RSS

Nil Bataklığına Bağlanmış Milyon Hayat

Tarih: Feb 06 2012

Burası dünyanın en uzun ve en gizemli nehri, Nil.

Üç ana kolu vardır: Beyaz Nil Nehri, Mavi Nil Nehri ve Atbera Nehri.

Afrikadan doğan nehir güneyden kuzeye doğru akarak Akdeniz‘e dökülür.

Yılın belirli dönemlerinde yağışların artmasıyla,

Nil nehri taşarak milyonlarca ton verimli volkanik toprağı çöle taşır.

Bu verimli topraklar birçok medeniyetin doğmasına vesile olmuştur.

Yukarı Mısır

Aswan Kenti – Mısır

II. Ramses Tarafından Yaptırılan Ebu Simbel Tapınağı

Nil Taşkınları ve Bereket Sınırı

Beyaz Nil Nehrinin kaynağını oluşturan Sudd Bataklığı, Sudan‘da yer alır.

Bataklığın suyu çok verimlidir. Birçok canlıya ev sahipliği yapar.

Bataklıkta birçok kabile yerlisi yüzen ot adalar üzerinde balıkçılık yapar.

Yerli Dinkalar, Sudan’ın güneyinde, Nil havzasının orta kesimindeki bataklıklarla çevrili bölgede yaşarlar.

Genelde hayvancılık ile uğraşan Dinkalar, değerli sığırları sütü ve kanı için beslerler.

Sudan Yerlisi

Mount Stanley, Africa

Tarih: Jan 31 2012

Gezegeni Şekillendiren Buzullar

Tarih: Jan 30 2012

Alpler Dünya’nın en büyük sıradağlarından biridir. Dorukları neredeyse 5 kilometre göğe yükseliyor. Kar ve buzdan oluşan dik yamaçlarında çağlayanlar bile donuyor. Buzun Dünyamızı nasıl şekillendirdiğini anlamak için burası mükemmel bir başlangıç. Bir buzulun 500 feet üzerindeyim. Bu 150 metre demek. Donmuş bir çağlayana tırmanıyorum. Aradığım şey, baltamı saplayabileceğim sağlam ve temiz bir buz parçası. Bu gerçekten büyüleyici. Çünkü buz öyle katı ki ağırlığımı kaldırabiliyor. Şaşırtıcı olan, buzun kaskatı olması ya da ben öyle olmasını umut ediyorum. Yüzlerce ton suyun aktığı yerde bu şekilde durdurulabilmesi beni hayrete düşürüyor. Ama bu donmuş çağlayan, etrafımdaki buzullara kıyasla devede kulak kalıyor.

Donmuş Şelale

Fransa’daki en büyük buzullardan birinin hemen yanında tırmanıyorum. Argentiére. Buzullar buzun en güçlü şeklidir. Onlar doğanın buldozeridir. Yeryüzünü tamamen değiştirecek güce sahipler. Demin tırmandığım o dev buz saçağı donmuş sudan meydana gelmiş ve bu yıl oluştu. Diğer yandan orada görünen buzul binlerce yılı aşkın bir süreçte bambaşka bir yolla oluşmuştu. Buzullar sudan oluşmaz. Kardan oluşur. Her bir kar tânesi düzinelerce kırılgan buz kristalinden oluşur. Hiç kimse henüz birbirinin aynısı olana rastlamadı. Kar tâneleri tek tek bakıldığında nârin olabilir. Ama yeterli miktarda bir araya geldiğinde doğadaki en büyüleyici görüntülerden birini oluştururlar.

Dünya’daki dağlarda her yıl yaklaşık bir milyon çığ düşüyor. Çığ bize ne kadar yıkıcı görünse de iş Dünya’yı şekillendirmeye geldiğinde yüzeyde çizik oluşturmuş bile sayılmaz. Kar ancak buzula dönüştüğünde dünyamızı değiştirecek güce ulaşır. Bu buzdan falezde karın nasıl buza dönüştüğünü görebilirsiniz. Kar tâneleri her yıl metrelerce derinlikte yeni katmanlar oluşturur. Şu üzerimdeki bu kıştan kalma tâze kar. Buradaki kahverengi hat ise, geçen yaz gerçekleşen erimenin izi. Bu katmanlardan aşağı indikçe kar yaşlandıkça yaşlanıyor. Bu bir bakıma bir ağacın halkaları gibi. Her katman yeni bir kar yağışı demek. Her düşen kar ağırlığı artırıyor ve tek tek kar tânelerini birbirine sıkıştırıyor. Katmanlardan aşağı indikçe kar sertleşiyor. Burada gerçekten farklı bir kar katmanı var. Buna buzkar deniyor. Ve birkaç yıl önce oluşmuş. Gerçekten çok sert. Bunu baltamla kazmam gerekecek. Bu gerçekten hayret verici. Kabarcıklı fiberglasa benziyor. Bu gerçekten güzel. Bize gerçek buza yaklaştığımızı söylüyor. Kar ne kadar sıkışırsa içindeki hava o oranda dışarı çıkar. Yumuşacık kar, havası boşalınca kaya gibi sert buza dönüşür. İşte bu. Falez dibine yaklaşık 20 metre mesafedeyim ve önümde saf buzul var. İçindeki kar kristalleri öyle sıkıştırılmış ki sonunda bu tuhaf doku oluşmuş. Bu sadece donmuş su, ama kaya gibi sert. Camı andırıyor, neredeyse saydam. Yirmi küsûr yılda gerçekleşse de, havası boşalmış bu buz öyle katı ki, en sert kayayı alt edebilir. Yeterince buz oluştuğunda yavaşça yokuş aşağı kaymaya başlar ve buzula dönüşür.

Yeryüzündeki Buzullar Akarsular Gibi Sürekli Hareket Halindedir

İnsanların yaşadığı son birkaç milyon yılı aşkın bir süredir Dünyamızı şekillendirmekte olan hâkim güç buzullardır. İklîmi bile onlar değiştiriyor. Buzulların derinliklerinden duyulan sesler, bir buzulun dağdan aşağı kayarkenki gıcırdama ve çatırdaması. İnsan gözünün seçebileceğinden yavaş hareket ediyor olabilirler. Argentiére buzulunun bu hızlandırılmış görüntüsü buzun çok hareketli olduğunu gösteriyor. Argéntiere‘in altındaki aygıtlar günde yarım metre hareket ettiğini gösteriyor. Avrupa’da buzullar yüksek sıradağlara hapsolmuş durumda. Ama kutup bölgeleri, buzun engin arazileri kaplamasını sağlayacak kadar soğuktur.

