RSS

Mustafa Kemal’i Kaygılandıran Manevi Boşluk

Tarih: Jan 30 2012

Kemalizm, toplumu dininden, inancından, ahlâkından, tarihinden, mânevî kültür birikiminden mahrum etti. Milletin mânevî potansiyelinin bataryalarını boşalttı. Bunu bizzat M. Kemal de itiraf eder.

1928 ya da 29 yılında, Ruşen Eşref Ünaydın Yalova’daki köşkünde M. Kemal’le başbaşa konuşur, ayrılırken, “Otur seninle bir şey konuşacağım” dediğini belirten Ünaydın, sohbetin gerisini şöyle anlatır:

1910′larda Abdullah Cevdet maskarasının İçtihad’ında bir yazı okumuştum. Milletlerin maddî ve manevî varlıklarından söz ediyordu. Alman mütefekkiri Ludwig Büchner, manevî boşlukları doldurulmamış, beslenmemiş milletlerin, hangi maddi düzeyde olursa olsun, birgün çökeceğini anlatıyor ve ispatlıyordu. Tarihden, zaferlerden, büyük adamlardan mahrum milletler, maddî imkânları geniş olsa da, ciddî bir sallantıya dayanamazlar, çöküp giderler diyordu. Birdenbire düşündüm: laikiz dedik, dinle alakamızı devlet olarak kestik. Cumhuriyetiz dedik, rejimimizi tehlikeye düşürmemek için saltanat devrini kötüledik, kazanılmış büyük zaferleri bile bir kaç satırla geçiştirmeye kalkıştık. Latin harflerini aldık, yeni nesilleri binlerce yıllık tarih hazinesinden mahrum bıraktık.

(Milliyet, 16 Kasım 1974)

Bediüzzaman, milletin mağdur edileceğini, inkılaplar henüz tatbikat safhasına konmadan önce deşifre etmişti. Zafer havası altında, İslâm ordusunun Yunan’a galebesinden neş’e alan ehl-i imanın kuvvetli efkârı içinde, gayet müthiş bir zındıka fikrinin içine girmek ve bozmak ve zehirlendirmek için dessasane çalıştığını görür. Meclis’te neşrettiği on maddelik beyannâmede: “Bu inkılâb-ı azimin temel taşları sağlam gerek” diye ikaz eder. Kazanılan zaferin şükrü olarak, İslâm’ın esaslarına bağlı kalınması tavsiyesinde bulunur. Yüksek Meclis’in mânevî şahsiyetinin, saltanatı temsil ettiği gibi hilâfeti temsille milletin dinî-mânevî ihtiyacını karşılamasının önemi üzerinde durur. Aksi halde, hârice karşı kazanılan zaferin, iyiliğin, dahildeki fenalıkla bozulacağını bildirir.

Bugün, hak ve hürriyetlerin gelişmesiyle, şahıslara dayalı ideolojiler ve düşünce sistemleri ölüyor. Laikliği dinsizlik anlamında uygulayan Kemalizm, son uzatmaları oynuyor. Kemalizm mağdurları ayağa kalkıyor. Fıtrata ters beşerî ideolojiler ya öldü, ya çöküşün eşiğinde veya büyük bir kriz içinde. Din ise, dimdik ayakta! İnsanlığın dine, maneviyata yönelişi büyük bir hız kazanmıştır. 21. Asrın, din, özellikle ‘İslâm asrı‘ olacağını gösteren delillere, hergün yüzlercesi ekleniyor!

(Ali Ferşadoğlu, Yeni Asya, 2012-01-31)

Etnik Rahatsızlık

Tarih: Jan 23 2012

Bir kadın, uçakta zenci bir adamın yakınında oturuyordu. Durumdan rahatsızlığını belli edercesine, hostesten başka bir yer bulmasını istedi, zira öylesine antipatik birinin yanında oturamazdı. Hostes, tüm uçağın dolu olduğunu fakat birinci sınıfta yer olup olmadığına bakacağını söyledi. Diğer yolcular şaşkınlık içinde olayı izliyorlardı, bu kadının sadece saygısızlığına değil, bir de birinci sınıfta yolculuğu devam edeceğine şahit oluyorlardı.

