RSS

Mustafa Kemal Paşa’nın En Büyük Muhalifi

Tarih: May 24 2012

Gerçek Cumhuriyet rejiminde gerçek demokraside çoğulcu düzenlerde devletin cumhurbaşkanını, başbakanı, bakanları, büyük bürokratları, hükümetin icraatını, devletin politikasını tenkit etmek var mıdır? Elbette vardır. Bunlara muhalif olmak, muhalefet yapmak suç mudur? Hakaret etmemek, âdil yasaları çiğnememek şartıyla câizdir ve serbesttir.

Şimdi sadede gelelim:

Yakın tarihimizde M. Kemal Paşa’ya, onun tepeden inme devrimlerine muhalefet eden, karşı gelen şahsiyetlerden birincisi Bediüzzaman Said Nursi’dir.

Said Nursi Cumhuriyet ilan edildikten sonra Van’da inzivaya çekilmişti. Kürt uleması, tarikat şeyhleri ve Kürt ileri gelenleriyle birlikte tutuklandı, çok sıkıntılı ve ezici bir yolculukla Trabzon’a götürüldü, oradan bir gemiye bindirildi, İstanbul’dan Barla’ya sürüldü.

O artık ıssız bir yerde sürgündü. Parası pulu yoktu, çevresi yoktu, maddi gücü ve imkânı yoktu. Yapayalnızdı.

On yıllar boyunca süren sürgün hayatı esasında çok eziyetler çekti, devamlı tarassut altında bulunduruldu, zaman zaman tutuklandı, cezaevlerine konuldu.

Onun M. Kemal Paşa rejimine muhalefeti aktif bir muhalefet değil, pasif bir muhalefet ve direniş oldu.

Yapılan devrimlerin hiçbirini kabul etmedi, doğru bulmadı, alkışlamadı.

Ölünceye kadar Avrupa elbisesi giymedi, başına şapka geçirmedi.

Latin harflerini kabul etmedi. Risale-i Nurları İslam yazısıyla yazdırttı. 1950’lı yıllarda risalelerin Latin yazısıyla yazılmasına zaruret derecesinde ruhsat vermiştir. Zaruretler kalkınca ruhsat da kalkar.

M. Kemal ‘e o kadar muhalifti ki, namaz kılarken cebinde, üzerinde M. Kemal resmi bulunan paralar bulundurmazdı. Zaten çok az parayla, kanaat ve iktisat prensibine riayet ederek yaşar, kut-i la-yemut ile geçinirdi.

M. Kemal Paşa’nın devrimlerinin, yeniliklerinin hiçbirini kabul etmedi.

Türkçe ezanı kabul etmedi.

Mecellenin yürürlükten kaldırılıp İsviçre Medeni Kanunu’nun; Osmanlı Ceza Kanunu’nun kaldırılıp İtalyan Ceza Kanunu’nun yürürlüğe konulmasını kabul etmedi.

Tek başına başladı. Etrafında birkaç kişi toplandı, onlara Risale-i Nurları Osmanlıca yazdırttı. Bin bir baskı altında bunları sağa sola gönderdi. Taraftarları yavaş yavaş çoğalmaya başladı. Baskılar sıkıntılar, sorgulamalar, tutuklamalar, hakaretler, tehditler. Bunlardan yılmadı.

Kimseden yardım kabul etmedi.

1950 ‘de demokrat Parti iktidara geçti ama sürgün hayatı sona ermedi.

1960’da Şanlıurfa’da bir otel odasında hasta, bitkin, çok ihtiyar olarak vefat ettiğinde bütün terekesi yüz elli liralık eski elbiselerinden, kıymetsiz şahsi eşyasından ibaretti.

M. Kemal 1938 ‘de ölünceye kadar büyük bir dünyevi güce sahip olmuştur. Said Nursi dünyevi maddi güç bakımından onun zıt kutbuydu.

M. Kemal öldükten sonra yine güç sahibi oldu. Bediüzzaman’ın da, ölümünden sonra mânevi gücü ve muhalefeti devam etti.

O, M. Kemal’in inkılâplarına karşı geleneksel Ehl-i Sünnet ve Şeriat İslamlığından en ufak bir taviz vermemiştir.

Bütün aczine, fakrına, imkânsızlığına rağmen akıl almaz derecede güçlü bir muhalefet yapmıştır.

Bunun sırrını sadece akılla anlamak, kavramak, açıklamak mümkün değildir.

