Etiket Arşivi: BEKTAŞİLİK

Muzik calici calismiyor



Hz. Ali’nin yanında Atatürk ne iş?

‘Alevilerin laiklik hassasiyetini kullananlar var, Alevilerin meselesi hükümetlerle değil, rejimle. Cemevlerinde Atatürk posterlerinin işi ne.’

Bu tespitler, araştırmacı-yazar Cafer Solgun’a ait. Solgun, Tuncelili bir Alevi. Yüzleşme Derneği’nin de başkanı. ‘Alevilerin Kemalizm’le İmtihanı’ adlı bir kitap yazan Solgun, Aleviliğe içeriden bakıyor. ‘Aleviler neden Kemalist?’ sorusuna cevap arıyor.

Solgun’a göre Alevilerin Kemalistliği takiye ile başladı; çünkü “Aleviler, kendilerine uygulanan baskının sorumlusu olan güce yaslanarak kendilerini yaşatma çabasına girdiler” Ancak bu durum zamanla içselleştirildi. Cafer Solgun, 28 Şubat döneminde Alevilerin bazı hassasiyetlerinin istismar edilerek onlara yeni bir rol biçildiğini söylüyor. Bu dönemde irticanın birinci tehdit olarak görülmeye başlandığına dikkat çeken Solgun, “Rejimin, laikliğin teminatı oldukları yönünde onlara bir rol atfedildi. Aleviler nezdinde yakın tarihte yaşanan bazı acı olayların da doğrudan etkisiyle Sünni çoğunluğa karşı temkinli, tereddütlü bir bakış açısı vardır. Bu ruh hali istismar edilmektedir.” diyor.

ALEVİLERİN SORUNU HÜKÜMETLE DEĞİL REJiMLE
Alevilik son zamanlarda daha yüksek sesle konuşulmaya başlandı. AK Parti’nin Alevi açılımı, Alevi örgütlerin çoğundan destek bulamasa da meseleyi gündeme taşıdı. İki hafta önce Ankara’da düzenlenen mitingde bir araya gelen Aleviler ilk kez taleplerini meydanlarda dile getirdiler. Hayykitap’tan çıkan “Alevilerin Kemalizm’le İmtihanı” isimli kitapta araştırmacı yazar Cafer Solgun, Alevileri Alevi kimliği üzerinde düşünmeye, kendi gerçekleriyle yüzleşmeye çağırıyor. 28 Şubatçıların Alevilere bir rol biçtiğini söyleyen Solgun, “Alevilere rejimin teminatı oldukları yönünde bir rol biçildi. Ama Alevilerin sorunları bu veya şu hükümetle değil, rejimledir.” diyor.

Alevilik meselesini Kemalizm’le birlikte ele alan bu çalışma nasıl ortaya çıktı?
Ben teolog değilim. Bir Alevi tarihçisi olduğumu da söyleyemem. Fakat güncel politik durum içerisinde Alevilerin var olan durumu, görünümü ve Alevi toplumuna bazı çevrelerin roller atfediyor olmaları çok rahatsız edici bir şey. Türkiye’nin bir Alevi sorunu olduğuna inanıyorum. Bu sorunun bazı boyutlarını böyle bir başlık altında inceleme tercihinde bulundum. Yoksa Alevi meselesi ile ilgili çok sayıda kitap var. Fakat hiçbiri Alevilerin bugünkü durumunu ve gidişatını ele alma noktasından hareket eden çalışmalar değil. Alevilerin bu gidişat içerisindeki durumlarını ele alan, Alevi meselesine değişik yönleriyle ayna tutan böyle bir çalışma Türkiye’de ilk defa yapıldı diyebilirim. Bu çalışmanın bir karşılık gördüğünü de söyleyebilirim. Aleviler kendilerini sorgulamaya başladılar. Ben yazdığım için sorgulamaya başladılar demek istemiyorum.

Alevilerin çoğu Kemalist’tir. Kendilerini Kemalist olarak tanımlıyorlar diyebilir miyiz?
Çok sayıda Alevi kurumu var. Cemevi, cemevi ve kültür derneklerinin yöneticileri var. Bunların birçoğu Kemalist. Fakat Aleviler içerisinde kendisini ifade etme araçları çok daha sınırlı olan insanların canla başla Kemalist olmak gibi tercihleri olduğunu düşünmüyorum. Buna karşılık Alevi toplumu içerisinde de kayda değer bir çoğunluk kendisini Atatürkçü ya da Kemalist olarak tarif etmeyi tercih ediyor.

İBADETHANEDE POLİTİK FİGÜR OLMAZ

Kitapta Alevi derneklerinin çoğunun Atatürkçüler derneği gibi olduğunu söylüyorsunuz.
Alevi derneklerinden ziyade cemevleri. Alevilerin ibadethane olarak gördüğü ve ibadethane olarak gidip geldiği bu mekânlarda kocaman Atatürk portrelerinin asılı olması çok çarpıktır. Çünkü Mustafa Kemal Atatürk sonuç itibarıyla politik bir figür. Atatürk’ün resmini siz işyerinize, evinize asabilirsiniz. Fakat bir ibadethanede de bir politik figürün ne işi var? Cemevlerimizin maalesef neredeyse tamamında 12 imamı temsil eden resimlerin yanında Atatürk portresi var. Bu durum sadece benim açımdan değil, birçok Alevi açısından son derece rahatsız edici bir durumdur. Adeta “13. imam da Atatürk’tür” dercesine bu portrelerin olmasının kabul edilir bir tarafı yok. İkinci boyutu ise biraz daha somut bir nedendir. Atatürk döneminde Kürt Alevileri büyük acılar yaşamıştır. Bu uygulamaların sorumlusu bir sembol ismin sizin dua etmek, ibadet için gittiğiniz bir mekânda resimleriyle karşılaşırsanız ne hissedersiniz.

Peki Alevi derneklerinin Kemalist çizgisini neyle açıklıyorsunuz?
Bu, karmaşık gibi görünen bir meseledir. Ama bu çarpık sonucu anlamamıza yardımcı olabilecek birkaç kavram var. Bunlardan biri korkudur. Doğrudan ölüm, katliam, yok edilme korkusu. Bu korku nedeniyle zaman içerisinde Aleviler kendilerine uygulanan baskının sorumlusu olan, o sorumluyu sembolize eden güce yaslanarak kendilerini yaşatma çabasına girmek durumunda kaldılar. Örneğin kurucu parti CHP kayda değer bir oranda Aleviler tarafından desteklenmektedir. Yine Alevi camiası içerisinde orduya yönelik bir sempati olduğunu gözlemliyorum. Bu sempatinin temelinde de bu korku yatıyor. Bu, tipik bir takiyyedir.

