Yolunu Arayan Irak
1921′de Şerif Hüseyin’in oğlu Faysal’ın Bağdat’ta ‘kral’ olarak taç giymesiyle tarih sahnesine çıkan, ardından 1932′de İngiltere’den bağımsızlığını resmen kazanarak ‘Irak Krallığı’ adını alan günümüzün Irak’ı, kuruluşundan bu yana huzurlu ve sakin çok az zaman geçirdi. Modern Irak’ın tarihi, okuyanların içini karartacak şekilde katliamlardan, sürgünlerden, darbelerden, kısacası acıdan ibarettir.
Geçtiğimiz yüzyılda Irak’ta yaşananlardan kabaca yapılacak bir seçki bile, trajedinin boyutlarını göstermeye yetecektir:
Irak’taki kitlesel isyanların ilki 1915 yılında Necef’te yaşandı. Şii ulema, kısa zaman içinde binlerce insanı organize etti. Sonuç çarpıcıydı: Osmanlı Necef topraklarında son nefesini verdi, yerine İngiliz idaresi geldi.
Şii tebaanın İngiliz efendilerden duyduğu hoşnutsuzluğun ortaya çıkması uzun sürmedi. 1918′de patlak veren ve aralıklarla 1921′e kadar süren kitlesel başkaldırmalar, aynı yılın Şubat ayında vahşi bir biçimde bastırıldı. Faysal’ın tahta çıkmasının ve yeni bir devletin doğuş seremonisinin gölgede kalmasını istemeyen İngiliz kuvvetleri, 9 binden fazla isyancıyı öldürdü.
1924′te bu defa Kürtler ayaklandı. İngiliz Kraliyet hava kuvvetlerine ait uçaklar, Süleymaniye kentine havadan bomba ve hardal gazı attılar. Binlerce insan hayatını kaybetti, binlercesi de benzer saldırılara hedef olmamak için sığındıkları çöl şartlarında açlık ve susuzluktan öldü.
1927′de yeni bir Şii ayaklanması yaşandı. Ancak bu sadece Irak’a özgü bir ayaklanma değildi. Suriye ve Suudi Arabistan da aynı dönemlerde kitlesel isyanlarla sarsılıyordu. Sonuç aynıydı: İngilizler Şiileri bir kere daha güç kullanarak susturdular.
Hükümetin koyduğu yeni vergilere isyan eden halkın 1931′de Irak’ın çeşitli kentlerinde başlattığı genel grevler, kısa zamanda ayaklanmaya dönüştü. Kuzey Irak’ta Kürtler, orta ve güney bölgelerde ise Süryaniler kitlesel gösterilere başladı. İngiliz kuvvetlerinin yardımıyla bastırılan olaylarda binlerce Kürt ve Süryani öldü. 1932′de Irak, bağımsız bir devlet olma hakkını elde ederken, çıkan olaylar sırasında İngiltere’nin Musul Başkonsolosu öldürüldü.
Irak’ta gölgede kalmış bir dini grup olan Kürt Yezidiler 1935′te ayaklandıklarında seslerinin kısılması üzün sürmedi.
1930′ların aynı zamanda Türkiye’nin doğusunda da yoğun şekilde isyanlara sahne olması dikkat çekicidir.
1946′da İran-Irak sınırında kurulan Mahabad Kürt Özerk Cumhuriyeti, aynı yıl içinde İran ordusunun baskınıyla ortadan kaldırılınca, cumhuriyetin kuruluşuna destek veren Barzan aşireti de Kuzey Irak’a geri döndü. Aşiretin önemli isimlerinden Mustafa Barzani, Irak’ta idam edileceğini anlayınca Sovyetler Birliği’ne kaçtı. Nitekim ağabeyi Ahmed Barzani Irak mahkemelerinde yargılandı, ancak beraat etti. 15 yıl sonra, Barzani aşireti ve diğer Kürt oluşumlarının desteklediği bir Kürt ayaklanması 1961-75 arası Irak’ın başlıca iç meselesi haline gelecektir.
Bu dönemde, Irak’ta hâkim olan krallık rejimi ‘siyasal istikrar’ını ülke içinde isyan eden farklı grupların askeri güçle bastırılmasına borçluydu. Nitekim, 1940′lardan itibaren devletin kılıcı komünistleri biçmeye koyuldu. Tanınmış komünist liderlerden Yusuf Selman Yusuf, Zeki Besim ve Muhammed Şalabi, 1948′de idam edildiklerinde, mensubu oldukları siyasal hareket de büyük ölçüde darbe almıştı.
