RSS

Dünyada Ateistler Oranı, 2007

Tarih: Feb 17 2012

Bir Ateistin Işığı Nereye Kadar Yanar?

Tarih: Jan 01 2012

Bir Ateist için zayıf bir ışık dünyada kaldığı sürce yanar. Yanan bir mumun tükenmesi ve ışığının sönmesi gibi kendisine verilen dünya imtihan süresi de dolduğunda o zayıf ışık sönecek ve ebedi karanlıkta boğulacaktır.

Bunun ispatı gayet basittir: Bir ateist için eğer inkar ettiği yaratıcı varsa kendisini sonsuza kadar cezalandıracağını elbet bilir. Eğer inanmadığı yaratıcı yoksa kendisinin tekrar dirilmemek üzere sonsuza kadar karanlıkta kaybolacağını da iyi bilir.

Ateistlerin Asıl Derdi Ne?

Tarih: Dec 11 2011

“Müslüman Okullar Zararlı” Bunu diyen İngiliz meşhur “bilimadamı” Richard Dawkins. Niye bu şarlatanın sarf ettiği bir söz haber değerinde bizim için, önce ondan başlayalım. Bir kere kafayı evrim teorisi ile bozmuş bu sözde bilim adamı, İngiliz ve dolayısıyla dünya gündemini oldukça etkiliyor. Tüm dünyada ateizm propagandası yapar, evrim teorisinin okullarda ders kitaplarına girmesi için müthiş bir lobicilik faaliyetleri sergiler. Şimdiye kadar “şeriat geliyor” gibi sosyal temelli bir panik gazından sonra, bu tarz meşhur soytarıların çıkışları sayesinde Batı’nın İslamofobikleri şimdide kendi bilimsel safsataları üzerinden de İslam’a saldırabilecekler, zira Dawkins’in pek çok “müridi” vardır dünyanın her yerinde.

Dawkins aynı zamanda Oxford üniversitesinde eskiden görev yapmış profesördür. İşin enteresan tarafı “İngiliz Anglikan Kilisesinin okulları konusunda endişeli değilim, asıl problem Müslümanların okullarının yayılması.” diyor Daily Telegraph’a verdiği demeçte.

Hayatını ateizm propogandasına adayan evrimci biyolog Richard Dawkins,

bilim silahını kullanarak milyonlarca insanı ateizm cehennemine çekiyor.

Bak sen, Anglikan Kilisesinin okullarında çocuklara evrim teorisi öğretip dinazor iskeleti inceletiyorlar sanki. Bir ateist gerçekten samimi bir atesit ise, tüm dinlere karşı aynı mesafede olması gerekmiyor mu? Sıradan bir blogcu filan değil bu şahsiyet. Dikkat çekmeye de çalışmaz, zira Amerika’da milyonlar okur kitaplarını. Arkasında koskoca “bilim merkezleri, anlı şanlı üniversiteler” var.

Gerçekten hayatını ateizme, Hristiyan görüşü ile mücadele etmeye adayan birisinin özellikle bu aralar kalkıp, “Hristiyan okullarının yaygınlaşması değil, asıl problem Müslüman okullarıdır” diyorsa, dünya medya ve bilim mayfalarını elinde tutanlar öyle istemiştir, o kadar basit.

Bu zihniyetler 18.yüzyıldan itibaren Avrupa’da Hristiyanlığı çökertmek için aydınlanma, pozitivizm gibi sözde bilimsel masalları ideolojik bir propaganda aracı olarak kullandılar. Artık internet herkesin altında, dileyen arattırsın baksın. Meşhur diye sürekli gündemde tutulan son iki yüz yılın bilimadamlarının yetiştirildiği, ilim irfan yuvası olarak atfedilen “köklü” ve halk arasında zorla saygın olduğu fikri medya propagandası ile, faşizan bir şekilde kabul ettirilen üniversitelerin hepsinin kurucuların üst düzey farmason olması acaba tesadüf mü? Şimdi aynı zihniyetin, çağın ruhuna, daha doğrusu modasına uygun bir şekilde İslam’la uğraşmasına şaşmamalı.