Dağlardaki Buzulların Hareketini Ölçen Alet

Antaktika‘da bir tek buz tabakası Birleşik Devletler’den daha büyük bir kıtayı örtüyor. Buz katmanı 4 km kalınlığında dolayısıyla yalnız nunatak denen, yüksek dağ doruklarını görebiliyoruz. Buzul burada manzarayı şekillendirmiyor manzaranın kendisi oluyor. Bu buzul dünyası öyle devâsâ ki hârikalarından bazıları ancak uzaydan görülebiliyor. Bunlar, yüzyıllar içinde acımasız rüzgârlar tarafından yontulmuş mega-buz tepeleri. Birlikte kapladıkları alan ise Büyük Britanya’nın iki katı. Kutup buzulu kendi iklîmini bile oluşturuyor. Hava o kadar soğuk ki neredeyse hiç nem yok. Bu da Antarktika’yı Dünya’nın en büyük ve en kuru çölü yapıyor. Ama buzulun altında daha büyülü başka bir dünya daha var. 10 milyon yılı aşkın bir süredir kayıp olan bir dünya. Bu uydu fotoğrafı kocaman ve düz bir buz yüzeyi ortaya çıkarıyor. Düz; çünkü muazzam bir gölün üzerinde yüzüyor. Adı Vostok Gölü. Buzun 3 km altında bulunuyor. Bu göl milyonlarca yıldır gezegenden tecrit edilmiş. Hiç görmediğimiz yaşam biçimlerinin yuvası bile olabilir. Radar sâyesinde ilk kez Antarktika buzulunun altında gömülü yer şekillerini tamamiyle görebiliyoruz.

Kutupların Altında Saklı Duran Vostok Gölü

Buzullar ve buz örtüleri Yeryüzü’nün kalıcı şekilleri gibi görünebilir. Ama kimse gerçeklerden kaçamaz. Buz, Dünya’nın alışık olmadığı bir olgudur. Gezegenimizin uzun tarihinin büyük bir kısmı, yaklaşık 90%’ı boyunca gerçekte buz hiç olmadı. Yaklaşık 200 milyon yıl yaşayan dinozorlar bile böyle bir şey görmedi. Biz çok olağandışı bir zamanda yaşamaktayız. Teknik anlamda, biz şu anda bir buz çağının ortasındayız. Bereket versin ki, nispeten sıcak bir dönemindeyiz. Dört buçuk milyar yıllık Dünya tarihi boyunca buz çağları geldi, geçti. Bazen ekvatora kadar ulaştığı bile oldu. Bu pek sık olmaz. Olsa bile uzun sürmez. Genellikle birkaç milyon yıldan fazla sürmez. En sonuncusunun, şu an içinde yaşadığımızın oldukça olağanüstü bir olaylar zincirinin neticesi olduğu düşünülüyor. İlk olarak yaklaşık milyon yıl önce Kuzey ve Güney Amerika kıtaları çarpıştı. Bunun sonucunda ekvator bölgesindeki sıcak bir okyanus akıntısının güzergâhı kesildi. Dolayısıyla sıcak su kuzeye çıktı. Bugün ona Gulf Stream diyoruz. Size tuhaf gelebilir ama gezegeni bir buz çağına sürükleyen bu sıcak akıntı oldu. Sıcak su buharlaştıkça gezegenin soğuk kuzey bölgelerindeki nem miktarı arttı. Dolayısıyla daha fazla kar yağdı. Kuzey yarımküre yavaş yavaş buzlanarak küresel bir soğumaya sebep oldu. Geçtiğimiz milyon yıl içinde buz küsûr defâ ilerleyip geriledi. Bu döngü Dünya’nın yörüngesindeki küçük değişikliklerle oluşuyor.

California’daki Yosemite Ulusal Park’ına giderseniz buzulların devâsâ ölçekte manzara oluşturmak konusunda ne kadar etkili olduğuna dair bir fikir edinebilirsiniz. Birçok falezin oluşumunda buzullar etkilidir. Ama ancak birkaç tânesi bunun kadar destansıdır. El Capitan. El Capitan’ı kaya tırmanışı için imkânsız hâle getiren buzdur. Dünyanın en iyi dağcılarından Leo Holding’e göre hiçbir şey onunla boy ölçüşemez. Biz El Capitan’a Koca Adam diyoruz. 1.000 metre metre yüksekliğinde neredeyse tamamen diktir. Görür görmez dehşete düşersiniz. Büyüklüğü en deneyimli dağcıları bile korkutur. Buna tırmanmanın kolay yolu yok. Dünyadaki tırmanması en zor uçurumdur. 2 milyon yıl önce vadinin görünümü çok farklıydı. Nehirlerin aşındırdığı V şeklinde sarp vadilerdi. Sonradan bu dağların arasında buzullar oluştu. Yavaşça vadilerin içine kaydı. Sert granit kayayı aşındırarak vadileri gittikçe dikleştirdi. Buz çekildiğinde, ardında U şeklinde derin bir vadi bıraktı. Buzun klasik etkisinin izlerini her yerde görebilirsiniz. Falezlerden koparılmış büyük kayalar buz tarafından kilometrelerce sürüklenmiş. Çağlayanlar eski nehir yataklarının nerelerde kesildiğini gösteriyor. Bunun gibi dik vadi uçurumları, yakın dönem buz etkisinin tipik sonuçlarıdır. Kaya yüzeyi neredeyse dik.

El Cap çok etkileyici. Kaya demir gibi sert. Yumuşak nokta kesinlikle yok. Çıkmanın tek yolu çatlakları bulup parmaklarınızla kavramak ayaklarınızı köşelere oturtup yukarı tırmanmak. Buz, bir granit dağını alıp binlerce yıldan uzun bir sürede bir kenarını kesmiş. Bu uçurumun böyle sarp olmasının sebebi bu. Son yüz metreyi tırmanıyorum. Neredeyse hiç çatlak kalmadı. Çatlaklar bittiğinde geriye dümdüz bir yüzey kalıyor. Tırmanmak neredeyse imkânsız. Doğrusunu isterseniz neredeyse pürüzsüz. Gerçekte tutunacağınız hiçbir şey yok. Buzul, granit boyunca her santimetre-kareyi 100 kilogramlık bir güçle aşındırarak geçmiş. Kayayı resmen cilalamış. Çok pürüzsüz ve kaygan. Ağırlığınızı duvara yakın tutmak zorundasınız. Hava durumu kötüleştiğinde bu kaya yüzeyi dağcının kâbusu olur.

