İran’da Nükleer Fizikçiler Birer Birer Öldürülüyor
İran’da son iki yılda dördüncü nükleer fizikçi öldürüldü. Son kurban nükleer tesis görevlisi ve öğretim üyesi 32 yaşındaki Mustafa Ahmedi Ruşan oldu. Atom bombasına sahip olacağı endişesiyle, ABD başta olmak üzere Batı’nın sert yaptırımlar uyguladığı İran’da nükleer fizikçiler bir bir öldürülüyor veya kaçırılıyor. Ülkedeki nükleer tesislerde meydana gelen gizemli patlamaların da arkası kesilmiyor. İranlı bir nükleer fizikçiye son saldırı ise, Tahran’ın karşılaştığı yaptırımlara cevap olarak dünya petrol ticareti için kritik öneme sahip Hürmüz Boğazı’nı kapatma tehdidinde bulunduğu günlerde geldi. Natanz kentindeki nükleer tesiste çalışan 32 yaşındaki Mustafa Ahmedi Ruşan, dün başkent Tahran’da uğradığı bombalı suikast sonucu yaşamını yitirdi. Motosikletli 2 saldırganın, Ruşan’ın hareket halindeki aracına yapıştırdığı mıknatıslı bombanın patlaması sonucu 2 kişi de yaralandı.

8 binden fazla santrifüj kapasitesi ile ülkenin en büyük uranyum zenginleştirme tesisi Natanz’da ticari işler müdür yardımcısı olarak görev yapan Ruşan, gaz ayrıştırmasında kullanılan polimerik katmanların inşasıyla ilgilenen bir kimyagerdi. Raşun, aynı zamanda İran’ın bilim alanından en seçkin üniversitelerinin başında gelen Şerif Üniversitesi’nde öğretim üyesiydi. Ruşan’ın öldürülmesi Mesud Ali Muhammedi isimli üst düzey nükleer bilimcinin öldürülüşünün ikinci yıldönümüne rastladı.
İRAN: FAALİYET DURMAYACAK
Daha önce suikasta kurban giden İranlı nükleer bilim insanlarının öldürüş şekli ile Ruşan’a düzenlenen suikastin aynı olduğuna dikkat çeken uzmanlar, söz konusu saldırıların arkasında aynı kaynakların olduğunu düşünüyor. Uzmanlar Batı’nın gizli savaş yöntemi ile İran’ın nükleer faaliyetlerini yavaşlatmayı hedeflediğini savunuyor. Daha önceki saldırılardan da ABD ve İsrail gizli servislerini sorumlu tutan İran’dan suikastle ilgili ilk tepki İran Cumhurbaşkanı Yardımcısı Muhammed Rıza Rahimi’den geldi. Rahimi, “Bugün, terörle mücadele ettiğini ileri sürenler bilim insanlarımızı hedef alıyor. Ancak bilmeliler ki bu saldırılar nükleer faaliyetlerimizi durdurmayacak” dedi. İran yarı resmi Fars ajansına konuşan Tahran Vali Yardımcısı Safar Ali Bratloo da, “Daha öncekiler gibi bu saldırının da arkasında İsrail var” diye konuştu. Ruşan’ın nükleer alanlarda çalıştığını doğrulayan İran Atom Enerjisi Kurumu’ndan, “Amerika ve Siyonist rejimin bu türden çirkin saldırılarının kendilerini nükleer yolda ilerlemekten alıkoyamayacağı” açıklaması geldi. Batılı ülkeler İran’ın sahip olduğu yüksek derecede zenginleştirilmiş uranyumu silah üretiminde kullanılabildiğini savunuyor. Nükleer enerji üretme hakkı bulunduğunu belirten İran ise uranyum zenginleştirme faaliyetlerinin sınırlanmasını reddediyor.
HÜRMÜZ’DE GERGİNLİK
ABD ile İran arasındaki Hürmüz Boğazı krizine Usame bin Ladin’in öldürüldükten sonra Hint Okyanusu’na atıldığı ABD donanmasına ait Carl Vinson uçak gemisi de dahil oldu. Geminin Basra Körfezi ve Hürmüz Boğazı’nı da içine alan bölgeye eskortlarıyla birlikte ulaştığı öne sürüldü. İran, bu ay içinde 10 günlük deniz tatbikatı yaptığı ve şubatta da yeni bir tatbikat yapacağı Hürmüz Boğazı’nı, kendisine karşı uygulanan yaptırımlara karşılık kapatma tehdidinde bulunuyor.
