RSS

TÜBİTAK Fişleri

Tarih: Feb 01 2012

Z.E.Ş.- Bizi kırmaz. Kız kardeşi E. satanist grup lideri, kontrol altında tutulmalı.
S.A.- Kadın zaafı var. Romanya fotoğrafları elimizde.
B.Ç.- Yunanistan’a eşi üzerinden bilgi sızdırır.
L.Ö.Y.- Dinci. Merdiven altında namaz kıldığı tespit edildi. Fotoğrafları var.

2007-2009 yılları arasında TÜBİTAK‘taki 1048 personel; inancı, ideolojisi, zaafları vb. açısından tek tek fişlenmiş. Tırnak içinde yer verdiğim ifadeler bu fişlemeden. Ergenekon savcısının hazırladığı iddianamenin eklerine de girdi bu ifadeler. Yine ordu içinde bir çetenin işi!

TÜBİTAK gibi gizlilik dereceli projeleri yürüten bir kuruluş içinde bu tür fişlemeler, dünyanın her yerinde yapılıyor. B.Ç. örneğinden yola çıkarsak; bu işin devlet açısından hayati önemi de var. Tabii bizdeki gibi fişlemeyi çeteler yapmadığı takdirde! TÜBİTAK andıcından çıkarılacak ana fikir ise; baskı altındayız, ırkçılık ve cinsel ayrımcılık hep başrolde.

Fişlemeleri okurken; biri beyaz, diğeri siyah iki mahkumun kaçış öyküsünü anlatan Sidney Poitier ve Tony Curtis’li ‘The Defiant Ones’ filmi geldi aklıma. Türkçe’ye ‘Kader Bağlayınca’ diye çevrilmişti. TÜBİTAK andıcında bile aynı kaderi paylaşıyoruz! Birbirine en zıt noktalarda olsak bile. Baksanıza satanist kız kardeşe sahip olmak da, merdiven altında namaz kılmak da sakıncalı piyade olmak için yeterli. Yıl 2007, Türkiye’de bir insan, namazını saklı kılıyor, hem de merdiven altında. Ve başka bir adam, kız kardeşi satanist diye daha da kontrol altına alınıyor! Daha önce de yazmıştım; bu memleketten film senaryosu fışkırıyor. Her biri organik, sonuna kadar gerçekçi ve Oscar’a aday! Ama çekecek adam yok!

(Mevlüt Tezel, Şubat 2012)

Bir Kuzey Kıbrıs Gerçeği

Tarih: Jan 24 2012

Rauf Denktaş’ın yaşamını yitirmesinin ardından söylenen ve yazılanlara bakıyorum. Şaşırsam mı, normal mi karşılasam karar veremiyorum. Türkiye’nin AB sürecinden rahatsız olan kesimlerin, Kıbrıs’ta çözümsüzlük yanlılarının tepkilerini anlayabiliyorum. Türkiye’nin AB üyeliğinin engellenmesini isteyenler, son bir umutla Kıbrıs’ta çözümsüzlüğe sarılmışlardı.

Rauf Denktaş

TSK’nın o dönemdeki komutanlarının ve Mümtaz Soysal, Şükrü Sina Gürel gibi isimlerin desteğiyle Kıbrıs üzerinden hazırlanan oyunun adı çözümsüzlüktü. Bu oyunun flaş ismi ise Rauf Denktaş’tı. İstediklerini elde ettiler. Kıbrıs Cumhuriyeti, Türkleri dışında bırakarak Avrupa Birliği üyesi oldu. Kısacası, Denktaş’ın bölünme üzerine kurduğu denklem hedefe ulaştı. 1950’lerde “Kıbrıs Türktür Türk kalacaktır” diye başlayan ve “Ya Taksim Ya Ölüm” sloganlarıyla devam eden oyunların arkasında Özel Harp Dairesi vardı. Özel Harp Dairesi’nin Türkiye’nin içlerine yönelik bir çok eylem hazırlığı da Kıbrıs’ta yapılmıştı. Kıbrıs, bir Kontgerilla üssü gibiydi. 6-7 Eylül saldırılarının bir “özel harp oyunu” olduğu sonradan yapılan itiraflarla netleşti. Rauf Denktaş’ın nasıl yönetime getirildiğini Kıbrıs konusunun askeri aktörlerinden Özel Harp Dairesi Başkanı emekli orgeneral Kemal Yamak ‘Gölgede Kalan İzler ve Söyleşiler’ adlı kitabında anlatır. Yamak, o dönemdeki Kıbrıs Türk Cemaati Başkanı Fazıl Küçük’ün tehdit edilerek saf dışı bırakılışını ve yerine Denktaş’ın getirilişini şüpheye yer bırakmayan bir netlik içinde ortaya koymuştur.