Buz gibi gevrek bir maddeye, gezegendeki en sert ve en dirençli kayalara hükmetme gücünu veren nedir? Buzun yalnızca uzaktan görünümünü değil iç işleyişini yakından, hareket hâlinde görebileceğiniz Dünya’daki ender yerlerden birindeyim. Bu buzulun sâyesinde buzun büyük gücünün gizemini çözmeye başladık. Norveç Kuzey Kutup Çemberi’nde Svartesien Buzulu var. Buradayım, çünkü Svartesien’de eşi olmayan bir şey var. Nasıl işlediğini yalnızca dışardan değil içerden de görebilirsiniz. Bu, Dünya’da arka kapısı olan ender buzullardan biri. Burası 50 km uzunluğundaki bir tünel ağının parçası. Büyük bir hidroelektrik santrâli için inşa edildiler. Aynı zamanda beni buzulun tam içine götürecekler. Buzula baktığınızda buzun yüzlerce metre altında kaya tabakasına kadar gidiyor. Bu tünelde olma sebebim de bu. Ve şu yönde gidecek bir buçuk kilometrelik yolum var.

Tünelin sonunda bir odacıkta buzla karşı karşıya geliyoruz. Sıcak suyla buzulun dibini eritip mağara açmak için bilimadamları iki gün yoğun bir biçimde çalışmak zorunda. Bu mağara içine girip, buzun kayayla buluşma anında olanları görebileceğimiz kadar büyük olmalı. İşte buz tüneli. Miriam Jackson bir buzulbilimci. Burada bazen üç hafta kadar çalışıyor. Bir buzulun dibindeyiz. Buz gittikçe üzerimize kapanıyor. Burada 48 saat kalamazdık. Buz üzerimize kapanırdı. Sıkışıp fosilleşirdik. Tıpkı büyük bir buz küpü gibi. İşte burada, buzulun tam altında, onun muhteşem yer şekillerini nasıl oluşturduğunu ve katı kayayı nasıl kesebildiğini görebiliyorsunuz. Burası en alt kısım. Bütün buzulun 2 metrelik dibi. Erozyona sebep olan kısım işte bu. İçinde bir sürü tortul ve kaya var. Ve bunlar tüm zaman boyunca taşınmış. Zeminden kazınmışlar. Bütün bu parçacıklar uzun yıllar boyunca aşınıyor. Bunlar çok güzel. Buzul vadilerini işte bu şekilde yontuyorlar. Aslında zararı veren buzulun kendisi değil yol boyunca topladığı kırıntılardır. Buzul onlarla bir zımpara kâğıdına dönüşüyor. Aslında buz, kayayı kendine karşı kullanıyor. Aslında buzulun bir ev büyüklüğünde kayalar taşıdığı bile görülmüştür.

Buzdan mağaranın başka bir sürprizi daha var. Buz gibi katı görünen bir cismin nasıl bükülüp akabildiğini gösteren bir ipucu. Buzul ilk bakışta göründüğü gibi katı bir kütle değildir. Onu içerden görmek bana bambaşka bir bakış açısı kazandırdı. Cidden burada gördüğümüz hiç de katı buz değil. Neredeyse süngerimsi. Evet. Çok sert gibi görünüyor. Ama akabiliyor. Bu çok garip, değil mi? Bunu kanıtlar gibi buz, demin bıraktığımız boşluğu dolduruyor. Sadece üç gün içinde, o büyülü mağaramız kayboluyor. Uzaydan buzun ne kadar akışkan olduğunu görebilirsiniz. Grönland’ın batı sahilinde buzullar diplerinde gizli yer şekillerinin etrafında akıyor. Sanal olarak renklendirilmiş bu fotoğraf Alaska’daki Malaspina Buzulu’nun mavisini gözler önüne seriyor. Dağlardan rahne boyunca şurup gibi akıyor ve kilometreden büyük bir alana yayılıyor.

Antarktika’daki Lambert Buzulu’nun bir parçası. Dünya’daki en uzun buzullardan biri. Ağır çekim akışı sırasındaki bükülme ve dönüşlerden oluşan hatları takip edebiliyorsunuz. Buz yumuşak ve esnek olmasına rağmen, yoluna çıkan her şeyi yıkacak güçtedir. Buzullar genellikle bir yeryüzü parçasını on binlerce yılda yontsa da arada bir sadece birkaç saat süren yıkıcı bir değişim de başlatabilirler. Birleşik Devletler’in Kuzeybatı köşesinde böyle bir olayın neticesini görebilirsiniz. 40. 000 km karelik bir alanı kaplayan dar geçit ve kanyonlarla dolu kısır kayalık bir bölge. Scablands olarak biliniyor.

Scablands Buzul Barajın Patlaması Sonucu Oluşmuş Bir Bölgedir

Vic Baker, yıllarını burada tam olarak neler olduğunu anlamaya adamış bir yerbilimci. Manzara, burada akıl almaz bir şeyler olduğu izlenimi veriyor. 16. bin yıl önce, sadece bir buz duvarı tarafından tutulan bir göl oluşmuştu. Missoula Gölü. Kuzey buz tabakasının bir parçası onu tutuyordu. Arka tarafımda Missoula Buzul Gölü’ne baraj olan buzul bulunuyordu. Fevkalâde miktarda suyu durduruyordu. Her yıl barajın ardında su biriktikçe baraj zayıflamaya başladı. Sonunda buz dayanamayıp suya yol verince yıkım başladı. İrlanda Denizi hacminde su kütlesini durduracak hiçbir şey yoktu. Çağlayarak ilerleyen suyun gücü patlayan bir bomba gibiydi. Havada bir şok dalgası yarattı. Göreceğiniz ilk şey toz ve rüzgâr olurdu ve bir gürleme hissederdiniz. Hemen ardından muazzam bir tufan geldi. Missoula Gölü’nün suları Amerika Kıtası’nda hızlı ve öfkeli bir yolculuğa başladı. Muhtemelen çok hızlı ilerliyor olurdu. Araziyi Amazon Nehri’ne eşit bir enerjiyle yırtarak ilerledi. Su, önündeki her şeyi ezip öğüterek ilerliyor bu dev dalga korkunç bir ses çıkarıyor olmalıydı. Yoluna çıkan her şeyi parçalamış olmalı. Kafanızın 100 metre üstünde bir dalga düşünün. İçinde binbir çeşit cisim var. Tortu, moloz, koca kayalar ağaçlar, mamutlar Her şey. Bence bu kesinlikle dehşet verici olurdu. Sular arazide 200 metre derinliğinde bir yol açtı. Sadece birkaç saat içinde milyarlarca tonluk kaya kazıdı. Sanırım dev bir canavar demek yerinde olur. Sel suları yalnızca 10 saatte yüzeyden okyanusa Büyük Britanya uzunluğunda bir yol açtı. Geride ise devâsâ bir kanyon bıraktı. Sel suları denize döküldüğünde getirdiği enkazı km’ler boyunca okyanus tabanına püskürttü.