(M. Şevket Eygi, 2012-05-23)

Hür Adam Filminde Said Nursi ve Mustafa Kemal Tartışması

28 Şubatçılar Ağaca da Zulüm Yaptılar

Tarih: May 24 2012

28 Şubat Darbesi Öncesi Katran Ağacı – Çam Dağı – Barla- Isparta

Said Nursi! Cumhuriyet’i bir dönem yöneten bazı kadroların adını nefret ve korkuyla andığı ünlü alim. Öyle korku salmış ki hasımlarına, ölümden yıllar sonra altına sığındığı ağaç bile korkutmuş onları: “Seksen küsûr senelik bütün hayatımda dünya zevki namına bir şey bilmiyorum. Bütün ömrüm harb meydanlarında, esaret zindanlarında yahut memleket hapishanelerinde, memleket mahkemelerinde geçti. Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı. Divan-ı harplerde, bir câni gibi muamele gördüm; bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilâttan menedildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere mâruz kaldım. Zaman oldu ki hayattan bin defa ziyade ölümü tercih ettim. Eğer dinim intihardan beni menetmeseydi, belki bugün Said topraklar altında çürümüş gitmişti’ demişti Bediüzzaman Said Nursi ve arkasından eklemişti; Bana bu kadar eziyet edenlere hakkımı helal ediyorum. Onlara beddua bile etmiyorum

İşte seksen yedi yıllık ömrü böyle geçmişti. Vefatı sonrasında da rahat bırakılmadı. 1960 darbecileri bu kadar eziyeti yeterli bulmamışlar olmalılardı ki naşını bile Urfa’daki kabrinden alıp bilinmez bir yere kaçırdılar.

Üstad 1926-1934 yılları arası sekiz sene Barla’da sürgün olarak kalır. Eserlerinden Sözler, Mektubat, Lemaların yarısı burada telif edilir. Bahar aylarında Çam Dağına çıkar, dağın zirvesinde ağaçlar içerisinde insanlardan uzak bu mekânda ibadetle meşgul olurdu. Gerçekten görülmeye değer bir yerdir Çam Dağının zirvesi. Barla ve Eğirdir Gölü ayağınızın altındadır. Her yer ormanla kaplıdır. Geceleri yıldızları tutar gibi olursunuz.

İşte o mekânda, tam zirvede, uçurumun kenarında kurumuş bir katran ağacı vardır. Üstad Hazretleri bu katran ağacının tepesine çıkar sabahlara kadar zikredip tefekkür edermiş. Üstadın vefatından sonra talebelerinden rahmetli Bayram Yüksel abi çürümeye yüz tutmuş o katran ağacını yıkılmaması için ortasına beton dökmüş ve dışına da vernik kaplamış. Çünkü o katran ağacı adeta Risale-i Nur hizmetinin bir nevi sembolüdür. Üstad hazretlerinden yadigârdır.

28 Şubat süreci içerisinde bir helikopter dağın tepesine konar, o katran ağacı kesip uçurumdan aşağı atılır. Sene 2001. Bu da yetmez Üstad’ın üstüne çıktığı tepenin en yüksek çam ağacını da keserler. Bu ağaç civardakilere göre bir hayli sıra dışıdır. Diğer ağaçların dalları yukarı doğru iken, onun dalları aşağıya doğrudur. Adeta doğal basamaklar gibi kullanılsın diye aşağıya doğru eğilmişlerdir. Nitekim Üstad da, talebeleri de, kolaylıkla, tepenin zirvesindeki en yüksek ağacın en tepesine kolaylıkla çıkarlar. Maalesef 28 Şubat’cılar onu da keserler.

Said Nursi’nin Çam Dağında kaldığı vakitler üzerinde konakladığı ağaç.

Ne hayatı boyunca ne de vefatından sonra rahat bırakılmamış, naşı bile kaçırılmış olan Bediüzzaman Said Nursi’nin kuru katran ağacına bile tahammül edemezler. Ancak Üstad öyle gönüllerde yer etmiştir ki ne cenazesini kaçıran 1960 darbecileri ne kuru katran ağacına bile tahammül edemeyen 28 Şubatçılar onu bu milletin kalbinden silememişlerdir.

Bir gün yolunuz Çam Dağına düşerse kesilen o katran ağacının yerine bir fidan dikildiğini göreceksiniz. O esnada kulağınızı esen rüzgâra verin, o uğultular içerisinde Üstadın ‘Milletimin imanını selâmette görürsem, Cehennemin alevleri içinde yanmağa razıyım. Çünkü vücudum yanarken, gönlüm gül-gülistan olur’ dediğini işiteceksiniz. Ruhun Şad olsun.

(Erkam Tufan Aytav, Mart 2011)

Osman Yüksel Serdengeçti ve Said Nursî

Tarih: Apr 17 2012

1917 yılında Antalya Akseki’de dünyaya geldi. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi mezunudur. Serdengeçti ismiyle çıkarttığı mecmuasıyla ve yaptığı mücadeleleriyle tanınır. AP mebusluğu yapmıştır. Bir Nesli Nasıl Mahvettiler, Bu Millet Neden Ağlar ve Gülünç Hakikatlar isimli eserleri vardır. İki defa Bediüzzaman Said Nursî’yi ziyaret etmiştir. 10 Kasım 1983’te vefat etti.

Asıl adı Osman Zeki Yüksel olan Osman Yüksel Serdengeçti

Mukaddesatçı cephenin ateşli kalemlerinden ve imanlı mücadelecilerinden Osman Zeki Yüksel (Serdengeçti) 1952 yılının Mart ayında, Serdengeçti mecmuasının altıncı sayısında “Said Nur ve Talebeleri” başlıklı bir yazı neşretmişti. Bu yazı Bediüzzaman’ın Büyük Tarihçe-i Hayat’ında, Bekir Berk’in Mülâkat isimli eserinde, Nurculuk isimli kitapta, ayrıca çeşitili mecmua ve gazetelerde iktibas edilmişti. Nesir ve şiir karışımı bu yazı, çoşkun bir iman ve sevgisinin neticesi olarak Bediüzzaman, Nur Talebeleri ve Nurculuk hakkında yazılmış en güzel yazılardan birisiydi.