Zavallı adamcağız çok kötü bir durumda olmasına rağmen cevap vermemeyi tercih etti. Bu kadın, birinci sınıfta ve o adamdan uzak uçabileceğinden tatmin olmuş, hostesin dönmesini bekliyordu. Birkaç açabileceğinden sonra geri gelen hostes, kadına:

Çok özür dilerim gerçekten de uçakta yer sıkıntımız var. Fakat birinci sınıfta bir yer bulduğum için mutlu oldum. Bu yeri bulmak biraz zamanımı aldı, zira bu değişiklik için pilottan izin almam gerekiyordu. Hiç kimse sorun yaratan bir diğerinin yanında oturmak mecburiyetinde tutulamaz” dedi ve bu izni verdi.

Diğer yolcular kulaklarına inanamıyorlardı , bu esnada kadın da bir zafer kazanmış gibi yerinden kalkmaya hazırlandı. Aynı anda hostes, oturmakta olan zenciye dönerek:

Beyefendi, sizi uçağın birinci sınıfındaki yeni yerinize götürmem için beni takip eder misiniz lütfen? Seyahat firmamız adına kaptan pilotumuz, sizden böyle nahoş bir olay yaratan kimsenin yanında oturmak mecburiyetinde bırakıldığınız için çok özür diliyor.

Tüm yolcular hep birlikte, bu olayı iyi bir biçimde sonuçlandıran uçak personelini alkışladılar, tebrik ettiler. O yıl, kaptan pilot ve hostes uçaktaki davranışlarından dolayı ödüllendirildiler.

Cennet

Tarih: Jan 22 2012

Bir çiçeği halkeden bir bahçeyi de halkeder.

Bir bahçeyi halkeden bir baharı da halkeder.

Bir baharı halkeden elbet cenneti de halkeder.

Zekatın Zekatı Verilse Yoksul Kalmayacak

Tarih: Jan 18 2012

Dünyada şu anda 946 kişinin elinde 3,5 trilyon dolar bulunuyor. Yine aynı dünyada 852 milyon insan açlık sınırının altında yaşıyor ve her yıl 6 milyon çocuk ölüyor. Türkiye’de de durum farklı değil. Sadece yastık altında bekleyen altınların zekâtı bile Türkiye’deki yoksulluğa kesin bir çözüm getirebilir. Dolar milyarderi 946 kişi İslam’ın toplumsal denge ve barış için kurumsallaştırdığı zekât müessesinin gereklerini yerine getirip malının kırkta birini verse, dünyadaki milyonlarca aç insana dağıtılacak 87,5 milyar dolar zekât geliri elde edilebilir. Özetle, bırakın zekâtı, zekâtın zekâtı verilse dünyada ne gıda savaşı kalacak, ne açlıktan ölen çocuk.

Geçenlerde hiç aklımda yokken birkaç saatlik bir iş geldi. Durduk yere 400 YTL kazandım. Parayı alınca şöyle bir düşündüm. Benim o anda paraya ihtiyacım yoktu. Evimde yemeğim, üzerimde giyecek kıyafetim vardı. Hemen gittim bir markete 400 YTL’lik alışveriş yaptım ve onları paketlere yerleştirerek ihtiyaç sahiplerine dağıttım. Kendimi o kadar mutlu hissettim ki, anlatamam. Hiçbir tatil köyü, eğlence yeri bana o zevki yaşatamazdı. Erzakları dağıttıktan sonra aradan bir iki saat geçmişti ki telefonum çaldı. Arayan 2 milyar karşılığında bir iş teklif ediyordu. Telefondaki adam işin ayrıntılarını anlatırken ben tüylerim diken diken olmuş bir vaziyette, Rabbimin ikramına şükrediyordum.

Bir dost meclisinde konu ihtiyaç sahiplerinden açılınca, bir arkadaşımız bu hatırasını paylaşmıştı bizimle. Gerçekten de tüyler ürpertici bir durumdu. Fâtır Suresi 29-30. ayetlerde yer alan, “Allah’ın kitabını okuyan, namazı dosdoğru kılan ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden gizli ve açık bağışta bulunan kimseler, hiç ziyan ihtimali olmayan bir ticareti ümit edebilirler. Çünkü Allah onların ödüllerini eksiksiz verecek, üstüne de lütuf ve ihsanıyla daha fazlasını bağışlayacaktır. Zira O çok bağışlayan ve şükrün karşılığını verendir” ifadelerinin bire bir yansımasıydı.

