Edeb-hâyâ, sadelik, tabiilik, meşrû zemin, helal-haram, günah sevap hassasiyeti nerede kaldı? Ne Van depremi, ne sarsılan “aile depremi” kimin umurunda! İnternetin yıktığı yuvaları, yaşarken öksüz bırakılan yavruları, meşrûiyet kazandırılmaya çalışılan haramları, “kaçamak”ları, Dine uyma değil de dini kendine uydurmaya çalışan müçtehidleri ne yapacağız? Yılbaşı rezaletlerine katılan insanlar kimin! İç dünyamıza, zihnimize, melekelerimize uyuşturucu zerk edilmiş de haberimiz mi yok? Herkes memnun, herkes hayatını yaşıyor. Evlerde bile ayrı kamplar kurulmuş. Necip Fazıl yaşasaydı “Ahşap Konak” piyesindeki üç kata dört, belki de beşinci katı ilave ederdi. Hassasiyetlerimiz, duygusallıklarımız, şefkat-merhamet, sevgi-saygı dolu dünyamız gitmiş, “robotlar dünyası”nın mekanik hayatı ikame edilmiş sanki. İnsanlar, “kablolu bir hayat”ın parçası. İmamından cemaatine kablosuz insan görebiliyor musunuz? Tek safı bile tamamlayamayan cemaatın imamı yaka hopörlörü takarak namaz kıldırıyor. Halimiz bu!
Bütün bu yozlaşmaya iyi insanlar nasıl direnecek? Teslim olmadan, inandığını yaşayarak, çoluk-çocuğuna sahip çıkarak bu vartaları nasıl atlatacak? Elde kor taşımak bu olsa gerek.
Nimetlerin de musîbetlerin de farkında değiliz. Şuur kaybı içindeyiz. İç dünyamıza dönüp nefs muhasebesi yaptığımızda bozulan taraflarımızı görmek istemiyoruz. Bir günde duyguların allak bullak olduğuna çok şahit olduk. Sevgilerin silindiğine, yerini tarafgirliğin aldığına da. Hele bütün bunları, “Eğer şeytandan bir kışkırtma seni dürterse hemen Allah’a sığın” âyetiyle birlikte düşündüğünüzde daha da ürperiyorsunuz. Bir de Peygamberimizin şu ikazını ekleyin buna: “Şeytan insanoğlunun kalbi üzerinde tünemiş vaziyette bekler. Allah’ı zikredince siner, çekilir, gaflete düşerse vesvese verir. Şeytan damarlardaki kan gibi insanda dolaşır. Ben onun kalplerinize bir kötülük atmasından korkarım.” Ve şeytanla iç içe, yan yana yaşadığımız bir dünyada kalplerin kaymasına karşı müteyakkız olmak gerekiyor.
Bunalıyorum, daralıyorum. Dua âyetleriyle iltica ediyor, secdeye kapanıyorum. Secdedeki sıcaklığı duymayanların “gönül üşümeleri” ne ile ısınacak? Başka sığınak yok çünkü.
Ey Rabbimiz! Şüphesiz biz iman ettik. Bizi affet (günahlarımızı bağışla) Ve bizi cehennem ateşinin azabından koru. Hak yolunda ayaklarımızı sabit kıl. Rabbim! Beni tek başıma bırakma! O herkesin hesaba çekileceği gün, beni utandırma. Mahcub etme. Ey Rabbimiz! Unutur veya bilmeden hata yaparsak, yanılacak olursak, bizi sorgulama! Bizi bağışla, bize merhamet et. Ey Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi kaydırma!
(Yaşar Değirmenci, Ocak 2012)
Sıffin Savaşı
Sıffin Savaşı, Râşid halifelerin dördüncüsü olan Hz. Ali (r.a.) ile, onun halifeliğini kabul etmeyen Şam valisi Hz. Muaviye bin Ebu Süfyan (r.a.) arasında çıktı. Savaş, 657 yılında, Fırat havzasında bulunan Rakka’nın doğusundaki Sıffın denilen yerde yapıldı ve bu savaşta yetmiş bin Müslüman şehit oldu.