ALEVİLER TAKİYE YAPIYOR

Aleviler Kemalistliğinde samimi değiller mi?
Alevilerin Kemalistliği bir takiyedir. Daha doğrusu öyle başlamıştır. Bende sendenim kafama daha fazla sopa vurma dercesine bir ilişkiye girilmiştir. Buraya kadar anlaşılır diye düşünüyorum. Ama buradaki sorunun en önemli tarafı bir takiye olarak başlayan bu ilişkinin zaman içerisinde gerçeğe dönüşme temayülü göstermesidir. O takiyenin giderek içselleşmesi sonuç itibarıyla böylesine çarpık bir durum yarattı. Bu manipülasyon ve bu çarpıklığı yaratma konusunda Alevi camiası içerisinde de bazılarının bir misyoner gibi çalışmalarının hiçbir anlaşılır tarafı yoktur.

Misyoner gibi çalışanlar kimlerdir?
Kemalizm’i yaymaya çalışan; Cumhuriyet mitinglerinden Alevilerin darbe çağrısı yapılan mitinglerde boy göstermesi için canla başla çalışan kişilerdir. Alevilerin şeriat tehlikesine karşı darbe çağrısı yapılan etkinliklerde bulunmaları çok utanç verici bir şeydir.

Ya şeriat tehlikesi meselesi?
Şeriat tehlikesi meselesine gelecek olursak. Alevilerin rejimin teminatı oldukları, Atatürkçü oldukları, laik oldukları yönündeki temelsiz rol atfetme siyasetinin gündeme geldiği yıllar 90′lı yıllardır. Aynı yıllar irtica tehlikesinin birinci sıraya konulduğu yıllardır. Bunun dönüm noktası da 28 Şubat sürecidir. Bu konsepti sokaklarda dillendirecek kitlesel bir potansiyele ihtiyaç vardı. İşte bu mantıkla Aleviler keşfedildi. Rejimin teminatı oldukları yönünde onlara bir rol atfedildi. Türkiye’de bize dayatılan manada bir şeriat tehlikesi olduğuna ben inanmıyorum. Fakat Aleviler nezdinde yaşanan bazı acı olayların da doğrudan etkisiyle Sünni çoğunluğa karşı temkinli, tereddütlü bir bakış acısı vardır. Alevilerde de temkinlilik bu ruh hali istismar edilmektedir. Çünkü şeriatçılar iktidara gelirlerse ilk yapacakları şey Alevileri kesmektir şayiası Aleviler içinde yayılmaktadır. Alevilerin bu rolü oynamaları için istismar edilecek bir potansiyelleri vardır.

Alevilerde bu tereddüdü doğuran; Çorum, Maraş, Sivas olayları mıdır?
Alevi toplumunda anlatmaya çalıştığım türden bir ruh halinin olmasının en büyük nedenleri bu acılı olaylardır. Gelişen süreç içerisinde bu olayların kimler tarafından kimler kullanılarak ve ne amaçla tezgâhlandığı çok büyük oranda açığa çıkmış durumdadır. Türkiye toplumunun bütünlüğünü oluşturan çeşitlilik içerisinde birbirimize karşı konumlanmamızı isteyen karanlık güç odaklarının bu senaryolarını uygulamalarına zemin teşkil eden bazı önyargılarımız da vardır.

Ankara’da Alevi mitingi düzenlendi. Bazı dernekler provokasyon endişesi ile mitingi eleştirerek, katılmadı. Siz nasıl görüyorsunuz?
Alevilerin kendi kimlikleriyle ve talepleriyle Türkiye’nin gündemine girme çabalarını ben sağlıklı bir gelişme olarak görüyorum. Fakat bu noktada şunu da vurgulamak gerekir. Bu tür Alevi taleplerinin gündeme getirildiği etkinliklerin şu partiden yana şu partiye karşı gibi bir siyasi görünüm almasını doğru bulmuyorum. AKP bir iktidar partisidir. Eleştirilecektir. Fakat Alevilerin sorunu AKP ile beraber ortaya çıkmamıştır. Alevilerin sorunları şu veya bu siyasi partiyle değil, doğrudan rejimledir.

Avrupa’daki bazı Alevi dernekleri Ali’siz Alevilik’i gündeme sokmaya çalışıyor.

Alevilerin taleplerini daha fazla görmezden gelmeye devam edersek uç fikirler ya da uç hareketler boy göstermeye başlar. Belki de bugün taraftar bulamayan o görüşler taraftar bulmaya başlayacaktır. Avrupa’daki bazı Alevi dernekleri Alevilerin bir azınlık olarak kabul edilmesi yönünde çalışma yürütüyorlar. Çok acık söylemek gerekir; bu çaba ve çalışmanın en büyük amacı belki de yegâne amacı, o derneklerin milyonlarca Euro olarak ifade edilen fonlardan yararlanmasının mümkün hale gelmesidir. Alevi talepleri ne kadar normal karşılanırsa toplumsal önyargıları aşabilir ve gerçek manada kardeşlik bilincini yerleştirebilirsek bu tür marjinal çabalar etkisiz kalacaktır.

Sorunun çözümü için atılacak en büyük adım ne olmalı sizce?
Bu sürecin başlaması için Alevi toplumunun üzerinde ortaklaştığı taleplerin karşılanması gerekir. Diyanet İşleri’nin kaldırılması, cemevlerinin ibadethane olarak kabul edilmesi ve zorunlu din derslerinin zorunlu olmaktan çıkarılması gibi. Bunun yanı sıra Sivas ve Maraş katliamı ile ilgili dosyaların açılması, davanın yeniden görülmesi. Eğer devletin birimlerinin müdahil olduğu olaylar resmen kanıtlanırsa Alevi toplumundan özür dilenmesi. Elbette ki bunlar çok kolay gerçekleşecek şeyler değil.

(Zaman, 11-2008)

Prof’tan alevi mitingi yorumu

Alevi mitingiyle ilgili çok çarpıcı açıklamalar yapan İnönü Üniversitesi Tarih Bölümü Başkanı Prof. Cöhce, Alman İstihbaratı bağlantısıyla ilgili iddialarda bulundu.

Malatya İnönü Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Başkanı Prof. Dr. Salim Cöhce, Türkiye’deki birçok Alevi olaylarının dış istihbarat örgütlerince çıkartıldığını savunarak, son yapılan Alevi mitinginin de yine istihbarat örgütlerince tertiplendiğini iddia etti.