Buzul Baraj

Grönland’ın batı kıyısında, Iceberg Alley olarak bilinen yerdeyim. Burası Dünya’nın en büyük buzdağı fabrikası. Daha önce buzdağlarına bu kadar yakın olmamıştım. Buzul yığınlarının, buz tabakasının önünde yıkılıp burada yüzdüklerini biliyordum. Çoğu madde katıyken sıvıya oranla daha yoğun oldukları için batar. Buz bir istisnâdır. Çünkü donduğunda genleşir ve yoğunluğu azalır. Bu yüzden yüzer. Göz kamaştıracak kadar da parlaktır. Bu da yansıtma özelliğini artırır. Bu iki özellik bir araya gelince Dünya’nın iklîminde dramatik etkiler doğurur. Bu iki özellik; batmama ve yansıtma buza Dünya’da eşsiz bir güç verir. Buz bu kutup bölgelerini devâsâ aynalara çevirir ve yalnızca ışığı değil, ısıyı da yansıtırlar. Kara ve deniz koyu renkli olduğu için Güneş ısısını emer. Ama buz, onu doğrudan uzaya geri yansıtır. Buna albedo etkisi denir. Kuzey Kutbu üzerindeki bir uydudan bir yıl boyunca kaydedilen filmde arktik deniz buzunun mevsimlerle birlikte nasıl gelişip küçüldüğünü görebilirsiniz. Bu, Dünya’nın absorbe ettiği enerji miktarını değiştiriyor. Ve bu da tüm gezegende iklîm değişikliklerine yol açabilir. Buzul çağı boyunca buz kutuplar dışına yayıldığında etkileri çok daha büyüktür. O zaman, giderek artan miktarda Güneş enerjisi uzaya yansıtılır.

Grönland, gezegenin en büyük ikinci buz tabakasıyla örtülü. Batı sahilinde muazzam ölçülerdeki Jakobshavn Buzulu var. Küresel sıcaklık arttıkça gezegenimizin buzuna neler olduğunu anlama çabamızda bir ön cephe teşkil ediyor. Ben; bilim adına buraya gelerek buzulda inceleme, sondalama ve ölçümler yapma geleneğinin yalnızca son halkasıyım. Buraya ilk gelen Danimarkalı Henrik Rink’ti. Grönland’ın geniş buz tabakasının üstünde birikmiş olan buzulun kardan oluştuğunu ilk o fark etmişti. Rink’ten beri bilimadamları devamlı buraya gelip buzulun durumunu inceliyor. Bunun sonucunda, geçtiğimiz yılda burada neler olduğu konusunda işe yarar kayıtlar tutulmuş oldu. 1997′ye kadar buz nispeten sabitti. Ancak bu durum, son yılda dramatik bir biçimde değişti. Uzaydan aldığımız bu görüntüde, buzul sağ tarafta ve içine aktığı haliç ise solda. km kadar geri çekildiğini görebiliyorsunuz. Geri çekilme sebebi sıcaklığın artması sonucu erime, diyecek kadar basit değil. Sorun şu ki, buzullar bu hızla çekilmeye devam ederse sonunda Grönland’daki tüm buzulların yok olmasına sebep olabilir. Bu durumda deniz seviyesi en az metre yükselir. Ve dünyanın yüksek nüfuslu pek çok bölgesi sular altında kalır. Florida en büyük darbeyi alan yerlerden biri olur. Avrupa’nın kuzey kıyısı tanınmaz hâle gelir. Londra’nın büyük kısmı dalgalar altında kaybolur. Küresel ısınmanın artmasıyla Grönland’ın buzuna neler olacağını öğrenmek için can atan bilimadamlarına şaşmamalı.

Buzullarda Erime

Her yaz yükselen sıcaklığın sonucu olarak çok miktarda eriyen su, buz yüzeyinde göl ve nehirler oluşturuyor. Suların aktığı yer ise burası moulin adı verilen derin kuyular. Moulinlerin içinde kaybolduktan sonra suyun nereye gittiğini kimse tam olarak bilmiyor. Ancak Konnie suların, doğrudan buzulun tabanına aktığını düşünüyor. Eğer haklıysa, bu, buzulun neden bu hızla hareket ettiğini açıklayabilir. Su buzdan daha ağır olduğu için buzun dibine çökecek ve buz örtüsünün tamamını yükseltecektir. Su nereye giderse gitsin, buz yüzeyinin erimekte olduğu açık.

Eriyen Buzulların Suları Bilinmez Derinliklere Doğru Akıyor

Tuna Nehri, Avrupa

Tarih: Jan 09 2012

Dünyanın Yaratılışında Yanardağların Görevi

Tarih: Jan 04 2012

Etiyopya, Doğu Afrika. Burası Afar Bölgesi. Haydutlarla dolu bir ülke. Bu yüzden uçuş için Etiyopya ordusundan yardım istedim. Şu anda gezegenimizin en sıcak ve en ücra yerlerinden birinin üzerindeyim. Dünya’daki en büyük gücü hareket hâlinde görmeye geldim. Bu yerde su yok, barınak yok, hayat yok. Bana söylenene göre birkaç yılan varmış. Ama bence buna gerçekten değecek. Bu kadar yolu gezegendeki en olağanüstü volkanlardan birini görmeye geldim. Erta Ale. Afar yerlilerince “Dumanlı Dağ” anlamında kullanılıyor. Buranın, Yeryüzü’ndeki diğer volkanlardan çok daha uzun süre ve devamlı olarak püsküren volkan olduğu düşünülüyor. Ama kimse tam anlamıyla emin değil. Çünkü ancak 40 yıl önce layıkıyla incelenmeye başlamış. Yaşadığım zamanda birçok volkan görecek kadar şanslıyım. Ama kraterinde kalıcı olarak erimiş lav gölü bulunan bir volkan daha görmedim.

Afrika‘da kaynayan yanardağ kazanı Erta Ale.

