RSS

Teknolojinin Ötesi

Tarih: Jun 12 2012

Çok zengin bir işadamı, yaz tatilinde ilkokul çağındaki çocuğunu bir Anadolu köyüne gönderir. Böylece çocuk hem yaz tatilini geçirecek hem de buradaki insanların ne kadar zor şartlar altında yaşadıklarını görerek kendi ailesinin içinde bulunduğu refah ortamını farkedecektir. Tatil bittikten sonra baba çocuğunu almak üzere köye gider. Çocuğuyla birlikte şehre dönerken yolda tatilin nasıl geçtiğini sorar. Çocuk ise gayet memnun bir şekilde babasına teşekkür eder ve şöyle der: “Bu tatil sayesinde bizim aslında ne kadar fakir olduğumuzu anladım. Bizim bir tane tripleks evimiz var, onların kocaman köyleri var. Bizim bahçemiz var, onların dağları, ovaları var. Bizim havuzumuz var, onların nehirleri ve gölleri var. Burada çok eğlendim ve çok şeyler öğrendim.”

İşte bu olay, modern insanın çelişkisini çok iyi anlatıyor. Müthiş çelişkiler yaşıyoruz. Teknoloji hayatımızı kolaylaştırdı. Atomun derinlerine indik. Uzayı keşfettik. Tıp alanındaki gelişmeler sayesinde insan ömrü uzadı. Fakat buna rağmen sağlıklı ve mutlu olduğumuz söylenemez. Ulaşım ve iletişim teknolojisi sayesinde dünya küçüldü ama öte yandan insanı yalnızlaştırdık ve değersizleştirdik. Oysa bizim medeniyetimizde ve diğer kadim medeniyetlerde insan her şeyiyle muhteremdi. Hümanizm diyerek insan sözde kainatın merkezine oturtuldu.  Ama insan her şeyi metalaştı ve sömürüldü. Lafta insan her şeyin merkezinde. Fakat fiiliyatta her geçen gün gün insan biraz daha zavallı duruma düşüyor.

40.000 insanın birkaç saniye içinde ölmesine sebep olan manzarayı Nagazaki’de gören meşhur İngiliz düşünür Bronowski şöyle sormuştu: “Sen sen misin, yoksa başkası mısın güzelim?” Utanç içinde sorulan bu sorunun muhatabı elbette ki medeni olarak bildiğimiz insanlık alemiydi. Daha dün Irak‘a ölüm kusan silahlarla saldıranlar kimlerdi? Binlerce tonluk bombalarla insanları- çocuk, yaşlı ve hasta demeden -diri diri yakan zihniyet nasıl bir insanlık anlayışını temsil ediyor? Peki ya buna seyirci kalan çağdaş dünya!

Televizyonlarda, maç seyreder gibi Irak’ta, Afganistan’da şehirlerin üzerine yağan bomba sağanaklarını izlemedik mi? Medya da, ne yazık ki bu görevi büyük bir iştahla yerine getirdi. Adeta havai fişek gösterisi sunuluyormuş gibi.  Oysa bombalanan Bağdat’tı, Kabil’di. Dünyanın en kadim şehirleri ve medeniyetine beşiklik etmiş önemli merkezlerdi bu yerler. Bugün de Suriye benzer bir vahşete sahne oluyor, Filistin yıllardır aynı dramı yaşıyor. Ama kılını kıpırdatmıyor kimse. Bütün dünya görmezlikten geliyor veya sadece seyrediyor.

Tekolojinin hayatımıza büyük kolaylıklar getirdiği muhakkak. Ama ya tahribatları? İster istemez şunu soruyoruz: Teknoloji bu kadar gelişmeseydi bunca tahribatlar meydana gelebilir miyidi? Nitekim toplu katliamlar, sivillerin öldürülmesi 19. Yüzyılda başlayan bir uygulama. Eskiden savaşlar sadece savaş meydanlarında ve askerler arasında yapılırdı. Genellikle siviller savaşın içine bu kadar dahil edilmezdi. Köroğlu’nun dediği gibi, Tüfek icat oldu mertlik bozuldu!