“Kahramanmaraş olaylarını, Çorum olaylarını, Sivas olaylarını çıkaranlar bugün bu Alevileri sokağa döken, yürüten kişilerdir” oiyen Prof. Dr. Cöhce, geçtiğimiz günlerde gerçekleştirilen Alevi mitingi ile ilgili olarak ise şu değerlendimeyi yaptı:

Alman İstihbaratının İşi: Alisiz Alevilik

“Bu sorun bizim Alevilerimizin sorunu değil. Bu mesele yıllardır Alman istihbaratının tezgahladığı bir oyunun artık dışa vurulması, açıkça sahneye konulması hadisesidir. Önce Alisiz Alevilik icat edilmeye çalışıldı. Sonra Aleviliğin ayrı bir din olduğu yönünde bir kampanya başlatıldı. Sonra Aleviliğin Hititler’den intikal ettiği, işte bir Anadolu dini olduğu yönünde görüşler ifade edildi. Tabi bunların hiç birisinin bizim tabanda, tavanda Alevi vatandaşlarımızın üzerinde pek fazla bir etkisi yok. Ancak, Aleviliği kendi gelecekleri için kullanmak isteyen zümreler, gruplar, hatta devletler ve istihbarat birimleri çalışmalarını aralıksız olarak sürdürdüler ve bugünkü bu durum ortaya çıktı.”

(www.aktifhaber.com, 11-2008)

Alevi bir dede

Hz. Ali Atatürk olarak geri dönmüş!

“Alevilikte reenkarnasyon vardır. Hz. Ali Atatürk olarak döndü. Aleviliğe İslam elbisesi giydirmek kolay değil” Alevi Bektaşi Federasyonu Başkanı’ndan olay sözler.

Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı Ali Balkız: “Alevilik inancında reenkarnasyon vardır. İnsan ölmez, başka bir canlının görünümünde yeniden dünyaya gelir. Aleviler, ‘Hz. Ali, Mustafa Kemal Atütürk olarak zuhur etti’ diye inanırlar.”

“Aleviler CHP’yi hâlâ destekliyorlar ama CHP’yle ilişkileri defolu. Aleviler’in kullanıldığı bir ilişki bu. CHP tek başına iktidar olsa da, bu Sünni devlet ve Sünnileştirme politikası devam eder.”

“Bize göre, Aleviliğin tanrı anlayışına, tarihine, kurumlarına, ibadetine bakıldığında, ona İslam elbisesi giydirmek kolay değil.”

“Ergenekon’a aklımız yatmıyor”

“Cemevleri serbest olmalı”

“Türban yasak olmalı”

Taraf Gazetesi’nden Neşe Düzel’in Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı Ali Balkız’la yaptığı röportajın çarpıcı bölümleri:

Siz, devletin Sünni olmasından yakınıyorsunuz. Kürtler de, devletin Türk olmasından yakınıyor. Bu durum, Aleviler’le Kürtler arasında bir dayanışma sağlıyor mu?

Aleviler ezilmenin ne demek olduğunu bilir. Kürtler’in de kimi demokratik, meşru ve yasal taleplerini haklı bulurlar, yeri geldikçe desteklerler. Ama Kürt sorunun şiddet yoluyla çözülmeyeceğine inanırlar. Türkiye demokrasiyle yönetilse ve Batılı anlamda laik olsa, bu ülkede ne Kürt sorunu ne de Alevi sorunu olur.

Siz devletten yakınıyorsunuz ama çok garip bir durum var. Aleviler, Kemalist devleti desteklemekle, Kemalist olmakla, darbecilere yeterince karşı çıkmamakla suçlanıyorlar genellikle. Kemalizm, askerin sivil siyaset üzerindeki vesayetini kabul eden ve CHP’nin altı okuyla özetlenen bir ideolojidir. Kemalizm bir nevi darbelerin ideolojisidir. Sizin hem Sünni hem Kemalist olan devletle ilgili düşünceniz ne?

Aleviler Mustafa Kemal Atatürk’ü büyük kurtarıcı olarak görürler. Alevilik inancında reenkarnasyon vardır. İnsan ölmez, başka bir canlının görünümünde yeniden dünyaya gelir. Aleviler, ‘Hazreti Ali, Mustafa Kemal Atatürk olarak zuhur etti, geldi’ diye inanırlar. ‘Bizi ancak böyle biri bu zulümden kurtarabilir’ derler. Aleviler Atatürk’ü mitleştirmişlerdir.

Ben Sünni ve Kemalist devlet hakkında ne düşündüğünüzü sormuştum. Cevabınız nedir?

Cumhuriyet büyük bir projedir. Atatürk, Sünni bir devlet yaratmak istemedi. Laik bir devlet yaratmak istedi ve demokrasiyi hedefledi. Ama laik devlet de, demokrasi de oluşmadı. Bu ülkede imam hatipleri ve ilahiyat fakültelerini ilk CHP açtı. Okullara zorunlu din dersini de ilk o koydu. Demokrasinin olmadığı yerde devlet gücünü kullanan birileri hep vardır. Türkiye’de buna en yatkın olanlar da askerler ve sivil bürokratlardır. Bunlar, halkı küçük görürler, seçmenin oyunu ve aklını önemsemezler. Halka çarıklı çoban muamelesi yaparlar. Kendilerini elit-okumuş aydın kabul ederler. Kendi çocukları için özel okullar açarlar. Halkı bilerek, isteyerek cahil bırakırlar, okutmazlar. Çünkü iktidarı paylaşmak istemezler. Bakın… Türkiye’de devlet önce öğretmen okullarını bozdu. Öğretmeni bozunca, gerisi çorap söküğü gibi gelir zaten. Geldi de…

Aleviler’in çoğunluğu Kemalist midir?

En sağcısı bile Kemalisttir. Atatürk’ü severler. Onları, Atatürk yurttaş konumuna getirdi. Büyük bir istibdattan kurtardı, Aleviler’i adam yerine koydu.

Aleviler genellikle CHP’yi desteklerler. CHP ise en devletçi parti. Ergenekon’u da savunuyor. Aleviler hâlâ CHP’yi destekliyor mu?

Hâlâ destekliyorlar ama CHP’yle ilişkileri de defolu bir ilişki. Karşılıklı saygıya dayalı olmaktan çok Aleviler’in kullanıldığı bir ilişki bu. Aleviler CHP’de beklentilerini karşılayamıyorlar, orada yeterince temsil edilmiyorlar ama CHP dışında da kendilerine bir seçenek bulamıyorlar. Çünkü hem özlemleri hem de sınıfsal kökenleri bakımından Aleviler’in yüzde 99’u solcudur. CHP de kendisini sol olarak tanımlayan bir parti…

Ergenekon hakkında ne düşünüyorsunuz?