Mutlaka infak eden her Müslüman hayatın bir döneminde böyle bir hadiseye şahit olur. Feci bir kazayı yara bere almadan atlatırken yoksul bir adama verdiğimiz sadaka birden gözümüzde canlanır, ihlasla gerçekten ihtiyacı olan bir aileye ulaştırdığımız zekâtın kat kat fazlası sanki ticari bir yatırım yapmış gibi gönderilir.

Zekât Acıyarak Yardım Yapmak Değil

Her ne kadar zekât verenler, tasadduk edenler bereketini bizzat yaşayıp görüyor olsa da, toplumumuzda zekât kurumunun gereklerinin yaygın bir şekilde uygulandığını söylemek biraz zor. Zekât, İslam’ın toplumsal denge için kurduğu zenginle fakir arasında bir köprü vazifesi görüyor. İslamî kaynaklarda zekât, zenginin fakire acıma duygusuyla verdiği bağış değil, zenginin serveti kendisine bahşeden Yaratıcısı’na bir borcu olarak nitelendiriliyor. İktisat âlimi Prof. Dr. Beşir Hamitoğulları bu durumu şöyle açıklıyor:

 Prof. Beşir Hamitoğulları

Zekâtı bir cömertlik veya basit bir yardım saymak doğru değildir. Çünkü acıma dürtüsü ile iyilik yapma jesti kişinin inisiyatifine kalmış, bireyci zevke bağlı ve yokluk ile yoksulluğu ortadan kaldırmaya yetmeyen bir tutumdur. Zekât yönteminin temelinde şu düşünce vardır: ‘Onların mallarında hem dilenen hem de iffetinden dilenemeyen için belli bir hak vardır’ ayetinde buyrulduğu gibi zenginlerin servetinde yoksulların hakkı bulunmaktadır. Nitekim Efendimizin buyurduğu gibi zekât, ‘Toplumdaki servetin zenginlerden yoksullara doğru akmasıdır.’ Zenginden alıp yoksula vermek, sadece serveti ve mülkiyeti geniş halk yığınlarına yayarak yaygınlaştırmak, sadece sosyal adaleti gerçekleştirmenin ve sosyal sınıflar arasındaki çelişkiler ve çatışmaları gidermenin değil, yoksulluğu İslam ile bağdaştıramayan bir büyük felsefenin yansımasıdır. İnsanı İslamcı bir yörüngenin doğrultuları içinde yoğurarak Müslüman insan tipini oluşturmanın önemli bir aracıdır. İslam kadar yokluğa karşı çıkan ve yoksulun hakkını koruyan başka bir sistem gösterilemez. Kur’an- Kerim’de, ‘Neyi infak edeceklerini sana soruyorlar. De ki: Fazlayı, artanı’ buyrulmuştur. Bu nedenle ihtiyaç fazlası tüm servet ve gelirlerden zekât vermek gerekir.

Zekât Ne Demektir?

Zekât bir Müslüman’ın üzerinden bir yıl geçmiş bekleyen malının yüzde 2,5’ni ihtiyaç sahiplerine vermesini ifade ediyor. Fakat İslam, yardımlaşmayı zekâtla sınırlamıyor. Her yıl belli bir miktar serveti muhtaçlara dağıtmayı mecbur kılarken, diğer yandan sair zamanlarda da ihtiyacı olanlara sadaka vermeyi tavsiye ediyor. Hatta zekâtın yetmediği durumlarda sadaka vermenin de mecburi olacağı İslamî kaynaklarda anlatılıyor. Prof. Dr. Vecdi Akyüz’ün 600 sayfalık, geniş araştırmaların bir sonucu olan kitabı Zekât’ta, sözlük ve terim anlamı olarak zekât ve sadaka kavramı şöyle açıklanıyor:

