RSS

Alman Ergenekonu ve Derin Devleti

Tarih: Feb 02 2012

İmparatorluk geleneğinden gelen Almanya dünyanın en güçlü ülkelerinden biri olma özelliğini hâlâ koruyor. I. Dünya Savaşı’ndan mağlup ayrılan Almanya kısa süre içerinde toparlanmış yine dünyanın en önemli askeri ve ekonomik güçlerinden biri olmuştur. II. Dünya Savaşı’nı kaybetmiş bu kuzey ülkesinde 1945 yılında taş üstünde taş kalmamıştı. Çok iyi bir mühendislik zekası olan Alman toplumu ABD’nin desteğiyle hemen toparlanmış 1960’larda tekrar kuvvetli bir ülke haline gelmiştir.

Emperyal bir geçmişi olan Almanya dünyanın her yerinde etkinlik kurmaya çalışan ve bunun için ciddi çalışmalar yapan bir ülke. Almanya hem gizli servisi BND hem de çeşitli vakıflar ve sivil toplum kuruluşlarıyla faaliyetlerini yürütmektedir. Önemli istihbarat teşkilatlarından biri olan BND İkinci Dünya Savaşı sırasında Tümgeneral Reinhard Gehlen tarafından kuruldu. BND’nin o zamanlar temel amacı Rus Kızıl Ordusu hakkında istihbarat toplamaktı. Soğuk Savaş döneminde Almanya Doğu ve Batı diye ikiye ayrılmıştı. Doğu’da gizli servisin adı STASI’ydi ve Rusların güdümündeydi. Batı’dakinin adı BND’ydi. O da ABD’nin güdümüne girdi. ABD İkinci Dünya Savaşı sonrası çok büyük yardımlarda bulunduğu Almanya’ya NATO üsleri aracılığıyla yerleşti. Böylece ABD-İngiltere-Almanya uyumuyla Batı bloğu sağlanmış oldu.

BND dışında Almanya’nın önemli istihbarat teşkilatları daha vardır: Kısa adı BFV olan “Anayasayı Koruma Federal Teşkilatı”, BKA olan Federal Kriminal Dairesi ve MAD olan Askeri İstihbarat Teşkilatı.

Hablemitoğlu Cinayeti

Dr. Necip Hablemitoğlu, 18 Aralık 2002 günü Çankaya Portakal Çiçeği Sokağı’ndaki evinin önünde Ruger marka bir silahtan iki el ateş açılması sonucu hayata gözlerini yumar. Hablemitoğlu’nun ilgi alanı Alman vakıfları ve Alman gizli servisleriydi. Bu vakıfların amacını ciddi biçimde aştıklarını ve Türk insanına zararları olduğunu sık sık dillendiriyordu Hablemitoğlu.

İddiaya göre Hablemitoğlu cinayetinin 6 ay öncesinde, İstanbul’daki Alman Konsolosluğu’nda, BND ve BKA çalışanlarının hazırladığı bir raporda -bu rapor merkezleri için hazırlanmıştı- Dr. Necip Hablemitoğlu’nun, Alman vakıfları ve Alman şirketleri üzerine yaptığı çalışmalar ve bunun kitap olarak Türk kamuoyuna sunulmasından rahatsız olduklarını üstlerine bildirir. Bu konuda bir önlem alınmazsa, muhtemel olarak Alman düşmanlığının tetiklenebileceği ihtimalinin göz önüne alınması gerekliliği en üst düzeydekiler tarafından belirtilmiştir. Bu rapora istinaden, BND bir talimat yazısı yollayarak,

Necip Hablemitoğlu’nun kitabının raflardan kaldırılması için BND ve BKA ajanlarının gerekeni yapmaları için talimat verir.