Ergenekon çok karışık, anlaşılması çok güç. Yumak öyle sarılmış ki, anlaşılmaz hale gelmiş. Öyle çok şey bir araya gelmiş ki. İçinde Atatürkçüler var. Kemalistler, ulusalcılar var. Askerler var. Sünniler var. Aleviler var. Politikacılar var. Emekli askerler var. Mafya var. Kaçakçılar var. Bunların hepsi nasıl bir Türkiye düşlemişler acaba? Anlaşılması çok zor. Hablemitoğlu cinayeti ile Danıştay cinayetinin katili aynı olabilir mi? Bu iki cinayet aynı düşüncenin ürünü ve aynı örgütün işi olabilir mi? Cumhuriyet’in başyazarı İlhan Selçuk’la Sedat Peker aynı odada nasıl biraya gelirler? Siz emekli askerlerle, siyasetçilerle mafyacıları biraraya koyabiliyor musunuz? Ben koyamıyorum. Benim düşüncem bunları biraraya getiremiyor.

Peki, sizce Türkiye’de kontrgerilla var mı?

Ben, üniversite yıllarında, bulduğu her duvara ‘Kontrgerilla Dağıtılsın’ diye yazan 68 gençliğindenim. Kontrgerillanın içinde askerler, emniyetçiler, bürokratlar, kiralık katiller, mafyacılar vardı. Bu yapı hiç bir zaman bitirilmedi. Politikacılar belki bu yapıyı kullanıyorlardı, belki de organik bağları vardı. Kontrgerilla hala devam ediyor. Adı bugün, Ergenekon olmuş. Ergenekon yoktur, demiyorum. Bu kadar renk nasıl biraraya gelir ve aynı ülküde birleşir aklım almıyor diyorum.

Bağışlayın beni ama. Yakın tarihinde dört darbe yaşamış, dört darbenin alt yapısı da toplumda kaos yaratılarak hazırlamış bir ülkede, darbeyle iktidara gelme planına ve Türkiye’yi dışa kapatarak koyu bir otoriter sistem kurma hedefine niye aklınızın ermediğine de benim aklım ermiyor.

Türkiye’de derin devlet hep oldu. İdeolojik saldırılarla, psikolojik ve ekonomik yöntemlerle, medya gücüyle bu derin yapı kaos ortamı yarattı, cinayetler işledi ve yurttaşları darbe şartlarına hazırladı. Bütün bunlar, özellikle ABD’de eğitilmiş subaylar ve sivil bürokratlar aracılığıyla yapıldı. Aleviler Ergenekon’un aydınlanmasını istiyor. İçinde kim varsa görelim. Ama AKP bu temizliği yapamaz ve yapmayacak! AKP, Ergenekon davası sürecinden kendi işine yarayacak verileri çıkartacak. AKP, CHP ve diğer muhalif partilerle ilgili verilerin peşinde.

Neye dayanarak söylüyorsunuz bunu?

Ahlaklarını biliyoruz. Türkiye’de siyasetin nasıl işlediğini biliyoruz. Susurluk çözülemez miydi? Tansu Çiller’le Mesut Yılmaz’ı niye çözmediler? Maraş olaylarını MİT yapmış, kontrgerilla yapmış. O tarihte Ecevit niye çözmedi Maraş’ı? Gazi olaylarında 22 insan göz göre göre katledildi? Bu davayı Trabzon’a götüren hangi güçtü? Gazi niye çözülmedi?

Şimdi Ergenekon iddianamesinde, Gazi olaylarıyla Ergenekon örgütü arasında bir bağ olduğu ileri sürülüyor. Siz böyle bir ilişkiden hiç şüphelenmiyor musunuz?

Madımak Oteli’ni kim yaktı? Ergenekon Davası’yla bu da ortaya çıkar mı acaba? Ben otelden sağ kurtulanlardanım. Sivas Davası’nda yargılananları biz otelin önünde gördük. Onlar kesinlikle suçluydu. Ama ya öbürleri? Bunları oraya sevk eden, bunca hazırlığı yapanlar kimdi? Kapının önünde şeriatçılar gözüküyordu. Peki, onların arkasındaki kimdi?

Sizce kimdi?

Hizbullah mıydı, kontrgerilla mıydı, İslamcı militanlar mıydı, İran’dan ya da ABD’den gelenler miydi? Türkiye’de üretilmiş olanlar mıydı? 37 kişinin öldüğü, 35 kişinin yanarak can verdiği olayın üzerinden bir hafta geçmeden dönemin Cumuhuriyet Başsavcısı Nusret Demiral hükmünü verdi. “Olayda örgüt yok, tahrik var” dedi. Sakladı örgütü. O örgütün adı Ergenekon muydu? Bilmiyorum. Araştırılsın. Bizim Ergenekon soruşturmasıyla ilgili tek istediğimiz siyasi müdahalede bulunulmasın. Siyasiler bu işin avukatı ya da savcısı olmasın.

Alevilerin de Ergenekon’da adlarının geçtiğini söylemiştiniz. Nasıl geçti?

Ergenekoncuların Bosna’daki bir cemevinde toplantı yaptıkları, bir Alevi işadamıyla irtibat kurarak Ergenekon’un Alevi kanadını yaratmaya çalıştıklarının bulgularının olduğunu okuduk basından.

Böyle bir şey mümkün değil mi?

Mümkün tabii. Çok mümkün. Aleviden Ergenekoncu çıkmaz, Susurlukçu çıkmaz demiyorum ben. Sünniden ne kadar çıkarsa Aleviden de o kadar çıkar.

Aleviler niye Ergenekon’a karşı çıkmadılar?

İlk başta hükümete yakın gazetelere bazı bilgiler sızdı. Bu bilgilere herkes gibi biz de şüpheyle baktık. Ama iddianame açığa çıktıkça ürperiyor insan.

AKP’nin Ergenekon’a karşı olması, Aleviler’in Ergenekon’u desteklemesine yol açar mı?

Ne münasebet. AKP Ergenekon’a karşı diye Ergenekon’dan yana olmak mümkün değil. Biz gerçeği istiyoruz.

Bildiğim kadarıyla sizin federasyonunuz Aleviliğin İslam’ın dışında olduğu görüşünü savunuyor. Siz tam olarak ne diyorsunuz?

Aleviler arasında ‘biz kimiz’ tartışması yoğun bir şekilde yaşanıyor. Ne olduğumuza karar vermek, hem ihtiyaçlarımızı, hem gideceğimiz yolu, hem de devletten istediklerimizi tanımlayacak. Akademisyenler, araştırmacı yazarlar, Aleviliğin İslam’ın içinde olup olmadığını tartışıyorlar. Bize göre, Aleviliğin tanrı anlayışına, tarihine, kurumlarına, ibadetine bakıldığında, ona İslam elbisesi giydirmek kolay değil. Alevilik bir yaşam biçimi, bir kültür, bir yol, bir felsefe, doğayı ve toplumu kendince bir yorumlamadır. İslamiyet’ten etkilenmiştir, İslam’ın motifleri, ritüelleri, formları vardır ama ‘Alevilik İslam’ın içindedir’ demek o kadar kolay değildir.