Irak, 1958′in 14 Temmuz’unda ilk askeri darbe ile tanıştı. 23 yaşındaki son Irak Kralı Gazi, aile fertleriyle birlikte kaçmaya çalışırken Bağdat’taki sarayının kapısında öldürüldü.
Darbeyi düzenleyen ekibin başı General Abdülkerim Kasım, 1963′te bir karşı darbeyle devrilerek idam edildi. Irak’ın yeni lideri Abdüsselam Arif, 13 Nisan 1966′de esrarengiz bir helikopter kazasında ölünce, yerine kardeşi Abdurrahman Arif geçti. İktidarı sadece iki yıl süren Abdurrahman Arif, 31 Temmuz 1968′de düzenlenen Baas darbesiyle görevden uzaklaştırıldı.
Ahmed Hasan el Bekir ve kuzeni Saddam Hüseyin, artık Irak’ın yeni hâkimleriydi. El Bekir 1979′da ‘sağlık gerekçeleriyle’ iktidardan uzaklaştı, yerine Saddam geçti.
Saddam Hüseyin dönemi, daha yakın olması ve sıkça medyada yer alması sayesinde diğerlerine oranla daha ayrıntılı bir şekilde biliniyor. Saddam’ın Irak Şiilerine ve Kürtlerine karşı düzenlediği iki büyük katliam, Duceyl ve Halepçe de öyle:
Saddam Hüseyin’e karşı 8 Temmuz 1982′de Şiilerin çoğunluğu oluşturduğu Duceyl kentinde girişilen başarısız bir darbe teşebbüsünün ardından yakalanan 800′e yakın şüpheliden 148 tanesi idam edildi.
Asılanlardan bazılarının olaya hiçbir şekilde karışmadıkları da ortaya çıktı. Saddam Hüseyin, 2003′te Irak’ın ABD tarafından işgalinden sonra yargılandığı davada Duceyl için de hüküm giydi.
Halepçe’de ise, bu defa Sünni Kürtler hedefti. 13 Mart 1988′de isyancı Kürtlerin merkezlerinden Halepçe kentine saldıran Irak ordusu, 5 binden fazla insanın hayatını kaybetmesine yol açtı. Saldırı sırasında kullanılan kimyasal silahlar, binlerce insanı da sakat bıraktı.
İşte bugün gördüğümüz karmaşık Irak manzarasının arka planında bütün bunlar var. On yıllar boyunca ‘istikrar uğruna’ yaşanan onca katliam ve cinayetten sonra, şimdi Iraklılar yollarını bulmanın mücadelesini veriyor. Artık başlarında acımasız bir diktatör de olmadığı için, Irak’ı oluşturan grupların birbirlerine karşı biriktirdiği kinler denetimsizce ortaya çıkıyor.
Şu kesin: Hiç de uzak olmayan bir gelecekte Irak en az üç parçaya bölünecek. “Kanlı mı olacak, kansız mı?” sorusunun cevabı ise şimdiden belli gibi.
(Taha Kılınç, Ocak 2012)
Cezayir Kanıyla Siyaset
Fransa Devlet Başkanı Nikola Sarkozy‘nin 1915- Ermeni Hadiseleri konusunun soykırım / jenosid olduğu iddiasıyla, ve bu iddiayı inkar edecek olanlara hapis ve para cezası verilmesini öngören bir kanun tasarısını Fransa Meclisi’nden geçirtmek için çalıştığı bu günlerde, konu, Cezayir ile Türkiye başbakanları arasında da bir söz düellosuna dönüştü.
Çünkü, Tayyîb Erdoğan, Sarkozy’yi eleştirirken, ‘Sen önce Cezayir’in hesabını ver. Eğer bilmiyorsan, orada askerlik yapan baban Paul Sarkozy’den öğren orada olup bitenleri.’ Erdoğan ayrıca, Sarkozy‘ye, Fransa’nın önce, 1994′da Afrika ülkelerinden Rwanda’da 800 bin insanın katledildiği büyük cinayetteki rolünü de hatırlaması gerektiğini hatırlatmıştı.
Sarkozy ise, ‘Biz kimseye ders vermediğimiz gibi, kimsenin bize ders vermesini de kabul edemeyiz.’ diyordu. Bu sözler Sarkozy ile Erdoğan arasında dile getirilirken, Cezayir Başbakanı da devreye girdi ve Cezayir’deki Nasyonal (Ulusal) Parti’den olan başbakan Ahmed Uyahya, ‘Türkiye, bizim kanımızı ticaret konusu yapmamalı. Zâten Osmanlı da bizi üç günde satmıştı.’ dedi.
