RSS

Bedir Savaşında Cemaatle Namaz

Tarih: May 08 2012

Namaz kılmak o kadar önemlidir ki, eğer imkân varsa savaşta bile namazı terk etmemek gerekir. Nitekim Peygamberimiz (asv) ve güzide sahabeleri Bedir Savaşı’nın en çetin anında bile cemaatle namaz kılmışlardı. Müşrik ordusu Müslümanlardan üç kattan daha fazlaydı. Tam bir ölüm kalım mücadelesi veriliyordu. Ama Allah Resulü (asv) ve ashabı canlarını kurtarmaktan ziyade, Allah’ın huzurunda yan yana, omuz omuza namaz kılmayı seçmişlerdi. Yarısı namaz kılarken diğerleri savaşmış, namaz kılanlar savaşırken diğerleri namazlarını cemaatle eda etmişlerdi. Bu husus, Kur’ân’da şöyle anlatılmaktadır:

“Savaşta mü’minler arasında bulunup da onlara namaz kıldırdığın zaman, onlardan bir kısmı seninle birlikte namaza dursunlar ve silâhlarını da yanlarına alsınlar. Onlar secde ettikten sonra geri çekilip düşmana karşı dursunlar ve yerlerine henüz namaza durmamış olan diğer topluluk gelsin. Onlar da tedbirli şekilde ve silâhlarını yanlarına alarak seninle beraber namaz kılsınlar.” (Nisa, 4/102)

Ey Muhammed! Sen bu korku halinde bulunan ve namazı kısaltmalarına izin verilen mücahidlerin içinde bulunup da onlara namaz kıldırdığın vakit, içlerinden bir kısmı seninle beraber dursunlar, yani askeri önce iki kısma ayır; bir kısmı düşman karşısında beklesin, bir kısmı da seninle beraber namaza dursunlar. Ve namaza duranlar da silahlarını bırakmayıp yanlarına alsınlar. Bunlar secde edip rekatı bitirdiler mi arkanızdan düşman karşısına çekilsinler, ve kılmamış olan diğer kısım gelsin, ikinci rekatı da seninle beraber bunlar kılsınlar.

Demek ki, kılınan namaz iki rekattir ve her rekata nöbetleşe bir kısım katılmıştır. Şu halde herbirinin ikinci rekatleri ne olacak? Savaşın başlaması gibi, korkunun şiddetlenmesini gerektirecek yeni bir durum ortaya çıkmadıkça ikinci rekatın da herbiri tarafından yine nöbetleşe tamamlanması gerekecektir. Durumun böyle olduğu Hz. Peygamber (asv)’in sünneti ile de açıklanmıştır. İbnü Ömer ve İbnü Mesud’dan rivayet olunduğu üzere Hz. Peygamber (asv) korku namazını kıldırdığı zaman âyette olduğu gibi ilk grup ile bir rekat ve diğer grup ile de bir rekat kılmış; sonra bu grup düşman karşısına gitmiş, yine önceki grup gelip ikinci rekatı kırâetsız kaza etmiş ve selam vermiş, sonra bunlar gidip yine ikinci grup gelmiş birinci rekatı kırâet ile kaza etmişler ve selam vermişler, bu şekilde her grup iki rekat kılmışlardır.

(Elmalılı Hamdi Yazır)

Hz. Peygamberin Yahudilerle İlgili Politikası

Tarih: Mar 20 2012

Peygamberimizin Yahudilerle ilişkisi Medine’ye hicret etmesi ile başlar. Peygamberimiz, Medine’ye gelince buradaki Yahudileri de kapsayan bir sözleşme yapar. Bu sözleşmeye Medine Anayasası veya Medine Vesikası da denir. Buna göre; Yahudiler, Peygamberimizin vereceği hükme razı olacaklardı.

Peygamberimiz Medine’ye geldiğinde Yahudilerden çok şey beklemektedir. Onların kendisini anlayacağını ve davetine sıcak bakacağını düşünür. Fakat onlardan gerekli sıcaklığı almadığı gibi, tepkilerini ve düşmanlıklarını da çeker. Hatta Yahudiler Peygamberimize karşı düşmanla da işbirliğine girişirler. Bunun üzerine Peygamberimizin Yahudilere karşı olan ilişkisi de değişmeye başlar. Bu dönemde Kur’an’da da Yahudilerle ilgili ayetler nazil olmakta, müslümanları Yahudiler konusunda uyardığı gibi, Yahudi davranışlarını örnek göstererek böyle bir tavır sergilememeleri istenmektedir.

Peki Medine’deki Yahudiler buraya nasıl gelmişlerdi?

Medine’deki Yahudilerin kökenleri

Medine’deki Yahudiler, aslen Medineli olmayıp burada Yemen’den gelip yerleşmişlerdir. Yemen’den gelen Yahudiler; Vad-i Kurra, Hayber, Teyma ve Yesrib’e yerleştiler. Bazı tarihçiler de bu Yahudilerin Yemen’den değil Filistinden gelip Hicaz bölgesine yerleştiklerini iddia etmekte ve bunların aslen Arap olduklarını Yahudiliği sonradan benimsediklerini iddia etmektedirler. Yahudilerin Yesrib’e yerleşmeleri beraberinde savaş ve düşmanlığı da getirdi. Hristiyanlar, Medine’ye Yahudilerden intikam almak için saldırıda bulundular.

Medine’nin yerlisi kabul edilen Evs ve Hazrec kabileleri de aslında buranın yerlisi olmayıp Yesrib’e Yemen’den gelip yerleşmişlerdir. Yahudilerin Yesrib’e yerleşmeleri buraya daha önce gelmiş olan Evs ve Hazreç’in tepkilerine neden oldu. Yahudilerle bu kabileler arasında savaşlar yaşandı. Yahudiler, bu savaş ve baskılardan kurtulmak amacıyla bu iki kabile arasına fitne ve düşmanlık tohumları serptiler. Böylece onları birbirlerine düşürüp, arada iki tarafla da ticaret yaparak zenginleştiler. Bu iki kabile arasındaki en son savaş, hicretten beş yıl kadar önce oldu. Evs ve Hazreç; aralarındaki savaşı durdurmak amacıyla Abdullah b. Ubey b. Selul’u Medine’ye reis seçtiler.