Kıbrıslı Türk Politikacı Fazıl Küçük

KKTC Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu, yıllar önce Cumhurbaşkanı adayı olarak Denktaş’ın karşısına çıkmaya kalkıştığında başına gelenleri hatırlıyor musunuz? Çevresini kendi itirafıyla MİT ajanları sarmış, Ankara’ya çağrılıp uyarılmış, adaylıktan vazgeçmesi sağlanmıştı. Özel Harp Dairesi kurucularından emekli albay İsmail Tansu, anılarında, Kıbrıs’ta yürüttükleri özel harbi heyecanla anlatır. Rauf Denktaş’ın Kıbrıs’ı bölme ve yarısını Türkiye’ye bağlama yönündeki girişimler için en uygun eleman olduğunu belirtir. Onu Ankara’da Özel Harp Dairesi karagâhında eğitirler. Bu eğitim sırasında, silah talimi yaparken Denktaş’ın çekilmiş bir fotoğrafını da İsmail Tansu ‘Aslında Hiç Kimse Uyumuyordu’ başlıklı kitabının 104 sayfasında yayımlamıştı.

Derviş Eroğlu

Kıbrıslı akademisyen Tözer Karafistan’ın “Cumhuriyet” başlıklı araştırma kitabında, Kıbrıslı bir muhalif gazetecinin ve Kıbrıslı bir muhalif parti liderinin başına gelen korkunç olaylar anlatılıyor: Cumhuriyet, 16 Ağustos 1960-23 Nisan 1962 tarihleri arasında Kıbrıs’ta yayımlanan ve iki toplum arasında barışçı çözümü savunan ve iki taraflı provokatörleri teşhir etmeye çalışan bir gazetedir. O günlerde, camilerin bombalanması, muhaliflere yönelik suikastler gibi (bugün Ergenekon davasındaki örneklerinde gördüğümüz türden) provokasyonlar birer birer sahneye konulur. Önde gelen barış yanlısı Türk siyasetçiler öldürülür. Amaç ortak bir çözümü engellemek ve iki toplumu birbirine düşman etmektir. Cumhuriyet gazetesi, Kıbrıs Türk Halk Partisi bu gergin ortamın arkasındaki tezgâha dikkat çeken yayınlar ve açıklamalar yaparlar. Muhalif seslerin susturulmasına yönelik yayın yapan gazetelerden birisi de Denktaş’ın Nacak gazetesidir. Bir gece yarısı Cumhuriyet gazetesi sahibi avukat Ayhan Hikmet ve Kıbrıs Türk Halk Partisi Gelen Sekreteri Ahmet Gürkan, eşlerinin yanı başında maskeli kişiler tarafından öldürülürler.

Kıbrıs Cumhuriyet Gazetesi sahip ve yazarlarından olan  Ahmet Gürkan 38 yaşında, Ayhan Hikmet ise 35 yaşında bir suikast sonucu öldürüldü. Yıllarca suikastın arkasında Rauf Denktaş‘ın olduğu söylendi durdu.

İki toplumun bir arada yaşamasını savunan etkili bir siyasi güç, bu şekilde bertaraf edilmiştir. Gazete ve parti kapanmış, birçok insan can korkusuyla Kıbrıs’tan kaçmak zorunda kalmıştır. İkisi de avukat olan bu iki aydının “Rum yanlısı” olduğu, Türkiye’de yayımlanan gazetelerde dile getirilir. Kıbrıs’taki faili meçhul cinayetler, 90’lara kadar hep sürdü. Kıbrıs’ı bir “Özel Harp karargâhı” olarak tanımlayabiliriz. Türkiye’nin dünyadan soyutlanmasında Kıbrıs’taki çözümsüzlük önemli bir rol oynadı ve hâlâ da oynamaya devam ediyor. Rauf Denktaş’ın, Kıbrıs’ı bu hale getiren süreçteki yerinin seçkinliği, şüphe götürmeyecek şekilde açık.

Demokrasi kavramına alerji duyanların, Türkiye’yi içine kapanık ve etkisiz bir ülkeye dönüştürmekten yana olanların, statükocuların, Ergenekoncuların, AB karşıtlarının Denktaş’a olan sempati ve ilgisini bugün daha iyi anlayabiliyorum. Gerisini anlamakta ise zorluk çekiyorum.