Kemalist, Sünni ve Türk olan devlet, Aleviler’in sorunlarını çözerse, siz bu yapının değişmesini gene ister misiniz? Yoksa Kemalist devlet anlayışının devamından yana mısınız?

Sizin tanımladığınız devlet, Aleviler’in sorunlarını çözmez. Çözseydi, 80 yılda çözerdi. Ama bugünkü AKP’nin Aleviler’in sorunlarını çözeceğine dair ipuçları bulunduğunu sezinliyorum ben. Yeni Şafak‘ta Fehmi Koru, Zaman‘da Ekrem Dumanlı, bu sorunu çöz diye AKP’ye çağrıda bulunan üst üste yazılar yazdılar. Aleviler’in sorunlarını çözmek o kadar kolay ki. İmar Kanunu, ‘İbadethanelere yer ayrılır’ diyor ve parantez içinde cami, havra, kilise diye belirtiyor. Buna cemevini de eklersiniz. Zorunlu din dersiyle ilgili anayasa değişikliği paketini devreye sokarsınız. Din dersini seçmeli yaparsınız.

Devlet, Aleviler’in hakkını vermiyor ama türban yasağıyla Sünniler’i de kızdırıyor. Devletin bu tavrı hakkında ne düşünüyorsunuz? Türban yasağını destekliyor musunuz?

Türban dinî duygulardan çok, bir siyasi simgeyi dayattığı için problem bu noktaya geldi. Üniversitelerde, devlet dairelerinde türban yasak olmalı.

Hacı Bektaş’ın kayıp kitabı bulundu

Araştırmacı ve edebiyat tarihçilerinin varlığından bahsettiği Hacı Bektaş-ı Veli’nin iki kayıp eseri bulundu. Fatiha Tefsiri ve Kırk Hadis’i British Museum Library’de tespit edip kitaplaştıran Yard. Doç. Hüseyin Özcan, eserlerin tasavvuf dünyası için büyük önem taşıdığına dikkat çekiyor.

Baha Said, M.Fuat Köprülü ve Abdulbaki Gölpınarlı gibi ünlü edebiyat tarihçisi ve yazarların Hacı Bektaş-ı Veli’ye ait olduğunu bildirdiği iki önemli eser gün yüzüne çıktı. Bugüne kadar nerede olduğu bilinmeyen ‘Fatiha Tefsiri’ ve ‘Kırk Hadis’in orijinal metinleri Londra’daki British Museum Library’de bulundu. ‘Fatiha Tefsiri’ kitaplaştırılırken, ‘Kırk Hadis’ için de hazırlıklar sürüyor. Alevilik ve Bektâşilik konusundaki çalışmalarıyla tanınan Fatih Üniversitesi Öğretim Üyesi Yard. Doç. Dr. Hüseyin Özcan, İngiltere’de kayıp eserlerin izine rastladı. Fatiha Tefsiri’nin burada son yaprağı eksik nüshasını tespit eden Özcan, daha sonra Süleymaniye Kütüphanesi’nde de başka bir nüshaya ulaşarak karşılaştırma yoluyla metni oluşturdu. İki eserin hemen hemen aynı olduğuna dikkat çeken Özcan şu bilgileri verdi: “Esad Coşan ve Bektaşi dedelerinden Bedri Noyan, Fatiha Tefsiri’nin Tire Kütüphanesi’nde bulunduğunu söylüyordu. Orada çıkmadı. British Museum Library’de ‘Makalat’ adlı eseri incelerken son tarafında tefsirin ek olarak konulduğunu fark ettim. Bu, onun Besmele Tefsiri ile de üslup olarak benzeşiyordu.”

Söz konusu eserlerin tasavvuf dünyasına önemli katkılar sağlayacağına işaret eden Özcan, Hacı Bektaş-ı Veli’nin Müslüman kimliğinin gözden kaçırılmaması gerektiğinin altını çiziyor: “Her mutasavvıf gibi onun da referans kaynakları Kur’an ve hadislerdi. Bunu, bütün eserlerinde açıkça görüyoruz.”

Fatih Üniversitesi Öğretim Üyesi Hüseyin Özcan, Hacı Bektaş-ı Veli’nin Fatiha Tefsiri adlı eserinin varlığının bilindiğini söyledi. “Bugüne kadar eser hakkında fazla bilgi yoktu. Varlığı biliniyordu ama metnine ulaşılamıyordu.” diyen Özcan, kayıp eserleri bulma düşüncesinin nasıl ortaya çıktığını şöyle anlattı: “Yüksek lisans tez konusunu görüşmeye gittiğimde Abdurrahman Güzel hocam, Hacı Bektaş-ı Veli’nin Fatiha Tefsiri adlı eserinin Tire’de bulunduğuna yönelik bir rivayet olduğunu söyledi. Bana ‘Bu eseri bir araştır, bulabilirsen eser üzerinde yüksek lisans tezi yapabilirsin’ demişti. Ben de, benden önceki araştırmacılar gibi Fatiha Tefsiri’ni Tire’de bulamadım. Sonraki dönemlerde de gittiğim kütüphanelerde eseri aradım. 2007′de gittiğim İngiltere’de Oxford, Cambridge, Manchester gibi şehirlerin kütüphanelerini bu niyetle araştırdım. Ancak Londra’da British Museum Library’de eseri bulabildim.”

2009 yılının UNESCO tarafından Hacı Bektaş-ı Veli yılı ilan edildiğini hatırlatan Özcan, “Bir şahsiyeti en iyi tanıtan onun eserleridir.” dedi. Özcan, bu eserlerin, milyonlarca kişinin sevgi beslediği, Türk tasavvuf dünyasının önemli bilgelerinden olan Hacı Bektaş-ı Veli hakkındaki bilgilere önemli katkılar sağlayacağını da ifade etti. Çalışma sayesinde Hacı Bektaş-ı Veli’nin tüm eserlerinin gün yüzüne çıkarılmış olduğunu söyledi. Hacı Bektaş-ı Veli’nin 13. yüzyılda Anadolu’ya geldiğini hatırlatan Hüseyin Özcan, onun, isyan hareketlerine karşı halkı birliğe davet ettiğini söyledi. ‘Bir olalım, diri olalım’ ve ‘İlimden gitmeyen yolun sonu karanlıktır’ diyerek cehaletle savaştığını anlatan Özcan, şunları söyledi: “Yeni eserleriyle birlikte Hacı Bektaş-ı Veli daha çok tanınacaktır. Gözden kaçırılmaması gereken, Hacı Bektaş-ı Veli’nin Müslüman kimliğidir. Her mutasavvıf gibi onun da asıl referans kaynakları Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerdir. Bu durumu Makâlât ve benzeri eserlerinde açıkça görmekteyiz. Hacı Bektaş-ı Veli, eserlerinde konularını işlerken ilgili ayet ve hadislere sıkça yer vermiş, bu temel kaynakları kullanmıştır.”