(Kemal Çiftçi)

Herşey Emanet

Tarih: Jun 03 2012

Zamanın büyüklerinden biri, filozofa karşı övününce, filozof ona şöyle der:

Bana atınla övünürsen, buradaki güzellik ve çeviklik ata aittir. Elbiselerinle ve aletlerinle övünürsen, bunların güzelliği de sana değil, onlara aittir. Atalarınla övünürsen, onların üstünlüğü yine sana değil, kendilerine aittir. Bu faziletler ve övünülecek nitelikler senin dışındadır. Bunlar gerçek sahiplerine iade edildikleri zaman, bunlarla övünenler çırılçıplak ortada kalırlar. Hatta bu nitelikler onlardan ayrılmaz ki iade edilsin. Bunu da sen pekâlâ düşünüp anlayabilirsin.

İnsan kendisine verilenlerle övünür. Bu kimi zaman güzellik olur kimi zaman para olur kimi zaman makam olur kimi zaman evlat olur. Ama övünür ve tahakküm kurmaya çalışır. Oysa bu dünyada bizlere verilen her şey Allah’ın birer emanetidir. Bizler emaneti maksadına uygun şekilde kullanır ve yaptıklarımız ya da yapamadıklarımızla birlikte sonsuzluğa göçeriz. Eylemlerimiz dışında hiçbir şey bize ait değildir. El emanet, akıl emanet, kalp emanet, göz emanet, para emanet, toprak emanet, çocuk eş, kardeş emanet. Allah’ın verdiklerini kendine hasrederek kibirlenen kimseler ise, insan olarak durmaları gereken çizgiden çıkan ve dünyanın aldatıcılığına kapılanlardır. Mümin kişi ise, bu nimetlerin niçin verildiğini bilir ve aklın, bedenin, sağlığın vaktin, evladın malın makamın şükrünü eda etmeye gayret eder. Bu dünyada verilen her şey tekrar sahibine geri dönecek. Öyleyse bizler sahip olduğumuz nimetlerin şükrünü eda etmeli ve bu dünyada birer emanetçi olduğumuzu unutmamalıyız.

(Fatma Tuncer, Mayıs 2012)