Dr. Necip Hablemitoğlu’nun ağırlık verdiği başka bir konu da Alman Euro Gold firmasının Türkiye’de sürdürdüğü faaliyetlerdi ve buna karşı faaliyet gösteren BND organizeli çevrecilerdi. Bu çevrecilerin faaliyetlerinin ve protestolarının, Alman çıkarları doğrultusunda olduğunu iddia ediyordu ve bununla ilgili DGM’de dinlenmek üzere onun ifadesine başvurulmuştur.

Necip Hablemitoğlu cinayetinden 3 gün önce Alman BND bağlantılı 9 kişilik GSG9 timi İstanbul’a gelmiş ve bu tim Atatürk Havaalanı’ndan diplomatik pasaportlarla giriş yapmışlardır. Aynı grup Hablemitoğlu cinayetinden iki gün sonra Türkiye’den çıkış yapmışlardır. Bu grup Türkiye’ye niçin gelmişti? Görevleri ve misyonları nelerdi? Bu grup hakkında niçin hiçbir soruşturma yapılmadı?

Failleri Bulunamayan Dönerci Cinayetleri

2000-2006 yılları arasında 8′i Türk 1’i Yunanlı 9 yabancı esnaf Almanya’da öldürüldü. Katillerin Neo-Nazi terör örgütünün eylemleri olduğu iddia edildi. Neo-Nazi örgütünün Alman istihbarat kurumlarından biri olan Anayasayı Koruma Teşkilatıyla (BFV) bağlantısının çıkması olayı daha da ilginç hale getirdi.

Almanya şimdi bu örgütlerin istihbarat bağlantıları ile ilgili soruşturma açıyor. Peki bu soruşturmanın sonucu da, yakılan evlerle ilgili soruşturmanın sonucu gibi mi olacak? 2 Şubat 2008′de Ludwigshafen’da bir evin kundaklanması sonucu beşi çocuk dokuz kişi hayatını kaybetmişti. Cenazeler Türkiye’ye getirildi. Saldırıyla ilgili görgü tanıkların ifadeleri sonradan değiştirildi. Ardından Almanya’nın hemen bütün bölgelerinde hatta Avusturya’da Türklerin oturduğu evler yanmaya başladı. Birileri evleri ateşe veriyordu. Yüzün üzerinde kundaklama olayı oldu ve bunlar kısa zaman içinde sistematik biçimde gerçekleşti. Ne var ki bu olaylarla ilgili tek bir fail yakalanmadı.

Komisyonlar kuruldu, soruşturmalar yapıldı. Yüzden fazla saldırıya ilişkin hiçbir kanıt bulunamadı! Kameralarla donatılan şehirlerde bir kare görüntü ya da bir görgü tanığı tespit edilemedi. En sonunda Alman Federal Savcılığı soruşturmayı tamamladı. Savcı; “kanıt bulunamamıştır” dedi ve dosya kapatıldı.

Eğer bu işin failleri bulunmaz ve perde arası aralanmazsa katiller Alman gizli servisleri tarafından kollanıyor demektir. Hem bulunsa bile ne olacak ki? Benzer bir olay Türkiye’de olsa ve 8 Alman öldürülseydi acaba dünya kamuoyunun tepkisi nasıl olurdu?

Alman Bankaları Ekonomik Manipülasyon Yapıyor

2008 yılında dünya büyük bir ekonomik krize sürüklendi. Başta ABD’de olmak üzere Avrupa’da birçok önemli banka ve finans kurumu iflas etti. Başbakan Tayyip Erdoğan tam da o zamanlar yaptığı açıklamada krizin Türkiye’yi teğet geçeceğini söyledi.

Önceleri kimse bu sözü ciddiye almadı. ABD ve Avrupa ülkelerinin ekonomileri ciddi açıklar verirken Türkiye bundan nasıl etkilenmezdi. Gerçekten de Başbakan Erdoğan’ın dediği oldu ve Türkiye krizden çok etkilenmedi. Ancak Türkiye’de kriz çıksın diye uğraşan çok kişi vardı.