Prof. Dr. Vecdi Akyüz

Sözlükte zekât kelimesi temizlemek arınmak, bereket, güzel anış ve övmek manalarına gelir. Hukuk dilinde ise zekâtı geniş ve dar manada olmak üzere başlıca iki açıdan ele almak gerekir. Geniş manada zekât kavramı mal zekâtı olarak kabul edilen farz zekât ile beden zekâtı olarak kabul edilen vacip fitreyi içine alır. Sadaka kelimesinin ise iki manası vardır. Sadaka, sadakat ve bildiğimiz sadaka anlamlarına gelir. Sözlük manası itibariyle sadaka Allah’a kulluk konusunda sıdk, sadakat ve merhamet manasına gelir.

Zekât muhtaçlar açısından sabit bir hak ve Allah’ın farzı, mükellef açısından da müeyyideli bir vergidir. Müslüman Rabbini razı etmek, nefsini ve malını temizlemek, malını çoğaltmak için ihtiyaç sahibine onu ödemedikçe Müslümanlığı sağlam ve imanı tam olmaz. Zekâtı gönlü hoş, minnet ve eziyetten uzak olarak ödemek farzdır. Böylece zekâtın nafile sadakalardan ayrı ve mecburi bir vergi, zenginin bir lütfu değil, borcu, fakirin de bir hakkı olduğu ortaya çıkar.

Zekât aynı zamanda sadakadır.

Zekâtın aynı zamanda bir sadaka olduğunu ifade eden Prof. Akyüz şöyle devam ediyor:

Aslında sadaka kavramı hem zekât ve fitre hem de nafile sadakalar için kullanılan genel bir kavramdır. Nitekim, Kur’an-ı Kerim’de ve hadislerde kullanılan sadaka kelimesi, mecburi zekât için kullanıldığı gibi mecburi olmayan sadakalar için de kullanılır. Sadaka kavramı zekâttan daha geniş kapsamlıdır. Zekât için kullanılan sadaka tabiri, fakirlere verilen ve mecburi olmayan sadaka anlamına gelmez. Dar manada sadaka tabiri mecburi olmayan ve nafile sadakalar için kullanılır. Bu manada sadaka, ne mecburidir ne de miktarı ve ödeme zamanı tayin edilmiştir. Fakirlere verilen sadakanın tam karşılığı “İnfak fi Sebilillah” yani “Allah yolunda harcamaktır.” Sadaka ikiye ayrılır:

1. Mecburi sadakalar: Zekât ve fitre mecburi olan sadakalardır.

2. Nafile sadakalar: İhtiyaç sadakası denen zekât ve fitre dışındaki maddi ve manevi birçok yolu bulunan sadakalar nafile sadakadır. Ancak zekât ve fitre ihtiyacın giderilmesi konusunda yetersiz kalınca bu çeşit sadakalar da mecburi hale dönüşür.

Zekâtla ilgili en güzel tanımlamalardan birini ise büyük müfessir Fahruddin Razi yapıyor:

Asli ihtiyaçtan fazla olan malı, insan evinde tuttuğu zaman mal, yaratıldığı maksattan uzaklaşmış olur. Bu ise, ilahî hikmetin ortaya çıkmasını zuhurunu önlemeye çalışmak demektir ki caiz değildir. Böyle olunca Allah malın az bir kısmını fakire vermeyi emrediyor ki böylelikle hikmet büsbütün işlemez halde kalmasın. Fakirler Allah’a muhtaçtır, zenginler de Allah’ın hazinedarlarıdır. Çünkü ellerindeki mal, Allah’ın malıdır. Öyleyse, mal sahibinin hazinedara ‘Hazinedeki o maldan bir kısmını aile efradının muhtaçlarına ver’ demesi garip sayılmaz.

Her Ay Maaşın Yüzde İki Buçuğunu Ver!

Prof. Akyüz’ün bahsettiği “zekât yetmiyorsa sadaka mecburi olur” hükmü herhalde bugün için söylenmiş bir ifade olmalı. Zira inanan insanların verdiği zekât ülkemizdeki yoksulluğu önleme yolunda neredeyse denizde damla durumuna düşüyor.