***
Şimdi, bu konuda Cezayir Başbakanı‘nın tavrını nasıl değerlendirmeli?
Gerçi, 1830′lardan 1962′lere kadar Fransız emperyalizminin pençesinde kalan Cezayir’in, Türkiye’ye kırgın olması için sebebler yok değil.
Çünkü, 1530′larda, Barbaros Hayreddin’in Osmanlı’nın hâkimiyetine girmesinden sonra, 1830′lara kadar 300 yıl birlikte yaşadığımız Cezayir’in Fransız emperyalizmine düşmesinde Osmanlı’nın zaafiyeti etkili olmamıştır diyemeyiz.
Düşünelim ki, o dönem, Osmanlı’nın Mısır Valisi Mehmed Ali Paşa‘nın isyan edip, oğlu İbrahim Paşa komutasındaki bir orduyla, Osmanlı ordusunu Nizib’de yenilgiye uğrattıktan sonra, İstanbul üzerine yürüyüşe geçtiği ve ancak Kütahya’da durdurulabildiği bir dönemdir.
Ve Sultan II. Mahmûd, çaresizlik içinde, Rusya’dan bile yardım istemek zorunda kalmıştır. öyle bir dönemde. Fransa da, 300 sene öncelerden beri etkisinin tamamen kırıldığı Cezayir’de bir takım entrikalar peşindedir.
Ve Cezayir Dayısı Huseyn Paşa, (Cezayir’deki Osmanlı Valisi’ne Dayı denilirdi), o sırada Cezayir’e gelen Fransız sefirini/ elçisini -diplomatik teamüllere aykırı olarak- kırbaçlatır.
Bunu fırsat bilen Fransa, Cezayir’e ordu çıkarır ve işgal eder.
Osmanlı ise, o sırada kendi ‘Vali’siyle boğuşmaktadır. Cezayir’in gidişine sadece seyirci kalır.
Şimdi, Cezayir Başbakanı’nın ‘bizi üç günde satmışlardı.‘ dediği hadise budur ve her ne kadar bir satma sözkonusu değilse de, bir zaaf durumunon olduğu açıktır.
Şimdi, Sarkozy‘nin ermenilere sahibi çıkmaya çalışırken, elbette ki, bir takım yeni şeytanî- emperyalist emeller takib ettiği ortada. Tayyîb Erdoğan da bu durumda Sarkozy‘ye karşı çıkarken, elinde haklı ve doğru argümanlar varsa, onları kullanmak isteyecektir, tabiatiyle.
Cezayir’de müslümanların, miladî- 19. yüzyılın son yarısında Emîr Abdulqadir‘in liderliğinde verdikleri çetin silahlı mücadelelere rağmen, Fransa oradan çıkarılamamıştı, ama, 1954 yılında başlayıp 1961 sonuna kadar devam eden ve Fransa’nın 1,5 milyon müslümanı öldürmesine rağmen söndüremediği istiklal ateşi, Fransa’yı Cezayir’den çekilmeye mecbur etmişti.
Tayyîb Erdoğan, 1915- Ermeni Hadiseleri‘ni kaşımaya çalışan Sarkozy‘ye, Cezayir’deki o soykırımı ve de Rwanda‘yı hatırlatıyor, ‘Sen önce bunların hesabını ver. Eğer Cezayir’de neler olduğunu bilmiyorsan, orada askerlik yapmış olan baban Paul Sarkozy’ye sor, onun sana anlatacakları vardır.’ diyor, haklı olarak.
Halbuki, 4 sene öncelerde, Fransa’nın Cezayir’de işlediği o korkunç cinayetler yine gündeme geldiğinde, Sarkozy, ‘Babaların suçundan dolayı, çocukları sorumlu tutulamaz.’ demişti; hukukun genel prensiplerinden olan ‘cezaların şahsîliği’ prensibine sığınarak.
***
Şimdi başbakanı Uyahya, Sarkozy’den de daha keskin bir dille, Türkiye Başbakanı’na karşılık verdiğine göre, ideolojinin, kafa yapısının ve kalbinin anavatanı olan Fransa tarafından ödüllendirilmeyi bekleyecektir, tabiatiyle.