Bütün dünya Türkiye için “güvenli liman” benzetmesi yaparken 2008 yılında Alman Deutsche Bank ilginç bir değerlendirmede bulundu. “Türkiye’nin 90 milyar dolara ihtiyaç duyduğunu, aksi taktirde ekonomini batacağını” söyleyen Deutsche Bank bütün kafaları karıştırmıştı.

2001 krizinin sonlarına doğru bir diğer Alman Bankası Dresdner’de de farklı bir gelişme yaşanmıştı. Bu bankanın o dönemde ağırlıklı olarak Türk Merkez Bankası ile çalıştığı belirtiliyordu. Kredi mektubu sahibi olan gurbetçiler, Dresdner’e gidip istediklerinde hesaplarından para çekebiliyordı ve Dresdner, bunun masrafını alıyordu. İddiaya göre o dönemde Türkiye’ye para akışının önüne geçebilmek amacıyla gurbetçileri yakın takibe alan Dresdner Bank, yatırılan paralarla ilgili olarak ‘nereden buldun’ demeye başladı. Gerekli evrakı gösteremeyenlere ise büyük cezalar verildi.

Türkiye’deki büyük bir medya grubuyla da bağlantısı olduğu iddia edilen Alman derin devletinin özellikle manipülasyon amaçlı faaliyetler içinde olduğu biliniyor. Ergenekon terör örgütü üyelerinin bir kısmının BND’yle yakın ilişkileri olduğu, hatta halen kaçak olan Bedrettin Dalan’ın Almanların himayesinde olduğu bilinen bir gerçek. Tüm bunlar bir araya gelince bu topraklar üzerinde Almanların ve yerli işbirlikçilerinin oynadığı oyunlar çok daha iyi görülüyor.

(Cem Küçük, Şubat 2012)

TÜBİTAK Fişleri

Tarih: Feb 01 2012

Z.E.Ş.- Bizi kırmaz. Kız kardeşi E. satanist grup lideri, kontrol altında tutulmalı.
S.A.- Kadın zaafı var. Romanya fotoğrafları elimizde.
B.Ç.- Yunanistan’a eşi üzerinden bilgi sızdırır.
L.Ö.Y.- Dinci. Merdiven altında namaz kıldığı tespit edildi. Fotoğrafları var.

2007-2009 yılları arasında TÜBİTAK‘taki 1048 personel; inancı, ideolojisi, zaafları vb. açısından tek tek fişlenmiş. Tırnak içinde yer verdiğim ifadeler bu fişlemeden. Ergenekon savcısının hazırladığı iddianamenin eklerine de girdi bu ifadeler. Yine ordu içinde bir çetenin işi!

TÜBİTAK gibi gizlilik dereceli projeleri yürüten bir kuruluş içinde bu tür fişlemeler, dünyanın her yerinde yapılıyor. B.Ç. örneğinden yola çıkarsak; bu işin devlet açısından hayati önemi de var. Tabii bizdeki gibi fişlemeyi çeteler yapmadığı takdirde! TÜBİTAK andıcından çıkarılacak ana fikir ise; baskı altındayız, ırkçılık ve cinsel ayrımcılık hep başrolde.

Fişlemeleri okurken; biri beyaz, diğeri siyah iki mahkumun kaçış öyküsünü anlatan Sidney Poitier ve Tony Curtis’li ‘The Defiant Ones’ filmi geldi aklıma. Türkçe’ye ‘Kader Bağlayınca’ diye çevrilmişti. TÜBİTAK andıcında bile aynı kaderi paylaşıyoruz! Birbirine en zıt noktalarda olsak bile. Baksanıza satanist kız kardeşe sahip olmak da, merdiven altında namaz kılmak da sakıncalı piyade olmak için yeterli. Yıl 2007, Türkiye’de bir insan, namazını saklı kılıyor, hem de merdiven altında. Ve başka bir adam, kız kardeşi satanist diye daha da kontrol altına alınıyor! Daha önce de yazmıştım; bu memleketten film senaryosu fışkırıyor. Her biri organik, sonuna kadar gerçekçi ve Oscar’a aday! Ama çekecek adam yok!