Savaşın çıkış sebebi bir konudaki görüş farklılığına dayanıyordu. Konu siyasî bir konu olduğu için de savaşla sonuçlandı. Yoksa içtihat farkı sırf ilmî olsaydı, kitap üzerinde kalmış olacaktı. Savaşa giden yol özetle şöyle gelişti: Hz. Osman (r.a.) halifeyken Medine-i Münevvere’ye bir grup isyancı geldi. Uzun bir müddet Hz. Osman’ı (r.a.) kuşatma altında tuttuktan sonra, o grubun içinden birisi veya birileri Hz. Osman’ı şehit etti. Bunun üzerine Hz. Ali (r.a.) halifeliğini ilân etti ve Hz. Osman’ın kàtilini aramaya başladı. Ancak o isyancı grup içinde bizzat kàtilin kim olduğu tespit edilemiyordu. O zaman Şam vâlisi olan Hz. Muaviye adalet-i izafiyeyi savunarak “milletin selâmeti için kulun hukuku feda edilir” demiş, o isyancı grubun tamamının cezalandırılmasını istemişti. Hz. Ali de (r.a.) adalet-i mahzâyı savunarak, “Hak haktır. Ferdin hukuku hiçbir şeye feda edilemez” demiş, o isyancıların içindeki asıl kàtil veya kàtillerin tespit edilmesi için çalışmaları sürdürmüştü. Kàtilin tespiti gecikince rahatsızlık had safhaya vardı. Arada İslâmiyetin zayıflığını isteyen fitnecilerin de körüklemesiyle iki tarafın ordusu karşı karşıya geldi.
Bu arada Cemel Vak’ası da yaşandı. Bu vak’adan (olaydan) sonra Kûfe’ye yönelen Hz. Ali (r.a.), Hz. Muaviye’ye elçi göndererek, Sahabeden Muhâcirlerin ve Ensârın (radıyallahü anhum) kendisinin halifeliğini kabul ettiklerini; onun da kabul edip itaatini bildirmesini istedi. Hz. Muaviye, kendisine elçi olarak gelen Cerir bin Abdullah’ı (r.a.) oyalayarak Hz. Amr bin el-Âs (r.a.) ile istişarede bulundu ve Hz. Osman’ın (r.a.) kàtilleri derhal cezalandırılmadığı takdirde ordusuyla üzerine yürüyeceğini belirtti. Hz. Muaviye (r.a.) seksen beş bin kişilik bir orduyla Şam’dan yola çıktı. Hz. Ali (r.a.) ise doksan bin kişiden oluşan ordusuyla Kûfe’den Sıffin’e doğru harekete geçti. Hz. Ali, Hz. Muaviye’ye elçiler göndererek, onu bu tutumundan vazgeçirmek istedi. Ancak olumlu bir cevap alamadı. İki ordu birlikleri arasında bazı ufak çarpışmalar sürerken, Hicretin 37. senesi Muharrem ayının sonuna kadar anlaşma yapılabilmesi için elçiler gidip geldi. Ancak barış yolunda bir gelişme sağlanamadı. Safer ayının ilk günü savaş tekrar başladı. Hz. Ali’nin şiddetli bir taarruzu ile Şam ordusu dağılma noktasına geldi. Savaş kazanılmak üzereydi ki, Hz. Amr bin el-Âs (r.a.), Şamlı askerlere “Her kimin yanında Mushaf varsa onu mızrağının ucuna takarak yukarı kaldırsın” dedi. Bu emri yerine getiren askerler Hz. Ali (r.a.) tarafına, “Aramızda Allah’ın kitabı hakem olsun” diye seslendiler. Hz. Amr bin el-Âs’ın tedbiri etkisini göstermiş, Iraklı askerler; “Allah’ın kitabına yapılan çağrıya icabet edelim” demeye başlamışlardı. Hz. Ali (r.a.) bunun bir savaş hilesi olduğunu askerlerine anlatmaya çalıştıysa da başarılı olamadı. Her iki taraftan birer hakem seçilerek, Kur’ân’a uygun kararın çıkartılması istendi. Hz. Ali’nin (r.a.) tarafında bulunanlar bunu memnuniyetle karşıladılar. Şamlılar Hz. Amr bin el-Âs’ı, Hz. Ali tarafındaki Iraklılar da Hz. Ebu Mûsâ el-Eş’arî’yi hakem tayin ettiler. 37. yılın Safer ayında Düvmetü’l-Cendel’de bir araya gelerek, karar verirken esas alınacak prensipleri içeren “Tahkimnâme”yi kaleme aldılar. Bu olaya İslâm tarihinde “Hakem Olayı” denir.
(www.sorularlarisale.com)
Haricilik Tarihi
Giriş
Müslümanlar, Peygamberimizin vefatından sonra, temel kaynaklara yorumlarken farklı yaklaşımlar ileri sürmüşlerdir. Bu farklı yaklaşımlar Müslümanlar arasında çeşitli ihtilaflara neden olmuştur. İşte bu yaklaşım farklarının ilklerinden birisi Haricilik’tir.
Kelime mânâsı itibariyle “çıkmak, itaatten ayrılmak” olan Haricilik, literatüre, “insanları dinden, haktan uzaklaştıranlar”; “Hz. Ali’den uzaklaşan ve yönetime karşı ayaklanarak cemaatten çıkanlar” şeklinde girmiştir. Kendileri ise “Havâric” kelimesini, Nisa Suresi’nin 100. ayetine dayanarak “kafirlerin arasından çıkarak Allah’a ve Peygamberine hicret edenler” şeklinde kullanmışlardır.