Deprem Hatırası
Yeni Zelanda’yı, 22 Şubat’ta vuran 6.3 büyüklüğündeki deprem 166 kişinin ölümüne, yüzlerce kişinin yaralanmasına ve binlerce binanın yerle bir olmasına neden oldu. Çok sayıda ev, yakınlarındaki tepelerden düşen dev kaya parçalarının altında kaldı. Ancak doğal afetin olumsuz etkilerini nakde çeviren de oldu. Evine düşen 30 tonluk kaya parçasını internetten 71 bin TL’ye satan Phil Johnson, parayı depremzedelere bağışladı. Kayalarla birlikte yaşayanlar da var. Betty McGrail (80) evinin salonunda kaya parçasını misafir ediyor. McGrail, ekiplerin gelip kayayı almalarını ve çatıyı onarmalarını bekliyor. (Habertürk, Mart 2011)
Avrupa Çökerken Biz Nereye?
Avrupa Birliği, 2. Dünya savaşının kan, kin ve cesetleri üzerine kurulmuş korku imparatorluklarının bir araya gelerek başka bir korkuya karşı bloklaşmasıdır.
Kapitalizme kullu Hıristiyanların topraklarında, onların koydukları kural, kaide ve hedefler çerçevesinde bir araya gelen tüccarlar kulübüdür.
Buraya eşit şartlarda Türkiye’nin alınması pazarın kuruluş amaçlarına ve çıkarlarına da uygun değildir. Bunun için Türkiye bu kapıda yarım asırdır boşuna bekletilmemektedir.
2. Dünya savaşından sonra düşman kardeşlere haline gelen Avrupa uluslarını karıştırma-barıştırma projesi ve Avrupa üzerine karabulut gibi çöken Amerikan hegemonyasını kırma operasyonudur ayrıca.
Bu Dünya savaşından sonra Yunanistan hariç tüm doğu ve orta Avrupa tamamen Sovyetlerin fili ve siyasi işgali altına girdi. Varşova Paktının sınırları İtalya, Avusturya, Almanya’dan, Danimarka, İsveç, ve Finlandiya’ya dayanıyordu çünkü.
Avrupa’nın birlik ve beraberliği Amerika’nın boyunduruğundan kurtulmak kadar Sovyet tehdidi karşısında birlik olmaktı.Bu birliğin kurulmasını Amerika destekledi bile.
Avrupa Birliğinin güçlenmesiyle Amerikan’ın Almanya’daki fiili işgali de son buldu. Amerikan ordusundan boşalan yerleri Alman ordusu kendisi doldurarak Avrupa’da 2. Dünya savaşıyla kaybettiği pozisyonunu tekrar yakaladı. Yeniden Almanya’sız bir Avrupa’yı hayal etmek şimdi imkansız .
Kapitalist Bloka karşı ayakta durmaya çalışan Komünist Blok yıkılınca orta ve doğu Avrupa’da, Orta Asya’da birçok uluslar da bağımsızlıklarına kavuştu. Gerilim üreterek dünyayı Kapitalist ve Komünist iki Blok’a bölen iki güç dünya sahnesinden çekildi yerini Amerikan jandarmalığına terk etti.
Bir tarafta dünyada rakipsiz kalan ABD, öte tarafta Almanya tam bağımsızlığına kavuşmuş ve de Doğu Almanya’yı tekrar sınırları içine alarak Avrupa birliğinin lokomotif gücü haline geldi.
Fransa çöküşünün vadesini Avrupa Birliği projesiyle biraz daha uzattı. Almanya’ya yaslanarak ayakta durdu.
İngiltere Amerika ile olan ilişkilerinden dolayı birliğe hep mesafeli ve Euro dışında kaldı. Şimdi de, “Euro’ya hayatta başarılar diliyorum” diyor. (Davit Cameron)
Yunanistan, İspanya, Portekiz, İrlanda, İtalya, Polonya ekonomilerinin SOS vermesi tüm Avrupa’yı huzursuz etmiş ve Avrupa Birliği hayallerini de büyük bir düş kırıklığına uğrattı.