İslama Yöneliş İngilizleri Rahatsız Ediyor

Genel anlamda konuşacak olursak, damarlarındaki asil, o da yetmezse soylu, o da yetmezse royal kandan dolayı mıdır bilinmez, İngilizlerin, özellikle “aydın” takımının doğu kültürlerine karşı hep kibirli ve tepeden baktığı bir gerçek. Bu şarkiyatçılık zihniyeti öylesine ruhlarına işlemiştir ki, yeri geldiği zaman, yeter ki İslam karşıtlığı yapılsın, en azılı ateist bile Hristiyan misyonerliği savunur.

Richard Dawkins denen sürekli ülke ülke konferans verdirilen, azılı ateist propagandacı, bilim cemiyetlerinin yere göğe sığdıramadığı sözde evrim teorisyeni, daha önceden her fırsat buldukça İslam’a hakaret etmişti, biz de yazmıştık. Bu aralar herhalde çaptan düşmüş olacak ki, İngiliz basının dikkatini çekmeye çalışıyor yine: “Ben ateist olduğum için Hristiyanlığa karşıyım, ancak Afrika’da İslam yayılacağına, ve biz ateistlerin oralara gidip tren yolu yapıp, hastahane açmayacağımıza göre, Afrika’daki her türlü misyonerlik faaliyetini destekliyorum.” diye açıklama yapmış. Aslında bu tarz kafalarının içinin ne kadar örümcek ağı ile dolduğunu ne kadar güzel gösteriyor bu laflar.

Bir kere ateistlerin kimseye bir faydası olmadığını itiraf etmiş oluyor. Ancak asıl vurgulamak istediğimiz, sömürgeci zihniyet ne olursa olsun aynı olduğundan, yeri geldiğinde bu sözde bilimsellik tutkunları, İngiliz milli çıkarları için bütün görünüşteki ilkelerini çiğnerler. Ateisti bile Hristiyan misyonerlerin sömürge faaliyetini destekler.

Bazı çarpık kafalar, aman efendim Afrika kıtasına medeniyet götürdüler ama diyecektir, sözü fazla uzatmadan İngiliz misyonerlerin mesela, tren yolu inşa etme faaliyetlerinden bir örnek verelim. Bu hainler, Mısır ve Sudan ülkelerine 19. yüzyılda demiryolu döşemişlerdir, doğrudur, fakat öyle ayarlamışlardır ki, ta sınır ucuna getirseler bile, demiryolu ile Mısır ve Sudan’ı birbirlerine bağlamamışlardır, olur da iki ülke kendilerinden bağımsız birbirleriyle ticaret yapar filan diye. Oysa asıl dert, her iki ülkeyi ayrı ayrı sömürmektir, tren yolu kullanarak, kendi çıkardıkları madenleri, kendi gemilerine yüklemektir amaç. İşte bunların “medeniyet” götürme projeleri budur, yeri geldiğinde, ateist-bilim adamları bile bu zihniyeti destekler.

Aynı Richard Dawkins, son zamanlarda İngiliz basınında sık sık çıkan “İslama geçen İngilizlerin sayısı her geçen gün artıyor” haberlerine fena bozulmuş. Özellikle İngiliz genç hanımlar arasında İslam’a geçme eğilimin önüne geçilmesi gerektiğini söylüyor. “Böyle kadınları anlamıyorum, bir insan kendi özgür iradesi ile nasıl böyle bir şey yapar da İslam’ı seçer? Bu büyük bir aptallık.” diyor.

Tüm dünyada olduğu gibi Avrupada da İslam hızla yayılıyor,

ve böylece ateistlerin niyeti başka yerlere kayıyor.

Ülkemizde bazı medyalarımız tarafından kendisinden bahsedildiğinde “Dünyaca ünlü saygın İngiliz bilim adamı” diye etiketlendirilen Richard Dawkins böyle biri işte.

Yavaş yavaş, böyle militan ateistlerin yetiştirildikleri bu “bilim yuvalarının” aslında birer siyasi proje olduğunu, 19.yüzyılda, Anglo-Sakson zihniyeti daha rahat dünyayı sömürsün diye sözde ulvi ve kutsal bir “bilimsellik” zırvalığı icad edip, onun arkasına saklanıp, her türlü emperyal kurnazlık tasarladıklarını anlatırız ilerde kısmetse. Yeter ki son yüzyılın tarihini iyi okuyalım ve insanoğlunun 20.yüzyılda başına gelen her türlü siyasal ve sosyal kaosda mutlaka bir İngiliz parmağı olduğunu iyice idrak edelim.