(Oral Çalışlar, Ocak 2012)

Pentagon ve Faiz Lobisi

Tarih: Jan 23 2012

ABD genelkurmayının ve savunma bakanlığının merkezi olarak bilinen Pentagon, 2009′dan beri “ekonomik savaş oyunları” tatbikatı da yapmaya başladı. Çünkü gelişmiş ülkeleri ezip geçen 2008 mali krizinin ardından, artık ülkeleri tanklarla, toplarla, uçaklarla bombalamak yerine mali ve ekonomik olarak çökertmek çok daha etkili hale geldi. Çünkü ABD genelkurmayı, en güçlü bilinen ülkelerin 2008′de yaşanan mali depreminde nasıl kolayca çöktüğünü çok iyi gördü.

Peki Pentagon bu ekonomik savaş oyunlarını nasıl kurguluyor ve uyguluyor? Oyunlarda, öncelikle ülke ekonomilerinin faiz hadleri, döviz kuru savaşları çıkarılarak istenen yöne sevk ediliyor. Bir ülkenin döviz kuruna yapılan spekülatif ataklar, o ülkenin faizlerini yükseltmesine neden oluyor.

Ve yükselen faizler, ülke parasını aşırı değerlendiriyor. İthalat ucuzluyor, ihracat yapmak kârlı olmaktan çıkıyor. Böylece o ülkede yatırımlar, döviz kazandırmayan alanlara yöneliyor. Dolayısıyla kaynak dağılımı bozuluyor. İşsizlik çoğalıyor. Ürettiğinden fazla harcadığı için, aşırı borçlanan ülkeye istenilen yaptırılıyor!

Ayrıca Pentagon, dünya para sistemini çökertecek savaşlara karşı da ön hazırlık yapıyor. Dünya para sistemi çöktüğü takdirde, ülkelerde çıkacak toplumsal olaylar ve bunların nasıl giderileceği araştırılıyor. Eğer dünya para sistemi çökerse, çöken sistemin yerini alacak mekanizmanın ve bundan kolayca sıyrılacak ülkelerin analizlerini yapıyor.

Gelelim Pentagon’un dünya para sisteminin çökmesi oyununa hangi ülkeleri dahil ettiğine. Savaş oyunlarında Almanya, Avrupa’da en çok altın rezervine sahip ülke olarak tespit ediliyor. Ardından Euro Bölgesi dünyanın en yüksek altın rezervine sahip para sahası olarak belirleniyor. ABD, Çin, Rusya ise bunların ardından geliyor. Çünkü dünya para sistemi çöktüğünde altın sistemi geri geleceğinden, Rusya, Çin, Hindistan merkez bankaları son yıllarda sürekli altın almaya başladılar bile.

İşte alınan bu altınlar Pentagon tarafından sürekli izleniyor ve dünya para sistemi çöktüğünde kimin ne durumda olduğu ve olacağı kontrol altında tutulmaya çalışılıyor. Niye? Çünkü elinde yeterli altını olmayan ülkeler para sistemi çöktüğünde istedikleri ticareti yapamaz hale gelecekler. Altını olanlar ise dünyanın yeni para sistemini belirleyecekler.

Peki niye anlattık bütün bunları? Türkiye’de hâlâ, “faiz lobisi söyleminden bir şey anlamıyoruz. Bu tür lafları reddediyorum” diyenler var. Bu kişiler ya dünyadaki olayları izlemiyor ya da faiz lobisinin hizmetlileri olarak davranıyor.

Hatırlayın. Bugün faiz lobisinden bir şey anlamadığını söyleyenler, 2008 dünya krizinde, “IMF’den 35 milyar dolar alınmazsa Türkiye batacak” diyenlerdi. Eski gazeteleri karıştırın bunların aynı kişiler olduğunu görün. Bunların o gün amaçları, IMF’den alınacak paranın belli sermayedarlara aktarılmasını sağlamaktı. Ama hükümet bu lobiye karşı çıktı ve IMF’den para almayarak vatandaşın soyulmasını engelledi. Böylece ekonomi daha iyi duruma geldi.

Bugün Pentagon bile ekonomik savaş oyunları tatbikatı yaparken, bu insanlar şimdi de çıkıp faiz lobisinin olmadığını söyleyebiliyorlar. Bir yerlere hizmetin bedeli olsa gerek diye, doğrusu insanı kuşkulandırıyor bu söylemler.

(Süleyman Yaşar, Sabah, 2012-01-23)

Obama’nın Delikli Edebiyatı

Tarih: Dec 31 2011

Barack Obama‘nın ABD başkanlığına seçilmesi tüm dünyada yeni beklentilerin oluşmasına neden oldu. Dünyanın en zengin ülkesi fakirlerin umudu aline geldi. Çünkü Obama’yı kendilerinden biri olarak algıladılar.