Aktif bir volkanın kenarında duruyorum. Büyük bir erimiş lav havuzunun hemen yanındayım. Bu lav gölünü müthiş bir manzaradan ziyâde kılan şey onun Dünya’nın derinliklerini görmemizi sağlayan bir pencere olması ve gezegenimizi şekillendiren güçleri anlamamıza yardımcı olması. Lav gölünün deviniminin nasıl hızlandığına bakın. Hayret verici bir şeyler oluyor. Lavın hareketi, belirli bir yolu takip ediyor. Kraterin bir tarafında boşalıp soğuyarak koyu bir kabuk oluşturuyor. Sonra bu kabuk, altında kaynayan lav tarafından bir yandan diğer yana sürükleniyor. Sonunda kabuk yine lava gömülüyor. Sonradan keşfedeceğimiz üzere, yüzeyin altında kaynayan erimiş kayanın bu döngüsü gezegenimizin tamamını etkiliyor. Çünkü bu lav gölü Dünya’nın derinliklerindeki muazzam bir ısı kaynağıyla bağlantılı. Sanırım çoğumuzun günlük hayatına, ayaklarımızın dibindeki gezegenimizin inanılmaz derecede sıcak olduğundan tamamen bîhaber devam ettiğini söylemek yanlış olmaz. İnce bir soğuk kaya tabakasının üzerinde yaşıyoruz. Tehlikeli bir konumda, yukarıda dondurucu derecede soğuk bir dış uzay ile aşağıda kızıl ve sıcak bir ocağın ortasındayız. Bu ocak öyle büyük bir güç kaynağı ki Dünya’nın ısısı, volkanları körüklemekten fazlasını yapıyor. İlk atmosferi ve okyanusları oluşturan bu ısıydı. Gezegenin yüzeyini sürekli olarak şekillendiriyor devâsâ sıradağlar oluşturuyor ve kıtaları hareket ettiriyor.

Gezegenimizin iç sıcaklığının nereden geldiğini anlamak için dört buçuk milyar yıl öncesine, Dünya’nın doğum zamanına gitmemiz gerekiyor. “Hadean”, ismini Cehennem Krallığı “Hades”ten alan bir jeolojik dönemdi. İsim iyi seçilmiş, çünkü bu; sıcak, zorlu ve düşman bir dünyaydı. Tanıdık gelmeyebilir, ama bu henüz ilk günlerindeki gezegenimiz. Güneş’in etrafında dönerken çarpışan birkaç kaya parçasından başka bir şey değil. Bu çarpışmalar öyle şiddetliydi ki, muazzam ölçülerde sıcaklık oluşturdular. Ayrıca Dünya’ya büyük miktarda radyoaktif madde taşıdılar. Sonunda gezegenin dış katmanları soğuyunca bu iki güçlü ısı kaynağı, kocaman ve sıcak bir çekirdek içinde sıkışıp kaldı. Gezegenimizin merkezi, Güneş’in dış yüzeyi kadar sıcaktır. Bu, Dünya’nın engin ısı enerjisinin kaynağı. Günümüzde volkanları kamçılayan da budur. Gezegenimiz Dünya’nın sıcak çekirdeğinde sıkışmış bu enerji, durmadan hâyal edilemez miktarda ısı yayıyor. Dört buçuk milyar yıldan sonra bile hâlâ çok sıcak olduğunu hesaba katarsak, nasıl bir ısıdan söz ettiğimizi varın siz düşünün. Dünya’nın iç sıcaklığı, gezegenin dış yüzeyini akıl almaz derecede dinamikleştiriyor. Güneş Sistemi’nin başka hiçbir yerinde bulunmayan, kıpır kıpır ve sürekli değişen yer şekilleri oluşturuyor. Bu bir yıkım ve yenilenme dünyası.

İzlanda ülkesi volkanik patlama sonucu okyanus içerisinde oluşmuştur.

Dünya çekirdeğine yakın bu ülkede birçok sıcak su kaynağı bulunur.

Burası İzlanda. Dünya’nın iç sıcaklığının, gezegenin manzarasını nasıl sürekli değiştirdiğini tam olarak anlamak için mükemmel fırsatlar sunan bir yer. Erimiş kaya, genellikle yerin yüzlerce kilometre altında bulunur. Ancak burada, Etiyopya’da olduğu gibi yüzeye çok daha yakındır. Yine de, neticesi çok farklı. Yayılan sülfürlü gaz ve fokurdayan sıcak göletler yüzeyin hemen altındaki gücün göstergesi. Adanın her yerinde, ulusal eğlenceye dönüşmüş bir banyo keyfi sunan doğal, sıcak havuzlar var. Bu kaplıcalar rahatlamak için birebir. Tabi eğer çevrenizdeki insanlara aldırmıyorsanız. Zengin mineralli suyun iyileştirici özelliği olduğu bilinir. Buradaki insanlar, suyun tam olarak nasıl ısındığını bilselerdi, bu kadar rahat olmayabilirlerdi. Hemen altımızda kaynayan sıpsıcak ve kıpkırmızı bir erimiş kaya kütlesi var. İzlanda’nın sadece kilometre altında “baca” olarak da bilinen, muazzam bir kızgın kaya kolonu var. Yakın zamanda, bu sıcak kaya sütununun haritası çıkarıldı. 100 km genişliğinde ve en az 600 km derinliğinde. milyon yıldan uzun bir süre önce oluşmuş. Gaz sütunu, devamlı olarak Dünya’nın çekirdeğinden yükselen sıcaklıkla besleniyor. Ancak bu dev kızgın kaya sütunu İzlanda’daki kaplıcaları ısıtmaktan çok daha fazlasını yaptı İzlanda’nın kendisini oluşturdu. 1963′te bunun nasıl gerçekleşmiş olabileceğini görme şansımız oldu. Bir volkan, deniz yüzeyinin hemen altında infilâk ederek su üstüne yükseldi. Yepyeni bir ada, Surtsey, doğdu. 50 milyon yıl önceki İzlanda da yüzeye ilk püskürdüğünde muhtemelen buna benziyordu.

İzlanda yeraltından dünya çekirdeğine kızgın kaya kolonu ile bağlıdır.

Okyanus adaları büyük volkanik patlamalar sonucu oluşur.

İzlanda’yı müstesna kılan, yalnızca sıcak bir bacanın üzerinde bulunması değil. Bu küçük ada da Dünya’nın iç sıcaklığıyla şekillendi. Ancak, başka ve çok daha güçlü bir şekilde. Burası Thingvellir. Burası insanlık tarihi için önemli bir yer, çünkü M.S. 930 yılında İzlandalı bir grup kabile reisi, aralarındaki anlaşmazlıkları çözmek için burada toplandı. Burası dünyanın ilk parlementosuna yıl ev sahipliği yaptı. Ama burayı önemli yapan başka bir sebep var. Kendileri bunu bilmese de demokrasinin ilk temsilcileri olan o insanlar, parlementolarını en sıradışı kaya satıhlarından birinin gölgesinde kurmuştu. Havadan bakınca bu kaya sathının ne kadar sıradışı olduğunu görebiliyorsunuz. Bu, Dünya’nın yüzeyinde yüzlerce kilometre uzanan bir çatlak. Ancak şu anda baktığımız, çok çok daha büyük bir şeyin küçücük bir parçası. Burası, Yerkabuğu’nun dev bir levhâsının kenarı ve bu noktadan başlayarak km’ler boyunca Atlas Okyanusu’nun dibinden ABD’nin diğer ucundaki California’ya kadar hiç kırılmadan uzanıyor. Bu, Kuzey Amerika Levhâsı olarak biliniyor.