(Barış Tarımcıoğlu)

 

Cemaat

Tarih: Nov 10 2011

İnsanı şu dünyada yalnızlıktan ne kurtarır? Sevincini ve hüznünü kiminle paylaşır? Bir yakını öldüğünde acısını kim teselli eder? Hiçbir çıkar ve beklenti duymadan kiminle oturup sohbet edebiliriz? Kimlerin yanında huzur bulabilir insan? Mesleğimiz, maaşımız, yaşımız, hastalığımız, ırkımız ne olursa olsun kim kucaklar bizi?

Eğer cevabımız “aile” ise ve daha öteye gidemiyorsak, seküler modern dünyanın hayat tazı bizi de ele geçirmiş demektir.

Son yılların gözde pop filozof yazarı Alain de Botton Ateistler İçin Din isimli son kitabında inançsızların bir dine mensup olmamakla neler kaçırdığına dikkat çekiyor ve “İnanmasanız da dinin dünyevî nimetlerinden yararlanmasını bilmelisiniz” şeklinde özetlenebilecek bir taktik öneriyor.

1969 İsviçre Doğumlu Londra’da Yaşayan

Yahudi Asıllı Yazar Alain de Botton

Botton’a göre dinin sunduğu ve seküler modern insanın mahrum kaldığı birinci nimet, “cemaat!” (“Community” kelimesini Türkçe’ye tuhaf ve seküler biçimde “topluluk” şeklinde çeviren yayınevinin, yazarına ve onun mesajına sadık kalmadığını buradan belirtmek gerekiyor.)

Evet, modern insan yalnız. Gökyüzündeki yıldızlar bile kümeler ve cemaatler halinde geziyor, ama büyük şehirlerde bireyler yapayalnız yaşıyor. Ne sokakta karşılaştığı tanımadığı birine güvenle “Merhaba!” diyebiliyor, ne de bir yabancıyla rahatça sohbete başlayabiliyor.

Botton’un ifadesiyle “Issız kumlar üzerinde yüz kilometre boyunca uzanan Bedevi çadırlarında yaşayanlar, yabancıları sıcak bir hoşgeldin ile karşılamak için gerekli psikolojik güce sahip” ama şehirli “medeni” bedeviler bırakın yabancıları, bir kaç metre ötedeki komşusunun varlığına bile yabanlaşmış ve yabancılaşmış durumda.

Şehir denilen medeni çölün bir köşesinde ördüğü kozasında, neredeyse kimseye değmeden, kimseyi dünyasına sokmadan, kimseyle hakikaten birşeyler paylaşmadan yaşıyor ve ölüyor insanlar. Seküler modern insanın kurduğu ilişkiler çıkara dayanıyor ve insan sıcağının uzağında kalıyor.

Facebook listesinde yüzlerce arkadaşı olup da gerçekte hiç dostu olmayanların sayısı giderek artıyor. Kardeşlik ve çıkarsız paylaşım duygusu bir serap modern insan için.

Yalnızlık derdine modernlik elbette ki devalar sunuyor. Aşk gibi meselâ. Ama yalnızlığının hıncını tek bir kişiden çıkarmaya, onun her şeyi olmaya ya da onu her şeyi yapmaya kalkan ve sonunda onu bunaltıp kaçıranların veya  hak ettiği “büyük” sevgi ve şefkati göremeyince mâşukundan yüz çevirenlerin sayısını siz tahmin edin.

Veya meslekî başarı. Sohbetlerin “Ne iş yapıyorsunuz?” sorusuyla başlayıp işler ve meslekler üzerinden sürüp gitmesi bu zamana özgü olsa gerek. Makbul bir işi yapmayanların hor görülüp, iyi bir mesleğe mensup olanların sevgiyle bağra basılması, geleneksel toplumdaki “takva sahipleri“ne duyulan saygıya ne kadar da benziyor.