Doğuşu
İslam dünyasında bir dönem katı ve sert tutumlarıyla yankılar uyandıran Hariciliğin doğuşu genel olarak Sıffin Savaşı’nda “Hakem Meselesi”nin ortaya çıkışına bağlanmaktadır. Fakat Daha önceleri Hz. Osman ve Hz. Ali dönemlerinde ve Cemel Vak’asında -nisbeten az da olsa- bir zümreleşme faaliyetinin başlamış olduğundan sözetmek mümkündür.
Şam valisi Hz. Muaviye, halifeliğini ilan etmiş, Hz. Ali’nin halifeliğini tanımamış, böylece Müslümanlar iki halife ile idare edilir duruma gelmişti. Bu durum Hz. Ali ile Hz. Muaviye’yi H. 38 yılında Sıffin’de karşı karşıya getirdi. Sıffin Muharebesi esnasında Hz. Muaviye Allah’ın kitabının hakem olmasını istedi. Bunun üzerine Hz. Ali’nin askerleri arasında ihtilaf patlak verdi. Bir kısmı hakemliği kabul etmek isterken, bir kısmı da bunun bir savaş hilesi olduğunu söyleyerek hakemi kabul etmek istemedi. Neticede Hz. Ali tahkimi kabul etti. Hz. Ali, temsilci olarak Ebu Musa el-Eşarî’yi; Hz. Muaviye ise, Amr bin el-As’ı seçti. Hz. Ali’nin askerleri arasında bulunan Temîm kabilesinden bir grup “Hüküm Allah’ındır!” diyerek hakem olayına itiraz ettiler.
Bunlar Hz. Ali’nin tahkimi kabulünden dolayı hata işlediğini, küfre girtiğini, dolayısıyla da bunu ikrar etmesini Hz. Ali’den istediler. Eğer bu şartı kabul ederse kendisine döneceklerini ve birlikte Hz. Muaviye’ye karşı savaşa devam edeceklerini bildirdiler. Hz. Ali bu şartı ve isteği kabul etmedi. Bunun üzerine Hz. Ali’den ayrılan bir grup, Hariciler’in ilk çekirdeğini oluşturdu.
Hariciler’in ilk ciddi zümreleşmeleri Harura’da oluştu. Kendilerine Şeb’es b. Rib’î et-Temimî’yi askeri kumandan, Abdullah b. Kevva el-Yeşkûri’yi de namaz kıldırmak üzere imam seçtiler. Artık İslamî hususların şûra ile icra edileceğini, biatın Allah’a olduğunu, iyiliğin emredilip, kötülüğün yasaklanacağını ilan ettiler. Bu görüşlerini sert tedbirlerle uygulama yoluna gittiler. Ayrıca muhalif olanlara karşı da mücadele etmeyi amaç edindiler.
İşte bu sert tutumlarından dolayı, Hz. Ali Hariciler’in yaptığının yanlış olduğunu söyleyerek onları ikna etmeye çalıştı; ancak iki bin kadar Harici’nin gruptan ayrılmaları dışında bu görüşmeden pek bir sonuç alınamadı. Bundan sonra Hariciler Abdullah b. Vehb er-Râsibi’yi kendilerine emir seçtiler. Hz. Ali bir defa daha mektup yazarak Hariciler’in yaptıklarının meşru olmadığını, Kitap ve Sünnetle amel etmediklerini belirttikten sonra kendisine itaat etmelerini istedi. Hariciler yine teklifi kabul etmedi. Hatta, Hz. Osman ve Hz. Ali’yi tekfir etmeyenin kâfir olduğunu ve bu sebeple onların öldürülmesi gerektiğini ilan ettiler. Bu gergin ortamda Hz. Ali, Nehrevan’da Hariciler’le görüştü. Şehit edilen Müslümanların katillerinin teslim edilmesini istedi. Bunu kabul etmeyen Hariciler, savaş başlattılar. Bu savaşta Hariciler’in büyük bir kısmı hayatını kaybetti.
Bediüzzaman Hazretleri bu meseleyi Mektubat isimli eserinde şu şekilde değerlendirmiştir: “Hz. Ali (r.a) Vahhabilerin ecdadından ve ekserisi Necid sekenesinden olan Hariciler’e kılınç çekilmesi ve Nehrevan’da onların hafızlarını öldürmesi onlarda derinden derine hem din namına Şialığın aksine olarak Hz. Ali (r.a)’ın faziletlerine karşı bir küsmek, bir adâvet tevellüd etmiştir. Hz. Ali (r.a) Şah-ı velâyet ünvanını kazandığı ve turûk-u evliya’nın ekseri mutlakı ona rücû etmesi cihetinden Hariciler’de ve şimdi ise Hariciler’in bayraktarı olan Vahhâbiler’de Ehl-i Velayet’e karşı bir inkar, bir tezyif damarı yerleşmiştir.”