(Haber7, 2008)

Bazı ünlü aleviler

• Cemal Gürses
• Refik Koraltan
• Eraslan Özkaya
• Turgut Toker
• İsmet Sezgin
• Seyfi Oktay
• Hüsnü Doğan
• Ufuk Söylemez
• Kamer Genç
• Ali Haydar Veziroğlu
• Hüseyin Kocadağ
• Doğan Taşdelen
• İzzettin Doğan
• Mustafa Süzer
• Songül Erol Abdil
• Adnan Polat
• Rıza Çalımbay
• Cem Davran
• Ümit Özat
• Sinan Kaloğlu
• Nurcan Taylan
• Tülay Özer
• Zerrin Özer
• Belkıs Akkale
• Sabahat Akkiraz
• Oya Aydoğan
• Zara

(Süleyman Yeşilyurt)

Ekmekte domuz katkısı var

Ekmeğe katılan katkı maddelerini değerlendiren Tüketiciler Birliği Konya Şube Başkanı Mustafa Dinç’ın yaptığı bir açıklama:

“Ekmek un, su, tuz ve mayadan elde edilmesi gereken bir temel besin maddesidir. 15-20 yıl önce Konya’da ekmek 500 gram olarak satılırdı. Enflasyonist ortamda ekmeğin fiyatı yerine gramıyla oynayarak ekmek 400-300-250-200-150 grama kadar düşürüldü. Endüstrileşmenin seri üretim nedeniyle tasarruf sağladığı üretim maliyetlerini azalttığı ifade edilirken, ülkemizde buğday üretiminin artmasına ve fiyatının düşmesine karşın ekmekte sürekli maliyet artışı oldu.
Çünkü ekmekte kapitalistleşmenin, liberalleşmenin ve sömürge düzenin kurbanı oldu. Batı endüstrisinin dayattığı insan sağlığı ile inancına aykırı modeller insan ruhu gibi ekmeği de bozdu. İnsan bozulunca ekmeğin bozulması ya da ekmek bozulunca insanın bozulması da denilebilecek bir süreç yaşandı.

İslam inancında ve geleneklerimizde ekmek ayrı bir öneme sahiptir. Son 20 yıla kadar yolda bir ekmek kırıntısı gören kişi Peygamberi bir gelenekle onu alır öper temizler yenilebilecek durumda ise yer ya da kuşlara ikram ederdi. Ama şimdi çöplüklerimizden tonlarla ekmek toplar hale geldik. ‘İsraf haramdır’ anlayışından israfçı bir topluma dönüştük.
Dünya sağlık örgütü verilerine göre Türk halkı en çok ekmek tüketen halktır. Bunun yanında dünyanın en sağlıksız ve kalitesiz ekmeğini de Türk halkı tüketmektedir. Tüketiciler Birliği olarak 2004 yılından bu yana ekmekle ilgili birçok mücadelenin içinde yer aldık. Önemli çalışmalar yaptık. Gördük ki ekmek, ekmek olmaktan çıkmıştır. Ekmek katkı maddecilerinin insan sağlığını ve inancını tehdit ettiği bir zehir topuna dönüşmüştür. Ekmeği sadece fiyatıyla gündeme getirenler, seçim kaygısı, pazarlama kaygısı gibi ahlaki olmayan kaygılar insan sağlığının, toplum sağlığının önüne geçmiştir. Dindar olduğunu iddia edenlerin bile aldırış etmediği bir aymazlıkla karşı karşıyayız. Bu güne kadar geri adım atılır düşüncesi ile temkinli olarak tüketicilerimizi bilgilendirdiğimiz ekmeğimizde maalesef domuz katkısı vardır. Bu yüzden Tüketiciler Birliği yönetimi olarak biz piyasada satılan ekmekleri almıyor ve yemiyoruz.

Çünkü biz içinde domuz ya da benzer yenmesi sakıncalı hayvanlardan elde edildiği bilinen, E472e olarak kodlanan Mono ve Digliserid Diasetil Tartarik Asit Esterleri’nin bulunduğu bir ekmeği yememiz mümkün değildir. Bu büyük oranda hayvansal menşeili olup yağı bol olan domuzdan elde edilme ihtimali kuvvetle muhtemeldir. Bu madde ile ilgili tüm üreticiler kendi ürünlerinin domuzdan mamul olmadığını sözle ifade etmekte ancak ‘sağlıklı ve güvenilir belge’ sunmakta zorlanmaktadırlar. Ekmeğin 150 gram olarak üretilebilmesi için katkı kullanmak zorunda olduklarını söyleyen fırıncılar ekmeğin 300 grama çıkarılmasıyla katkı kullanmaya gerek kalmayacağını açıklamalarına rağmen yine bildiklerini okuyup 150 gram ekmeğe zam katkıya devam mantığı ile tüketicinin karşına çıkmışlardır.

Ekmek Tebliği’ne göre ekmeğin üzerinde etiket olmalı ve ekmek poşetle satılmalıdır. Ekmeğe domuz vb. ürünlerden elde edilen katkılarında etiketine yazılması etiket tebliğine göre zorunluluktur. Ancak bütün bunların hiçbiri yapılmamaktadır. Tarım İl Müdürlüğü yasal denetim görevlerini yapmayarak suç işlemektedir. Yetkililer haklarında derhal suç duyurusunda bulunacağız.

(www.8sutun.com, 2-2008)

Yavuz 40 bin Alevi’yi kesti mi?

Yıllar önce Bakü’de bir müzeyi geziyoruz. Adının İrade olduğunu öğrendiğimiz hanım rehberimiz Şah İsmail’in Çaldıran savaşını Osmanlı topları yüzünden kaybettiğini ağlamaklı bir tonda anlatıyor. Besbelli hayranı olduğu Şah İsmail Çaldıran’da bir duvar teşkil eden toplarımızı geçemeyince hiddetinden kılıcıyla topun ağzına öyle bir vurmuş ki, tuncu paramparça etmiş!

Burada efsanenin kendisine takılmayın derim. “Türk” olduğunu düşündüğümüz Azeri kardeşlerimizin bu savaşta Şah İsmail’in ordusunda saf tutmaları ve Yavuz’u saldırgan bir işgalci olarak görmeleriydi beni asıl şaşırtan.