Kıyamet 2025

Tarih: May 21 2012

Yok, hemen öyle, Mehdi-Mesih tartışmasına gireceğimi sanmayın. Bir dünya savaşından da söz etmeyeceğim.
Açık ve yakın bir tehlike olarak önümüzde duran bir şeyden söz edeceğim.
Ailenin çöküşü!
Aile dağıldıktan sonra geriye ne kalıyor ki!
Tamam, savaş, terör, çevre sorunları, hepsi var, ama kimsenin çok da tartışmadığı bir başka konu daha var.
Bugün eşcinsellerin evlilikleri, aileden daha çok konuşulan bir konu.
Detroit kenti ekonomik çöküntü, iç göçler ve özellikle otomotiv sektöründeki dar boğaz sebebiyle hayalet kente dönüyor. İşsizlik yüzünden kentte suç oranında anormal bir artış varmış. Ekonomik çöküntü, işsizlik ve göç Detroit’i hayalet kente çevirmiş. Amerikan rüyası kâbusa dönüşmüş.
Ve bu gerçek artık sadece Detroit için geçerli değil.
Kızılderililerin kanı, siyah insanın gözyaşı ve sarı ırkın çalınan alınteri üzerine kurulu bir uygarlık bugün artık tarihe veda ediyor. Onlar için Tarihin sonu. Dinler ya da Medeniyetler arası bir savaşa girişemeyecek kadar zayıflar ve böyle bir savaşın galibinin kim olacağı belli. Ve bunun dünyaya maliyeti büyük olabileceği gibi, kendi sonlarını getirecek bir ayaklanma olacağının farkındalar.
Dünya batı rüyasından, Amerikan rüyasından uyanıyor.
Son bir yüz yılda, dünyaya 2 dünya savaşı armağan ettiler. Yetmedi de bir de adına soğuk savaş dedikleri, aynı ülkenin çocuklarını birbirine kırdırdıkları, din, mezhep, etnik, siyasi, felsefi, ideolojik farklılıkları çatışma alanı olarak gören bir savaş sıkıştırdılar. Bir diğer dünya savaşını daha sıkıştırmaya çalıştılar ve hâlâ da bunun çabası içindeler sanki.
Havayı, suyu, toprağı kirlettiler. Genetik bir risk altında insanlık. Değişen beslenme alışkanlıklaırmız, kimyasal ilaçlarla içinden çıkılmaz bir hal alan sağlık sorunları, ekonomik ve sosyal dengesizliklerle, dünyayı büyük bir felaketin eşiğine getirdiler.
Bugün batıda, üst refah grubundaki ülkelerde beş kişilik aileden bir kişi uyuşturucu ya da alkol bağımlısı. Bir kişi en an bir defa intihara teşebbüs etmiş, bir kişi ensest ilişkilere kadar varan cinsel sapkınlıklar içinde, bir kişi psikolojik yardım almadan hayatını sürdüremiyor ve bir kişi psikolojik ve fiziki sorunları olan şiddete maruz kalmış.
IWPF da bir konuşmacı, “Elini sıktığınız bir Alman’ın gözüne bakın. Belki o yaşayan son Alman’dır” diyordu. Çünki aile dağılıyor, evlenmiyorlar. Birlikte yaşıyorlar. Çocuk doğurmuyorlar doğuramıyorlar. Bu ilaçlar ve beslenme alışkanlıkları üreme kabiliyetini büyük ölçüde çökertti. Geç evleniyor, çabuk boşanıyorlar ve devam eden evliliklerin mutluluk katsayısı çok düşük.
Aile dağılırken; batı, erkek ve kadınların kendi aralarında evliliklerini konuşuyor, özgürlük adına!
Batı hasta ve yaşlı bir dünyaya dönüştü bir anda. Geriatrik sorunlar, sosyal güvenlik fonlarının kapasitesinin çok üstünde bir kaynak gerektiriyor.
Bırakın geniş aileyi, batı çekirdek aileyi bile kaybetti. Bu hastalık bizde de hızla yayılıyor.
Aileden yoksun bir nesil yetişiyor. Biyonik robot haline gelen bir nesil sözkonusu. Bu eğitim politikası insanı insan olmaktan çıkarıyor.
19. YY sonunda, savaş yıllarında, kapitalizm, komünizm ve faşizmin gölgesinde şekillenen kavram ve kurumlarla 21.YY açıklamak mümkün değil. Bunu görelim artık.
Türkiye-İslam dünyası, zihinsel bir sıçrama ile bu kıskaçtan kurtulabilir. Yoksa batının izinden gidenlerin ulaşacakları sonuç ortada.
Duwarmish Kızılderililerin reisi Seatle’nin beyaz başkana gönderdiği mektubundaki şu satırları hatırlıyorum:

Beyaz adam toprağı çocuklarından çalmaktadır. Açlığın dünyayı saracak beyaz adam. Ve ardından kocaman bir çöl bırakacaksın. Biz gidiyoruz, ama beyazlar da bir gün bu topraklardan gideceklerdir. Belki de bütün ırklardan daha çabuk. Yataklarınızı zehirlemeye devam edin. Ve bir gece kendi çöplerinizde boğulacaksınız.

