Kettani ve Et-Teratibü’l-İdariye
Abdulhay b. Abdulkebir el-Kettanî, 1302′de (1886) Fas’ta doğmuş, 1382′de (1962) Paris’te vefat etmiştir. Hadis âlimi ve mutasavvıftır. İdrîsî şeriflerinden olup hadis âlimi, edip ve fakihler yetiştiren Kettânî ailesine mensuptur.
Kettânî özellikle hadis ilminde uzman bir alimdir. Kendisinden icazet aldığı hocalarıyla diğer birçok âlim onu asrın muhaddis ve hafızı, asrın müsnidi gibi vasıflarla anmışlardır. İslâm tarihi, tasavvuf, ensâb, tabakat ve fıkıh konularında da bilgi sahibiydi. Batı İslâm dünyasının en büyük özel kütüphanesine sahipti. Birçok nadide yazmayı da ihtiva eden Kettâniyye Kütüphanesi bugün Rabat Umumi Kütüphanesi içinde ayrı bir bölüm olarak bulunmaktadır.
Kötü yönetimi ve Batı etkisi altında İslâmî esaslardan ayrılması sebebiyle Kral Abdülhafîz ile ilişkileri bozulan Kettânî, tarikatlarına ait zaviyelerin kapatılması, ağabeyinin öldürülmesi ve kendi hayatının da tehdit altında bulunması gibi gerekçelerle kral ailesine ve yönetim kadrosuna karşı yürüttüğü mücadelede 1920′lerden itibaren Fransızlar’la yakınlık kurmaya ve onların desteğini sağlamaya çalıştı. Bu yüzden ağır tenkitlere muhatap oldu. Ailesinin İslâmî ilimlerdeki geleneğini devam ettirmesi yanında bir İdrîsî şerifi olarak bu dönemde Fas’ta hüküm süren Alevî hanedanına karşı şiddetli bir muhalefet sürdürdü ve Kral V. Muhammed’in tahttan uzaklaştırılıp sürgüne gönderilmesine yol açan hareketlerde önemli rol oynadı. Daha sonra V. Muhammed geri dönüp Fas bağımsızlığını kazanınca (1956) Kettânî de Fransa’da yaşamak zorunda kaldı ve 28 Eylül 1962′de Paris’te vefat etti.
Et-Teratibu’l-İdariye: Kettani, İslâm medeniyetinin orijinal olmayıp diğer medeniyetlerden alındığını ileri sürebilmek için bazı araştırmacıların Kur’an ve Sünnet’e dayanan köklerini göz ardı ederek İslâm medeniyetini Abbâsiler’den başlattıklarını belirten Kettânî, Emevî ve Abbâsîler’den itibaren İslâm tarihi boyunca kurulan Müslüman devletlerdeki siyasî, idarî, askerî, adlî, ilmî ve iktisadî kurumların bir şekilde Hz. Peygamber zamanında mevcut olduğunu, İslâm uygarlığının temellerinin Resûl-i Ekrem ve ilk Müslüman nesil zamanında atılmış bulunduğunu ortaya koymak için bu eseri kaleme almıştır. Kitapta Ali b. Muhammed el-Huzâî’nin (ö. 789/1387) Tahrîcü’d-delâlâti’s-sem’iyye adlı çalışması esas alınmış ve yeni konuların ilâvesiyle genişletilmiştir. Huzâî’nin eserindeki tertibe uygun olarak kitabını on bölüme ayıran Kettânî, elde edebildiği Tahrîcü’d-delâlât nüshasında son bölüm mevcut olmadığından bu kısa bölümün yerine Hz. Peygamber zamanındaki ilmî ve içtimaî durumu ele alan ve bütün eserin yaklaşık üçte birini oluşturan bir bölüm eklemiştir. Kettânî eserini klasik tarzda kaleme almış, iktibasta bulunduğu yaklaşık 500 kaynağın cilt ve sayfa numaralarını genellikle göstermemiştir.
Asr-ı Saadet’te yönetim, yargı, ordu, diplomatik ilişkiler, dinî ve iktisadî hayatla ilgili düzenlemelerle düğün ve eğlenceye varıncaya kadar bütün bir sosyal hayat konusunda en önemli başvuru kitabı sayılan et-Terâtibü’l-idâriyye, Ahmet Özel tarafından kaynaklarının tesbiti ve bir nevi edisyon kritiği yapılarak Hz. Peygamber’in Yönetimi ismiyle Türkçe’ye çevrilmiştir.
(Sorularla İslamiyet, 2009)
Ebû-Zerr el-Ğıfârî
İsmi, Cundub b. Cunâde, ilk müslümanlardan hatta beşinci müslüman olduğu rivayet edilir, İslâm’ı tanımadan önce de yakın çevresinin putperestliğini terketmiş ve gökleri yaratan Allah’a ibâdet etmiş bir çeşit namaz kılmıştır.