Bir de özellikle bazı Osmanlı karşıtı kesimlerin dillerine doladıkları ve maalesef İsmail Hami Danişmend gibi ateşli Osmanlı yanlısı ‘Sünniler’in de Şii-Alevi husumetlerinden ötürü köpürttükleri ‘Yavuz’un 40 bin Alevi’yi kestiği’ söylentisi var. Ne yalan söyleyeyim, her iki kamp da bu tehlikeli ateşe odun taşımakta fevkalade mahirler. Halbuki Fethullah Gülen hocaefendinin yakınlarda yaptığı ‘mum söndü iftirası’ hakkında sağduyuya çağıran konuşmasını okusalar, bu meseleye nasıl bir denge bilinciyle yaklaşacaklarına dair değerli ipuçlarını yakalayabilirlerdi.

Yavuz Sultan Selim, Doğu’da namağlup unvanına sahip Şah İsmail’in adamlarının Tokat’ı ele geçirip kendi adına hutbe okuttuğu, hatta Kütahya önlerine kadar geldiği, Bursa’yı tehdit ettiği ve Rumeli’deki kardeşleriyle buluşmalarına ramak kaldıkları bir ortamda tahta çıkmış buldu kendisini. Üstelik de bir Osmanlı şehzadesi olan yeğeni Murad, Şiiliği kabul etmiş ve Şah İsmail’in yanına kaçmıştı. Yani Safevi etkisi, bırakın halka yayılmayı, bizzat saraya kadar girmişti.

Burada özellikle belirtmek istiyorum ki, Yavuz’un birinci sorunu, bir inanç olarak Alevilik değil, Fransız tarihçi Jean-Louis Bacque-Grammont’un akıl dolu deyişiyle, Safevi Devleti’nin Anadolu’daki Alevileri ‘beşinci kol’, yani istihbarat unsuru olarak, daha da önemlisi, devleti yıkacak tertipler içine girecek potansiyel bir işbirlikçi güç olarak kullanmaya kalkmasıydı. Şah İsmail’in gerçek niyetinin Osmanlı’yı Şiî bir devlete dönüştürerek bir darbede başına geçmek olduğuna ve bu uğurda çalıştığına dair güçlü kanıtlar bulunuyor. Nitekim 1511 Nisan-Temmuz aylarında Bursa’dan Antalya ve Kayseri’ye kadar yayılan, Anadolu’nun büyük bölümünün yakılıp yıkılmasına ve 50 bin insanın ölümüne yol açan Şahkulu isyanı da gerçek bir ders olmuştur Yavuz’a.

Anadolu’daki Aleviler ya İran’a göç edip Şah İsmail’in saflarına katılıyor veya muhtemel bir Anadolu seferinde ona destek vereceklerine dair işaretler veriyorlardı. Osmanlı Devleti’nin 1402’de içine yuvarlandığı fetret devri yeniden yaşanacak mıydı? Bu soru, 112 yıldır hiç bu kadar sarsıcı olmamıştı.

Bunun üzerine Yavuz, hem İran’a insan kaynağı sağlayan göçü önlemek, hem de Safeviler üzerine düzenleyeceği seferde arkasını sağlama almak için Mustafa Akdağ’ın deyişiyle, “Şah İsmail’e bağlılıkları, sadece dinî bir inanç olma çizgisini aşarak, para yardımı, asker olarak gidip ordusuna katılma, Kızılbaşlık propagandası yapmak ve şaha casusluk etmek gibi yollarla hizmet ettikleri sabit olanlar hakkında kovuşturma başlattı”. Bu kovuşturmanın bir tür fişlemeye dönüştüğünü biliyoruz. Tutulan defterlere yukarıdaki eylemlere karışmış 40 bin Kızılbaş’ın adının geçirildiğini, bunların tutuklanıp sorguya çekildiklerini biliyoruz. Suçlu bulunanlar elbette idam veya hapisle cezalandırılmıştır. Ancak bu kovuşturma sonunda ne kadarının idam edildiğini, ne kadarının hapse atıldığını veya sürgüne gönderilip serbest bırakıldığını bilmiyoruz.

İşte o 40 bin kişi, bu kovuşturma maksadıyla fişlenen ve yakalanan casuslar, düşmana yardım ve yataklık yapanlar, daha önce Şah İsmail’in ordusunda savaşmış olanlar, propagandasını yapanlardı. Ve hepsinin öldürüldüğüne dair en ufak bir kanıt olmadığını ben değil, yine Bacque-Grammont söylüyor:

“Göründüğü kadarıyla, bu “büyücü avı”, özellikle olaylara bulaşan tımar sahiplerini yerlerinden atmak ve bilinen elebaşıları öldürmekten ibaret kaldı. 1513 ya da 1514’te olan 40.000 sapkının kırılması efsanesinin destekleyen hiçbir kanıt yok elimizde; sayılar karşısında doğulu baş dönmesiyle alabildiğine damgalı görünüyor bu.”

40 bin aileyi, yani ortalama 200 bin nüfusu ilgilendiren böylesine büyük çaplı bir ‘katliam’ın belgelere de bir şekilde yansıması gerekmiyor muydu? İşte Alevi kökenli olduğu bilinen tarihçi Mustafa Akdağ, “Yavuz Selim’in o zaman, Kızılbaş mezhepli 40 bin kişi öldürttüğü hakkında tarihlere geçmiş bir rivayet vardır… Ancak, biz bunu pek şişirilmiş bir sayı bulmaktayız. Çünkü, bu Padişah devrine ait pek çok mahkeme defterleri hâlâ elimizdedir. Bunlar üzerinde yaptığımız araştırmalarda, bu çapta kitle idamlarına rastlayamadık. Eğer öyle kanlı bir olay geçseydi, bu defterlerde yer alması zorunlu idi.” sözleriyle bu balonu patlatıyor.

(zaman.com.tr, Mustafa Armağan)

Aleviliğin, Yesevilik ve Bektaşilikle ilgisi vardır?

Anadolu Aleviliğinin köklerinin Yesevilik ve Bektaşiliğe dayandığı ve onların bir devamı olduğu da iddia edilmektedir.

Kurucusu Ahmed Yesevi (ö. 1116) olan Yesevilik, Kur’an ve Sünnete sıkı sıkıya bağlı bir meşreptir. Ahmet Yesevi’nin; “Bir vakit namazını terk edenin domuzdan farkı yoktur,” sözü tavizsiz bir ibadet anlayışını simgeler. “Hoca Ahmet Yesevi, Hanefi mezhebinde bir fakih, bir şeriat âlimi olduğundan şeriatla tarikatı daima kaynaştırmış; dinin gereklerine karşı dikkatsizliğin tarikat adabıyla uyuşamayacağını telkin etmiştir.”