Bu savaşlar siyasî bir zafer olarak addedilse de Hariciler’in gelecek müntesipleri içinde bir intikam hissi doğurmuştur. Nitekim, sonraki dönemlerde Hz. Ali, bir Harici olan, Abdullah b. Mulcem tarafından şehit edilmiştir.
Hz. Ali döneminde çok ateşli olan Harici topluluğu, Emeviler ve Abbasiler döneminde alınan sert tedbirler sonucunda pek fazla bir hareketlilik gösterememiştir. Artık bu dönemden sonra fikirlerini mutedile çekenler dışında, diğer Harici fırkaları varlıklarını sürdürememiştir.
Görüşleri
Hariciler’in fikirlerine geçmeden önce, fikirlerin altyapısını teşkil eden o dönem İslam toplumunun sosyal ve siyasi yapısı hakkında özet bilgi vermek doğru olacaktır. Hz. Peygamber (s.a.v.) döneminde ashab Kur’an’da anlamadıkları hususları Peygamberimize sorar ve ondan cevabını alırlardı. Peygamber Efendimizin (sav) vefatıyla İslam toplumunda bir takım sorunlar ortaya çıktı. Hilafet meselesiyle ilk sorunlar baş göstermiş, daha sonra yeni fetihler, yeni sorunları beraberinde getirmiştir. Bunun yanında, Arap toplumundaki bedevî zihniyet ve kabile asabiyeti de Kur’an ve Sünnetin anlaşılması noktasında apayrı sorunlar olmuşlardır. Sonraki dönemlerde üçüncü halife Hz. Osman’ın feci şekilde katledilmesi, katledenler hakkında hükmün ne olacağı, bunun yanında Hz. Ali, Talha ve Zübeyr arasında geçen Cem’el vakası, Sıffîn Savaşı ve bunda ölen ve öldürülenlerin hükmü yine önemli sorunlardandır. Bu sorunlarla birlikte Kelâm’ın doğuşu ve bir takım kelamî meseleler de İslam toplumunda tartışılır olmuştur.
İşte böyle bir ortamda İslam toplumunda çeşitli fikrî cereyanlar oluşmaya başlamıştır. Bu gelişmelerin sonucunda bir uçta Şia, diğer uçta Haricilik gibi fikrî birtakım gruplar oluşmuştur. Böyle bir ortamda ortaya çıkan Hariciler’in görüşleri iki ana merkezde toplanır. Bunlardan birincisi Kur’an’ın zahirine göre hüküm verme, diğeri ise hilafet meselesidir.
“Hüküm Allah’ındır”
Hariciler; ısrarla İslam ümmetinin Kur’an’a dayandırılması hususunu savunurken, Kur’an-ı Kerim, hiçbir tefsire ihtiyaç duyulmaksızın lafzî hüviyetiyle itikadî ve amelî konularda yegane nizamdır demişlerdir.8 Bu görüşleriyle birlikte, “Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar kafirlerin tâ kendisidir.” (Mâide; 44) ayetine dayanmışlardır. Bundan da “Hüküm Allah’ındır (La hükme illa lillah)” ifadesini sloganvari ve çok katı bir şekilde kullanmışlardır. Nitekim Hz. Ali bu ifade için, “Hak söz, fakat bununla batıl murad ediyorlar.” demiştir.9 Nitekim Bediüzzaman aynı ayet-i kerimeyi yorumladığı eserinde buradaki “hükmetmek”ten kastın, “tasdik etmek” olduğunu ifade etmiştir. (Münazarat, s. 124)
Hariciler, bahsettiğimiz ayete istinaden iman-amel meselesinde de yanlış hüküm vermişlerdir. Onlara göre ameller yani namaz, oruç, doğruluk, adalet gibi dinî emirler imandan bir cüz’dür, ondan ayrılmazlar. İman sadece itikattan ibaret değildir. İman kalple tasdik, dil ile ikrar olmakla birlikte günahlardan kaçınmak da imandandır. Buna göre her büyük günah işleyen de kâfir olmaktadır. Harici anlayışına göre; bir kimse Allah’ın birliğini ve Hz. Muhammed’in Resul olduğuna inansa fakat farzlardan birini işlemese, büyük günaha girmiş olur. Allah’ın yasak kıldığı şeyi helal saydığından kendilerinden başkasının kâfir olduğunu ileri sürerler. Hatta daha da ileri giderek onlara, hanımlarına ve çocuklarına hayat hakkı tanımamaktadırlar. İşte bu noktada Hariciler dindeki günah-küfür ayrımını yapamamış ve İslamiyet’in ferdî sorumluluğunu kavrayamamışlardır.