Bu şahane makaleden sonra Osman Yüksel Serdengeçti, 1952’de İstanbul’da Fatih semtinde bulunan Reşadiye Otelinde Bediüzzaman Said Nursî’yi ziyaret edip, görmüştü. Bu ziyaretin neticesi olarak Serdengeçti, o çoşkun ruhuylla, o berrak üslûbuyla mecmuasını Mayıs-Haziran (15-16) 1952 tarihinde, 7. sayfada “Said Nursî’nin Huzurunda” başlıklı bir muhteşem makale daha neşretti. Daha sonraki senelerde bu yazı da Nurculuk isimli kitapta ve Yeni Asya gazetesinde iktibas edildi. Bediüzzaman Said Nursî ile olan ilk görüşmesini mezkûr makalede gayet veciz olarak ve bütün teferruatıyla anlatmıştı.

20. Asrın Karanlığını Delerken

Osman Yüksel, Serdengeçti mecmuasının müteakip sayılarında Nur Risaleleriyle alâkalı yazılar, Bediüzamanla ilgili şiir ve resimler neşretmiştir. Bunlardan birisi de mecmuanın Ağustos 1952 tarihli 17. sayısı idi. Kapakta bir temsilî resim vardı, resmin altında ise şunlar ifade ediliyordu, İslâm dâvasının Serdengeçti’si:

Said Nursi yirminci asır karanlığını delerken!
Çık nerdesin zuhur et, biz seni bekliyoruz.
Yıllardır yollarında yorgun emekliyoruz!
Musa ol! Hakka yüksel, tecelli et Tûr’a.
Zulmet yıkılsın gitsin, cihan garkolsun Nura!

Daha önceleri Osman Yüksel, Serdengeçti mecmuasının 1947’de çıkan ilk sayısında bir hiss-i kablelvuku (önsezi) ile Bediüzzaman’ın huzurunda buyurduğu ilhamı “Bir Kahraman Bekliyoruz’ şiiriyle dile getirmişti:

Kal’a gibi dik başın bulutlarla yarışsın.
Dalga dalga saçların rüzgârlara karışsın.
Adını nakşedelim, eski-kadîm surlara
Sesini haykıralım asırdan asırlara
Savletinden titresin yeniden Doğu, Batı
Ve kurulsun ebedî Allah’ın saltanatı
Ufukları kaplasın bayraklarımız al al
Göklere zaferini çizsin vahşi bir kartal
Kahramanlar büyüsün masalda dev misali,
Eğilsin öpsün gökler canım nazlı hilâlli.
Ordularım yeniden Tuna’ya akın etsin
Bir yıldırım çıksın da uzağı yakın etsin.
Selâm dursun karşımda bütün şerefler şanlar,
Namını tebcil etsin, yıldızlar, kehkeşanlar.
İçimde hiç sönmeyen bir fetih sevdası var,
Yavuz gibi diyorum: Bir dünya insana dar!
Bir seda duymak için, sahralara düşmeyim,
Helâl olsun bu yolda varım yoğum her şeyim.
Volkan gibi lâv atmış, ne susmuş ne sönmüşüm,
Ben fikir uğruna çılgınlara dönmüşüm.
Bir deha bekliyoruz, gençliğe mihrap olsun,
Ruhları tutuşturan bir ateş mihrak olsuun.
Sinesinde birleşsin sağa sola sapanlar
Kahrolsun Hak dururken yabancıya tapanlar
Çık nerdesin zuhur et, biz seni bekliyoruz
Yıllardır yollarında, yorgun emekliyoruz
Musa ol Hakka yüksel, tecelli et de Tûr’a
Zulmet yıkılsın gitsin, cihan garkolsun Nûra
İstiyorum yeniden bir hilkat istiyorum
Ne hayâl ne kuruntu, hakikat istiyorum.
Hakikat, hakikat, hakikat istiyorum.

Osman Yüksel’in Ağzından Tesbipler

Osman Yüksel Serdengeçti’yi ilk defa 1962 kışında Gaziantep’te görmüş ve sohbetlerini dinlemiştim. On sekiz yıl sonra İstanbul’un fethinin 527. yıldönümünde ikinci defa görmek ve dinlemek imkânı bulabilmiştim. Bu imkânı değerlendirebilmek maksadıyla, uzun zamandır zihnimde hazırlanan suallerimi sormaya başlamıştım. “Öldürücü, güldürücü” fıkralarından zaman buldukça Üstad Bediüzzaman’la olan görüşmelerinin intibalarını tesbite çalışıyordum.