Hacı Bektaş-ı Veli ve Bektaşilik hakkında ise, tarihin kaydı şudur: “Hacı Bektaş-ı Veli (ö. 1271)’nin Sünni bir şeyh olduğu bilinmektedir. Fakat Bektaşiye, zamanla Batıniye, Hurufiye, Alevilik hatta Hıristiyanlık ve Şamanizmin karışımı bir mistik cereyan haline gelmiştir.”

Şu da tarihi bir hakikat ki; Osmanlı Imparatorluğu, gerek oluşması ve gerekse yükselmesi devrelerinde, bozulmamış Bektaşilikten büyük destek almıştı. Yeniçerilik, Bektaşilikle mayalanmıştı. Daha sonra Yeniçeriliğin bozulması ve kapatılmasıyla Bektaşilik de yasaklanmıştır.

Aleviliğin, bugün ülkemizde geldiği itikadi ve ameli konumuyla Yesevilik ve Bektaşiliğin özü arasında sağlıklı bir bağ kurmak mümkün görünmemektedir.

(http://www.hakikat.net)

Alevilerin namus öfkesi

Avrupa’daki binlerce Alevi, Alman televizyon kanalı ARD’de yayımlanan ‘Tatort’ adlı polisiye dizinin, bir Alevi babanın kızına tecavüz etmesini konu alan ‘Namusuna layık olmak’ adlı bölümünü protesto etmek amacıyla Köln’de miting düzenledi.

(http://www.8sutun.com)

Yahudi Aleviler

16. yüzyıldan itibaren Akdeniz çevresinde bazı ülkelere yayılan Alevi-Bektaşilik inancının, Yahudiler tarafından korunmak amacıyla bir şemsiye olarak kullanılmaya başladığı belirtiliyor. Kendilerini gizlemek isteyen Yahudiler, Bektaşi dergâhlarına girerek Bektaşiler gibi davranmaya çalıştı. Zamanla Alevilerle kan bağını geliştiren Yahudiler, Alevilikle birleşip Yahudi-Alevi inancını doğurdular. Bunlar daha çok kendilerini gizleyerek yüzyıllarca hem Aleviler hem de Bektaşiler içinde yaşadılar.

Yahudi-Alevilerin diğer kolu ise Kürt Yahudiler içinde gizlenerek gelişti. Osmanlı resmî nüfus sayımına göre 1881’de bugünkü Kuzey Irak coğrafyasını kapsayan Musul ve Şehrizor vilayetlerinde toplam 4 bin 286 Musevi cemaati mensubu yaşıyordu. Bu sayı 1924’te daha da artmış. Musul sorununu çözmek için kurulan Milletler Cemiyeti heyet raporunda, Süleymaniye’de 1550, Erbil’de 2 bin 750, Musul’da 7 bin 550 Yahudi’nin bulunduğu belirtiliyor. Bunlar “Kürt Yahudiler” olarak geçiyor; ancak bazı kaynaklar Kürt Yahudiler içinde, Kürtlerle birlikte hareket eden Yahudi-Alevilerin olduğunu tespit ediyor.

Yahudi-Alevilerin tıpkı Kürtler gibi İsrail ile sıkı ilişki içinde oldukları, önemli bir kısmının İsrail devletinin kuruluşundan sonra buraya geçtiği kaydediliyor. 1996 yılında Kürtleri ayaklandırmak için başlatılan hareket başarısız olunca Saddam Hüseyin tarafından Kuzey Irak’ta sıkıştırılan Kürtlerin önemli bir kısmının Yahudi olduğu dile getiriliyor. Kürt Yahudilerle birlikte Yahudi Aleviler de bunların arasındaydı. Bunların bir kısmı önce Guam’a daha sonra ABD’ye götürüldü.

Yahudi- Aleviler, Bektaşilik ve Aleviliğin Musevilerin İSİS inancına benzediğini ileri sürüyor. İSİS tarikatının, Hz. İsa’nın doğumundan 3 bin yıl önce var olduğuna inanılıyor. Bu tarikatın daha sonra Terapoy ve ardından ise Kabala olarak kendisini tanımladığı görüşü hâkim.

Yahudi-Alevilerin İSİS tarikatıyla benzeştiklerini söylemelerinde, bu tarikatta sufi anlayışının olması büyük etken. Bu anlayış, yaratıcıya ulaşma yolunda bütün dinlerden faydalanmayı onaylıyor; ancak söz konusu dinlerin getirdiği kuralları da mümkün olduğunca kabul etmiyorlar. Yahudi Aleviler, “Alevilik öğretileri ile İSİS inancının Mısır’da birleştiği” iddiasını da söz konusu bağı kurmada temel dayanak gösteriyorlar.

Yahudi Alevilerden Milly Miller, İSİS inancı ile Alevi Bektaşiliğin aynı kaynaktan beslendiği tezini savunarak, inançlarının İslam’daki tasavvuf anlayışı ve Hacı Bektaş-ı Veli’nin felsefesini birlikte sunduğunu söylüyor: “Yaratıcıdan gelecekler papaz, haham ya da hocaların etkisiyle değil, direkt bizimle Tanrı arasında gerçekleşecek bir olaydır. Dede yol göstericidir. Aracı değildir. Semah ile biz istediğimiz yere ulaşıyoruz.”

(http://www.netpano.com)

Ali’siz alevilik

Sivaslı Alevilerden Memduh Atalay, önce muzipçe gülümsüyor: “Sünniler şehrin Alevi imajından rahatsız olabilir; ama benim için sorun yok, zaten Aleviyim.” Sonra ilginç tespitlerde bulunuyor: “Ankara’da yaşayan Sivaslı Aleviler ile İstanbul’da yaşayanlar arasında keskin bir ayrım var. Sivas’ı bağnaz bir şehir gibi lanse edenler, CHP’de, Hacı Bektaş ve Pir Sultan derneklerinde görev alan memur zihniyetli Alevilerdir. Hem geleneksel çerçevedeki Alevileri hem de Sünnileri nefret ettiren Ali’siz Alevilik gibi eğilimler de hep Ankara’dan çıkar. Sivaslılar Ankara’ya giderken plakalarını gizliyordu, neden? Sivaslı Alevilerden korktukları için. Oysa onlar aynı şehirde yan yana yaşıyor.” Madımak hadisesinin ardından cuma hutbelerinin bir ay boyunca birlik beraberlikten, ehlibeyt sevgisinden bahsetmesini takdirle karşılayan Memduh Atalay’ın içinde kalan bir ukde var: “O zaman dedim ki keşke şunun bir benzerini de cemevinde okusalar da kardeşlik tam pekişse.”

(http://www.aksiyon.com.tr)