(Mevlüt Tezel, Şubat 2012)

Bir Kuzey Kıbrıs Gerçeği

Tarih: Jan 24 2012

Rauf Denktaş’ın yaşamını yitirmesinin ardından söylenen ve yazılanlara bakıyorum. Şaşırsam mı, normal mi karşılasam karar veremiyorum. Türkiye’nin AB sürecinden rahatsız olan kesimlerin, Kıbrıs’ta çözümsüzlük yanlılarının tepkilerini anlayabiliyorum. Türkiye’nin AB üyeliğinin engellenmesini isteyenler, son bir umutla Kıbrıs’ta çözümsüzlüğe sarılmışlardı.

Rauf Denktaş

TSK’nın o dönemdeki komutanlarının ve Mümtaz Soysal, Şükrü Sina Gürel gibi isimlerin desteğiyle Kıbrıs üzerinden hazırlanan oyunun adı çözümsüzlüktü. Bu oyunun flaş ismi ise Rauf Denktaş’tı. İstediklerini elde ettiler. Kıbrıs Cumhuriyeti, Türkleri dışında bırakarak Avrupa Birliği üyesi oldu. Kısacası, Denktaş’ın bölünme üzerine kurduğu denklem hedefe ulaştı. 1950’lerde “Kıbrıs Türktür Türk kalacaktır” diye başlayan ve “Ya Taksim Ya Ölüm” sloganlarıyla devam eden oyunların arkasında Özel Harp Dairesi vardı. Özel Harp Dairesi’nin Türkiye’nin içlerine yönelik bir çok eylem hazırlığı da Kıbrıs’ta yapılmıştı. Kıbrıs, bir Kontgerilla üssü gibiydi. 6-7 Eylül saldırılarının bir “özel harp oyunu” olduğu sonradan yapılan itiraflarla netleşti. Rauf Denktaş’ın nasıl yönetime getirildiğini Kıbrıs konusunun askeri aktörlerinden Özel Harp Dairesi Başkanı emekli orgeneral Kemal Yamak ‘Gölgede Kalan İzler ve Söyleşiler’ adlı kitabında anlatır. Yamak, o dönemdeki Kıbrıs Türk Cemaati Başkanı Fazıl Küçük’ün tehdit edilerek saf dışı bırakılışını ve yerine Denktaş’ın getirilişini şüpheye yer bırakmayan bir netlik içinde ortaya koymuştur.

Kıbrıslı Türk Politikacı Fazıl Küçük

KKTC Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu, yıllar önce Cumhurbaşkanı adayı olarak Denktaş’ın karşısına çıkmaya kalkıştığında başına gelenleri hatırlıyor musunuz? Çevresini kendi itirafıyla MİT ajanları sarmış, Ankara’ya çağrılıp uyarılmış, adaylıktan vazgeçmesi sağlanmıştı. Özel Harp Dairesi kurucularından emekli albay İsmail Tansu, anılarında, Kıbrıs’ta yürüttükleri özel harbi heyecanla anlatır. Rauf Denktaş’ın Kıbrıs’ı bölme ve yarısını Türkiye’ye bağlama yönündeki girişimler için en uygun eleman olduğunu belirtir. Onu Ankara’da Özel Harp Dairesi karagâhında eğitirler. Bu eğitim sırasında, silah talimi yaparken Denktaş’ın çekilmiş bir fotoğrafını da İsmail Tansu ‘Aslında Hiç Kimse Uyumuyordu’ başlıklı kitabının 104 sayfasında yayımlamıştı.