Bulgaristan, Romanya, Hırvatistan, Slovenya hatta Macaristan gibi küçük ülkeler çöpçü balıklar gibi büyük balıkların parazitleriyle yaşamaya çalışsalar da Avrupa Birliğinin çöküşü en çok bu devletleri etkileyecek.
Menfaatler üzerine kurulan birlikteliklerin ömrü çıkarların bittiği yerde son bulur. Menfaatlerin kesiştiği yerde birlik ve beraberlik yerine ayrılık şarkıları başlar.
Sarkozy’nin kaprisleri, Merkel’in inadı, İngiltere’nin kibri, Akdeniz ülkelerinin krizleri, Balkan devletlerinin yoksullukları Avrupa Birliğine havlu attıracak duruma getirdi.
Deniz tükendi. Kurtarıcılar bile bu çöküntüden kendilerini kurtarmanın telaşına düştüler. Şimdi herkes bu çıkmazdan nasıl çıkacaklarını düşünüyor.
Zaman kaybetmek, kendimizi kandırmak istemiyorsak kendi çekim alanımızda, kendi geleceğimizin planlarını yapmak, temellerini atmak, inşaatına başlamak gerçek dostlarımız ve komşularımızla kendi yolumuzu tayin etmek zorundayız.
İstasyonumuza uğramayacak, uğrasa da bizi almayacakları Avrupa Express’ini boşuna beklememizin bir anlamı yok.
Herkes kendi yoluna.
(Arif Altunbaş, Aralık 2011)
Halk Neden Diktatöre Ağlamasın?
Kuzey Kore lideri Kim Jong’un ölümü sonrasında basına yansıyan görüntüleri değerlendiren Mehmet Kıvanç, ‘Halk neden bir diktatöre ağlamasın’ diye soruyor.
Bir diktatör daha öldü. Ölüm gerçeği onu da yakaladı. Kuzey Kore lideri Kim Jong İl’den bahsettiğim anlaşılmıştır sanırım. Uçak korkusu vardı. Bu nedenle sadece karayolu ile seyehat ederdi. Uzun yolculukları trenle yapardı. Yurtdışına çıkışı çok nadirdi. Onu da sadece trenin gidebileceği ülkelere yapardı. Bir ara Moskova’ya da gitti. Yolculuğu iki ay sürdü. Ölümü de trende oldu. Yine ülkesinde bir şehri ziyarete gidiyordu. Ama ölüm onu trende yakaladı.
İşin bu kısmı değil beni ilgilendiren. Diktatörün ölümünden sonra yayınlanan görüntüler var. Hani öldü diye ağıt yakan, kendini yerlere atan, paralayan tipleri gösteriyorlar. Gazetelerde ilginç yorumlar var. Kuzey Kore halkı 17 yıldır ülkeyi demir yumrukla yöneten diktatörün ölümü için aslında içten içe seviniyormuş ama mecburen ağlamak zorundaymış. Görüntülerde belki biraz hamaset var, biraz kurgu var ama Kuzey Korelilerin hiçte zorunlu oldukları veya korktukları için ağladıklarını sanmıyorum.
Öncelikle halk neden bir diktatörün arkasından ağlanmasın. Neden o insanı halkı sevmesin. Belki bize göre ülkesini demir yumrukla yönetti. Belki kendisine muhalif olanları ezdi kırdı geçirdi. Darağaçları kurdurdu. Kurşuna dizdirdi. En küçük muhalefeti susturmak için en sert tedbiri aldı. Gazeteleri kapattı, interneti yasakladı.
Ama hiç mi sevenin yok o ülkede. En azından ona bağlı askerler ağlar ki ordu mevcudu 2 milyon civarında. Toplam nüfus zaten 20 milyon.
Kim Jong-il (1988)
Şöyle bir geçmişi hatırlarsak tarihte nice diktatörler vardı. Kitleler onlar için öldü. Dünya savaşları çıkardılar. Tek bir sözleriyle onbinler ölüme yürüdü. Sadece baskı ve korkuyla bunları izah etmek yanlış olmaz mı?