Büyük bir ABD dergisinde Obama’nın bir fotoğrafı yayınlandı. Bir Amerikalı gibi ayaklarını masanın üzerine uzatmıştı ve bu haliyle onu kendilerinden biri sayanlara benzemiyordu ama ayakkabılarının altı delikti. Kendimi hakarete uğramış gibi hissettim. ABD’de ayakkabıları delik sıradan bir insanın bile zor bulunacağını düşündüm ama o fakirliği simgeleyen delik ayakkabılarla poz vermişti. Bunun bir stüdyo çekimi olduğu ve imaj yaratmak için çekildiği belliydi. Artık karşımdaki bir kişi değil bir imajdı ve hemen Obama’yı atlayıp arkasındaki gücü ve ne yapmak istediğini düşünmeye başladım. Delik ayakkabılar bir ayrıntı mıydı yoksa başkanın kendisi de bir vitrin malzemesi miydi?

Biz bu resmi çok gördük: Halk kahramanı siyasetçiler ve fakirlik edebiyatları

Obama seçilince köklerinin bulunduğu Kenya çok sevindi ve ABD başkanının bu ülkeyi ihya edeceği beklentisi oluştu. Eğer bu beklenti doğru olsaydı her biri dünyanın bir bölgesinden gelen Amerikalılar ya kökenleri birbiriyle savaşınca kavgaya tutuşur, ya da müttefiklerse barış içinde olurlardı. ABD’nin Kenya’ya ilgi duyması Obama nedeniyle olmayacaktır. Zaten Kenya ABD’nin Afrika’daki üssü gibidir. Öcalan’nın Türkiye’ye getirilişini hatırlayın. Kenya’da yakalanmış ve bize teslim edilmişti. Bir kişinin bir ülkeye sığınması için ya o ülkede örgütlenmiş olması ya da .yönetimin bu kişiyi desteklemesi gerekir. Oysa zenci Kürt olmadığı için burada örgütlenmiş olamaz, ülke yönetiminin Öcalan’la ilgilenmesi için hiçbir neden yoktur. Kenya ABD’nin Afrika’da en etkin olduğu ülkedir ve bu nedenle operasyon burada gerçekleştirilmiştir. Buradan yola çıkarak Öcalan’ın buraya kendi isteğiyle gitmediği sonucuna da varabiliriz.

Afrika, önümüzdeki dönemde, büyük güçlerin en çok ilgilendiği yer olacaktır. Şu anda herkes tek değerli malın petrol olduğunu düşündüğü için petrol sahalarıyla ilgilenmekte ve bunun dışındaki zenginliklerle ilgilenmemektedir. Oysa Afrika geleceğin tarım alanıdır ve insanların en temel ihtiyaçları tarımdan karşılanır. Açlık ve hastalıkla nüfusu iyice azalan bu kıta büyük tarımsal fazlalık verecek potansiyele sahiptir ve özellikle Çin burada yer tutmak için uğraşmaktadır.

Altı delik ayakkabı giyen, Müslüman kökleri olan, Afrikalı ile akraba olan Obama Hangi kimliği ile ön plana çıkacaktır? İslam dünyası petrol değerli olduğu sürece ilgi odağı olacaktır, Eğer enerjide dönüşüm yaşanırsa kimse onlarla ilgilenmeyecektir. Bana göre dünyadaki yeni düzen bu yönde oluşmaktadır. Obama’nın Müslüman geçmişi onlara düşman sayılmasını engellemek için kullanılabilir ama asıl önemlisi Afrika için bir dost ve umut olmasıdır. Afrika’dan söz açılmışken Somali’deki korsanları göz ardı edemeyiz. Yakında birisi düzen sağlama görevini üstlenecektir ve bu Afrika’nın kapısından girmek anlamını taşıyacaktır.

(Star, Mahir Kaynak)

Reyting Sistemi Nasıl İşliyor?

Tarih: Dec 29 2011

Son günlerin en önemli sorunlarından biri olan reyting tartışmaları, bugüne kadar göz ardı edilen bazı gerçeklerin şimdilik gün yüzüne çıkarılmasına yetmiş gözükmüyor.

Tartışma kamuoyuna sadece sıradan bir reyting manipülasyonu gibi yansıdı. Oysa mesele bu kadar basit değil. İsmail Kizir meselenin bir boyutunu bir süre önce, tumgazeteler.com’da “Reytinglerde Mossad parmağı” başlıklı yazısında kaleme almıştı. Kizir şimdi de, “Reyting operasyonu: MOSSAD operasyonu!” başlıklı, önemli bilgilere yer veren benzer bir yazı daha kaleme aldı.