1952’de Reşadiye Otelinden sonra Üstadla tekrar görüşüp görüşmediğini sormuştum. Cevap olarak, 1952 senesinde Ahmet Emin Yalman’ın Malatya’da vurulma hâdisesinden sonra, kendilerinide tevkif ettiklerini, tahliyeden sonra Isparta’ya uğrayıp Üstadı ziyaret ettiğini ifade etti. Bu görüşme ve ziyaretten hatırında kalan intibalarını şöyle anlatıyordu:

1954 senesiydi, bu, Üstadı ikinci defa ziyaretimdi. Isparta’da dinî ve millî neşriyatı satan bir kitapçı dükkânı vardı. Oraya giderek Üstadı sordum. Bu esnada aniden Ziver (Zübeyir Gündüzalp) zuhur etti. Rahmetli ne kahraman insandı, ne iman vardı Rabbim onda, ateş gibi bir delikanlıydı. Üstadı ziyaret etmek istediğimi söyledim. ‘Üstad hasta ama, sizi kabul eder’ dedi. Ayrı ayrı yollardan Üstadın kaldığı eve gittik. Devamlı polis kontrolündeydi. Mahalle arasında ahşap bir eve girdik.

Kendilerine Said Bilgiç ve Dr. Tahsin Tola’dan selâm ve hürmetler götürmüştüm. Malatya hâdisesinden sonra tevkif edilişimi Üstada şikâyet ettim. ‘Eskiden, Halk Partisi devrinde olduğu gibi, bunlar, Demokratlar da bizi hapsediyorlar efendim’ dedim. Cevap olarak, ‘Elbette hapse gireceksin , yoksa hizmetten vaz mı geçti, İslâm dâvasından döndü mü diye Müslümanlar senden şüphelenirler’ diye buyurdu.

Halk Partisiyle, Demokrat’ın mukayesesini yaptı. Halk partisinin kol kestiğini, Demokrat’ın ise parmak kestiğini, ehven-i şer olduğunu ifade etti. Halk Partisine karşı, Demokrat’ı desteklemek lâzım geldiğini söyledi.

Bu arada lâtife ederek, ‘Serdengeçti, beni siyasete karıştırıyor, bende siyaset yok’ dedi, ama bu arada da mevzu ile alâkalı ne söylemek lâzım geliyorsa onu söyledi.

Antalya’ya gidiyordum. Üstad, ‘Dönüşte yine uğra’ dedi. Maalesef ben uğrayamadım.

Daha sonraları ise görüşmek, ziyaret edip, elini öpmek nasip olmadı.

Vefatını Ankara’da iken haber almıştım. Bu acıklı vefat hâdisesinin arkasından bir yazı kaleme almıştım. Fakat bu yazıyı hiçbir yerde neşredememiştim.

Serdengeçti bu sohbet esnasında yaptığı nüktelerle, lâtifelerle, vezinli konuşmalarla hepimizi kahkahalarla güldürüyordu. “Sekiz defa mahpus, bir defa mebus oldum” diyordu. Beş defa Halk Partisi devrinde, iki defa Demokrat devrinde, bir defa da Millî Birlik Komitesi devrinde tevkif edilip, hapis yattığını söyleyerek, yine Üstad Bediüzzaman’ın parmak ve kol kesme meselesini teyit ediyordu.

(www.risale-inur.org)

Bediüzzaman Said Nursi

Tarih: Mar 24 2012

Herkes Bediüzzaman Said Nursi’de kendince ilginç bir taraf bulur. Beni her zaman kendisine hayran bırakan tarafı onun o akıl almaz analitik zihni ve İslam’a duyduğu özgüvendir. İslam bilginlerinden İmam Gazali’de ve Fahruddin Razi’de de benzer analizci yöntem ve özgüvenin başarıyla kullanıldığını görüyoruz. Bediüzzaman da bir konuyu araştırıyorsa, bize sunduğu geniş bilgi ve entelektüel alan içinde konunun tek bir ayrıntısını bile dışarıda bırakmaz. Sistematize eder, ana ve alt başlıklara ayırır, daha alt bölümlerle kılcal damarlarına iner. Bediüzzaman, Gazali gibi metodik yöntemi kullanan o harikulade yeteneği sayesinde bizi kendi hedeflediği sonuca varmaya adeta mecbur eder. Kendinizi kaptırırsanız yöntemi, üslubu ve analiz yeteneği size muhtevayı unutturabilir.

23 Mart 1960’ta aramızdan ayrılan Said Nursi’nin vefatının üzerinden uzun bir zaman geçti. Arkamıza dönüp de “Ondan geriye ne kaldı?” diye sorduğumuzda zengin bir bilgi ve düşünce mirası ile imrenilecek bir mücadeleyi buluyoruz. Ancak miras henüz açılmış, yani keşfedilmiş değildir. “Keşif” sözcüğünü kullanıyorum, çünkü aydın çevrelerin ve genç Müslüman nesillerin onu yeterince tanımadıkları bir gerçek. Bediüzzaman’ın bize bıraktığı miras hakikaten çok zengin ama kolayca harcanabilir. Bugüne kadar yapılageldiği gibi politik ve grup önyargılarından hareketle eğer mirası harcamayıp yerli yerinde kullanacak olursak bunun hayli besleyici bir miras olduğunu anlarız. Onu samimiyetle izleyen, eserleri uğruna acılara ve zorluklara katlanan öğrencilerine, sayısız şakirde, meçhul kahramana minnet borcumuz var.