Hilafet Meselesi
Hariciler’in ikinci ana görüşü ise; adalet ilkesiyle Allah’ın hükmünün gerçekleştirilmesinden birinci derecede sorumlu makam olması açısından halifelik müessesesiyle ilgilidir. Hariciler, halifeliğin adil, alim ve zabit olması şartıyla her Müslüman’ın hakkı olduğunu savunmakta, diğer mezheplerin ileri sürdükleri gibi Kureyşî, Haşimî olması gibi bir şart aramamaktadırlar. Halife Müslümanlar arasında yapılan hür seçimle işbaşına gelir. Bu görüşleriyle hürriyetçi demokrasinin ve gelişen olaylara göre süratli değişmenin temsilcileri olarak görülmektedirler.
Hariciler, Hz. Ebubekir ile Hz. Ömer’in hilafetlerinin tamamını Hz. Osman’ın ilk altı yılını ve Hz. Ali’nin tahkime kadarki halifeliğini meşru sayıp, Hz. Osman’ın ikinci altı yıllık halifeliğini de adaletsizlik olarak değerlendirip meşru görmemektedirler. Bu meyanda devlet kurumuna karşı bedevî bir zihniyetin tepkisini ve bir tür anarşizmi dile getirmişlerdir. Bu bedevî zihniyetin sonucunda; gruplarını bir kabile telakki edip onun dışında herkesi düşman görmüşlerdir.
Hariciler’e göre devletin en önemli vasfı adalettir. Bundan dolayı imamın ilk işi de iyiliği emredip kötülükten nehyetmek olmalıdır. Aslında her mü’minin vazifesi budur. Fakat Hariciler çok sert, dar görüşlü ve bedevî anlayışlarından dolayı bu meselede aşırıya gitmişlerdir.
Harici Fıkraları
Hariciler, biraz önce zikrettiğimiz iki ana mesele dışında pek fazla konuda ittifak sağlayamamışlardır. Bundan dolayı gruplar içinde, çeşitli fırkalara ayrılmışlardır. Bu fırkalardan biri hariç, diğerleri tam bir sistem ortaya koyamamışlardır. Zaten çok katı tutumlarından ve tam bir sistem ortaya koyamamalarından dolayı uzun müddet hayatiyetini sürdürememiştir. Ancak İbaziyye, aşırı mutaassıp fikirlerini mutedil hale getirerek günümüze kadar yaşayabilmiştir. Bunlardan kayda değer birkaç tanesini zikredelim.
1. Muhakkime-i Ûla: İlk Haricî fırkasıdır. Sıffîn savaşı sonunda Harura’da toplanan ve başlarında Abdullah b. Vehb er-Râsibî bulunan fırkadır. Hilafetin Kureyş’e aidiyetini reddederek Hz. Ali’yi önce hatalı bulmuş, sonra tekfir etmiş ve Osman b. Affan ve Cemel Vakasına katılanlara da dil uzatmışlardır.
2. Ezârika: Nâfi b. Ezrak’a nisbet edilen fırka; Hz. Ali, Osman b. Affan, Talha ve Hz. Âişe ile Cemel Vakasına katılanların kâfir ve ebedi cehennemlik olduğunu ileri sürmektedir. Kendilerinden başka bütün Müslümanları tekfir etmişlerdir. Onlara göre Ezârika’dan başkalarının, çocuklarının ve hanımlarının öldürülmesi helaldir.
3. Sufriyye: Ziyad b. Asfar’a nisbet edilen, günah işleyenleri müşrik kabul etmekle birlikte muhaliflerinin kadın ve çocuklarını öldürmeyi caiz görmeyen bir fırkadır.
4. İbaziyye: Abdullah b. İbaz’a nisbet edilen fırka, büyük günahları işleyenleri kâfir sayar. Bunun yanında muhalif Müslüman grupların yaşadığı toprakları İslam ülkesi kabul ederek onlarla evlenmeyi meşru görür. İbaziyye, Hariciliğin en ılımlılarından olup, günümüze kadar gelen tek koludur.
Bunlar dışında; Necedât, Acâride, Seâlibe, Beyhesiyye gibi Harici fırkaları da vardır. Ancak bunlar uzun süre hayatiyetini sürdürememiştir.
Hariciler’de Kültür ve Edebiyat
İlk dönem İslam toplumunda farklı bir cereyan olan Hariciliğin görüşleri o dönemde çok rağbet görmüştür. Bunun nedenleri; onların düşünce sistemindeki radikallik ve hamasiliktir. Bundan dolayı problemli yerlerde ve sıkıntılı dönemlerde insanları cezbeden bir nitelik kazanmıştır. Bunun yanında Hariciler’in kişisel meziyetleri, hitabet kabiliyetleri ve seviyeli şekilde görüşlerini yansıtmaları bu fırkanın rağbet görmesinin nedenleri arasında sayılabilir.