Peygamberimizin Medine’ye gelişi

Peygamberimiz, Medine’ye geldiğinde bütün bu olaylar yaşanmıştı. Medine’nin birlik ve beraberliğe ihtiyacı vardı. Bu birliği de Peygamberimizin şahsında sağladılar. Peygamberimiz, aralarında güven tesis etmek amacıya bir anayasa hazırladı. Bu anayasaya Yahudiler de uyacaklarını belirttiler. Ayrıca, Peygamber müslümanlar arasında kardeşlik oluşturarak ekonomik açıdan zayıf olanlar arasında bir yardımlaşma sağladı.

Bütün bu gelişmelerden Yahudiler rahatsızdı. Çünkü, büyük bir ekonomik ve siyasi gücü ellerinden kaçırmışlardı. Onlar, iki kabileyi birbirine düşürerek büyük bir nufuz ve çıkar sağlamışlardır. Yahudiler, Evs ve Hazrec kabilelerinde bilgi ve zenginlik bakımından üstündüler. Fakat peygamberimizin gelmesiyle bu gücü ve pozisyonlarını kaybettikleri gibi kendileri de yeni güç merkezine tabi olmak zorunda kalmışlardı. Onlar bu durumu içlerine aslında sindirememişlerdi. Fırsat kolluyorlardı.

Kıblenin Kudüs’den Mekke’ye çevrilmesi Yahudilerin düşmanlığını artırdı. Çünkü kıble değişimi, Allah’ın yeryüzü halifeliğini İshak oğullarından İsmail oğluna, yani Yahudilerden Müslümanlara (Araplara) verdiğinin bir göstergesiydi. Yahudiler, Peygambere ve müslümanlara karış üstün pozisyonlarını tekrar sağlamak amacıyla Mekke’deki müşriklerle ittifaklar kuruyor, Abdullah b. Ubey ile işbirliği kuruyor ve peygamberimize, ailesine iftira ediyorlardı. Bunlar yetmeyince tekrar Evs ve Hazreç kabilelerinin arasını açmaya çalıştılar. Hatta Peygamberimizi öldürmeye bile teşebbüs ettiler.

Peygamberimiz, her Yahudi kabilesine suçlarına göre farklı bir ceza uyguladı. Peygamberimizin Yahudilere karşı izlediği politikanın aşamaları şunlardır:

  • Dostluk, uzlaşma ve işbirliği
  • Sürgün
  • Cezalandırma ve idam
  • Barış ve Haraç

 

Yahudi Kabileleri

Beni Kaynuka: Beni Kaynuka Yahudileri, Medine’nin çevresinde oturuyorlardı. Medineye yapılan bir saldırı sırasında çok tehlikeli olabilirlerdi. Yapılan antlaşmaya göre, dışardan gelen bir saldırıya karşı Müslümanlarla birlikte Medine’yi savunacaklardı. Fakat bu kabile Bedir savaşında antlaşma gereği Müslümanlara yardım edeceklerine, antlaşmayı ihlal ederek Mekkelileri destekledirler. Sonrada bu tavırlarına karşılık pişmanlık duymayıp meydan okudular. Bunun üzerine peygamberimiz bu kebileyi onbeş gün boyunca kuşattı. Beni Kaynuka, teslim olmayı ve Medine’den çıkmayı kabul ettiler.

Beni Nadir: Bu kabile de Kureyş’le ittifak halindeydiler. Bu tavırlarını Uhut savaşından sonra da iyice artırdılar. Bir Cumartesi günü Peygamberimiz, Amr b. Ümeyye ed-Damri’nin Kelb kabilesinden öldürdüğü bir kişinin diyetini ödemesine yardım etmelerini söylemek için Beni Nadir’e geldi. Onlar, bu durumdan yararlanarak Peygamberi öldürmeyi tasarladılar. Fakat, Cebrail gelerek Peygamberimize durumu bildirdi. Yahudilerin bu suikast girişimi başarsız oldu. Bu olay üzerine Peygamberimiz, onlardan Medine’yi terk etmelerini istedi. Kabul edilmeyince kabile kuşatıldı. Onbeş gün sonra Medine’yi terk etmek zorunda kaldılar. Hayber’e geldiler. Kureyş’i Medine’ye karşı kışkırttılar. Hatta Kureyş putperestliğinin müslümanlıktan daha iyi olduğunu bile iddia ettiler. Kur’an bu durumu şöyle anlatır. “Kendilerine kitaptan bir pay verileni görmedin mi? Puta ve batıla inanıyorlar ve inkar edenlere, bunlar inananlardan daha doğru yoldur.” diyorlar. (4:51)

Beni Kureyza: Medine sınırları içerisinde yaşıyorlardı. Hendek savaşında müşriklerin safına geçtiler. Gönderilen barış heyetine de hakaretler yağdırdılar. Hendek savaşından sonra Beni Kureyza 25 günlük bir muhasaradan sonra teslim oldu. Hükümlerini de eski müttefikleri Sa’d b. Muaz verdi. Çünkü Yahudiler, eski dostları olan Sa’d’ın kendileri hakkında karar vermesini istemişlerdi. Onlar eğer peygamberimizin merhametine sığınsalardı sadece Medine’yi boşaltmakla yetineceklerdi. Fakat onlar Sa’d’ın kendileri lehine bir kara vereceğini umduklarından onun hakemliğini kabul ettiler. Sa’d ise onlara Tevrat’a göremi yoksa Kur’ana göremi hüküm vereyim? diye sordu. Onlar da Tevrat’a göre deyince Sa’d tevrata göre hükmünü verdi. Buna göre;

  • Savaşçılarını öldürülmesi
  • Kadın ve çocukların esir edilmesi
  • Malların müslümanlar arasında bölüştürülmesi kararını verdi.

Böylece Medine; bütün Yahudi kabilelerinden arındırılmış oldu. Medine, sadece müslümanların yaşadığı bir kent haline geldi.