Bizde yazılmışları tekrarlamak yerine, meselenin başka bir boyutunu ele alalım. Türkiye enflasyon, trafik canavarı, reyting canavarı gibi aktif ‘terör’faaliyetlerinin en merkezinde yer alan bir ülke. Elbette sadece Türkiye değil, neredeyse tüm dünya.

Bu terörlerden enflasyonla ilgili iyimser rakamlar konuşuluyor. Yorumların ne kadar gerçek olduğunu, küresel para terörüne vakıf insanlara bırakmak gerekiyor. Ama son birkaç yıldır, oyun daha fazla derinleşmişe benziyor. Batının halen yaşamakta olduğu krizin en büyük faturasını, Çinlilerin ödeyeceğinden kuşku yok. Bu nedenle, Çin’e ‘bizi ayakta tut, yoksa altımızda ezilirsin’ diyorlar.

Para teröründe bazı ülkelerin dış borçlarını vermekle yetinerek, reyting terörüne dönelim. İngiltere 9 trilyon dolar, Fransa 5 trilyon, Almanya 4,9 trilyon, Hollanda 2,5 trilyon, İtalya 2,5 trilyon, İspanya 2,4 trilyon, İrlanda 2,3 trilyon, Belçika 1,3 trilyon, İsviçre 1,2 trilyon, İsveç 1 trilyon, Yunanistan 557 milyar, Danimarka 607 milyar, Norveç 558 milyar, Portekiz 537 milyar, Avusturya 809 milyar, Polonya 276 milyar, Finlandiya 383 milyar olmak üzere, Avrupa’nın 40 trilyon dolara yaklaşan bir dış borcu var.

IMF verilerine göre; dünyanın toplam GSH’sı 61 trilyon dolar. Avrupa’nın iç borçlarını da eklediğinizde toplam borcu, dünyanın yıllık gayri safi hâsılasına eşit. Amerika, Japonya, Kanada, Avustralya gibi yüksek borçlu ülkeler de eklenirse, ülkelerin dış borçları akıl almaz boyutlara ulaşıyor. Mesela, yeni doğan her İrlandalı çocuk 503 bin, her İsviçreli 153 bin, her Hollandalı 147 bin, her İngiliz bebek de 147 bin dolar borçla gözünü açıyor dünyaya.

Kısaca parasal terör böyle… Peki, birkaç istisna hariç her ülke borçlu ise alacaklılar kim? Asıl kritik soru bu olsa gerek. Hemen her ülkenin alacaklısı, farklı bir ülke veya banka gibi gösteriliyor. Oysa dünyadaki bütün insanların borcu, sadece beş kişiye… Çoğunluğu ise İngiltere’deki R ile Amerika’daki R’ye. Onlarca trilyon dolarlık servetlerine karşın, bu iki R ailelerinin soyadını taşıyan hiç kimse zenginler listesinde yer almaz. Çünkü bunlar varlıklarını, kurmuş oldukları onlarca vakfın üzerinde göstererek; hem isimlerini gizlerler, hem de vergi muafiyeti elde ederler.

Öyle bir sistem inşa etmişler ki, -sanki- asıl alacaklıyı ortaya çıkarmak sanıldığı kadar kolay değil. Fakat küresel şeytanî düzeneği biliyorsanız şayet meseleyi çözmek sanıldığı kadar da zor olmuyor.

* * *

Toplumun süt annesi, eğiticisi ve bakıcısı durumundaki medya ya da özelde televizyonlar ve buradaki reytingler, sadece 3-4 milyar dolarlık pastadan pay almak kadar basit bir amaca mı hizmet eder? Yoksa asıl amaç, programlarla enkaza dönüştürülen ve yerine yenisi inşa edilen toplum zihni olmasın sakın?

Her şey televizyon patronları veya yöneticilerinin sadece reklam pastası paylaşımı kadar basit olsaydı, mesele çoktan çözülmez miydi?

Türkiye’de reyting ölçümlerini 20 yıla yakın AGB adlı bir şirket yapmış. Bu isim yıpranınca, devreye TNS adlı firma girmiş. Bu iki firma, WPP Group adlı yapıda birleşiyor. Yani adları farklı, patronlar aynı.