Hariciler bütün insanları eşit kabul edip, yeryüzünde Allah’ın hakimiyetini kurmayı esas hedef kabul ederlerdi. Onlar kendi sosyal, siyasî hayatlarını, ahlakî düzenlerini Kur’an’ın zâhirî anlam ve öğretisine kusursuz biçimde uydurmak ve zorunlu ihtiyaçları karşılamak şeklinde bir zühd hayatı yaşamak istiyorlardı. Bundan dolayı sanat, musikî gibi bediî zevkler, hayatlarındaki herhangi bir lüks, imanın saflığı ve sadeliği ilkesine zıt olacağı düşüncesiyle kötülenmişti. Hatta hareket ve sözdeki herhangi bir takva eksikliği toplumdan çıkarılmaya sebep olarak görülmekte, daha ciddi durumlarda ise suçlu mürted kabul edilmekte, eşi ve çocuklarına da hayat hakkı tanınmamaktaydı. Onlar bu noktada büyük çelişkiye düşmektedirler. Çünkü en fazla önem verdikleri adalet ilkesine muhalif olarak, cezanın ferdîliği ilkesini gözardı edip, cezayı aile fertlerine de teşmil ederek zalim konumuna düşüyorlardı.
Haricilerin dinî konularda yanılgıya düşmelerindeki en önemli etken, onların dinde aşırı mutaassıp olmalarıdır. Aslında taassuplarının kaynağı olarak bedevîlik, yaşadıkları yalın hayat, kültür kıtlığı ve nasların zahirine göre hüküm verme gibi sebeplerle gösterilebilir.
Haricilerin ahlakî davranışların ana temeli, takva ve şecaattir. En önemli özellikleri ibadetlere devam, dünyadan uzaklaşma ve sürekli Kur’an okumalarıdır. Hatta ibadette o kadar ileri gitmişler ki, alınlarının çokça secde etmekten dolayı zedelenmiş, secde esnasında yere temas eden diz ve dirseklerinin nasır tutmuş olduğu görülmüştür.
Harici edebiyatında şiir, hutbe ve mektuplardaki fesahat ve belagat göze çarpan hususlardır. Onlar güzel konuşma ve ikna kabiliyetlerinin yanı sıra keskin zekaları, hazır cevap ve atılgan olmalarıyla da şöhret bulmuşlardır.
Harici edebiyatının konusu genel ve özel olmak üzere iki gruba ayrılır. Diğer Müslümanların ittifak halinde bulundukları iman, takva, cihad konularıyla zulmün ortadan kaldırılması, Müslümanın sosyal davranış ve tercihlerinde hata ve kusurlardan uzaklaşması gibi umumî hususlardır. Bu edebiyatta önemle vurgulanan nokta, yegane doğrunun kendi dinî siyasetleri ve mezhepleri olduğu inancı, bunun hasımlarına karşı savunulması ve diğer insanları kendi düşüncelerine celbetme gayretidir. İhtilale teşvik, hasımlarını susturma, onları küfür ve dinsizlikle itham etme önemli temalardandır.
Kullandıkları ifadelerden anlaşıldığına göre, ölümü gaye edinme gibi bir görüşleri vardır. Zaten mücadele esnasında her türlü sıkıntıya katlanma özellikleri, ölümü başarıya ulaşmak için en uygun yol olarak benimsediklerini gösterir.
Sonuç
Baştan beri izah edildiği gibi; katı ve sert tutumlarıyla tanınan Hariciler, hayatiyetini ancak fikirlerini mutedil şekle getirerek sürdürmüşlerdir. İlk başta dinî konularda hüküm verirken ayetlerin zahirine göre hüküm verirlerdi ve kendilerinin tek doğru olduğunu söyler, kendileri dışındakilere hayat hakkı tanımazlardı. Daha sonraki dönemlerde ancak fikirlerinde itidali tercih edenler günümüze kadar gelebilmişlerdir. Şu anda Umman, Zengibar, Doğu ve Kuzey Afrika’da yaşayan kendileri dışındakileri tekfir etmeyen, amaçlarına ulaşmak için de siyasî cinayetler işlemeyen İbaziyye mezhebine mensup Hariciler vardır.
Hariciler’in aşırı görüşlerinden dolayı bir kısım âlimler onların küfre girdiklerini söyleseler de fikirlerini tarafsız olarak ileri süren alimlere göre Hariciler dalalette kalmış, fakat küfre girmemişlerdir. Hz. Ali kendisinden sonra Hariciler’le savaşmamalarını, zira hakkı arayıp bulmak isterken ona ulaşamayanların, batılı arayıp buna ulaşanlar gibi olmadığını söylemiştir.