İzlanda Thingvellir bölgesindeki yarıklar dünyanın kabuklarından ayrıldığı hatlardan birisidir.

Hareket halindeki dünya kabuğu

Dünya’nın yüzeyinde “levhâ” adı verilen büyük yarık vardır. Bunlar öyle muazzam ki, kıtaların tamamını taşıyor ve okyanusların derinliklerine uzanıyor. Atlas Okyanusu’nu çekip kaldırın. Göreceksiniz ki iki levhâ arasındaki bu uzun hat, okyanus tabanınca sürüp giderek dalgaları aşıyor İzlanda’yı ikiye bölüyor sonunda Thingvellir’deki kaya sathıyla birleşiyor. Bu levhâ hattını tamamıyle farklı bir açıdan görmek de mümkün. Burası sualtı dalışı için oldukça soğuk bir yer. Su yalnızca santigrat derece. Ama buna değer, çünkü şu anda İzlanda’yı boylu boyunca uzanan iki dev levhâ arasındaki yarıkta yüzüyorum. Solumda Kuzey Amerika Levhâsı var, sağımda ise Avrupa. Bu dik kaya satıhları bir zamanlar birleşikti. Ancak büyük jeolojik güçler, yeri ikiye bölerek bu çatlakları oluşturdu ve içlerini suyla doldurdu.

Okyanus derinliklerinde kıtaları ayıran çatlaklar.

Kıtaları hareket ettirebilen bir gücü hayâl etmek dahi güçtür. Yine de Dünya’nın iç sıcaklığının nelere muktedir olduğu gayet açık. Bunun sebebi Dünya’nın çekirdeğinin ısıttığı sıcak kayanın yükselmesi. Yüzeye yaklaşınca kaya iki yöne ayrılıp yanlara gidiyor. Isı kaybetmeye başlıyor. Sonunda çok daha soğuyan kaya tekrar dibe çöküyor. Bu döngü boyunca Yerkabuğu, çok yavaş bir biçimde ayrılıyor. Kıtaların hareket etmesine sebep olan da budur. Erta Ale’deki lav gölü, aynı döngünün minyatür bir örneğidir. Görüldüğü üzere kızgın lavın hareketi gölün yüzeyinde oluşan kabuğu, tıpkı kıtaların Yerkabuğu’ndaki sürüklenişi gibi bir yandan diğer yana sürüklüyor. Kıtaların hareket ettiği fikrini anlayabilmek için insan ölçülerindeki zamanı unutup bambaşka bir zaman kavramıyla düşünmek gerekiyor. Burada kıtalar birbirinden her yıl cm uzaklaşıyor. Bu da benim ömrüm boyunca yalnızca birkaç adım eder. Bin yılda bile sadece 20 metre. Bunun ne demek olduğunu ancak milyonlarca yıllık zamanı düşününce anlayabilirsiniz. milyon yıl önce gezegenimizin görünümü çok farklıydı. Bütün kıtalar “Pangaea” adı verilen bir tek süperkıta hâlinde birleşiktiler. Levhâlar hareket ettikçe bu süperkıta parçalandı. Kıtaların kürenin etrafında sürüklenmesiyle yeni okyanuslar oluştu. Dünya’nın bugün bildiğimiz şeklini oluşturan da işte buydu. Ama levhâlar asla durmaz. Uzak bir gelecekte, kıtalarımız bir kez daha yeni bir dev süperkıta hâline gelmek üzere birleşecek. Levhâlar ayrıldığında ne olduğunu gördük. Ancak birbirlerine çarptıklarında sonuçlar çok daha dramatiktir.

Yer kabuklarının sıkışması sonucu oluşan Yeni Zelanda dağları

Gezegenimizdeki en muhteşem sıradağlar Yeryüzü’ndeki levhâların çarpışması sonucu oluşmuştur. Nasıl oluştuklarını görmek için Yeni Zelanda‘nın Güney Adaları’na geldim. Bu müthiş tepeler adanın batı kıyısında km’ler boyunca uzanarak etkileyici bir omurga meydana getirmiş. Maori efsânesine göre bu dağlar, Dünya’ya bir kanoyla yolculuk yaparken karaya oturan dört tanrının taş kesilmiş bedenleridir. Göğe geri dönmeye çalışırken büyük bir fırtına kopar ve kanoyu alabora eder. Güçlükle güverteye tırmanıp birilerinin onları kurtarmasını beklerler, ama kimse gelmez. Zaman içinde yavaşça taşa dönüşürler. Ancak olayın biraz farklı bir jeolojik açıklaması var. Maori efsânesi kadar şâirâne olmasa da en az onun kadar destansıdır. Şimdiki Yeni Zelanda’yı oluşturan, bir zamanlar bölük pörçük olan bir grup adaydı. Pasifik ve Avustralya levhâlarının çarpışması bu adaları bugünkü tanıdık Yeni Zelanda’nın dış hatlarını oluşturan bir birleşmeye zorladı. Çarpışma hattı boyunca yer büküldü ve bir dağ silsilesi yükseldi. Yeni Zelanda dağları yaklaşık 5 milyon yaşında. Kulağa çok eskiymiş gibi gelebilir ama bu sadece jeolojik bir göz açıp kapamadır. Bu kadar kısa bir süre bile bu tepelerin birer deve dönüşmesine yetmiş. Dünya’nın bütün büyük sıradağları bu şekilde kıtaların çarpışmasıyla oluşur. İnsan ancak uzaydan baktığında Yeryüzü’nün nasıl buruştuğuna dair bir fikir edinebilir. Bunlar Avrupa Alpleri Güney Amerika And Dağları ve Orta Asya’nın Himalayaları Hepsi nispeten genç ve yakın zamandaki levhâ çarpışmaları sonucu oluşmuş. Zaman zaman gelişimlerinin sancısını görebilirsiniz.

Okyanus tabanlarında tüten hidrotermal bacalar.