2012 kehanetini bilmem ama, 2025 tarihini verenler, sosyal siyaset planlamacıları. 2012’nin sonu, sonun başlangıcı olabilir batı için. Selâm ve dua ile. (Abdurrahman Dilipak, 2012-05-20)

Yürek İnkılâbı

Tarih: Apr 24 2012

İnsanlık tarihinin kaydettiği bütün inkılâplar silaha dayalı iken, Peygamber-i Âlişan Efendimiz’in gerçekleştirdiği inkılâp, salt yüreklere dayalı olarak gelişti. Gelişen, sözün tam mânâsıyla, bir Yürek İnkılâbı idi. Zaten Âlişan Efendimiz’in askeri, silâhı, muhafızı, polisi, parası yoktu. Öte yandan, zorlamasız bir dinin birincil tebliğ metodu da yürekleri tutuşturmak olmalıydı.

Bu Yürek İnkilâbı’nı daha derinden kavrayabilmenin en kolay yolu Hazret-i Ömer‘in hayatının birkaç saatlik bölümüne bakmaktır. Peygamber-i Âlişan Efendimiz’i öldürmek üzere evinden çıkan kin tufanı Ömer’le, kendi yürek inkılâbını gerçekleştirmiş olarak evine dönen Hz. Ömer arasında büyük farklar var. Ömer, Peygamber-i Âlişan Efendimiz’i öldürmek için evinden çıkarken, tüm ruhu ve benliği intikam ateşiyle yanan bir kin tufanıdır. Peygamber-i Âlişan Efendimiz’le görüşüp tebliği aldıktan sonra ise kin ve intikam duygusundan tamamıyla arınmış, ölmek yerine yaşamayı, öldürmek yerine yaşatmayı esas alan bir Yürek Ardama dönüşmüştür.

İçindeki kinin yerini sevgi, intikamın yerini bağışlama, öfkenin yerini şefkat, yıkmanın yerini inşa, ifsadın yerini ihya, incitmenin yerini sabır, itmenin yerini kucaklama, gururun yerini tevazu, asık suratlılığın yerini gülümseme almıştır. Çünkü inkârın yerine iman yerleşmiştir. Kısacası Ömer, birkaç saat içinde büyük bir Yürek İnkılâbı geçirmiştir. O yaşına kadar toprağı tekmeler gibi yürüyen Ömer’e bir haller olmuş, karıncayı incitmemek için yere dikkatle basmaya başlamıştır.

İşte bugünkü dünyanın ihtiyacı budur: Dünya Ömer’in birkaç saat içinde geçirdiği Yürek İnkılâbına muhtaçtır! Çünkü savaşlardan bıktık! Terörden bıktık! Sevgisizlikten bıktık! Ölüp öldürmekten bıktık! Adaletsizlikten, haksızlıktan bıktık! Tıka basa yiyenlerin hemen yanında açlıktan ölenleri izlemekten bıktık! Kin tufanına dönüşüp intikam hissinin etkisiyle Nemrut ateşlerinde yanmaktan ya da yakmaktan bıktık! Daha yaşanabilir bir dünya, daha paylaşımcı bir anlayış, daha vicdanlı bir yaklaşım, daha ahlâklı bir duruş arıyoruz!

Görüyorsunuz ki, beşerî sistemler tıkandı. Kapitalizm, komünizm, faşizm, sosyalizm gibi, beşerî reçeteler insanı öylesine bencilleştirdi ki, artık hiçbirimiz daha müşfik, daha insanî, daha vicdanî, daha paylaşımcı yeni çözümler üretemiyoruz! Kant’ıyla, Dekart’ıyla, Aristo’suyla, Veber’iyle, Marks’ıyla, Darwin’iyle ve tüm Aydınlanma Çağı düşünürleriyle birlikte Batı da tıkanmış durumda. O da savaş-terör, uyuşturucu-fuhuş, ahlâksızlık-sorumsuzluk gibi açmazların içinde tükeniyor.