Bediüzzaman’da gözlediğimiz önemli bir özellik, onu geleneksel İslam tefekkürüne ve ilimlerine olan derin vukufiyetidir. Kuşkusuz modern zaman Müslüman aydınının pek yabancısı olduğu söz konusu vukufiyet, kendinden ibaret kalsa büyük bir anlam ifade etmeyecekti. Buna yaşadığı çağı iyi tanıması, olaylara tanıklık etmesi ve Batılı düşünce ve bilimsel akımlardan yeterince haberdar olması özellikleri de eklenince Said Nursi’de ender bir mükemmellik şeklinde tezahür eder. Son iki yüzyılda İslam dünyasının sorunlarına çözüm arayan diğer Müslüman düşünürlerle mukayese edildiğinde Said Nursi, özel bir yetenek, farklı bir kişilik profili ortaya koyar.

Herkes gibi Üstad da kendi çağının ve İslam dünyasının sorunları üzerinde düşündü. Onun sorunlar üzerinde düşünme tarzının diğerlerinden bazı farklılıklar gösterdiğini tespit ediyoruz; onun teşhisi diğerlerinden farklı. Ona göre ekonomik ve teknolojik gelişmenin doruğuna ulaşan Batılı toplumlarda hakim düşünce materyalizmdir ve onların maddî kalkınmasını transfer etmek isteyen ülkelerde bu işlem ilk etkilerini bu alanda gösteriyor. Bediüzzaman, İslam’ın güç ve enerjisinin Batı’dakinden “daha iyi bir medeniyet”i ortaya çıkaracak kadar potansiyel varlığa sahip olduğuna inanıyor, ama onun hareket noktasını “medeniyet sevdası” teşkil etmiyor.

Şunu da biliyordu ki Müslümanların ve İslam dünyasının iç enerjisi tükenmek üzereydi; çünkü insanlar çoğunlukla farkında olmaksızın İslam’a olan inançlarını kaybetmişlerdi. Şu halde teşhisi doğru koymak gerekirdi ve bu sorunlar askeri, ekonomik, politik, ahlakî ve toplumsal da gözükse sonunda gelip “iman” meselesinde toplanıyordu. Geçmişte Müslümanlara şan ve şeref kazandıran, onlara büyük devletler ve medeniyetler kurduran bu büyük iman gücüydü. Bugünse Müslümanlar kendi öz varlıklarına karşı inançlarını ve özgüvenlerini kaybetmiş bulunmaktadırlar. Yapılması gereken iş İslam dünyasına ve Müslümanlara imanlarını iade etmek olmalıydı.

Bugün bile İslam dininin hakikatinden habersiz çoğu aydın çevre için bu teşhisin hayati değeri anlaşılabilmiş değil. Ama Bediüzzaman, 19. yüzyıl kalkınmasının kendine özgü kültürel, tarihî ve maddî temellerden koparılarak İslam dünyasına aktarılması durumunda katı bir pozitivizme ve materyalizme dönüşeceğini doğru tespit etmişti. O, yeni bir uyanışın peşindeydi. Belki de ilk habercilerden sayılır. Bugün şu gerçekten eminiz, maddî kalkınmanın arkasında belli bir ruhsal ve entelektüel uyanış yatar. İslam dünyasında da uyanışın özünü oluşturan tevhid inancıdır. (Ali Bulaç, Mart 2012)

Nurculara Darbe Yapmak İçin Risale Uydurdular

Tarih: Feb 27 2012

27 Mayıs 1960 Darbesi‘nden sonra birtakım şeytanlar Müslüman halkın Bediüzzaman Said Nursî’ye olan sevgisini ve hürmetini kırmak, zedelemek için uyduruk ve sahte bir risale hazırlatıp bastırdılar. Plan gayet şeytanî idi. Broşürün yazarı olarak sâbık Şeyhülislâm Mustafa Sabri’yi göstermişlerdi. Yani koskoca bir Şeyhülislâm, Bediüzzaman’ı tenkit ediyor olacaktı. Şeytanlar büyük bir çelişki içindeydiler. Çünkü Şeyhülislam M. Sabri Efendi merhum da, kendilerince mergup ve muteber yani beğenilen ve tutulan bir kimse değildi. Millî Mücadeleden sonra 150’likler listesine konulmuş ve yurt dışına çıkmıştı. Akıllarınca çivi çiviyi söker diye mi düşünmüşlerdi, yoksa gaflet ile kendi kazdıkları kuyuya mı düşmüşlerdi?

Broşüre uyduruk bir Arapça isim koymuşlardı: Tuhfetü’r-reddiye ‘ale’l-Mezhebi Saidi’l-Kürdiyye. Arapçada henüz Zeyd ile ‘Amr’ın kavgası hikâyesini yeni okumaya başlamış bir öğrencinin yazacağı acemice bir cümle.