Uzun yıllar İslam’ın hakkıyla yaşanması için çalışan ve bu yolda sayısız talebe yetiştiren merhum Mahir İz Hoca’nın talebesi Prof. Dr. Mustafa Uzun’un naklettiği bir hatırası bu konuda gerçekten bir yol gösterici olarak karşımıza çıkıyor:

Mahir İz Hoca

KAYBOLMADI
Fikir adamlarımızdan Mahir İz, maaşını alır almaz zekâtını çıkarır, çevresindekilere;
— “Siz de maaşınızın zekâtını çıkarın o zaman maaşınız bereketlenir, cüzdanınız da kaybolmaz”, der.
Bir gün hocanın tanıdıkları bir cüzdan bulurlar. Bakarlar ki cüzdan Mahir İz’in. Gelip cüzdanı kendisine verirler ve bu sırada,
— “Hocam hani zekâtı verilen cüzdan kaybolmazdı”, derler.
Mahir Hoca tebessümle cevap verir:
— “Doğru, bakın benim cüzdanım kaybolmadı; onu bulup bana getirdiniz.”

Prof. Uzun, Diyanet İşleri’nde göreve başladığı gün hocası Mahir İz şöyle der: “İlk maaşını alır almaz harcamadan bana gel.” O da, üzerinde hayli emeği bulunan hocasının tavsiyesine uyarak maaş aldığı gün gider. Maaşı Mahir İz Hoca’nın önüne koyar. Hoca, “Bir hesap et bakalım, maaşının yüzde iki buçuğu ne ediyor?” der. Hocasının neden böyle yaptığını anlayamaz ama dediğini de yapar ve yüzde iki buçuğunu ayırır. Hoca sorar:

“Ayırdın mı?”

“Ayırdım.”

“Hah” der. “Şimdi oldu işte. Bu yüzde iki buçuk, senin maaşının zekâtıdır. Her ay maaşını alır almaz yüzde iki buçuğunu hesapla ve bekletmeden bir fakire, muhtaca ver.”

“Hocam” der öğrencisi. “Benim zekâtım olmaz ki. Etim ne, budum ne benim? Hem ayrıca, nisab-ı şer’î (zekât vermenin farz olması için gerekli olan zenginlik sınırı) ve hevelân-ı havl (zekâtı verilecek malın üzerinden bir yılın geçmesi) diye bir takım ölçüler var zekâtta Hocam, biliyorsunuz. Ben bunların hiçbirine sahip değilim.”

Talebesinin bilgelik tasladığını görünce Mahir Hoca dayanamaz:

Evladım, sen memur adamsın, ayın birinde maaşını alırsın, on beşinden sonra paran biter. Eğer sen nisâb-ı şer’î ve hevelân-ı havl’ı kollar durursan, belki ömrün boyunca hiç zekât veremezsin. Memleketimizde çok muhtaç insan var. Onların nisâb-ı şer’î ve hevelân-ı havl beklemeye tahammülleri yok. Ayrıca, bekletirsen, sen zaten veremeyeceksin. Onun için, elini zekâta, hayır ve hasenata ilk maaştan itibaren alıştırmaya bak!

Hayatı boyunca hocasının nasihatini yerine getiren Prof. Dr. Mustafa Uzun, yıllar sonra o günü şöyle anlatır:

O gün öyle biraz ıkındım sıkındım ama, o tarihten bu yana, her ay maaşımın yüzde iki buçuğunu fakir hakkı olarak verdim. Hem vicdanen rahat ettim, hem de veren kişi olmanın zevkini tattım. Bu durum bana meslek hayatımda –ki o zaman imamdım- çok üstün bir pozisyon kazandırdı. Alan imam değil, veren imam olmak beni daha bir başı dik, alnı açık hale getirdi.

Gazeteleri Zekât Vermek İçin Okurdu

Hayatında emekli maaşından ve yazdığı birkaç kitap ve makalenin telif ücretinden başka bir geliri olmayan Mahir İz Hoca’nın yaşantısını görenler, anlatılanlara göre, servet sahibi bir zengin sanırlarmış. Öğrencilerinin aktardığına göre, maaşını muhasebeden alır almaz, odacıya, çaycıya ve talebelerine yüzde iki buçuğunu, yani zekâtını dağıtır, maaşının geri kalan kısmının bereketiyle de ağalar gibi yaşarmış. Zekât denilince altın ve gümüş üzerinden matematik hesaplamaların dışında bir şey düşünemeyen insanlara, Kur’ân’ın yardımlaşma ruhunu anlatır ve yaşatırmış.