Depremler korkunç birer yıkım enerjisidir. Şehirleri haritadan silebilir, müthiş can kaybına sebep olabilirler. Ama gezegenimiz büyük sıradağlarını inşa etiğinde bunlar oluyor. Ekim 2005′te yıkıcı bir deprem kuzey Pakistan‘daki batı Himalayaları vurdu. Muzafferâbad şehri ve havâlîsi tamamen yerle bir oldu. Ancak bölgenin depremden önceki ve sonraki yüksekliğini ölçen bölge uyduları başka bir şeyin daha gerçekleştiğini ortaya çıkardı. Kırmızı ve sarı renkler depremin merkez üssünün doğusundaki tepelerin sahiden de depremden sonra nasıl 5 metre kadar yükseldiğini gösteriyor. Binlerce kez tekrarlanan bu süreç, Himalayalar’ın Dünya’nın en büyük sıradağları hâline gelmesini sağladı. İyi ki Dünya’nın iç sıcaklığı dağları yukarı itmeye devam ediyor. Çünkü dağlar kocaman olmasına rağmen, mütemâdiyen saldırılara maruz kalırlar. Yeterli zaman verildiği takdirde, onları tamamen yok edecek bir güç var. Uzak bir ihtimal gibi görünebilir, ama bu güç sudan başkası değil. İronik bir biçimde dağlar, kendilerine saldıran yağmuru oluşturuyor. Atmosfer etkisini devre dışı bırakıp kendi hava durumlarını oluşturacak kadar yüksekler. Dağlar ne kadar yüksek olursa hava, geçmek için o kadar yükselmek zorunda kalır. Dolayısıyla hava soğuyup yağmur üreten bulutlarla yoğunlaşır. Suyun gücünün ne kadar etkili olabileceği gerçekten şaşırtıcı. Akarsular kayaları aşındırmakla kalmıyor aynı zamanda onları alüvyon hâlinde dağlardan denizlere taşıyor. Bu devâsâ bir ölçekte gerçekleşiyor. Güney Amerika’daki Amazon her yıl And Dağları’ndan 2 milyar tondan fazla alüvyon alıp Atlas Okyanusu’na boşaltıyor. Ve Hint altkıtasında Himalaya tepelerinden dökülen Ganj Nehri her yıl yaklaşık bir milyar ton kayayı un ufak edip 3000 km nehir yatağından Hint Okyanusu’na döküyor. Eğer yeni dağ sıraları oluşturan levhâ hareketleri olmasaydı su, sonunda gezegenimizdeki bütün kara parçalarını aşındırıp yok ederdi. Düşünmesi zor, ama eğer levhâların hareketi dursaydı, gezegenimiz sonunda bir su dünyasına dönerdi. Çok uzun zamanda bile olsa sonunda karalar denizlerin içine doğru aşınır ve Dünya, birkaç kilometre derinliğinde engin bir okyanusla örtülmüş olurdu. Yani hâlâ üzerinde bulunduğumuz yeryüzünü, karayı yükselten sürekli levhâ çarpışmalarına borçluyuz.

Günümüzde karbondioksitin iklim değişikliğinde yıkıma yol açan tehlikeli bir gaz olduğu düşünülür. Ama aslında karbondioksit, gezegenimiz için daima hayatî bir öneme sahip olagelmiştir. Çünkü ısıyı atmosferde hapsediyor. O olmadan bu ısı uzaya dağılırdı. Karbondioksitin Dünya için ne kadar önemli olduğunu anlamak için yakın komşularımıza bir bakalım. Mars donmuş bir çöldür. Isı ortalaması -60 derecedir. Bunun sebebi, atmosferinde onu sıcak tutmaya yetecek kadar karbondioksit bulunmaması. Diğer bir tezat da, Venüs’ün yüzeyindeki sıcaklığın kurşunu eritecek kadar yüksek olması. Bunun sebebi Güneş’e daha yakın olması değil Venüs’ün atmosferinde Dünya’dakinden bin kat daha fazla karbondioksit bulunmasıdır. Genç Dünya şimdikinden çok daha volkanikti. Çünkü o zamanlar çekirdeği çok daha sıcaktı. Böylelikle zayıf Güneş’in eksikliğini telâfi edecek karbondioksiti karşılanmış oluyordu. Genç Dünya’nın donmasını engelleyen volkanlardı. Dolayısıyla ilkel yaşam da korunmuş oldu. Ama bu bile, volkanların Yeryüzü’ndeki hayat için yaptıklarını anlatmaya yetmez.

Yaşamın karşı karşıya kaldığı en ciddi badire Yaklaşık milyon yıl önce gezegenimiz soğumaya başladı. Bu bir buz çağının başlangıcıydı. Ama bir farkla. Kimse tam olarak nedenini bilmiyor. Ama anlaşılan, kutuplardaki buz Dünya’nın tamamını bitmek tükenmek bilmeyen dondurucu bir kışa gark edene kadar ilerledi. Buna “Kartopu Dünya Zamanı” diyorlar. Çünkü gezegenin tamamı, bir buz topu gibi görünüyor olmalıydı. Jüpiter’e yapacağınız bir seyahât, Dünya’nın nasıl görünmüş olabileceği konusunda size bir fikir verebilir. Europa, Jüpiter’in uydularından biri. Tam da Dünya’nın kartopu zamanında olduğu gibi tamamen buzla kaplı. Dünya’nın nasıl göründüğünü bilmek şartların ne kadar çetin olabileceğini anlamaya yetmez. Kış ortasında Alpler’in tepelerindeki bir kar fırtınası bulabileceğimiz en yakın örnek. Şartlar kesinlikle dehşet verici olmalıydı. Hayatımda hiç bu kadar üşüdüğümü zannetmiyorum. Rüzgârla birlikte ısı -20 santigrat derece olmalı. Sorun şu ki, Kartopu Dünya boyunca her şey çok daha kötüydü. Günümüzde Dünya’da, gezegen yüzeyindeki ortalama sıcaklık derecedir. Kartopu zamanı boyunca ortalama yüzey sıcaklığı -50 santigrat dereceye düşmüştü. O donmuş koşullar Dünya’daki hayatın varlığını tehdit etti. Kartopu Dünya’yla ilgili korkutucu olan gezegenimiz sonsuza kadar o derin dondurucuda sıkışıp kalabilirdi. Buz, gezegeni neredeyse tamamen kapladığında Güneş’ten gelen sıcaklığın büyük kısmı uzaya geri yansıyordu. Dünya bir daha asla ısınmayacak gibi görünüyordu. Ama görünen o ki, bir şey oldu. Gezegenimizi kartopunun buzlu pençesinden kurtaran bir şey. İmdâda yetişen, volkanlardı. Buzun gezegenin tamamını örtmesine rağmen volkanlar, kalın buz örtüsünü yırtarak patlamaya devam etti. Bu sıradışı bir zaman olmalı. Buna en yakın deneyimimiz 2004′te İzlanda’nın merkezinde kaydedilen bir patlamanın buzdan örtüyü yırtarak püskürmesi oldu. Kartopu zamanındaki de böyle olmalıydı. Ancak, küresel bir ölçekte. Muhtemelen volkanların sıcaklığı buzu delikler hâlinde eritti. Ama gezegenimizi kurtaran bu değildi. Esas marifet, volkanların açığa çıkardığı tonlarca karbondioksit gazınındı. Volkanlar patlamaya devam ettikçe atmosferdeki karbondioksit seviyesi durmadan arttı. Yaklaşık 630 milyon yıl öncesine gelindiğinde karbondioksit katmanı öyle kalınlaştı ki gezegeni buzun pençesinden kurtarmaya yetecek sıcaklığı atmosferde hapsetti. Sonunda bir çözülme başladı. Buz evi seraya dönüştükçe şiddetli fırtınalar gezegeni dövdükçe dövdü. Yalnızca birkaç yüz yılda sıcaklık -50′den 50 santigrat dereceye yükseldi. Dünya, tarihindeki en büyük mevsim değişikliğinin ıstırâbını çekiyordu. Neyse ki gezegenimizin iklîmi zamanla istikrâra kavuştu ve Dünya yavaşça normale döndü. Tehlike kılpayı atlatıldı. Birkaç canlı türü, Kartopu’ndan sağ çıkmayı başardı.