Bendeniz haftalık Yeniistiklal gazetesini yayınlarken, merhum Üstad Eşref Edib (Fergan) bey polis hafiyesi gibi çalışmış, araştırmış ve sözde Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi’nin yazmış olduğu iddia edilen broşürde vahim bir bilgi hatasına el koymuştu. Sabri Efendi, 1954’deki vefatından sonra basılmış bir Risâle-i Nur kitabına atıfta bulunuyordu!

27 Mayıs devrimbazlarının Müslümanlara ve Bediüzzaman’a fırlattıkları bumerang havada dönmüş dolaşmış ve atanların başına şiddetle çarpmıştı. Bediüzzaman da, Mustafa Sabri Efendi de, birer İslâm büyüğüdür. Meşrebleri ve metodları farklı da olsa, esasta birdirler. Ben, bir Müslüman olarak her ikisini de severim. Şimdi bazıları “Vay sen nasıl olur da, bu iki zatı seversin.” diyecek ve kaşlarını çatacaklardır.

Onlara cevabım şudur:

“Siz, Atatürk rejimini devirmek, Atatürk’ü alaşağı etmek için darbe hazırlıkları yaparken yakalanan, mahkemeye verilen, ağır hapis cezasına çarptırılan, 15 sene zindanda kalan Nazım Hikmet’i çok seviyorsunuz, onu yere göğe sığdıramıyorsunuz ve bu suç olmuyor da; ben Bediüzzaman’ı ve Mustafa Sabri’yi sevince mi suç oluyor?

Mustafa Sabri Mısır’a gitmiş. Nazım da, Selanikli Ahmet Emin Yalman’ın başını çektiği aftan sonra serbest kalmış, Boğaziçi’nde bir Romanya gemisine gizlice binmiş ve soluğu Moskova hava alanında almıştı. Uçaktan iner inmez, kendisini bekleyen gazetecilere “Benim vatanım Sovyetler Birliği”dir, beni Stalin yaratmıştır.” demişti.

Yukarıdaki satırları, bir İslâm büyüğü olan, Türkiye halkına imanî, Kur’ânî hizmetler eden Bediüzzaman’ı sevmenin, ona hürmet etmenin, onu savunmanın bütün iyi niyetli Müslümanlar için bir vazife ve borç olduğunu anlatmak ve hatırlatmak için kaleme almış bulunmaktayım. O, Resûl-i Kibriya Efendimizin (Sallallahu aleyhi ve sellem) 20’nci milâdî asırdaki vekil, vâris ve halifelerinden biriydi. Bizim, Peygamber Efendimize biatımız vardır. Bu biat O’nun vekil, vâris ve halifelerini de kapsar.

Sık sık yazıyorum: Bediüzzaman’ı sevmek, ona hürmet etmek, onu savunmak için ille de Nurcu olmak gerekmez. Müslüman olmak yeterlidir. Zaten Bediüzzaman bir Nurcu büyüğü değil, bir İslâm büyüğüdür. Bu devirde bu merhum ve muhterem zatın hatırasına iki cihetten zarar geliyor:

  • Agresif, militan ve harbî dinsizlerden.
  • Bediüzzaman’ı hakkıyla anlayamayan veya gerçek Bediüzzaman yerine kendi istedikleri ve anladıkları hayalî bir Bediüzzaman koymak isteyenler.

Bediüzzaman imana, İslâm’a, Kur’ân’a, Resulullah’a, O’nun Sünnetine, Şeriata, İslâmî faziletlere ve ahlâka sımsıkı bağlı olan, bunların hüküm ve gereklerini hayatına uygulayan ve bu yüce değerlere hizmet eden bir kimsedir. İslâm dininin temel hükümlerinden ve inançlarından biri şudur: Peygamber dışında her kul hata edebilir. Peygamberden de zelle sadır olabilir. İsmet sıfatı sadece Nebilere ve Resûllere mahsustur. Bediüzzaman, “Eski Said” devrinde bazı görüşlerinde hatâ etmiş olduğunu bizzat kabul etmektedir. Bu itiraf onun kemâline gölge düşürmez, aksine onu daha da yüceltir. Zaten Bediüzzaman hazretleri usûle dair, mevrid-i nas olan hüküm ve konularda herhangi bir hatâ ve yanlışlık yapmamıştır.

Bir büyüğün gerçekten büyük olup olmadığı, onun kendi nefsine olan muamelesinden anlaşılır. Nefsine önem vermiyor, hotfüruşluktan kaçınıyor, ene’sini zabt u rabt altına almış bulunuyorsa o büyük adamdır. Kendinde benlik olan, kibir olan, gurur olan, ben ben ben diyen kimseler büyük görünseler, bir kısım insanlar onları büyük bilseler de gerçekte büyük değil, küçük kişilerdir. Son yıllarda Kur’ân’a, Sünnete, İlâhî ve Nebevî tâlimata, Şeriata tamamen zıt fikirler, görüşler, re’yler Müslümanlar arasında yayılmaya çalışılıyor.