Hayber Yahudileri: Hayber, Medine’nin kuzeyinde ve Şam ticaret yolu üzerinde bulunuyordu. Medine’den atılan Yahudi kabileleri de buraya yerleştiler ve Medine’nin Şam ticaret yolunu baltalamaya başladılar. Bu durum Medine için büyük bir ekonomik sıkıntı yaratmaya başlamıştı. Şam ticaret yolunun denetimi Yahudilerin eline geçmişti. Medine’den atlan Beni Nadir; Hayber’e yerleşmişti. Burada müşriklerle Medine’ye karşı dostluk kuruyor Gatafan, Havazin ve Kureyş’e mektup yazıp kışkırtıyordu. Onların bu faaliyetleri Hendek (Ahzap) savaşına neden oldu. Peygamberimiz, Mekke ile yaptığı Hudeybiye barışından sonra bu fitne yuvasını ortadan kaldırmak amacıyla buraya bir sefer düzenledi. Müslümanların ilk fetih hareketidir. Yapılan kuşatma sonucu Hayber teslim olmak zorunda kaldı. Peygamberimiz Hayberi alınca buradaki Yahudileri haraç vergisi ödemeleri şartıyla burada bıraktı. Bu olay, Peygamberimizin hoşgörülü ve insancıl özelliğini vurgulamaktadır.

(İbrahim Halil Er, Mart 2012)

Kablolu Hayat

Tarih: Jan 18 2012

Cabir b. Abdullah’a ait bir kervanın Medine’ye Cuma vakti girişi üzerine Allah Rasulü’nü hutbe verirken on iki erkek bir kaç kadın dışında Rasulüllahı camide yalnız bırakıp bütün cemaat kervana koştu. Peygamber Efendimiz, kendisini yalnız bırakan bu insanları şöyle uyarıyordu. “Sizin için bundan böyle yoksulluktan korkmuyorum. Sizin için asıl korkum, tıpkı sizden öncekiler gibi dünyaya kapanmanızdan, onların mal yarıştırdığı gibi sizin de mal yarıştırmanızdan korkuyorum.” Allah Rasulü bu olay üzerine “Eğer mescidde kimse kalmasaydı şu vadiyi ateş seli basardı. Müslümanların üzerine ateş yağardı.” Buyurmuşlardı.

Peygamber Efendimizi çok üzen bir başka olay Huneyn seferinin ardından yaşanmıştı. Hevazin ganimetleri pay ediliyordu. Akra b. Habis ve Uyeyne b. Hısn gibi henüz müslüman olmadığı halde Müslümanların saflarında yer alan bedevi liderlerinin kalplerini İslam’a ısındırmak için ganimetten fazla fazla pay verilmişti. Bu duruma itiraz eden Ensar’ı,”Onlar mal ile dönerken siz Allah’ın Rasulüyle dönüyorsunuz“diyerek teskin etmişti Peygamberimiz. Bu esnada çok daha yakışıksız olaylar oldu. Peygamber Efendimiz, ganimet dağıtırken etrafına toplanan bir kısım aç gözlü insanlar onun orasını burasını çekiştirmeye başlamış, hatta bu itiş-kakış sonucunda elbisesi yırtılırken pelerini de omuzundan düşmüştü. Bu güruh Allah Rasulünü öylesine zor durumda bırakmışlardı ki, o kendine has haliyle “Elbisemi bırakın! Elbisemi bırakın!” diyordu. Daha da çirkin olanı, bu sırada sözkonusu güruhun içinden birinin paylaşımın âdil olmadığını ifade ederek zalim bir kavme adalet öğreten Rasulüllaha “Adil ol ey Muhammed!” diye çıkışmasıydı. Bu terbiyesizlik Allah Rasulü’nü öylesine kızdırmıştı ki, çok kızdığı ender zamanlarda kabaran alın damarı yine kabarmıştı. Allah Rasulü kendisine yapılanları İsrailoğulları’nın Hz. Musa’yla yaptıklarıyla kıyaslayacaktı: “Allah ve Rasulü âdil olmasın da kim âdil olsun? Allah Musa’ya rahmet etsin. Kendisine bundan fazla eziyet edildi, yine de sabretti.”

Bugünkü dünyevileşme mantığıyla, kadim çağlardaki ilkel dünyevileşme mantığı arasında şaşılacak kadar benzerlik buluyoruz. Aslında bu şaşılacak birşey de değil. Çünkü insanın tabiatı, zaafları, zamanın değişmesiyle değişmiyor. İnsanın hakikat karşısında aldığı tavırlar, genellikle aynı. Bizim “dünyevileşmiş tip” dediğimiz bu insanın bütün zamanlar ve mekanlar da bir tek dini vardır: Madde, para, ekonomi, şan, şöhret, makam ve mevki. Dünyevileşmiş çağdaş insan tipinin dini ekonomi, imanı para. Bir de buna belki magazin, futbol, bilgisayar-internet teknolojisi ilave edilebilir. Dünyevileşmiş tip, dindarsa dinini, ideolojisi varsa ideolojisini, davası varsa davasını her fırsatta paraya tahvil etmenin yollarını arar. Karunlaşmış bu tip, Müslüman olduğu zaman, “Allah rızası, hizmet, tebliğ, davet, ihlas, cihad, bereket, tekbir” gibi dinin kavramlarını kullanarak sömürür. Hepsinin de mantığı, ortak özelliği tek. Hepsi de tüketimi körükler, rantçıdır, menfaatlerini dinlerinden, imanlarından, ideolojilerinden önde tutarlar. Hepsi de menfaatlari neyi gerektiriyorsa o zaman herşey olurlar. Hepsi de iktidar ve güç odaklarının etrafında pervanedirler. Sabit çivileri olmadığı için daire de çizemezler. Her yerde oldukları için hiçbir yerde değiller.