Rasûlullah’ın zuhur etitğini duyunca Mekke’ye gelmiş, kendisi ile görüşmüş, dâveti üzerine müslüman olmuştur. Gizlenmesi tavsıye edildiği halde Kâbe’ye gelerek imanını haykırmış ve bu yüzden işkence görmüştür. Sonra memleketine dönmüş, burada İslâm’ı yaymaya çalışmış ve ancak Hendek savaşından sonra Medîne’ye gelebilmiştir. Bundan sonra devamlı Rasûlullah ile beraber olan Ebû-Zer, Tebûk savaşında bineği yürümediği için malzemesini de sırtına alarak yürümüş, Rasûl-i Ekrem bunu haber alınca “Allah Ebû-Zerr’e rahmeti ile muâmele buyursun! O, yalnız yaşayacak, yalnız ölecek ve yalnız başına diriltilecek” buyurmuşlardır. Hz. Peygamber’in, Ebû-Zer hakkında öğücü sözleri vardır: “Yeryüzünde, Ebû-Zer’den daha doğru sözlü birisi yoktur.”, ” Kıyâmet gününde yeri bana en yakın olanınız, dünyadan, benim bıraktığım gibi çıkanınızdır.” Ebû-Zer bu hadîsi naklettikten sonra şöyle demiştir: “Vallahi benden başka hepiniz, bu dünyaya bir tarafından bulaştınız!” Peygamberimiz onun zühdünü (dünya nimetlerinden uzak yaşamasını) Hz. Îsâ’nın zühdüne benzetmişlerdir. O, bu zâhidâne hayatını ömrünün sonuna kadar sürdürmüş ve müslümanlar zenginleştikten, hazineden aldıkları maaş ile daha müreffeh yaşar hale geldikten sonra da şöyle demiştir: “Vallahi benim, Rasûlullah zamanındaki günlük geçimliğim bir sâ (dört çift avuç) hurma idi, bugün de onu arttıracak değilim.”
Aşağıda nakledeceğimiz ihtilâf sebebiyle Hz. Osmân onu Rabeze’de oturmaya mecbur (veya bunu tavsiye) etmişti. Orada yalnız başına yaşadı ve son hastalığında eşi telaşlanınca ona, merak etmemesini, Rasûlullah’ın müjdesine göre bir gurup müslümanın kendisini kefenleyip defnedeceklerini söyledi. Gerçekten de Kûfe’den dönmekte olan İbn Mes’ûd ve yanındakiler, yol üzerinde bekleyen hanımını görmüşler, ondan durumu öğrenince hayret içinde kalıp ağlayarak Ebû-Zerr’in yanına gelmişler, O’nun son vasıyeti gereği içlerinden yöneticilik ve amme sorumluluğu yüklenmemiş birinin elbisesi ile onu kefenlemişler (çünkü kendisinin kefen olacak bir elbisesi yoktu) ve namazını kılarak burada defnetmişlerdir.
Ebû-Zer (r.a.) Hz. Ebû-Bekir, Ömer, Alî gibi İslâmî faziletlerin ebedî temsilcilerinden ve örneklerinden biridir; onun temsil ettiği fazilet “merhamet, dayanışma ve yardımlaşma, fukarâlığı ortadan kaldırmak, fukarânın ıztırabını hafifletmek için çalışmak” şeklinde ifade edilebilir. O, bir müctehid olarak kişinin, ihtiyacından fazla serveti mülkiyetinde bırakamıyacağı, bunu mutlaka muhtaç olanlara vermesi gerektiği görüşünde idi. Bu görüşünü, “Altın ve gümüşü biriktirip de Allah yolunda harcamayanlara acı bir azâbı haber ver” meâlindeki âyete (Tevbe: 9/34) ve Rasûlullah’ın (s.a.) kendisine yaptığı zühd telkinlerine dayandırıyor idi.
Hz. Ömer’in vefatından sonra yerleştiği Şam’da bu ictihadını yaydığını, fakirleri, zenginler aleyhine kışkırttığını ileri sürerek Muâviye, onu Halîfe Osmân b. Affân’a şikâyet etmişti, Hz. Osmân da Ebû-Zer’i Medîne’ye çağırdı ve bir müddet sonra Rebeze’ye gitmesini tavsıye etti, Ebû-Zer de İmâm’a itâatı gerekli sayarak Rebeze’ye gitti, vefatına kadar burada yaşadı. Çoğunluğun ictihadına göre bu “altın ve gümüşü biriktirenler; yâni kenz yapanlar” âyeti, servetinin zekâtını vermeyenler hakkındadır, zekâtını veren kişinin, şahsî ihtiyacından fazla mal ve para edinmesi, biriktirmesi câizdir.
(Hayrettin Karaman)