Meselâ birtakım ilâhiyatçılar sanki Cennet babalarının çiftliği imiş ve kendi tekellerinde bulunuyormuş havalarına girerek, risâleti ve dâveti kendilerine ulaştığı halde hidayete sırt çevirerek Resulullah’ı inkâr ve tekzib eden; Kur’ân’a -hâşâ- kul sözü uydurma kitap diyen, İslâm’ı hak ve ilâhî din olarak kabul etmeyen münkirleri ve örtücüleri (gerçeği saklayan, örtenleri) Cennet’e dolduruyorlar. Öyle şaşkınlar var ki, sadece İslâm dini açısından değil, Hıristiyanlık ve Musevilik açısından da tutar tarafı olmayan Edison’u; ampulü ve gramafonu icat etti diye Cennetin baş köşesine oturtuyorlar. Yahu Cennet kimsenin tekelinde değildir, Allah’ın mülküdür ve O, oraya kimleri koyacağını, kimleri koymayacağını çok açık ve seçik şekilde Kitabullah’ta beyan buyurmuştur.Peygamber de, bize ulaşan sahih hadîslerinde bu konuyu, hiç şüphe kalmayacak şekilde açıklamıştır. Bediüzzaman hazretlerinin âhir zamanda Müslümanlar, Hıristiyan ruhanîleri ile ateizme ve Bolşevikliğe karşı birlikte çalışacaklar demesi başka, birtakım adamların Cennetin kapı bekçileri kesilip ne kadar tersa ve hûd varsa onları, mü’minlerin ebedî saadet mekânı ve menzili olan o Darüsselâma sokmaya yeltenmeleri başka şeydir.

Kur’ân, Sünnet ve İslâm bize ne diyor? Hak olan inanç Tevhid’tir. Teslis kesin olarak batıldır, yanlıştır diyor. İsa Mesih aleyhisselamın kul olduğunu, asla Tanrı veya Tanrı’nın oğlu olmadığını bildiriyor. Bazıları nasıl olur da, Bediüzzaman’ın Tevhid ile Teslisi bir tuttuğunu iddia edebilir? Böyle bir iddia tutarlı olur mu?

Muhyiddin Arabî hazretlerinin eserlerinde olduğu gibi Bediüzzaman’ın risâlelerinde de bazı rümuzlu, esrarlı, avamm-ı nasa açıklanması doğru olmayan kısımlar vardır. Nitekim bunlar bastırılmamaktadır. Böyle yerlerin mutlaka Kur’ân’ın, Sünnetin, Şeriatın zahirine göre tefsir ve te’vil edilmesi gerekir.

Bazıları ve birileri zamanımızda ılımlı İslâm (light ıslam), diye yeni bir din çıkartmak istiyorlar. Bediüzzaman hazretlerini böyle bir şeyden tenzih ederiz. O mübarek zat, bunca sıkıntıyı, işkenceyi, eza ve cefayı, hapsi gerçek İslâm için çekmiştir. Ilımlı İslâm, reforme edilmiş İslâm taraftarı olsaydı o sıkıntıları çekmezdi.

Resûl-i Kibriya aleyhi ekmelüttahaya Efendimiz hazretleri “Belânın en şiddetlisi Peygamberlere gelir. Sonra derece derece.” buyurmuşlardır. Bediüzzaman’ın çok büyük bir Müslüman olduğunu anlamak için, bu hadîsin ışığında din, iman, Kur’ân için çektiği eza ve cefalara bakmak yeterlidir.

Bazıları beni bu konulardaki yazılarım dolayısıyla şiddetli ve insafsız şekilde tenkit ediyor. Kim ne derse desin bendeniz de bir Nurcuyum. Lâkin bu satırları bir Nurcu olarak kaleme almadım, bir Müslüman olarak aldım.

Düşünün. Büyük bir zat, uzun ömrünü binbir çile ve zulüm altında imanî, Kur’ânî, şer’î, nebevî hakikatların neşri ve müdafaası için harcıyor ve sonra haksız hücumlara uğruyor veya yanlış fikir ve görüşler için kullanılmak isteniyor. Benim Müslüman bir yazar olarak onu savunmam, gerekli bi vazife olmaz mı? Çok rica ediyorum: Birileri ve bazıları bu büyük zatı kendi şazz fikirlerine, görüşlerine, beşerî emelllerine âlet etmesinler.

Resulullah Efendimiz, Necran Hıristiyanlarını iyi karşılamış, hattâ Mescid-i Saadet’te kendilerine göre ibadet etmelerine izin vermişti. Buradan yola çıkarak Teslis’in hak olduğunu iddia etmek mümkün müdür?

Not: Uyduruk ve düzmece risâlenin içyüzü hakkında ayrıntılı bilgi edinmek isteyenler www.cevaplar.org sitesindeki “Ismarlama bir Bediüzzaman Reddiyesi” (Yz. Salih Okur) başlıklı makaleyi mütalaa edebilirler. (Mehmet Şevket Eygi, Mayıs 2007)

Mustafa Sabri Efendi Kimdir?