İster yozlaşma deyin, ister dejenerasyon, ister dünyevîleşme. Adını ne koyarsanız koyun “koruma barajları” yıkıldı. Önüne geleni sürüklüyor. Yalnız başımıza veremeyeceğimiz bir mücadele başladı. Derdi, sancısı, iç sızısı olan, kemiyete değil, keyfiyete bakan insanların bir araya geleceği, birbirine sahip çıkacağı bir mücadele. Baş örtülülerin sayısının fazla olması, namaza giden gençlerin artması, gönüllü kuruluşların hizmetleri, vs. gidişatı görmemize mani olmamalı. Muhafazakâr kanalların programına çıkan tesettürlü bayanların yarım sayfa reklam fotoğraflarına bakmanız yeterli. Burun deliklerinden tutun, dişlerindeki çürükleri göreceğiz neredeyse! Edeb-hâyâ, sadelik, tabiilik, meşrû zemin, helal-haram, günah sevap hassasiyeti nerede kaldı? Ne Van depremi, ne sarsılan “aile depremi” kimin umurunda! İnternetin yıktığı yuvaları, yaşarken öksüz bırakılan yavruları, meşrûiyet kazandırılmaya çalışılan haramları, “kaçamak”ları, Dine uyma değil de dini kendine uydurmaya çalışan müçtehidleri ne yapacağız? Yılbaşı rezaletlerine katılan insanlar kimin! İç dünyamıza, zihnimize, melekelerimize uyuşturucu zerk edilmiş de haberimiz mi yok? Herkes memnun, herkes hayatını yaşıyor. Evlerde bile ayrı kamplar kurulmuş. Necip Fazıl yaşasaydı “Ahşap Konak” piyesindeki üç kata dört, belki de beşinci katı ilave ederdi. Hassasiyetlerimiz, duygusallıklarımız, şefkat-merhamet, sevgi-saygı dolu dünyamız gitmiş, “robotlar dünyası”nın mekanik hayatı ikame edilmiş sanki. İnsanlar, “kablolu bir hayat”ın parçası. İmamından cemaatine kablosuz insan görebiliyor musunuz? Tek safı bile tamamlayamayan cemaatın imamı yaka hopörlörü takarak namaz kıldırıyor. Halimiz bu!

Bütün bu yozlaşmaya iyi insanlar nasıl direnecek? Teslim olmadan, inandığını yaşayarak, çoluk-çocuğuna sahip çıkarak bu vartaları nasıl atlatacak? Elde kor taşımak bu olsa gerek.

Nimetlerin de musîbetlerin de farkında değiliz. Şuur kaybı içindeyiz. İç dünyamıza dönüp nefs muhasebesi yaptığımızda bozulan taraflarımızı görmek istemiyoruz. Bir günde duyguların allak bullak olduğuna çok şahit olduk. Sevgilerin silindiğine, yerini tarafgirliğin aldığına da. Hele bütün bunları, “Eğer şeytandan bir kışkırtma seni dürterse hemen Allah’a sığın” âyetiyle birlikte düşündüğünüzde daha da ürperiyorsunuz. Bir de Peygamberimizin şu ikazını ekleyin buna: “Şeytan insanoğlunun kalbi üzerinde tünemiş vaziyette bekler. Allah’ı zikredince siner, çekilir, gaflete düşerse vesvese verir. Şeytan damarlardaki kan gibi insanda dolaşır. Ben onun kalplerinize bir kötülük atmasından korkarım.” Ve şeytanla iç içe, yan yana yaşadığımız bir dünyada kalplerin kaymasına karşı müteyakkız olmak gerekiyor.

Bunalıyorum, daralıyorum. Dua âyetleriyle iltica ediyor, secdeye kapanıyorum. Secdedeki sıcaklığı duymayanların “gönül üşümeleri” ne ile ısınacak? Başka sığınak yok çünkü.

Ey Rabbimiz! Şüphesiz biz iman ettik. Bizi affet (günahlarımızı bağışla) Ve bizi cehennem ateşinin azabından koru. Hak yolunda ayaklarımızı sabit kıl. Rabbim! Beni tek başıma bırakma! O herkesin hesaba çekileceği gün, beni utandırma. Mahcub etme. Ey Rabbimiz! Unutur veya bilmeden hata yaparsak, yanılacak olursak, bizi sorgulama! Bizi bağışla, bize merhamet et. Ey Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi kaydırma!

(Yaşar Değirmenci, Ocak 2012)

Sıffin Savaşı

Tarih: Jan 01 2012

Sıffin Savaşı, Râşid halifelerin dördüncüsü olan Hz. Ali (r.a.) ile, onun halifeliğini kabul etmeyen Şam valisi Hz. Muaviye bin Ebu Süfyan (r.a.) arasında çıktı. Savaş, 657 yılında, Fırat havzasında bulunan Rakka’nın doğusundaki Sıffın denilen yerde yapıldı ve bu savaşta yetmiş bin Müslüman şehit oldu.

Savaşın çıkış sebebi bir konudaki görüş farklılığına dayanıyordu. Konu siyasî bir konu olduğu için de savaşla sonuçlandı. Yoksa içtihat farkı sırf ilmî olsaydı, kitap üzerinde kalmış olacaktı. Savaşa giden yol özetle şöyle gelişti: Hz. Osman (r.a.) halifeyken Medine-i Münevvere’ye bir grup isyancı geldi. Uzun bir müddet Hz. Osman’ı (r.a.) kuşatma altında tuttuktan sonra, o grubun içinden birisi veya birileri Hz. Osman’ı şehit etti. Bunun üzerine Hz. Ali (r.a.) halifeliğini ilân etti ve Hz. Osman’ın kàtilini aramaya başladı. Ancak o isyancı grup içinde bizzat kàtilin kim olduğu tespit edilemiyordu. O zaman Şam vâlisi olan Hz. Muaviye adalet-i izafiyeyi savunarak “milletin selâmeti için kulun hukuku feda edilir” demiş, o isyancı grubun tamamının cezalandırılmasını istemişti. Hz. Ali de (r.a.) adalet-i mahzâyı savunarak, “Hak haktır. Ferdin hukuku hiçbir şeye feda edilemez” demiş, o isyancıların içindeki asıl kàtil veya kàtillerin tespit edilmesi için çalışmaları sürdürmüştü. Kàtilin tespiti gecikince rahatsızlık had safhaya vardı. Arada İslâmiyetin zayıflığını isteyen fitnecilerin de körüklemesiyle iki tarafın ordusu karşı karşıya geldi.