Onun İslamcı hareketlerden tedirgin olan bir laik kişi olduğu ve 1992′deki İslamî uyanışı ezen laik generallerin desteğiyle başbakanlığa geldiği biliniyor. Bu bakımdan Tayyîb Erdoğan’ın şahsiyetinin dünya siyasetine yansıyan hâkim çizgisine tepki beslemesi kaçınılmazdır.
Bu, birinci etken.
İkinci etken de, içerde İslamcı olarak nitelenen güç ve kitlelere karşı, Sarkozy’nin desteğine, himayesine daha fazla lâyık olmak çırpınışı.
Bir üçüncü faktör de şu olabilir:
1954-62 arasındaki Cezayir istiklal/ bağımsızlık savaşı günlerinde, Türkiye’nin Fransa yanında yer almasını hatırlatarak, kendi halkını Türkiye’ye karşı tahrik etmek taktiği.
Evet, o destek, bir acı fasıldır.
Çünkü, Adnan Menderes Hükûmeti, Fransa’nın Cezayir’de yürüttüğü ve yüzbinlerce-milyonlarca müslümanın hayatına mal olan kanlı imha savaşları konusunda Birleşmiş Milletler Genel Kurulu‘nda yapılan her oylamada Fransa’nın yanında yer aldı. Daha da ilginç olan ise, 27 Mayıs 1960 Askerî Darbesi sonrasında, ihtilalin lideri General Cemal Gürsel, halkın duygularını okşamak için, Menderes Hükûmeti’nin Cezayirli kardeşlerimizin yanında değil, Fransa’nın yanında yer aldığını eleştirmesi ve amma, aradan iki ay geçtikten sonra BM. Genel Kurulu’nda yapılan yeni bir Cezayir oylamasında, Türkiye’nin yine Fransa’nın yanında yer alması idi.
Ama, Turgut Özal, 1990′larda Cezayir’e yaptığı bir resmî gezide, Cezayir halkına karşı geçmişte sergilenen o büyük hiyanet için resmen özür dilemişti.
***
1962′de Cezayir şeklen, siyasî istiklaline kavuşsa da, sosyo-kültürel açıdan, yönetim, yine fransız emperyalizminin beslemelerinin eline düşmüştü. Ve 30 yıla yaklaşan bir sosyalist- laik diktatörlük dönemi boyunca, Cezayir’de İslamî emellerle verilen o şanlı ‘müslüman halk qıyâmı‘ndan, istiklal savaşından bir şey kalmadığı sanılırken; 1990′larda Cezayir müslümanları yeniden İslamî taleblerle meydanlara döküldüklerinde, laik generaller onbinlerce müslümanın öldürülmesiyle neticelenen ve etkileri hâlâ da süren laik diktatörlüğü daha bir pekiştirdiler, emperyalist dünyanın tam desteğiyle.
***
Şimdi. Sarkozy, Tayyîb Erdoğan’la arasındaki diplomatik ağız dalaşına, Cezayir Başbakanı’nın, kraldan daha çok kralcı görünümünde katılmasından elbette memnun olmuştur.
Bereket ki, Cezayir müslümanlarının taleb ve eğilimlerini sosyal hayatta güçlü şekilde dile getiren ve halkın desteğine giderek daha fazla mazhar olan (En Nahda/ en-Nihze/ Nıhzet/ Hareket) lideri Fâtih Rebiî, Uyahya’nın ‘Tayyîb Erdoğan’a karşı çıkacağına, asıl, Sarkozy‘den, Fransa’nın Cezayir’de işlediği cinayetlerin hesabını vermesi gerektiğini hatırlatmasını’ istedi. Rebiî, ‘Türkiye’ye karşı bu açıklamada bulunanların neden Fransa’ya karşı bir şey söyleme cür’etleri yok. Türkiye’nin ortaya koyduğu tavrın benzerini Cezayir hükümeti ortaya koymalıydı. Kardeş ülke Türkiye Cezayir halkının yanında yer almıştır. Bizim uzun yıllardır süren bir ortak tarihimiz ve din kardeşliğimiz var. Yüzyıllarca beraber yaşadık. Biz tarihimizi çok iyi biliyoruz. Fransızların yazdıkları uydurma tarihe ihtiyacımız yok. Osmanlılar olmasaydı, Cezayir de İspanyollar tarafından işgal edilir ve Katolikleştirilirdi. Cezayirin Fransız sömürgesi altına girmesine Osmanlılar yol açmadı, Osmanlı’nın emperyalistler tarafından dört bir yandan kuşatılması sonrası ülkemiz sömürgeleştirildi.’ diyordu.