Öğrencisi Prof. Osman Öztürk, Mahir Hocanın gazeteleri bile zekât vermek için takip ettiğini söylüyor: “Hocanın yardım dairesi o kadar genişti ki, gazetelerden öğrendiği muhtaç insanlara bile havaleyle bir şeyler gönderirdi.”

Başkası Açlıktan Ölse Bana Ne!

İslam’ın dört temel ibadetinden biri olan ve Kur’an-ı Kerim’in 27 yerinde dinin direği namazla birlikte anılarak, Müslüman’ın en önemli iki görevinden biri olarak tanımlanan zekâtın bugün bir müessese olarak dünyada ve ülkemizde yeteri kadar yaygınlaşmamasının en büyük sebebi vahşi kapitalizmin mevcudiyetidir.

Bediüzzaman Said Nursi, insanlar arasındaki karışıklığın, kavgaların en büyük nedeninin medeniyetin öğrettiği, “Ben tok olayım, başkası açlıktan ölse bana ne!” ve “Sen çalış, ben yiyeyim!” anlayışı olduğunu anlatır. Bu anlayışın maddi zenginliğe sahip olanları zulme, ahlaksızlığa ve merhametsizliğe sevk ettiğini, fakirleri ise kine ve kıskançlığa götürdüğünü ifade eder. Birinci cümledeki hastalığın tedavisinin ancak zekâtla mümkün olacağını belirten Bediüzzaman, zenginin daha da zenginleşmesi fakirin daha da fakirleşmesine ve böylece en büyük kavgaların başlamasına sebebiyet veren faizin kaldırılmasıyla da “Sen çalış, ben yiyeyim” ifadesindeki toplumu yiyip bitiren kanserli anlayışın yok edilebileceğini anlatır.

Prof. Dr. Vecdi Akyüz bu konuyu şöyle yorumluyor:

Zekât sosyal yönden bir dengeleyicidir. Bir yanda fakir halkın, diğer yanda milyarları olanların bulunduğu millet, pek talihsiz bir millettir. Sadece halkın büyük bir çoğunluğunun bakımsız, çıplak, sağlıksız ve bu yüzden de beceriksiz olduğu için değil belki de bunların yanında milletin sanayi ve ticareti durgunlaştığı ve donduğu için talihsizdir. Krizler baş gösterir. Milletin büyük çoğunluğu fabrikaların art arda imal ettikleri malları ve mağazaların vitrinlerinde teşhir ettikleri eşyayı elde edebilmek için satın alma gücüne sahip değildir. Yığın halindeki stokları için pazar bulamayınca fabrikalar imalatı durdurur. Bu işsizliğe sebep olur ve satın alma gücünü azaltır. Hatta bu yüzden milyonerler bile fakirleşirler. İslam buna çare getirir. İslam milyonlar kazanmayı hedef edinmez ama bütün memlekette bir tek kişinin bile hayatın asgari zaruretlerini temin edilmemiş olarak kalmamasını sağlar. Zekâtı ödemekle zenginler fakirleşmez, ticaret ve sanayideki genişleme dolayısıyla onlar servet kazanmaya devam ederler.

Kuran sadakayla faizi bu yüzden karşılaştırır: ‘Allah faizin bereketini tamamen giderir. Sadakası verilen malları ise arttırır.’ Faiz bir tren vazifesi yapar, üretimin genişlemesini geciktirir ve fiilen de iktisadi sistemi ‘bütün faydalar’dan mahrum eder. Zekât ve faiz ters orantılıdır. Zekâtın neticesi toplumda eşitlik ve kerem ruhunun yayılması, cemiyet fertleri arasında güvenin sağlanması, insanlar arasında zenginliğin yayılmasıdır. Faizin sonucu ise toplumun malını, fertlerin alın terlerinin mahsulünü bir yerde veya bir kişide veya mümkün olan en az sayıdaki fertlerde istif etmekten ibarettir.