Nitekim Bediüzzaman Hazretleri mezhepleri değerlendirirken; “Meslekler, mezhepler ne kadar bâtıl da olsalar, içinde ukde-i hayatiyesi hükmünde bir hak, bir hakikat bulunur. Eğer âsârına ve neticelerine hükmeden hak ve hakikat ise ve menfî cihetleri müspet cihetlerine mağlub ise, o meslek haktır. Eğer içindeki hak ve hakikat, neticelere hükmedemiyor ve menfî ciheti müsbet cihetine galebe ediyorsa, o meslek bâtıldır. Onun ehli, ehl-i bid’a ve dalâlet olur.” Yine bir başka yerde Üstad Bediüzzaman, Haricilerin yüzyıllar sonraki halefleri olan Vâhhabiler’i değerlendirirken “Vâhhabiler’in seyyiât ve tahribâtlarıyla beraber, medâr-ı şükran bir cihetleri var ki, o çok mühimdir. Belki onların tahripkârane olan seyyiâtlarına mukabil o cihettir ki, onları şimdilik muvaffak ediyor. O cihet şudur ki: Namaza çok dikkat ediyorlar, şeriatın ahkâmına tatbîk-i harekete çalışıyorlar. Başkaları gibi lakaydlık etmiyorlar. Güya dinin taassubu namına tecavüz ediyorlar. Başkaları gibi dinin ehemmiyetsizliğine binaen şeâir-i diniyeyi tahrip etmiyorlar. Hem Vâhhabilik az bir fırkadır. Koca âlem-i İslamın havz-ı kebîri içinde ya erir, ya itidâle gelir. Çünkü menbâı hariçte değil ki âlem-i İslam-ı bulandırsın. Menbâı hariçte olsaydı, çok düşündürecekti.”
Sonuç olarak; Haricilik fırkası taassuplarının bir neticesi olarak bâtıl yola gitmişlerdir. Ama dikkat edilmesi gereken bir nokta var ki, o da Hariciliğin hakkı ararken bâtıla sapmasıdır. Bundan dolayıdır ki, Hariciler küfre girmemişler, belki dalâlette kalmış bir fırka olarak nitelendirilebilir.
(www.risaleinurenstitusu.org)
Yezit Saltanatı
“Dinin bir hakikatini bin siyasete tercih ederim”
Başlıktaki ifade Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerine ait. Onun şu ifadeleri kullandığını da biliyoruz:
- Bir tek hakikat-i Kur’âniyeyi dünya saltanatıyla değiştirmeyiz.
- Eğer bütün dünya bana verilse, bir hakikat-i imaniyeyi fedâ edemiyorum.
Bu, Resûl-i Ekremin (asm), Âl-i Beytin, Sahabe-i Güzinin mesleğiydi. İslâmın hakikatleri her şeyin üzerindeydi. Bunun için canlarını dahi feda etmekten çekinmezlerdi. Âl-i Beytten Hz. Hasan ümmet-i Muhammed’in (asm) kanı dökülmesin diye hilâfetten vazgeçiyor, kardeşi Hz. Hüseyin de Yezid’in istibdadına hürriyet-i şer’iyye kılıncıyla mukabele ediyordu.
Evet, Münâzarât’ta dikkat çekildiği gibi İslâm, yeryüzünü kötülüklerden temizlemek, insanın yüzünü ak etmek, insanlığın alnındaki kara lekeyi izale etmek için gelmiş ve bunda da başarılı olmuştu. Ne yazık ki zaman ve mekânın tesiriyle hilâfet saltanata dönüşmüş, istibdat bir parça hayat bulmuştu. Yezid zamanında, bir derece kuvvet bularak bir derece başını kaldırdığından, İmam Hüseyin Hazretleri hürriyet-i şer’iyye kılıncını çekmiş, başına havale eylemişti. Ancak istibdadın kuvveti olan cehalet ve vahşet, âlemin dört bir yanını havuz gibi kuşatıp Yezid’in istibdadına kuvvet vermişti.
Kerbelâ’da sıcaklığın kasıp kavurduğu bir öğle vakti Hz. Hüseyin çadırdan dışarı çıkmış, ellerini avuçladığı kumla yıkamaya çalışmıştı. Olup bitenleri üzüntüyle seyreden sadık hizmetçisi, içinden, “Yezid’e biat etseydi de bunlar başına gelmeseydi!” diye geçirivermişti.
Hizmetçisinin içini okuyan Hz. Hüseyin ona yönelip, “Bizim Yezid’e biat etmememizin sebebi saltanattır. Babadan oğula geçen saltanatın, dedemiz Hz. Muhammed’in (asm) gösterdiği yolla ilgisi yoktur.