***
Evet, Ermeni Mes’elesi‘nin bile taa Cezayir’lerde nasıl şekillendiğinin ilginç bir yansıması.
Fransa’nın ve Sarkozy‘nin Cezayir’de gönül birliği yaptığı kimseler var, hâlâ.
Ama, müslümanların da birbirine karşı müslüman kardeşliğiyle yaklaşabilecek bir güçlerinin ve hassasiyetlerinin olduğu da Fatih Rebiî tarafından sergilenmiş bulunuyor.
İşte, cihanşumîl İslam kardeşliği dediğimiz kavram, bu. Dünyanın neresinde bir müslüman varsa, o mekanlardan uzaktaki başka müslümanların dikkat ve hassasiyetlerinin orada da olması gerektiği şuûrunu geliştirmekle mükellefiz.
Dileyelim ki, bu kardeşlerimiz daha da güçlensinler ve Cezayir’in yarınlarında daha etkili olsunlar.
(Selâhaddin Çakırgil, Ocak 2012)
Fransa’nın Müslüman Soykırımı
Fransa’da hükümet, meclisteki başkanlık divanında, 1915 olaylarıyla ilgili Ermeni iddialarının reddinin suç sayılmasını öngören yasa teklifini gündeme aldı. Fransa, söz kendisine geldiğinde soykırım bir yana, olaylardaki sorumluluğunu dahi kabul etmiş değildir.
Fransız hükümetine göre tüm bu olaylar tarihçilere bırakılmalıdır.Fransa’da yarın oylanması beklenen yasa tasarısından önce Fransa’nın tarihini merak ettik. Ortaya kanla yazılmış bir tarih çıktı.
1800′lerde sömürgeciliğe başlayan Fransız 1960′lara kadar sömürge imparatorluğunu sürdürdü. 1830 yılında Cezayir’de başlayan işgal 1845’te Gine, Tunus, Moritanya, Kamerun, Gine, Benin, Gabon, Çad, Cibuti, Burkina-Faso’yu Senegal ve Batı Afrika’da birçok ülkede halkı acımasızca katletti.
Cezayir’i öne çıkaran ise Fransa’nın döktüğü kan ile Cezayir Bağımsızlık Savaşı’nın 20. yüzyılın en önemli bağımsızlık savaşı olmasıdır. Cezayirli Müslüman Araplar ile Avrupalı Cezayirlilerin arasındaki sürtüşmenin, 130 yıllık koloni yönetimine karşı bir isyana dönüşmesiyle başlamıştır.
8 yıl süren Cezayir Bağımsızlık Savaşı’nda 2 milyon köylü toprağını terk etmek zorunda kalırken, 250 bin müslüman yaşamını yitirmiştir.
8 Mayıs 1945’te Setif şehrinde savaştan sonra vaat edilen bağımsızlık için gösteri yapan halka makineli tüfek ile ateş açılmış binlerce kişi öldürülmüştür. Türkiye’nin Ermeniler’e karşı soykırım yaptığını devletin en etkin organlarıyla iddia eden Fransa, söz kendisine geldiginde soykırım bir yana, olaylardaki sorumluluğunu dahi kabul etmiş değildir. Paris hükümetine göre tüm bu olaylar tarihçilere bırakılmalıdır.
Cezayir devlet başkanı Abdülaziz Bouteflika ise Fransa’nın Cezayir’de sadece insanlara karşı değil, insanların kimlikleri ve kültürlerine karşı da bir soykırım uyguladığını iddia etmiştir.
Birleşmiş Milletlerin Cezayir’de olanları izlediği dönemde birçok olayın üstü rtüölmüştür. Bunun üzerine Cezayirli üst düzey bir idareci olan ve Mayıs 1945 Vakfı’nın Başkanı Muhammed El Korso “Fransızlar ve uluslararası kamuoyu bilmelidir ki Fransa Mayıs 1945′de gerçek bir soykırım işlemiştir” demiştir. Yine Cezayir devlet başkanı Abdülaziz Bouteflika da “Cezayir sömürgecilik ve bağımsızlık savaşı dönemlerinde işlenen tüm bu suçların Fransa tarafından kabul edilmesini beklemeyi hiçbir zaman bırakmamıştır” demiştir.
1 Temmuz 1962′de yapılan referandumda 6 milyon kişi bağımsızlık lehinde, 16 bin kişi aleyhte oy kullandı.