Ekonomik Kalkınma İçin Zekât Şart

Prof. Hamitoğulları ise zekât ve kapitalizm arasındaki ters orantıyı şöyle açıklıyor:

Kapitalist sistemde kalkınma modeli şöyledir: Önce firavunlar yaratacaksınız. Yani sermayedarlar. Onları değişik kanallarla zengin yapacaksınız. Teşvik edeceksiniz, vergi almayacaksınız, başkalarını sömürteceksiniz, faizi artıracaksınız, kredi talep edene kredi vereceksiniz. Faizsiz bir ekonomi getirdiğiniz zaman sadece o noktada hayat pahalılığı ucuzluyor. Zekât müessesesi devreye girince ne oluyor bu defa, sosyal adalet geliyor, herkes bir şeyler biriktirebiliyor. Bugün Türkiye’de söz gelimi 200 bin kişi servet biriktirir. Onlar yatırıma da gitmezler. Çünkü bir israf ekonomisi içindeyiz. Onun için 50 milyonu yoksullaştırma pahasına zenginleştirilenler, bunlar da yatırıma gitmeyince kalkınma duruyor. Zekât buna imkan vermemektedir işte. Zekât bu sisteme açılacak bütün noktaları tıkayan birçok mekanizmalardan sadece biridir. Zekâtın bize asıl ilham etmesi gereken şey iktisadi kalkınmadır. Zekât sağlıklı bir ekonomik modeli ortaya koyduğu için büyük bir potansiyel olarak ortaya çıkmaktadır.

946 Milyarder ve 852.000.000 Aç Var

Dünyanın her yanında zenginle fakir arasındaki uçurumların oluşmasında, Karûn anlayışının hakim oluşu en büyük sebeplerden biri olarak karşımıza çıkıyor. “Ben çalıştım, ben kazandım, onlar da çalışıp kazansın” yaklaşımı, uçurumu büyüterek mutsuz bir toplum ortaya çıkarıyor. Dünyanın en zengin ülkesi Amerika’nın refah seviyesi en yüksek Connecticut eyaletinde her üç aileden birinin açlık seviyesinin altında yaşaması durumun vahametini ortaya koyuyor. En fakir ülkesinden, en zenginine kadar her bölgede zenginlerin sayısı artarken, açlık da aynı hızla yayılıyor.

2007 Mart ayında Forbes’un Dünya çapında gerçekleştirdiği milyarderler listesinde bu yıl 946 kişi vardı. Hindistan’dan Meksika’ya Almanya’dan Arabistan’a dünyanın her ülkesinden isimlerin bulunduğu listede en zengin ABD’den çıkarken, en fakir milyarder de Ukrayna’dan çıktı. Forbes’un hesaplamasına göre geçen yıla oranla dolar milyarderlerinin serveti geçen seneye oranla 900 milyar dolar artış gösterdi. Bu yıl dünyanın en zengin 946 insanın elinde bulunan toplam nakit para 3,5 trilyon dolar olarak hesaplandı.

En Zenginler Listesi – Forbes – 2006

Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’nün Dünya Gıda Günü’nde açıkladığı rakamlara göre ise bugün dünyada tam 852 milyon insan açlık sınırında yaşıyor. Her yıl açlıktan 6 milyon çocuk ölüyor. Üstelik 1996’dan bu yana 18 milyon artan aç insan sayısı her yıl biraz daha yükseliyor.

Küçük bir hesaplamayla, dünyanın en zengin 946 insanın zekât vermeye niyet ettiğini hayal etsek, sadece bir sene için tam 87,5 milyar dolar zekât geliri elde edilebilir. Sadece 946 insanın vereceği bu zekât sayesinde, 852 milyon insanın en azından karnı doyabilir, 6 milyon çocuk kemikleri sırtına yapışmış halde ölmekten kurtarılabilir. Hatta dünyada açlığın en yoğun yaşandığı bölge olan Afrika’da, sadece petrol zengini Arabistan İslam’ın kendisini yükümlü kıldığı zekâtı hakkıyla verse, Afrika’nın yüzyıllardır süregelen açlık problemi rahatlıkla çözülebilir.