ABG ve TNS’nin çatı firması AC Nielsen şirketi, 1923’de Arthur Charles Nielsen tarafından Chicago’da kurulur. Sonra ‘pazarlama enformasyonu’ alanında çalışan AC Nielsen ve Nielsen şirketlerine, ‘iç istihbarat’ alanında çalışan Net Ratings ve Buzz Metrics şirketleri eklenir. Grubun Billboard, The Hollywood Reporter ve Adweek gibi fuarları ve ticari yayınlar şirketlerine, son olarak Nielsen Media Research (NMR) eklenir. NMR medya enformasyonu faaliyetinde bulunur. Tüm dünyada faaliyet gösteren NMR, merkezini 1999’da Hollanda’ya taşır. Halka açık olmadığı için kamuoyunca pek bilinmezler.

İster eski reyting ölçümcüsü AGB, ister yeni reyting ölçümcüsü TNS, isterse de çatı yapı WPP’de, Bilderberg’den CFR’ye kadar yok yok.

Kanuni gibi Osmanlı’nın en önemli Sultanı, onun vezirleri ve paşalarını gayri meşru bir hayat yaşarmış gibi gösteren, saraydaki tüm kadınların göğüslerini olabildiğince açık sunulup, entrika ve cinayetlerin hat safhada olduğu şeklinde bir sunumla, toplumsal hafıza ve bilinçaltını kirleten ahlaksız bir diziyi veya onun bunun suçu ne, onun nesi bunun neresinde diye abuk subuk isimli, her anı birbirini aldatma, tecavüz şeklinde devam eden cinsel sapkınlık aşılayan dizileri, hem finanse etmek hem de çok izleniyor göstererek, herkesi izlemeye davet etmekten daha stratejik ne olabilir?

Acaba kendi değerlerini ve ecdadını aşağılayan dizilere izin veren kaç ülke çıkar dünyada? Mustafa Kemal’le ilgili iki yapımdaki içki meselesinde kopan fırtına; Fatih, Yavuz, Kanuni, Abdulhamid olunca neden kopmaz? Ben seyretmiyorum demek yeterli mi?

Ünlü yönetmen Osman Sınav, “Reytingleri kontrol eden ülkeyi kontrol eder” demiş. Sınav’ın gördüğünü; MİT, RTÜK veya bilumum Ankara 20 yılda görememişse diyecek söz kalmaz elbet.

Son günlerdeki tartışmaları bir yana, TRT’nin başarılı Genel Müdürü İbrahim Şahin, “Reyting’lerin kontrolü, sahibi bile tam belli olmayan şirketlerde” demiş. Bizde bu ortaklığın karmaşık haritasını ortaya koyarak, meselenin kavranmasına katkı sunalım.

İşte, ekranlarda ne yayınlanacağını, kimin kime sponsorluk yapacağını, kimin ne izleyeceğini belirleyen yapının ortaklık ve ilişki haritası:

(Kemal Özer, 28.12.2011)

Reytingleri kontrol eden ülkeyi kontrol eder

25 şirkete eşzamanlı yapılan operasyon gündeme bomba gibi düştü. Bunu görünce, okuyucularımıza, “Reytinglerde MOSSAD parmağı” özel haberini hatırlatmadan edemedim.

Bilindiği gibi bir kaç sene evvel, reyting tartışmaları almış yürümüş, biz de bu konuyu derinlemesine bir şekilde incelediğimizde, MOSSAD izine rastlamış ve özel bir haber yapmıştık.

Daha sonra, TRT Genel Müdürü İbrahim Şahin, yaptığı yazılı bir açıklamada, “Reyting’lerin kontrolü sahibi bile tam belli olmayan şirketlerde” diyerek, haberimize atıfta bulunmuştu ve bunu da haberleştirmiştik.

Henüz, operasyonun tam detayları elimize gelmedi. Görünen o ki, operasyon AGB’ye yapılmış. Fakat, hemen aşağıda tekrar yayımladığımız yazımızı dikkatlice okursanız, oyunun devam ettiğini, AGB’den sonra reyting ölçümlerini halihazırda yapan şirket TNS’in sahibinin aynı şirket olduğunu göreceksiniz: WPP! Bakalım TNS’in üzerine de gidebilecekler mi? İşte birkaç yıl evvel yaptığımız, yüzbinlerce kişi tarafından okunan, yüzlerce internet sitesi tarafından alıntılanan ve TRT Genel Müdürü’nün resmi açıklamasında atıf yapılan o haber:

TİAK nedir

Herşeyden önce, TİAK nedir bilmeyenler için kısaca açıklayalım istiyoruz.