Derviş Eroğlu

Kıbrıslı akademisyen Tözer Karafistan’ın “Cumhuriyet” başlıklı araştırma kitabında, Kıbrıslı bir muhalif gazetecinin ve Kıbrıslı bir muhalif parti liderinin başına gelen korkunç olaylar anlatılıyor: Cumhuriyet, 16 Ağustos 1960-23 Nisan 1962 tarihleri arasında Kıbrıs’ta yayımlanan ve iki toplum arasında barışçı çözümü savunan ve iki taraflı provokatörleri teşhir etmeye çalışan bir gazetedir. O günlerde, camilerin bombalanması, muhaliflere yönelik suikastler gibi (bugün Ergenekon davasındaki örneklerinde gördüğümüz türden) provokasyonlar birer birer sahneye konulur. Önde gelen barış yanlısı Türk siyasetçiler öldürülür. Amaç ortak bir çözümü engellemek ve iki toplumu birbirine düşman etmektir. Cumhuriyet gazetesi, Kıbrıs Türk Halk Partisi bu gergin ortamın arkasındaki tezgâha dikkat çeken yayınlar ve açıklamalar yaparlar. Muhalif seslerin susturulmasına yönelik yayın yapan gazetelerden birisi de Denktaş’ın Nacak gazetesidir. Bir gece yarısı Cumhuriyet gazetesi sahibi avukat Ayhan Hikmet ve Kıbrıs Türk Halk Partisi Gelen Sekreteri Ahmet Gürkan, eşlerinin yanı başında maskeli kişiler tarafından öldürülürler.

Kıbrıs Cumhuriyet Gazetesi sahip ve yazarlarından olan  Ahmet Gürkan 38 yaşında, Ayhan Hikmet ise 35 yaşında bir suikast sonucu öldürüldü. Yıllarca suikastın arkasında Rauf Denktaş‘ın olduğu söylendi durdu.

İki toplumun bir arada yaşamasını savunan etkili bir siyasi güç, bu şekilde bertaraf edilmiştir. Gazete ve parti kapanmış, birçok insan can korkusuyla Kıbrıs’tan kaçmak zorunda kalmıştır. İkisi de avukat olan bu iki aydının “Rum yanlısı” olduğu, Türkiye’de yayımlanan gazetelerde dile getirilir. Kıbrıs’taki faili meçhul cinayetler, 90’lara kadar hep sürdü. Kıbrıs’ı bir “Özel Harp karargâhı” olarak tanımlayabiliriz. Türkiye’nin dünyadan soyutlanmasında Kıbrıs’taki çözümsüzlük önemli bir rol oynadı ve hâlâ da oynamaya devam ediyor. Rauf Denktaş’ın, Kıbrıs’ı bu hale getiren süreçteki yerinin seçkinliği, şüphe götürmeyecek şekilde açık.

Demokrasi kavramına alerji duyanların, Türkiye’yi içine kapanık ve etkisiz bir ülkeye dönüştürmekten yana olanların, statükocuların, Ergenekoncuların, AB karşıtlarının Denktaş’a olan sempati ve ilgisini bugün daha iyi anlayabiliyorum. Gerisini anlamakta ise zorluk çekiyorum.

(Oral Çalışlar, Ocak 2012)

Pentagon ve Faiz Lobisi

Tarih: Jan 23 2012

ABD genelkurmayının ve savunma bakanlığının merkezi olarak bilinen Pentagon, 2009′dan beri “ekonomik savaş oyunları” tatbikatı da yapmaya başladı. Çünkü gelişmiş ülkeleri ezip geçen 2008 mali krizinin ardından, artık ülkeleri tanklarla, toplarla, uçaklarla bombalamak yerine mali ve ekonomik olarak çökertmek çok daha etkili hale geldi. Çünkü ABD genelkurmayı, en güçlü bilinen ülkelerin 2008′de yaşanan mali depreminde nasıl kolayca çöktüğünü çok iyi gördü.