Batılı sosyologlardan biri, Batı’nın, geleceği yitirme tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğunu çünkü eğlence dışında dünyası olmayan bir gençlik yetiştiğini söylüyor: “Gençlerimizde hiçbir şeye karşı merak yok, hiçbir şeye ilgi duymuyor, hayatı anlamaya, tanımlamaya ve hayatta tutunmaya çalışmıyorlar” diye yakınıyor. Bizim gençlerimiz de onlardan çok farklı değil. Gençlerin çoğunun müzik, futbol ve kız arkadaş dışında konuşacak konuları yok. İdeolojik mantıkla tartışılmaz kalıplar yüklediğimiz gençlerin para dışında hiç bir hedefi, doğru düzgün hiç bir konuda merakı kalmamış.

Bu durumda Türkiye ve dünya, ya kendini yok edecek bir sürece girecek ya da değişik çözümler bulup uygulayacak. Kısacası tüm dünyanın yeni bakış açıları geliştirmesi, yeni ufuklar keşfetmesi, yeni çareler üretmesi gerekiyor. Bunun için Devr-i Saâdete gitmemiz lâzım: Cahiliye Devrini Saâdet Asrına çeviren sırrı çözmeliyiz. Orada insan ruhunu yumuşatan bir iklim var. O iklimi kavrayabilirsek, sırrını da çözebilir, hatta çağa taşıyıp hayata uyarlayabiliriz.

(Yavuz Bahadıroğlu, 2012-04-23)

Masa, Kasa, Nisa

Tarih: Apr 16 2012

Prof. Dr. Nevzat Tarhan dizilerde dejenere olan değerleri ve bunların aile yapılarımıza etkisini kaleme aldı. Tarhan’a göre ‘İçimizdeki vahşi şöhret, servet, şehvet atlarını ehlileştiremezsek ömrümüzün sonunda mezar taşımıza iyi şeyler yazdıramadan geçip gideriz. Eğer insan akıllı ise yaptığı işin sonunu düşünür.’

Prof. Dr. Nevzat Tarhan

“Azerbaycan ve Orta Asya’dan çeşitli dostlar edindikçe kadın misafirlerin İstanbul Türkçesini rahat kullandıklarını gördüm. Bunun izlenen Türk dizilerine bağlı olduğunu anladıktan sonra bazı sorulara cevap bulmaya başladım. Aileler neden daha kolay parçalanıyor, çocuklar neden mutsuz, uyuşturucu neden yaygınlaşmış, şiddet neden artıyor soruları zihnimde karşılık bulmaya başladı. Eskilerin “şöhret, servet, şehvet” şeklinde ifade ettiği üç cazibeli psikolojik tuzak diziler sayesinde sosyal virüs gibi yayılıyor. Bu dizilerin Ortadoğu ve Balkanlarda da talep görmesi sosyal hastalıkların geleceği konusunda toplum bilimcileri ve ruh bilimcileri düşündürüyor.

İnsanın kalıcı belleğine işittikleri, yaptıkları, söyledikleri değil hissettikleri yazılıyor ve bu unutulmuyor. Bu nedenle hayat yolunda ilerlerken his dünyamızı nasıl yönettiğimiz bizi biz yapan ölçüdür. Sıradan insanlar gücünü kollarından alırlar, ortalama insanlar akıllarından alırlar, yüksek insanlar ise kalplerinden alırlar. O halde sevgi piramidimizin en tepesinde ne varsa biz ‘O’yuz. Duygusal yatırımımızı neye yaptığımız, bizi ve hayatımızı dolayısıyla çocuklarımızın hayatının tamamını etkileyecek öneme sahiptir.

Sabah Gazetesi TV yazarı Yüksel Altuğ dizilerdeki çarpık aile ilişkilerine ve aşkların aile içinde yaşanması örneklerine dikkati çeken bir okuyucu mektubu yayınladı. “Lale Devri filminde ölmüş ablasının eşinden çocuk sahibi olma, Yer Gök Aşk filminde yengesinin babası ile aşk yaşama, Bir Çocuk Sevdim dizisinde kardeşinin kayınpederi ile aşk yaşama, İffet dizisinde üvey annesinin eski sevgilisi ile aşk yaşama, Aşk-ı Memnu’da amcasının genç eşi ile aşk…” gibi ancak midesi geniş insanların rahat seyredeceği diziler çokça seyrediliyor.