TİAK, Televizyon İzleme Araştırma Kurulu IAA Uluslararası Reklamcılık Derneği şemsiyesi altında 1992 yılında oluşturulmuş Reklam verenler, Reklamcılık ve TV yayın kuruluşları katılımıyla oluşturulmuş bir Birleşik Endüstri Komitesidir.

Bu komitenin ana amacı tüm ülkedeki binlerce işverenin milyarla ifade edilen reklam bütçeleri en etkin biçimde kullanması, pazarlama politikalarına yön verebilmesi, reklam ve medya ajanslarının doğru hedef kitlelerine ulaşabilmesi, ülke ekonomisinin yaşam kanallarından reklam ve pazarlama endüstrisinin gelişmesine hizmet etmektir. Komite, sistemin işleyişini ve verileri kontrol eden denetçiyi de atamaktadır. AGB`nin tepki alması üzerine, açtığı son ihale ile atadığı denetçi TNS Piar dır.

TRT Genel Müdürü`nden Türkücü İbrahim Tatlıses`e hatta sokaktaki simitçiye kadar herkesin hışımla üstüne gittiği AGB, artık reyting ölçümünde söz sahibi değil… Reyting ölçümlemesi için yaklaşık 20 yıl aradan sonra Televizyon İzleme Araştırma Komitesi(TİAK) tarafından düzenlenen ilk ihaleyi kazanan TNS Piar, böylece AGB`nin 20 yıllık tartışmalarla ve `şaibe` söylentileriyle yıpranan iktidarına da son verdi… Peki ama 3,3 milyar dolarlık reklam sektöründe yaklaşık 1.8 milyar doların paylaşılmasındaki tek ölçüt olan reyting ölçümleri bu yeni dönemde nasıl yapılacak? İhale süreci nasıl gerçekleşti? TNS Piar, 20 yıllık AGB`nin elinden ihaleyi nasıl söküp aldı?

Ya da gerçekten aldı mı? Bizler bir oyunun parçası mıyız? İşte tüm bu soruların cevabını tümgazeler.com olarak araştırdık ve ortaya gerçekten de düşünülmesi gereken bir tablo çıktı. Şimdi bu tabloyu sizler için sunuyoruz.

Şimdi biraz geçmişe dönelim

Önce bu ihale sürecini kısaca hatırlayalım isterseniz.

Pazarlama sektörünü yakından takip edenlerin hatırlayacağı üzere, TİAK uzun zamandır yerden yere vuruluyor.

İbrahim Tatlıses ölçümlerin manipüle edildiğini haykırdı.

TRT Genel müdürü elinde denek listesi ile “Gizli olması gereken denek listeleri ortalarda dolaşıyor. TİAK`ın ölçümleri artık güvenilmezdir” diyerek basın toplantıları düzenledi. Pek çok yapımcı ve yönetmen, TİAK`ı eleştiri bombardımanına tuttu.

Televizyon kanallarının büyük çoğunluğu, 1.8 milyar doların paylaşılmasındaki tek ölçüt olan reyting sisteminin patronları AGB ve TİAK`a isyan etti.

Bu son tartışmalar her defasında canla başla AGB`yi savunan TİAK içinde bardağı taşıran son damla olmuş ve TİAK AGB`nin yanı sıra GFK ve TNS PİAR`ın da katılacağı bir ihale düzenleyeceğini duyurmuştu.

İşte o ihale geçtiğimiz günlerde sonuçlandı ve dünyanın 34 ülkesinde yıllardır reyting ölçümleri yapan TNS Piar reytinglerin yeni patronu oldu. TİAK`ın açtığı ihaleyi kazanan TNS Piar adlı şirket 2011 yılından itibaren TV ölçümleri yapacak.

Ancak söz konusu reklam sektörünün neredeyse tümünü etkileyen böylesi önemli bir ihale olunca, tumgazeteler.com olarak, ihalenin perde arkasını araştırmadan duramadık. Şimdi konuyu kısaca böyle hatırladıktan sonra gelelim TNS Piar`a.

Reytinglerin yeni patronu: TNS PİAR

Piar araştırma 1975 yılında kurulmuş Türkiye`nin ilk araştırma şirketlerinden biridir. 1994-2000 yılları arasında Piar, dünyanın önde gelen araştırma gruplarından biri olan TNS`nin modelli çözümlerinin Türkiye lisansörü olmuş, ek olarak 1997 yılından beri devam eden “Türkiye basın izleme araştırmasını da yine bu yakın ilişkinin bir sonucu olarak Piar-TNS konsorsiyumu yapmaya hak kazanmıştır. TNS PİAR, 2000 yılından bu yana 80 ülkede 15.000`den fazla çalışanı ile faaliyet gösteren TNS grubuna ait bir kurum olarak özellikle tüketici, finans, teknoloji, sağlık, otomotiv, medya, perakende sektörlerinde ve sosyal siyasi araştırmalarda uzmanlaşmış ekipleri ile faaliyetlerini sürdürmektedir. TNS grubu, 29 Ekim 2008 tarihinde sonuçlanmış bir anlaşma çerçevesinde WPP`nin bilgi, iç görü ve danışmanlık bölümü olan “Kantar Grup”un bir parçası olmuştur. Kantar Grup, yani KMR.