Ya da aile. Gelgelelim, modern aile çoktan çöktü. Batıdaki büyük şehirlerde yalnız yaşayan veya tek ebeveynli aileler giderek artıyor. Yüceltilen çekirdek aile ise gündüzleri iş ya da okulda zaman geçirip ev denilen otellerin ayrı odalarında belki de aynı kanalları izleyen bireylerin toplamından başka bir şey değil.

İşte bu sevgisiz, şefkatsiz ve duygusuz yaşamdan bir çıkış yolu olarak, Botton inanmayı ve dindarlığı değilse de, inancın ve dindarlığın zahirî görüntülerinden yararlanmayı öneriyor.

Pop filozofun “Arada bir mabede gidin, oradaki manevî kardeşlik havasını soluyun” türünden naif nasihatlarını bir yana bırakalım.  Gözleri görmeyenin da Vinci’nin tablolarından, kulakları işitmeyenin Mozart’ın senfonilerinden nasibi ne ise, Yaratıcı’ya ve bir dine inanmayanların bir mabedden ve oradaki cemaat ruhundan istifadesi de o kadardır.

Ama yazarın, seküler modernlerin ihtiyaç duyduğu cemaat ruhunun ancak bir dine mensubiyette bulunabileceği noktasının altını çizmek gerekiyor.

Cemaat denildiğinde, Ayasofya gibi büyük bir camiiyi doldurmuş omuz omuza duran mü’minler geliyor akla. Yaşı, mesleği, statüsü, serveti, ırkı, hastalığı ne olursa olsun Yaratıcı’ya kulluk noktasında eşitlenen ve kardeşliğini bu eşitlikten alan insanların topluluğu.

Ayasofya Camiindeki bu insanları cemaat eyleyen sır, fiziksel olarak bir mabedde bulunmalarından öte bir şey: omuz omuza bir hizada durup birlikte ibadet etmeleri. O cemaate hükmeden sır, birlikte tâbi oldukları ibadetin mânâsı ve erkânı.

Fetih suresindeki “Her halde sana biat edenler ancak Allah’a biat etmiş olurlar. Allah’ın eli (kudreti) onların elleri üstündedir. Onun için her kim cayarsa yalnızca kendi aleyhine caymış olur” mealindeki âyet-i kerimenin tefsiri sayılabilecek bir hadis-i şerifte “Allah’ın rahmet ve inayet eli cemaat ile beraberdir” (Tirmizi, Fiten 7) denmesi, cemaat ruhunun önemini öne çıkarıyor.

Hak ehlinin cemaati bu yönüyle ilâhî bir rahmet ve kudret mucizesidir ve bireylerden bağımsızdır. Görünür düzlemde bireyler ve bir topluluk vardır belki, ama bireyler ortaya çıkan cemaatin ruhu ile değer kazanır. Topluluk suret, cemaatin ruhu ise öz ve mânâdır.

Bu yönüyle, cemaat ruhu ilâhî bir sır, bir kudret ve rahmet mucizesidir. Üç ayrı 1’in omuz omuza verip sayısal değerlerin kat kat fazlasına mazhar oluşu bu sırrın meyvesidir. Bu sır ise ancak benliğinden öte bir yol bulabilmekle tecelli etmektedir. Ve ancak benliğinden, bencilliğinden vazgeçebilenler, tıpkı Ayasofya’daki cemaatin bireyleri gibi, omuz omuza verip ittifak edebilirler. Hesapçılık yerine hasbilik ancak bu sırla hükmedebilir.

İslâm’ın hediye ettiği kardeşlik ruhu sayesinde, meselâ bir “Selamun aleykum!” sözü mucize gibi iki yabancıyı kaynaştırır, aynı dili konuşmasalar bile kardeşliklerini fark ettirir. En mütevazı yemek sofraları, en lüks restoranlardaki yemeklerden fazla lezzet verir.

Ve ancak inananlar kardeş olabilir birbirine.

Seküler modern birey işte bu sırdan, bu kardeşlikten ve bereketten mahrum. Benliğinde hapsoluyor, yalnızlığın soğukluğuyla üşüyor, cemaatin sıcaklığını arıyor. O yüzden Botton gibi yazarlar ürkek bir dille dinin kapısında dolanıyor.

Ne diyelim? Nasipleri çok olsun!

(Murat Çiftkaya, Haber 7)