Kendi tarihimize de bakalım. Bir dönemi hatırlayalım. Muhaliflere hapis, özgür basını susturma, düşman görülen halkın dini ibadetlerini bile yapmasına engel olma, binbir çeşit yasak, darağaçları, yargısız infazlar, şehirleri bombalama veya sürgün. Tıpkı Kuzey Kore’de günümüzde yapılanlar gibi. Şehirler, halklar ayrı ama yapılanlar aynı.
Ama hepsi geçmişte bir dönem Türkiye’de yaşanan gerçekler.
O günlere dönelim. Halkına tüm bunları yapanların arkasından ağlayan onbinler yok muydu? Günlerce yas tutulmadı mı? Özel günler tertip edilmedi mi? Eleştirmenin dahi suç sayılması için yasalar çıkarılmadı mı?
Hatta yıllar sonra bile yaslar tutulmuyor mu? Gözlerden yaş akmıyor mu?
Şimdi Kuzey Kore halkıyla dalga geçenler, ağlayışları sahte diyenler şöyle bir durup geçmişe bir göz atsın. Devlet başkanları için kendini yerden yere atan, ağlayan Kuzey Kore halkının görüntülerini gülerek veya acıyarak seyredenler, türlü türlü yorumlar yapanlar, önce kendi tarihlerine bakmalı değil mi?
(www.ozgunyuruyus.com, Aralık 2011)
Troy Davis İdam Edildi
20 yıl önce bir polis memurunu öldürdüğü gerekçesiyle ölüm cezasına çarptırılan Troy Davis, zehirli iğneyle idam edildi. Avrupa Konseyi’nden ABD yönetimine yapılan “idamı durdur” çağrısı da dikkate alınmadı.
ABD’nin Georgia Eyaleti’nde bir polis memurunu öldürmekle suçlanan siyahi Troy Davis idam edildi. 42 yaşındaki mahkumun Perşembe sabahı Jackson kentindeki eyalet cezaevinde zehir şırıngasıyla hayatına son verildiği belirtildi. Avukatları, müvekkilleri hakkındaki kanıtların yanlış ve yanıltıcı olduğunu iddia ettikleri Davis ile ilgili kararın durdurulması için son ana kadar mücadele ederek Amerikan Yüksek Mahkemesi’ne başvurdu. Hakimlerin başvuruyu incelemesi uzun sürdüğü için infaz dört saat ertelendi ancak olumsuz karar çıktı.
Bu dakikalarda Beyaz Saray önünde toplanan 100 kişilik grupla hapishane önünde toplanan yüzlerce kişi, kalabalık bir polis gözetimi altında, pankart ve dövizlerle, Davis’in idam kararını protesto etti.
ABD Avrupa Konseyi’ne kulak vermedi
Avrupa Konseyi de , ABD yönetimine dün yaptığı çağrıda, Davis’in idamının durdurulmasını istemişti. İdam cezasının ”insanlık dışı” olduğu ve bu cezanın Avrupa Konseyi ülkelerinin tamamında kaldırıldığı hatırlatılan açıklamada, ABD’deki bazı eyaletlerde kaldırılan bu cezanın, artık tüm eyaletlerde gündemden çıkartılması istenmişti.
Cinayet silahı bulunamadı
Davis, 1989 yılında Georgia Eyaleti’ne bağlı Savannah kentinde Mark MacPhail adlı polis memurunu öldürdüğü gerekçesiyle 1991 yılında idam cezasına çarptırılmıştı. Olaya tanık olan 9 kişiden 7’si Davis’in aleyhinde verdiği ifadesini daha sonraki yıllarda geri almış, bazı tanıklarsa kendilerinden polis zoruyla ifade alındığını söylemişlerdi. Sonradan ortaya çıkan yeni tanıklar ise bir başkasının kendilerine ‘cinayeti ben işledim’ dediğini açıklamışlardı. Cinayet silahıyla, olay yerinde parmak ve DNA izi bulunamamıştı. Troy Davis son ana kadar suçsuz olduğunu savunmuştu.
(Deutsche Welle, Aralık 2011)