“Biz Yezid’e biat edersek, İslâmın ana direklerinden birisi olan seçimle işbaşına gelme gibi bir siyasî anlayışı temelinden sarsmış oluruz. “Maksadımız halkın seçmesi. Halk seçsin de ister Yezid olsun, ister başkası olsun fark etmez, biz itaat ederiz” demişti.
Dört Halife, hatta beşinci halife olan Hz. Hasan işbaşına seçimle gelmemiş miydi? İslâmın ana prensiplerinden biri buydu. Tersi davranışlar İslâmın özüne zıttı. İslâmı iyi anlayan Dört Halife Resûlullah’tan (asm) bu dersi almışlardı.
Beşinci halifeden sonra hilâfet saltanata dönüşmüş, idare babadan oğula geçer olmuş, seçimle ehliyetli kimselerin getirilmesi gibi Peygamber metodu terk edilmiş, her zaman liyakatli ve ehil kimseler bulunamamış, faturasını da bütün Müslümanlar ödemek zorunda kalmıştı. Uygulamanın farklılığı gerçeğin de öyle olmasını gerektirmiyor.
Bugün modern dünyanın gelmek istediği nokta, İslâmın yüzyıllar öncesinde en mükemmel tarzda uyguladığı, halkın söz sahibi olduğu, seçimin hükmettiği, cumhuriyetçi ve demokratik bir sistemdir.
(Şaban Döğen, Yeniasya, 2008)
Muhammed bin Ebubekir ve Hz. Osman’ın Şehadeti
Hz. Ayşe, Hz. Osman’ın katillerini bulmak için Hz. Ali ile Cemel’de savaştığı halde, Hz. Osman’ı şehit etmeye gelenlerden biri olan Hz. Ebubekir’in oğlu ve kendi kardeşi Muhammed bin Ebubekir’den niye hesap sormadı?
- Hz. Ayşe (r.anha) Hz. Osman (ra) ile ilgili bazı olumlu rivayetlere kaynaklık etteği gibi, zaman zaman da son altı yıllık döneminde onu sert şekilde tenkit edenler arasında yer aldı. (Murat Sarıcık, Hz. Osman, Nesil Yayınları, İstanbul 2009). Onu zaman zaman tenkit edenler arasında Hz. Talha, Hz. Zübeyir ve Hz. Ali (r.anhüm) de vardı.
- Bilindiği üzere, Hz. Ebubekir (ra), Cafer b. Ebu Talib, Hicretin sekizinci yılında Mute Savaşı’nda şehit olunca, onun dul hanımı Esma bint-i Umeys’le evlenmiş ve bu evlilikten Muhammed adlı oğlu dünyaya gelmişti. Bu çocuk Hz. Ayşe (r.anha) ile baba bir kardeşti. 634 yılında Hz. Ebubekir (ra) vefat edince, Hz. Esma bu kez Hz. Ali (ra) ile evlendi ve sekiz on yaşlarında olan Muhammed annesiyle birlikte üvey babası olan Hz. Ali’nin evine geldi. Cemel Vakası’nın 656 yılında olduğu düşünülürse, bu savaşta üvey babası Hz. Ali’nin ordusunda yer alan ve muhaliflerine karşı onu destekleyen Muhammed, o zamanlar yirmi beş yaşın üzerindeydi.
- Hz. Ayşe (r.anha) Hz. Ali (ra)’e ve ordusuna karşı savaşmakla, aslında bir bakıma üvey kardeşi Muhammed ile de savaşmaktaydı. Yani bir bakıma kardeşinden de hesap sormaktaydı.
- Konunun bir de şu yönü vardır: Her ne kadar Muhammed, Hz. Osman (ra)’ı öldürmek niyeti ile onun yanına girmişse de, ikaz edilmesi üzerine onu öldürmekten vazgeçmiş ve evinden ayrılmıştı. Böylece niyetini gerçekleştirmedi ve ondan vazgeçti. Bu yüzden o Hz. Osman (ra)’ı öldürenler arasında yer almadı. Öldürme suçuna iyice yaklaşsa da bunu gerçekleştirmedi. Bu nedenle de onun katilleri sınıfında ve arasında görülmesi ve ona katiller gibi hesap sorulması doğru olmasa gerektir.
- Araştırdığımız kadarıyla Hz. Ayşe (r.anha) kardeşi Muhammed’i Hz. Osman (ra)’ı öldüren suçlulardan biri olarak algılamıyordu. Zaten Cemel Savaşı’ndan sonra da Hz. Ali (ra), Muhammed’i Hz. Ayşe (r.anha)’yı Medine’ye götürmekle görevlendirdi ve Hz. Ayşe (ra) buna itiraz etmedi.
Görüldüğü üzere; konuya farklı açılardan bakılınca farklı bir fotoğraf ortaya çıkmaktadır.
(Prof. Dr. Murat Sarıcık, www.sorularlaislamiyet.com, 2010-01-19)