Peki Pentagon bu ekonomik savaş oyunlarını nasıl kurguluyor ve uyguluyor? Oyunlarda, öncelikle ülke ekonomilerinin faiz hadleri, döviz kuru savaşları çıkarılarak istenen yöne sevk ediliyor. Bir ülkenin döviz kuruna yapılan spekülatif ataklar, o ülkenin faizlerini yükseltmesine neden oluyor.

Ve yükselen faizler, ülke parasını aşırı değerlendiriyor. İthalat ucuzluyor, ihracat yapmak kârlı olmaktan çıkıyor. Böylece o ülkede yatırımlar, döviz kazandırmayan alanlara yöneliyor. Dolayısıyla kaynak dağılımı bozuluyor. İşsizlik çoğalıyor. Ürettiğinden fazla harcadığı için, aşırı borçlanan ülkeye istenilen yaptırılıyor!

Ayrıca Pentagon, dünya para sistemini çökertecek savaşlara karşı da ön hazırlık yapıyor. Dünya para sistemi çöktüğü takdirde, ülkelerde çıkacak toplumsal olaylar ve bunların nasıl giderileceği araştırılıyor. Eğer dünya para sistemi çökerse, çöken sistemin yerini alacak mekanizmanın ve bundan kolayca sıyrılacak ülkelerin analizlerini yapıyor.

Gelelim Pentagon’un dünya para sisteminin çökmesi oyununa hangi ülkeleri dahil ettiğine. Savaş oyunlarında Almanya, Avrupa’da en çok altın rezervine sahip ülke olarak tespit ediliyor. Ardından Euro Bölgesi dünyanın en yüksek altın rezervine sahip para sahası olarak belirleniyor. ABD, Çin, Rusya ise bunların ardından geliyor. Çünkü dünya para sistemi çöktüğünde altın sistemi geri geleceğinden, Rusya, Çin, Hindistan merkez bankaları son yıllarda sürekli altın almaya başladılar bile.

İşte alınan bu altınlar Pentagon tarafından sürekli izleniyor ve dünya para sistemi çöktüğünde kimin ne durumda olduğu ve olacağı kontrol altında tutulmaya çalışılıyor. Niye? Çünkü elinde yeterli altını olmayan ülkeler para sistemi çöktüğünde istedikleri ticareti yapamaz hale gelecekler. Altını olanlar ise dünyanın yeni para sistemini belirleyecekler.

Peki niye anlattık bütün bunları? Türkiye’de hâlâ, “faiz lobisi söyleminden bir şey anlamıyoruz. Bu tür lafları reddediyorum” diyenler var. Bu kişiler ya dünyadaki olayları izlemiyor ya da faiz lobisinin hizmetlileri olarak davranıyor.

Hatırlayın. Bugün faiz lobisinden bir şey anlamadığını söyleyenler, 2008 dünya krizinde, “IMF’den 35 milyar dolar alınmazsa Türkiye batacak” diyenlerdi. Eski gazeteleri karıştırın bunların aynı kişiler olduğunu görün. Bunların o gün amaçları, IMF’den alınacak paranın belli sermayedarlara aktarılmasını sağlamaktı. Ama hükümet bu lobiye karşı çıktı ve IMF’den para almayarak vatandaşın soyulmasını engelledi. Böylece ekonomi daha iyi duruma geldi.

Bugün Pentagon bile ekonomik savaş oyunları tatbikatı yaparken, bu insanlar şimdi de çıkıp faiz lobisinin olmadığını söyleyebiliyorlar. Bir yerlere hizmetin bedeli olsa gerek diye, doğrusu insanı kuşkulandırıyor bu söylemler.

(Süleyman Yaşar, Sabah, 2012-01-23)

Obama’nın Delikli Edebiyatı

Tarih: Dec 31 2011

Barack Obama‘nın ABD başkanlığına seçilmesi tüm dünyada yeni beklentilerin oluşmasına neden oldu. Dünyanın en zengin ülkesi fakirlerin umudu aline geldi. Çünkü Obama’yı kendilerinden biri olarak algıladılar.