Bu arada Cemel Vak’ası da yaşandı. Bu vak’adan (olaydan) sonra Kûfe’ye yönelen Hz. Ali (r.a.), Hz. Muaviye’ye elçi göndererek, Sahabeden Muhâcirlerin ve Ensârın (radıyallahü anhum) kendisinin halifeliğini kabul ettiklerini; onun da kabul edip itaatini bildirmesini istedi. Hz. Muaviye, kendisine elçi olarak gelen Cerir bin Abdullah’ı (r.a.) oyalayarak Hz. Amr bin el-Âs (r.a.) ile istişarede bulundu ve Hz. Osman’ın (r.a.) kàtilleri derhal cezalandırılmadığı takdirde ordusuyla üzerine yürüyeceğini belirtti. Hz. Muaviye (r.a.) seksen beş bin kişilik bir orduyla Şam’dan yola çıktı. Hz. Ali (r.a.) ise doksan bin kişiden oluşan ordusuyla Kûfe’den Sıffin’e doğru harekete geçti. Hz. Ali, Hz. Muaviye’ye elçiler göndererek, onu bu tutumundan vazgeçirmek istedi. Ancak olumlu bir cevap alamadı. İki ordu birlikleri arasında bazı ufak çarpışmalar sürerken, Hicretin 37. senesi Muharrem ayının sonuna kadar anlaşma yapılabilmesi için elçiler gidip geldi. Ancak barış yolunda bir gelişme sağlanamadı. Safer ayının ilk günü savaş tekrar başladı. Hz. Ali’nin şiddetli bir taarruzu ile Şam ordusu dağılma noktasına geldi. Savaş kazanılmak üzereydi ki, Hz. Amr bin el-Âs (r.a.), Şamlı askerlere “Her kimin yanında Mushaf varsa onu mızrağının ucuna takarak yukarı kaldırsın” dedi. Bu emri yerine getiren askerler Hz. Ali (r.a.) tarafına, “Aramızda Allah’ın kitabı hakem olsun” diye seslendiler. Hz. Amr bin el-Âs’ın tedbiri etkisini göstermiş, Iraklı askerler; “Allah’ın kitabına yapılan çağrıya icabet edelim” demeye başlamışlardı. Hz. Ali (r.a.) bunun bir savaş hilesi olduğunu askerlerine anlatmaya çalıştıysa da başarılı olamadı. Her iki taraftan birer hakem seçilerek, Kur’ân’a uygun kararın çıkartılması istendi. Hz. Ali’nin (r.a.) tarafında bulunanlar bunu memnuniyetle karşıladılar. Şamlılar Hz. Amr bin el-Âs’ı, Hz. Ali tarafındaki Iraklılar da Hz. Ebu Mûsâ el-Eş’arî’yi hakem tayin ettiler. 37. yılın Safer ayında Düvmetü’l-Cendel’de bir araya gelerek, karar verirken esas alınacak prensipleri içeren “Tahkimnâme”yi kaleme aldılar. Bu olaya İslâm tarihinde “Hakem Olayı” denir.

(www.sorularlarisale.com)

Haricilik Tarihi

Tarih: Jan 01 2012

Giriş

Müslümanlar, Peygamberimizin vefatından sonra, temel kaynaklara yorumlarken farklı yaklaşımlar ileri sürmüşlerdir. Bu farklı yaklaşımlar Müslümanlar arasında çeşitli ihtilaflara neden olmuştur. İşte bu yaklaşım farklarının ilklerinden birisi Haricilik’tir.

Kelime mânâsı itibariyle “çıkmak, itaatten ayrılmak” olan Haricilik, literatüre, “insanları dinden, haktan uzaklaştıranlar”; “Hz. Ali’den uzaklaşan ve yönetime karşı ayaklanarak cemaatten çıkanlar” şeklinde girmiştir. Kendileri ise “Havâric” kelimesini, Nisa Suresi’nin 100. ayetine dayanarak “kafirlerin arasından çıkarak Allah’a ve Peygamberine hicret edenler” şeklinde kullanmışlardır.

Doğuşu

İslam dünyasında bir dönem katı ve sert tutumlarıyla yankılar uyandıran Hariciliğin doğuşu genel olarak Sıffin Savaşı’nda “Hakem Meselesi”nin ortaya çıkışına bağlanmaktadır. Fakat Daha önceleri Hz. Osman ve Hz. Ali dönemlerinde ve Cemel Vak’asında -nisbeten az da olsa- bir zümreleşme faaliyetinin başlamış olduğundan sözetmek mümkündür.

Şam valisi Hz. Muaviye, halifeliğini ilan etmiş, Hz. Ali’nin halifeliğini tanımamış, böylece Müslümanlar iki halife ile idare edilir duruma gelmişti. Bu durum Hz. Ali ile Hz. Muaviye’yi H. 38 yılında Sıffin’de karşı karşıya getirdi. Sıffin Muharebesi esnasında Hz. Muaviye Allah’ın kitabının hakem olmasını istedi. Bunun üzerine Hz. Ali’nin askerleri arasında ihtilaf patlak verdi. Bir kısmı hakemliği kabul etmek isterken, bir kısmı da bunun bir savaş hilesi olduğunu söyleyerek hakemi kabul etmek istemedi. Neticede Hz. Ali tahkimi kabul etti. Hz. Ali, temsilci olarak Ebu Musa el-Eşarî’yi; Hz. Muaviye ise, Amr bin el-As’ı seçti. Hz. Ali’nin askerleri arasında bulunan Temîm kabilesinden bir grup “Hüküm Allah’ındır!” diyerek hakem olayına itiraz ettiler.

Bunlar Hz. Ali’nin tahkimi kabulünden dolayı hata işlediğini, küfre girtiğini, dolayısıyla da bunu ikrar etmesini Hz. Ali’den istediler. Eğer bu şartı kabul ederse kendisine döneceklerini ve birlikte Hz. Muaviye’ye karşı savaşa devam edeceklerini bildirdiler. Hz. Ali bu şartı ve isteği kabul etmedi. Bunun üzerine Hz. Ali’den ayrılan bir grup, Hariciler’in ilk çekirdeğini oluşturdu.

Hariciler’in ilk ciddi zümreleşmeleri Harura’da oluştu. Kendilerine Şeb’es b. Rib’î et-Temimî’yi askeri kumandan, Abdullah b. Kevva el-Yeşkûri’yi de namaz kıldırmak üzere imam seçtiler. Artık İslamî hususların şûra ile icra edileceğini, biatın Allah’a olduğunu, iyiliğin emredilip, kötülüğün yasaklanacağını ilan ettiler. Bu görüşlerini sert tedbirlerle uygulama yoluna gittiler. Ayrıca muhalif olanlara karşı da mücadele etmeyi amaç edindiler.