Aile kültürüne ve bütünlüğüne bu dizilerin neden zarar verdiği ABD’de ciddi araştırma konusu oldu. Sonuçta aile değerlerinin ve sosyal duyguların güçlendirilmesi gerektiği noktasına gelindi. Artık şöhret, servet, aşk, eğlence ve makam sevgisinin sadece bireysel egolara yönelik olduğu biliniyor. Bunlar somut zevklerdir ve somut zevk tutkulularının yalnızlaştığı ve mutsuz olduğu anlaşıldı. Eğer bu duygulara karşı insan harekete geçmezse, bu duygular insana karşı harekete geçiyor, o kişiyi büyülüyor ve esir alıyor. Bu zevklerin hiçbiri uzun vadeli, kalıcı ve tatmin edici değil. Somut zevkler anlık mutluluk veriyor. Gerçek mutluluk toplam mutluluktur. Yani bütün hayatında yaşadığı “iyi hissettiği günlerin daha çok olduğu” yaşam biçimi gerçek mutluluktur.

Bu duyguların büyüsüne kapılmadan doğru durabilmek modern yaşamda çok zorlaştı. “Nasıl yaşarsam mutlu olurum” sorusuna kolay bir cevap yok. İnsan eğer yüksek ideallere sahipse, somut zevklerin insanı test eden ve sınayan engeller ve tuzaklar olduğunu görebilir. Zevk olarak soyut zevkleri keşfetmek gerekiyordu. En iyi ve en güzel şeylerin en yakınımızdaki şeyler olduğu ve bunları doya doya yaşamanı zevkini almayı çoğu kez kaçırdığımızı artık keşfetmeliydik.

Soluduğumuz hava, gözlerimizdeki ışık, doğru yaşamanın iç huzuru, sahip olduğumuz küçük şeylerden zevk alabilmek, hayal gücümüzü çalıştırarak zihnimizi eğiterek yüksek amacımız için çalışmak, sıradan ve rutin işleri zevkle yapabilmek, eş ve yakınlarımızla mutlu olmanın yollarını bulmak, en önemli konular olmalıydı. Ancak biz bütün sıradan zevkleri değersizleştirip, sahte ve geçici ancak cazip zevklerle kendimizi kolaycılığa kaptırıyorduk.

Hayatın derin anlamlarını anlamak için ölümle, krizle karşılaşmak da gerekebilir. Çoğu zaman insan en dibe vurduğunda kişiliğinin en güçlü yönü ile karşılaşır. Aksilikler içinde görünmeyen lütufları görerek bedeni acı çekerken ruhu keyif alabilir. O halde hayatımızdaki olaylar bizi değil, biz olayları kontrol etmeliyiz. Bunun için zevk tuzaklarına hazırlıklı olmalıyız. Hayatta dibe vurmadan önce “masa, kasa, nisa (karşı cins)” zevklerinin doruklarına çıkabilir sonra da tepe aşağı gidebiliriz.

İçimizdeki vahşi şöhret, servet, şehvet atlarını ehlileştiremezsek ömrümüzün sonunda mezar taşımıza iyi şeyler yazdıramadan geçip gideriz. Eğer insan akıllı ise yaptığı işin sonunu düşünür. Kişisel ve aile kültürümüzü etkileyen sevgi ve değerlilik hiyerarşimizi bozan bu dizilere rağbet etmemek birey olarak görevimiz. Fakat bu dizilerin alternatifi diziler yapmak da yöneticilerimizin, sanatçılarımızın sorumluluğudur.

(Nisan 2012)