Püf noktası: Eski ölçümcü AGB ile yeni ölçümcü TNS`in sahibi aynı!

Buraya kadar her şey normal. Şimdi sürekli ismi geçen WPP`yi bir tanıyalım.

WPP, dünyada 106 ülkede iletişim hizmetleri alanında faaliyet gösteren bir şirketler Grubudur. Grubun şirketleri reklam, pazarlama veri hizmetleri, öngörü ve danışmanlık, halkla ilişkiler ve kamu işleri alanlarında faaliyet göstermektedir.

Nielsen ise; ACNielsen aracılığıyla pazar konumları ve pazarlama enformasyonu alanında, Nielsen Media Research aracılığıyla medya enformasyonu alanında, Net Ratings ve Buzz Metrics aracılığıyla çevrimiçi istihbarat sektöründe, Billboard, The Hollywood Reporter ve Adweek aracılığıyla ticaret fuarları ve ticari yayınlar alanlarında faaliyet gösteren uluslararası bir enformasyon ve medya şirketidir. Halka açık olmayan Nielsen`in merkezi New York da bulunmaktadır. Şirket, 100`den fazla ülkede faaliyet göstermektedir.

Nielsen, Türkiye`de Nielsen Araştırma Hizmetleri Ltd. Şti. (Nielsen Türkiye)`yi ve AGB Türkiye`yi kontrol etmektedir. Bu şirketlerden sadece AGB Türkiye, televizyon izleyici ölçüm hizmetleri (TAM hizmetleri) pazarında faaliyet göstermektedir. AGB Türkiye, AGB NMR tarafından kontrol edilmektedir. AGB NMR`ın kontrolünde Nielsen, WPP ile %50-50 ortaklığa sahipti

Bu şirketlerin haricinde AGB NMR`ın %50 hissesi WPP`ye aittir.

AGB NMR, Nielsen ile WPP arasında 28.02.2005 tarihinde imzalanan Ortak Girişim Sözleşmesi ile %50-50 ortaklık seklinde oluşturulmuş bir girişimdir. Şirket, AGB Türkiye`yi kontrol etmekte ve TAM hizmetleri pazarında faaliyet göstermektedir.

TAM hizmetleri, ulusal çapta aralıklarla veya sürekli olarak yapılan televizyon izleyicisi tahminlerini kapsamaktadır.

Yani TİAK`ın çok iyi bildiği gibi TNS firması 2008 yılında AGB`nin de bağlı olduğu WPP grubu tarafından satın alınmıştır. Özetle görülüyor ki her iki şirkette WPP grubuna bağlıdır

Mossad bağlantısı

AGB`nin eski sahibi, basın kralı olarak bilinen ve dünyada sayısız yayın organından oluşan dev bir kartelin sahibi Robert Maxwell idi. James Bond filmlerine ilham kaynağı olan, şaibeli ölümüyle beraber pek çok sırrı ve tartışmayı ardında bırakan Maxwell`in MOSSAD ajanı olduğu yolundaki iddialar hala canlılığını koruyor.

Yahudi medya patronu Robert Maxwell, 1991 tarihinde esrarengiz bir şekilde denize düşerek ölmüştü.

WPP`nin sahibinin ise, İngiliz Yahudiler listesinde rastladığımız bir isim, Martin Sorrell olması, TİAK`dan Nuri Çolakoğlu ve AGB`nin başındaki isim Kadriye Arzu Eder`in de musevi asıllı olmaları, bize manidar geliyor.

Martin Sorrell

Nuri Çolakoğlu

Medyanın bağımsızlığının gelirine, gelirinin alacağı reklamlara, alacağı reklamların da reyting ölçümlerine bağlı olması, istihbarat örgütlerinin bu alanı kontrol istemelerinin mantıksız olmadığını düşündürüyor. Bu da bize, Yönetmen Osman Sınav`ın bir röportajında söylediği “Reytingleri kontrol eden ülkeyi kontrol eder” sözünü hatırlatıyor.

(İsmail Kizir)