İşte bu sert tutumlarından dolayı, Hz. Ali Hariciler’in yaptığının yanlış olduğunu söyleyerek onları ikna etmeye çalıştı; ancak iki bin kadar Harici’nin gruptan ayrılmaları dışında bu görüşmeden pek bir sonuç alınamadı. Bundan sonra Hariciler Abdullah b. Vehb er-Râsibi’yi kendilerine emir seçtiler. Hz. Ali bir defa daha mektup yazarak Hariciler’in yaptıklarının meşru olmadığını, Kitap ve Sünnetle amel etmediklerini belirttikten sonra kendisine itaat etmelerini istedi. Hariciler yine teklifi kabul etmedi. Hatta, Hz. Osman ve Hz. Ali’yi tekfir etmeyenin kâfir olduğunu ve bu sebeple onların öldürülmesi gerektiğini ilan ettiler. Bu gergin ortamda Hz. Ali, Nehrevan’da Hariciler’le görüştü. Şehit edilen Müslümanların katillerinin teslim edilmesini istedi. Bunu kabul etmeyen Hariciler, savaş başlattılar. Bu savaşta Hariciler’in büyük bir kısmı hayatını kaybetti.

Bediüzzaman Hazretleri bu meseleyi Mektubat isimli eserinde şu şekilde değerlendirmiştir: “Hz. Ali (r.a) Vahhabilerin ecdadından ve ekserisi Necid sekenesinden olan Hariciler’e kılınç çekilmesi ve Nehrevan’da onların hafızlarını öldürmesi onlarda derinden derine hem din namına Şialığın aksine olarak Hz. Ali (r.a)’ın faziletlerine karşı bir küsmek, bir adâvet tevellüd etmiştir. Hz. Ali (r.a) Şah-ı velâyet ünvanını kazandığı ve turûk-u evliya’nın ekseri mutlakı ona rücû etmesi cihetinden Hariciler’de ve şimdi ise Hariciler’in bayraktarı olan Vahhâbiler’de Ehl-i Velayet’e karşı bir inkar, bir tezyif damarı yerleşmiştir.”

Bu savaşlar siyasî bir zafer olarak addedilse de Hariciler’in gelecek müntesipleri içinde bir intikam hissi doğurmuştur. Nitekim, sonraki dönemlerde Hz. Ali, bir Harici olan, Abdullah b. Mulcem tarafından şehit edilmiştir.

Hz. Ali döneminde çok ateşli olan Harici topluluğu, Emeviler ve Abbasiler döneminde alınan sert tedbirler sonucunda pek fazla bir hareketlilik gösterememiştir. Artık bu dönemden sonra fikirlerini mutedile çekenler dışında, diğer Harici fırkaları varlıklarını sürdürememiştir.

Görüşleri

Hariciler’in fikirlerine geçmeden önce, fikirlerin altyapısını teşkil eden o dönem İslam toplumunun sosyal ve siyasi yapısı hakkında özet bilgi vermek doğru olacaktır. Hz. Peygamber (s.a.v.) döneminde ashab Kur’an’da anlamadıkları hususları Peygamberimize sorar ve ondan cevabını alırlardı. Peygamber Efendimizin (sav) vefatıyla İslam toplumunda bir takım sorunlar ortaya çıktı. Hilafet meselesiyle ilk sorunlar baş göstermiş, daha sonra yeni fetihler, yeni sorunları beraberinde getirmiştir. Bunun yanında, Arap toplumundaki bedevî zihniyet ve kabile asabiyeti de Kur’an ve Sünnetin anlaşılması noktasında apayrı sorunlar olmuşlardır. Sonraki dönemlerde üçüncü halife Hz. Osman’ın feci şekilde katledilmesi, katledenler hakkında hükmün ne olacağı, bunun yanında Hz. Ali, Talha ve Zübeyr arasında geçen Cem’el vakası, Sıffîn Savaşı ve bunda ölen ve öldürülenlerin hükmü yine önemli sorunlardandır. Bu sorunlarla birlikte Kelâm’ın doğuşu ve bir takım kelamî meseleler de İslam toplumunda tartışılır olmuştur.

İşte böyle bir ortamda İslam toplumunda çeşitli fikrî cereyanlar oluşmaya başlamıştır. Bu gelişmelerin sonucunda bir uçta Şia, diğer uçta Haricilik gibi fikrî birtakım gruplar oluşmuştur. Böyle bir ortamda ortaya çıkan Hariciler’in görüşleri iki ana merkezde toplanır. Bunlardan birincisi Kur’an’ın zahirine göre hüküm verme, diğeri ise hilafet meselesidir.

“Hüküm Allah’ındır”

Hariciler; ısrarla İslam ümmetinin Kur’an’a dayandırılması hususunu savunurken, Kur’an-ı Kerim, hiçbir tefsire ihtiyaç duyulmaksızın lafzî hüviyetiyle itikadî ve amelî konularda yegane nizamdır demişlerdir.8 Bu görüşleriyle birlikte, “Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar kafirlerin tâ kendisidir.” (Mâide; 44) ayetine dayanmışlardır. Bundan da “Hüküm Allah’ındır (La hükme illa lillah)” ifadesini sloganvari ve çok katı bir şekilde kullanmışlardır. Nitekim Hz. Ali bu ifade için, “Hak söz, fakat bununla batıl murad ediyorlar.” demiştir.9 Nitekim Bediüzzaman aynı ayet-i kerimeyi yorumladığı eserinde buradaki “hükmetmek”ten kastın, “tasdik etmek” olduğunu ifade etmiştir. (Münazarat, s. 124)

Hariciler, bahsettiğimiz ayete istinaden iman-amel meselesinde de yanlış hüküm vermişlerdir. Onlara göre ameller yani namaz, oruç, doğruluk, adalet gibi dinî emirler imandan bir cüz’dür, ondan ayrılmazlar. İman sadece itikattan ibaret değildir. İman kalple tasdik, dil ile ikrar olmakla birlikte günahlardan kaçınmak da imandandır. Buna göre her büyük günah işleyen de kâfir olmaktadır. Harici anlayışına göre; bir kimse Allah’ın birliğini ve Hz. Muhammed’in Resul olduğuna inansa fakat farzlardan birini işlemese, büyük günaha girmiş olur. Allah’ın yasak kıldığı şeyi helal saydığından kendilerinden başkasının kâfir olduğunu ileri sürerler. Hatta daha da ileri giderek onlara, hanımlarına ve çocuklarına hayat hakkı tanımamaktadırlar. İşte bu noktada Hariciler dindeki günah-küfür ayrımını yapamamış ve İslamiyet’in ferdî sorumluluğunu kavrayamamışlardır.