Dünya’nın güçlü volkanlarının, gezegendeki hayatın tarihinde oynayacağı bir rol daha vardı. Bu rol, bizim gibi karmaşık yaşamın hayatta kalması için bugün hâlâ büyük önem arz ediyor. Bu, volkanların yaşamla kurduğu şaşırtıcı bir birliği, bir ortaklığı içeriyor. Bu ortaklık gezegenimizin ısısını düzenliyor. Bunun sebebi, volkanların atmosferimizi değiştirecek güçte olması. Bu sıradışı ortaklığın nasıl işlediğini görmek için Sicilya’ya gidiyorum. Burası tüm gezegende en sevdiğim yer. Sicilya Adası’nda deniz seviyesinden . metre yüksekteyim. Görebileceğiniz gibi, burası çok soğuk ve rüzgârlı. Ama Fenikeliler buraya “Kazan” diyor. Romalılar buraya “Ateşli” dediler. Araplar içinse burası “Ateş Dağı” idi. Biz ise burayı Etna Dağı olarak biliyoruz. Binlerce yıl sonra bile burası hâlâ Dünya’daki en aktif volkanlardan biri. Etna gibi yıkıcı yanardağların yaşamla bir ortaklık geliştirebileceğine inanmak zor olabilir. Ama aslında birlikte çalışarak Dünya’nın ısı derecesine ince ayar veriyorlar. Atmosferdeki karbondioksit miktarını kontrol altında tutuyorlar. Bu süreç, tahmin edemeyeceğiniz bir yerde başlıyor “Plankton” adı verilen canlıların yaşadığı okyanuslarda. Tek tek baktığınızda mikroskobik olabilirler. Ama sayıları öyle çok ki, bir araya geldiklerinde uzaydan görülebilirler. Her yıl o kadar hızla çoğalıyorlar ki, okyanusu yeşile boyayan çiçeklere benziyorlar.

Gözle görülemeyecek kadar küçük planktonlar toplu halde uzaydan görülebilir.

Planktonlar çok bereketli olduğu için gezegenimizin iklîmini düzenlemeye katkıları büyük. Okyanuslar atmosferdeki karbondioksiti emer. Planktonlar ise, bu karbondioksiti gelişmek için kullanır. Plankton öldüğünde deniz tabanına çöker ve burada binlerce yıldan fazla bir süreçte kayaya dönüşür. Bu şekilde, gezegenimizi sıcak tutan büyük miktarlarda karbondioksit atmosferden alınıp deniz tabanında saklanmış olur. Eğer hikâye burada bitseydi gezegenimiz durmadan soğuyan bir yer olurdu. Bereket versin ki, Etna gibi yanardağlar buna izin vermiyor. Etna, özel bir volkan türüdür. Yeryüzü levhâlarından ikisinin çarpışması sonucu oluşmuştur. Buradaki, Afrika Levhâsı’yla Avrupa Levhâsı’nın çarpışması. Levhâlardan biri batıyor veya diğerinin altına giriyor. Bu çarpışma volkanları oluşturuyor. Batma sonucu oluşan volkanlar gezegendeki en büyük ve en güçlü volkanik patlamalara sebep oluyor. Levhâların çarpıştığı yerde Dünya’nın derinliklerine batan deniz tabanındaki kaya bünyesindeki ölü planktonlardan aldığı karbondioksiti de beraberinde götürüyor. Bu kaya katmanı alçaldıkça ısınıyor ve eriyip karbondioksit açığa çıkarıyor. Patlama olduğunda bu gaz atmosfere geri dönmüş oluyor. Olağanüstü döngü tamamlandı. Yaşamla volkanların, atmosferimizde mâkul miktarda karbondioksit bulundurmak için, birlikte çalışarak gezegenimizin bakımını yapması ve bizi konforlu bir ısıda tutması gerçekten esrârengiz.

Dünya kabuğunun hareketleri ve yanardağlar.

Gezegendeki tüm hayatı ayakta tutan bu döngünün muazzam bir bedeli var. Batmayla oluşan volkanlar, Dünya’daki en şiddetli volkanlardır. Ne kadar patlayıcı olduklarını anlamak için şu ana kadar kaydedilmiş en ünlü patlamaya bakmak yeterli. 18 Mayıs 1980′de Birleşik Devletler’deki St. Helens Dağı paramparça oldu. Dakikalar içinde, volkanın 2.8 milyar metrekübü çevredeki kırsal alana saçıldı. Son yıldır St. Helens Dağı hayli sâkin görünüyor. Ama geniş kraterinde büyüyen devâsâ bir kaya konisi var. St. Helens Dağı, altındaki basıncın gücüyle başka bir patlama için hazırlanıyor. İroniye bakın ki, batmayla oluşan volkanlar gazla dolu oldukları için çok patlayıcı ve yıkıcıdır. Ama gezegenimizin selâmeti için gerekli olan da bu gazın serbest bırakılmasıdır. Kayalarda gizli karbonu atmosfere geri döndürmenin anahtarı işte budur. Yaşam için uygun sıcaklığı ayarlayan bütün bu tafsilâtlı sistem ince ayarlı bir termostat gibi işliyor.

1980 yılında patlayan ABD’de ki St. Helens Dağı’nın külleri 20 km yukarı yükseldi,

2 hafta içinde tüm yeryüzüne dağıldı, 600 derecelik lav akıntıları bölgedeki tüm ormanı yok etti.

Mount St. Helens dağının yeni görünümü. Yanardağ patlamaları her ne kadar tahripkar görünseler de,

yeni bir hayatın zeminini hazırlarlar.

Dağlar olmasaydı insan hayatı da olmazdı. Kuran-ı Kerim bunu en açık bir şekilde belirtiyor.