Büyük bir ABD dergisinde Obama’nın bir fotoğrafı yayınlandı. Bir Amerikalı gibi ayaklarını masanın üzerine uzatmıştı ve bu haliyle onu kendilerinden biri sayanlara benzemiyordu ama ayakkabılarının altı delikti. Kendimi hakarete uğramış gibi hissettim. ABD’de ayakkabıları delik sıradan bir insanın bile zor bulunacağını düşündüm ama o fakirliği simgeleyen delik ayakkabılarla poz vermişti. Bunun bir stüdyo çekimi olduğu ve imaj yaratmak için çekildiği belliydi. Artık karşımdaki bir kişi değil bir imajdı ve hemen Obama’yı atlayıp arkasındaki gücü ve ne yapmak istediğini düşünmeye başladım. Delik ayakkabılar bir ayrıntı mıydı yoksa başkanın kendisi de bir vitrin malzemesi miydi?

Biz bu resmi çok gördük: Halk kahramanı siyasetçiler ve fakirlik edebiyatları

Obama seçilince köklerinin bulunduğu Kenya çok sevindi ve ABD başkanının bu ülkeyi ihya edeceği beklentisi oluştu. Eğer bu beklenti doğru olsaydı her biri dünyanın bir bölgesinden gelen Amerikalılar ya kökenleri birbiriyle savaşınca kavgaya tutuşur, ya da müttefiklerse barış içinde olurlardı. ABD’nin Kenya’ya ilgi duyması Obama nedeniyle olmayacaktır. Zaten Kenya ABD’nin Afrika’daki üssü gibidir. Öcalan’nın Türkiye’ye getirilişini hatırlayın. Kenya’da yakalanmış ve bize teslim edilmişti. Bir kişinin bir ülkeye sığınması için ya o ülkede örgütlenmiş olması ya da .yönetimin bu kişiyi desteklemesi gerekir. Oysa zenci Kürt olmadığı için burada örgütlenmiş olamaz, ülke yönetiminin Öcalan’la ilgilenmesi için hiçbir neden yoktur. Kenya ABD’nin Afrika’da en etkin olduğu ülkedir ve bu nedenle operasyon burada gerçekleştirilmiştir. Buradan yola çıkarak Öcalan’ın buraya kendi isteğiyle gitmediği sonucuna da varabiliriz.

Afrika, önümüzdeki dönemde, büyük güçlerin en çok ilgilendiği yer olacaktır. Şu anda herkes tek değerli malın petrol olduğunu düşündüğü için petrol sahalarıyla ilgilenmekte ve bunun dışındaki zenginliklerle ilgilenmemektedir. Oysa Afrika geleceğin tarım alanıdır ve insanların en temel ihtiyaçları tarımdan karşılanır. Açlık ve hastalıkla nüfusu iyice azalan bu kıta büyük tarımsal fazlalık verecek potansiyele sahiptir ve özellikle Çin burada yer tutmak için uğraşmaktadır.

Altı delik ayakkabı giyen, Müslüman kökleri olan, Afrikalı ile akraba olan Obama Hangi kimliği ile ön plana çıkacaktır? İslam dünyası petrol değerli olduğu sürece ilgi odağı olacaktır, Eğer enerjide dönüşüm yaşanırsa kimse onlarla ilgilenmeyecektir. Bana göre dünyadaki yeni düzen bu yönde oluşmaktadır. Obama’nın Müslüman geçmişi onlara düşman sayılmasını engellemek için kullanılabilir ama asıl önemlisi Afrika için bir dost ve umut olmasıdır. Afrika’dan söz açılmışken Somali’deki korsanları göz ardı edemeyiz. Yakında birisi düzen sağlama görevini üstlenecektir ve bu Afrika’nın kapısından girmek anlamını taşıyacaktır.

(Star, Mahir Kaynak)