Mustafa Sabri Efendi (sağda)

(Tokat,1869-Kahire,1954). İlköğrenimini doğduğu yerde yaptı. Kayseri’de Hoca Emir ve İstanbul’da Ahmet Asım Efendi’den icazet aldı. Ruus imtihanını kazandıktan sonra müderris oldu. Fatih camiinde öğretime başladı (1889). Huzur derslerine muhatap olarak katıldı (1898–1913). İkinci Meşrutiyet’ten sonra Tokat’tan mebus seçildi. Cemiyet-i İlmiyye tarafından yayımlanan Beyanül-Hak adlı derginin başyazarlığını yaptı. Dârül-Hikmet-il-İslâmiye üyeliğine tayin edildi. Damad Ferit Paşa kabinesinde şeyhülislâm oldu (1919). Sadrazam Paris Konferansına gidince ona vekâlet etti. Ferid Paşa’nın istifasından sonra ikinci defa şeyhülislâmlığa getirildi (1920). Aynı yıl içinde bu görevden ayrıldı. Yüzellilikler ile beraber ülkeyi terk ederek, Hicaz’a gitti, oradan da Kahire’ye geçti ve Mısır’a yerleşti. Eserlerinden bazıları: Yeni İslâm Müçtehidlerinin Kıymet-i İlmiyesi, Dinî Mücedditler, İslâm’da İmamet-i Kübrâ, Savm Risalesi; Arapça Meseletü Tercemetül-Kur’an; Mevkifül-Beşer Tahta Sultanil-Kader, el-Kavlül-Fasl.

Mustafa Sabri Efendi’nin ‘er-Reddiyyetü ale’l-mezhebi Saidi’l-Kürdiyyeti’ isimli bir eser yazdığı doğru mu?

Hayır, doğru değildir. Mustafa Sabri Efendi’ye Bediüzzaman Hazretlerinden bahsettiklerinde, onu takdirle karşılamıştır. Ayrıca Mustafa Sabri Efendi Arapça bilen bir insandır. Böyle birinin Bediüzzaman için ‘Kürdiyyeti’ tabirini kullanması mümkün değildir. Zira bu tabir müennes (dişi) için kullanılır. Kaldı ki, bu hezeyan dolu, sözüm ona reddiye çıkdığında M. Sabri Efendi’nin oğluyla görüşüldü.. bu düzme eserin kat’iyen babasına ait olmadığını, olamayacağını söyledi. (Fethullah Gülen, 2004)

İşte Uydurma Risale’den Bir Kısım:

Said Kürdî mes’elesini tetkik ederken başlıca iki nokta üzerinde durmak icap eder. Birincisi; Mürid’lerin (Şakird’lerin) Said-i Kürdî’yi i’zâm edeceğiz (büyük bileceğiz), diye küfre vardıran sözleridir. İkincisi ise; Said-i Kürdî’nin izhar-ı Kerâmet etmesi (kerâmet göstermesi, kerâmet sergilemesi) ve Sûre-i Nûr’un asıl muhatabının kendisi olduğu hakkındaki zu’m-u bâtılı (yanlış zu’mu), belki de bu sözleri, iğfalât-ı Şeytâniyeyi (Şeytan’dan gelen vesveleri), İlhâmat-ı Hakîkiyye (Allah’tan gelen Rabbânî olan gerçek ilhamlar) zannedecek kadar ihtiyar ve ma’şûş (zayıf) olmasındandır. (Kaldı ki, halk için ilmin sebepleri, Havas-ı Selîme, Haber-i Sâdık ve akıldır. Görüldüğü gibi, “İlhâm” ilmin sebepleri arasında yoktur, İlhâm Şer’î delillerden birisi de değildir. Ve hiç kimse kendisini küfre kadar götürecek imânî esaslar hakkında, “Bana ihtar olundu, kuvvetli bir şekilde yazdırıldı,” gibi ifadeleri kullanma hakkında sahip değildir.)  Şakird’lerin sözleri mücmelen şunlardır: “Said Kürdî (Lâyuhtî’dir) hatasızdır, yanılmaz ve günah işlemez. “Onun sözleri aynen Kur’ândır”, “Beşeriyyeti Risâle-i Nûr ve Said-i Kürdî kurtaracaktır. Dünya’da iki milyon kadar Nurcu vardır. Bu insanlar dünya’nın hakîkî Müslümanları ve İslâmiyeti yegane anlayan insanlardır. Bu zat’a dil uzatanlar kâfirler ve mason’lardır. Said-i Kürdî’nin herhangi bir risalesini okuyan bir dinsiz i’tiraz edemez.” vesâire. Said-i Kürdî ise, şakird’lerinin aksine kendisini iki ayrı şahsiyet olarak tanıtır; Birincisi, Eski Said’dir. Kürtçülük mes’elesiyle uğraşmış, Kürt Teâlî Cemiyetini kurmuş, siyâsete dalmış, Said-i Muhtî’dir (hata eden günah işleyen Said’dir), diğeri de Lâyuhti (Hatasız, günahsız) ikinci veya yeni Said’dir. Kendisine göre Sûre-i Nurdaki manalar bu asra göre ve kendisi için nazil olmuştur. Kerâmet ehli, siyâsetle meşgul olmayan ve bu asra zamanın kutbu olarak bakan bir insandır. Sûre-i Nûr’daki bu mes’eleyi, Ebced hesabı ile Mısır uleması bulup Said-i Kürdî’ye haber vermişler. Yâni Said’in Cebraili Ebced alimleri oluyor.