Hilafet Meselesi

Hariciler’in ikinci ana görüşü ise; adalet ilkesiyle Allah’ın hükmünün gerçekleştirilmesinden birinci derecede sorumlu makam olması açısından halifelik müessesesiyle ilgilidir. Hariciler, halifeliğin adil, alim ve zabit olması şartıyla her Müslüman’ın hakkı olduğunu savunmakta, diğer mezheplerin ileri sürdükleri gibi Kureyşî, Haşimî olması gibi bir şart aramamaktadırlar. Halife Müslümanlar arasında yapılan hür seçimle işbaşına gelir. Bu görüşleriyle hürriyetçi demokrasinin ve gelişen olaylara göre süratli değişmenin temsilcileri olarak görülmektedirler.

Hariciler, Hz. Ebubekir ile Hz. Ömer’in hilafetlerinin tamamını Hz. Osman’ın ilk altı yılını ve Hz. Ali’nin tahkime kadarki halifeliğini meşru sayıp, Hz. Osman’ın ikinci altı yıllık halifeliğini de adaletsizlik olarak değerlendirip meşru görmemektedirler. Bu meyanda devlet kurumuna karşı bedevî bir zihniyetin tepkisini ve bir tür anarşizmi dile getirmişlerdir. Bu bedevî zihniyetin sonucunda; gruplarını bir kabile telakki edip onun dışında herkesi düşman görmüşlerdir.

Hariciler’e göre devletin en önemli vasfı adalettir. Bundan dolayı imamın ilk işi de iyiliği emredip kötülükten nehyetmek olmalıdır. Aslında her mü’minin vazifesi budur. Fakat Hariciler çok sert, dar görüşlü ve bedevî anlayışlarından dolayı bu meselede aşırıya gitmişlerdir.

Harici Fıkraları

Hariciler, biraz önce zikrettiğimiz iki ana mesele dışında pek fazla konuda ittifak sağlayamamışlardır. Bundan dolayı gruplar içinde, çeşitli fırkalara ayrılmışlardır. Bu fırkalardan biri hariç, diğerleri tam bir sistem ortaya koyamamışlardır. Zaten çok katı tutumlarından ve tam bir sistem ortaya koyamamalarından dolayı uzun müddet hayatiyetini sürdürememiştir. Ancak İbaziyye, aşırı mutaassıp fikirlerini mutedil hale getirerek günümüze kadar yaşayabilmiştir. Bunlardan kayda değer birkaç tanesini zikredelim.

1. Muhakkime-i Ûla: İlk Haricî fırkasıdır. Sıffîn savaşı sonunda Harura’da toplanan ve başlarında Abdullah b. Vehb er-Râsibî bulunan fırkadır. Hilafetin Kureyş’e aidiyetini reddederek Hz. Ali’yi önce hatalı bulmuş, sonra tekfir etmiş ve Osman b. Affan ve Cemel Vakasına katılanlara da dil uzatmışlardır.

2. Ezârika: Nâfi b. Ezrak’a nisbet edilen fırka; Hz. Ali, Osman b. Affan, Talha ve Hz. Âişe ile Cemel Vakasına katılanların kâfir ve ebedi cehennemlik olduğunu ileri sürmektedir. Kendilerinden başka bütün Müslümanları tekfir etmişlerdir. Onlara göre Ezârika’dan başkalarının, çocuklarının ve hanımlarının öldürülmesi helaldir.

3. Sufriyye: Ziyad b. Asfar’a nisbet edilen, günah işleyenleri müşrik kabul etmekle birlikte muhaliflerinin kadın ve çocuklarını öldürmeyi caiz görmeyen bir fırkadır.

4. İbaziyye: Abdullah b. İbaz’a nisbet edilen fırka, büyük günahları işleyenleri kâfir sayar. Bunun yanında muhalif Müslüman grupların yaşadığı toprakları İslam ülkesi kabul ederek onlarla evlenmeyi meşru görür. İbaziyye, Hariciliğin en ılımlılarından olup, günümüze kadar gelen tek koludur.

Bunlar dışında; Necedât, Acâride, Seâlibe, Beyhesiyye gibi Harici fırkaları da vardır. Ancak bunlar uzun süre hayatiyetini sürdürememiştir.

Hariciler’de Kültür ve Edebiyat

İlk dönem İslam toplumunda farklı bir cereyan olan Hariciliğin görüşleri o dönemde çok rağbet görmüştür. Bunun nedenleri; onların düşünce sistemindeki radikallik ve hamasiliktir. Bundan dolayı problemli yerlerde ve sıkıntılı dönemlerde insanları cezbeden bir nitelik kazanmıştır. Bunun yanında Hariciler’in kişisel meziyetleri, hitabet kabiliyetleri ve seviyeli şekilde görüşlerini yansıtmaları bu fırkanın rağbet görmesinin nedenleri arasında sayılabilir.

Hariciler bütün insanları eşit kabul edip, yeryüzünde Allah’ın hakimiyetini kurmayı esas hedef kabul ederlerdi. Onlar kendi sosyal, siyasî hayatlarını, ahlakî düzenlerini Kur’an’ın zâhirî anlam ve öğretisine kusursuz biçimde uydurmak ve zorunlu ihtiyaçları karşılamak şeklinde bir zühd hayatı yaşamak istiyorlardı. Bundan dolayı sanat, musikî gibi bediî zevkler, hayatlarındaki herhangi bir lüks, imanın saflığı ve sadeliği ilkesine zıt olacağı düşüncesiyle kötülenmişti. Hatta hareket ve sözdeki herhangi bir takva eksikliği toplumdan çıkarılmaya sebep olarak görülmekte, daha ciddi durumlarda ise suçlu mürted kabul edilmekte, eşi ve çocuklarına da hayat hakkı tanınmamaktaydı. Onlar bu noktada büyük çelişkiye düşmektedirler. Çünkü en fazla önem verdikleri adalet ilkesine muhalif olarak, cezanın ferdîliği ilkesini gözardı edip, cezayı aile fertlerine de teşmil ederek zalim konumuna düşüyorlardı.

Haricilerin dinî konularda yanılgıya düşmelerindeki en önemli etken, onların dinde aşırı mutaassıp olmalarıdır. Aslında taassuplarının kaynağı olarak bedevîlik, yaşadıkları yalın hayat, kültür kıtlığı ve nasların zahirine göre hüküm verme gibi sebeplerle gösterilebilir.

Haricilerin ahlakî davranışların ana temeli, takva ve şecaattir. En önemli özellikleri ibadetlere devam, dünyadan uzaklaşma ve sürekli Kur’an okumalarıdır. Hatta ibadette o kadar ileri gitmişler ki, alınlarının çokça secde etmekten dolayı zedelenmiş, secde esnasında yere temas eden diz ve dirseklerinin nasır tutmuş olduğu görülmüştür.

Harici edebiyatında şiir, hutbe ve mektuplardaki fesahat ve belagat göze çarpan hususlardır. Onlar güzel konuşma ve ikna kabiliyetlerinin yanı sıra keskin zekaları, hazır cevap ve atılgan olmalarıyla da şöhret bulmuşlardır.

Harici edebiyatının konusu genel ve özel olmak üzere iki gruba ayrılır. Diğer Müslümanların ittifak halinde bulundukları iman, takva, cihad konularıyla zulmün ortadan kaldırılması, Müslümanın sosyal davranış ve tercihlerinde hata ve kusurlardan uzaklaşması gibi umumî hususlardır. Bu edebiyatta önemle vurgulanan nokta, yegane doğrunun kendi dinî siyasetleri ve mezhepleri olduğu inancı, bunun hasımlarına karşı savunulması ve diğer insanları kendi düşüncelerine celbetme gayretidir. İhtilale teşvik, hasımlarını susturma, onları küfür ve dinsizlikle itham etme önemli temalardandır.

Kullandıkları ifadelerden anlaşıldığına göre, ölümü gaye edinme gibi bir görüşleri vardır. Zaten mücadele esnasında her türlü sıkıntıya katlanma özellikleri, ölümü başarıya ulaşmak için en uygun yol olarak benimsediklerini gösterir.

Sonuç

Baştan beri izah edildiği gibi; katı ve sert tutumlarıyla tanınan Hariciler, hayatiyetini ancak fikirlerini mutedil şekle getirerek sürdürmüşlerdir. İlk başta dinî konularda hüküm verirken ayetlerin zahirine göre hüküm verirlerdi ve kendilerinin tek doğru olduğunu söyler, kendileri dışındakilere hayat hakkı tanımazlardı. Daha sonraki dönemlerde ancak fikirlerinde itidali tercih edenler günümüze kadar gelebilmişlerdir. Şu anda Umman, Zengibar, Doğu ve Kuzey Afrika’da yaşayan kendileri dışındakileri tekfir etmeyen, amaçlarına ulaşmak için de siyasî cinayetler işlemeyen İbaziyye mezhebine mensup Hariciler vardır.

Hariciler’in aşırı görüşlerinden dolayı bir kısım âlimler onların küfre girdiklerini söyleseler de fikirlerini tarafsız olarak ileri süren alimlere göre Hariciler dalalette kalmış, fakat küfre girmemişlerdir. Hz. Ali kendisinden sonra Hariciler’le savaşmamalarını, zira hakkı arayıp bulmak isterken ona ulaşamayanların, batılı arayıp buna ulaşanlar gibi olmadığını söylemiştir.

Nitekim Bediüzzaman Hazretleri mezhepleri değerlendirirken; “Meslekler, mezhepler ne kadar bâtıl da olsalar, içinde ukde-i hayatiyesi hükmünde bir hak, bir hakikat bulunur. Eğer âsârına ve neticelerine hükmeden hak ve hakikat ise ve menfî cihetleri müspet cihetlerine mağlub ise, o meslek haktır. Eğer içindeki hak ve hakikat, neticelere hükmedemiyor ve menfî ciheti müsbet cihetine galebe ediyorsa, o meslek bâtıldır. Onun ehli, ehl-i bid’a ve dalâlet olur.” Yine bir başka yerde Üstad Bediüzzaman, Haricilerin yüzyıllar sonraki halefleri olan Vâhhabiler’i değerlendirirken “Vâhhabiler’in seyyiât ve tahribâtlarıyla beraber, medâr-ı şükran bir cihetleri var ki, o çok mühimdir. Belki onların tahripkârane olan seyyiâtlarına mukabil o cihettir ki, onları şimdilik muvaffak ediyor. O cihet şudur ki: Namaza çok dikkat ediyorlar, şeriatın ahkâmına tatbîk-i harekete çalışıyorlar. Başkaları gibi lakaydlık etmiyorlar. Güya dinin taassubu namına tecavüz ediyorlar. Başkaları gibi dinin ehemmiyetsizliğine binaen şeâir-i diniyeyi tahrip etmiyorlar. Hem Vâhhabilik az bir fırkadır. Koca âlem-i İslamın havz-ı kebîri içinde ya erir, ya itidâle gelir. Çünkü menbâı hariçte değil ki âlem-i İslam-ı bulandırsın. Menbâı hariçte olsaydı, çok düşündürecekti.”

Sonuç olarak; Haricilik fırkası taassuplarının bir neticesi olarak bâtıl yola gitmişlerdir. Ama dikkat edilmesi gereken bir nokta var ki, o da Hariciliğin hakkı ararken bâtıla sapmasıdır. Bundan dolayıdır ki, Hariciler küfre girmemişler, belki dalâlette kalmış bir fırka olarak nitelendirilebilir.

(www.risaleinurenstitusu.org)