Yastık Altındaki Altınlar

Toplumsal dengesizliğin tek sebebi milyarderler değil tabii ki. 1987 yılında çeşitli ilim adamlarının katılımıyla İslami İlimler Araştırma Vakfı’nın gerçekleştirdiği “Türkiye’de Zekât Potansiyeli” başlıklı toplantıda Prof. Dr. Beşir Hamitoğulları tezini sunarken Türkiye’deki altın potansiyelinden bahseder. Kuyumcularda, gelinlerin çeyizinde, ailelerin yatırımlarında, yastık altlarında bulunan altını iktisadi verileri göz önünde bulundurarak, Türkiye’nin son elli yılda elinde bulunan altın stoğunu hesaplayan Hamitoğulları yaklaşık 4 bin ton gibi bir rakama ulaşır. Bu durumda her aileye 400 gram altın düşeceğini söyleyen Hamitoğulları, her ailenin 85 gramlık miktar dışında kalan 315 gramın zekâtını yüzde 2,5 olarak ödediği takdirde oluşacak zekât tutarını hesaplar. Prof. Hamitoğulları’nın 20 yıl önce elde ettiği verileri bugünün rakamlarıyla hesapladığımızda 4 bin ton altın 116 trilyon YTL’ye tekabül ediyor. Küçük bir matematik işlemi sonucu bu meblağın yüzde 2,5’luk kısmı şöyle oluyor:

116 trilyon x % 2,5 = 1,9 trilyon YTL

Günümüzden baktığımızda, yirmi yıl öncesine nazaran bu rakamın oldukça arttığını göz önünde bulundurursak, bugün yastık altında bekleyen, pasif duran altınların zekâtı verildiğinde yoksullukla mücadelede kullanılabilecek en az 2 trilyon YTL’lik bir potansiyel ortaya çıkıyor.

Tabii bu sadece altın potansiyeli. Tarım arazileri, nakit para, gayrimenkuller gibi çeşit çeşit servetin zekât potansiyeli hesaplandığında Bediüzzaman’ın “Zenginler velev zekâtlarının zekâtını milletin menfaatine sarf etseler, milletimiz de başka milletlere yolda karışabilir” sözü daha da anlamlı görünüyor.

Âyetlerde Zekât

Kur’an’ın en çok tekrarlanan emirleri arasında yer alan zekât, çoğu kereler namaz ile beraber zikredilirken zaman zaman da “sadaka” veya “infak” gibi deyimlerle ifade edilir. Ümit Şimşek’in kaleme aldığı Ayetlerde Zekât isimli kitapta zekâtla doğrudan veya dolaylı olarak ilgili 100’ün üzerinde ayete yer veriliyor. O ayetlerden bazıları şöyle:

Allah’a borç vermek

Sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar ile Allah’a güzel bir borç verenlere, harcadıkları şey kat kat ödenir; üstelik onlar için bitmez tükenmez bir de ödül vardır. (Hadid, 18)

Büyük ödül

Allah’a ve Resulüne iman edin; size kullanma yetkisi verdiği şeylerden bağışta bulunun. Sizden iman eden ve Allah yolunda harcayanlar için büyük bir ödül vardır. (Hadid, 7)

Yoksulun payı

Takva sahipleri Cennet bahçelerinde, pınar başlarındadır. Rablerinin onlara verdiklerini almaktadırlar. Çünkü onlar daha önce iyiliği ilke edinmiş kimselerdi. Geceleri biraz uyurlardı. Seher vakitlerinde Allah’tan af dilerlerdi. Mallarında, isteyen ve istemeyen yoksullar için bir vardı. (Zâriyât, 15-19)

Cimrilik edenler

Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka nedir ki? Eğer siz iman eder ve Allah’a karşı gelmekten sakınırsanız, O sizi ödüllenir. Üstelik Allah sizden bütün malınızı da istemiyor. Eğer sizden bütün malınızı isteseydi cimrilik ederdiniz ve bu da sizin kininizi ortaya dökerdi. Siz öyle kimselersiniz ki, Allah yolunda harcamanız istendiğinde bir kısmınız cimrilik ediyor. Fakat kim cimrilik ederse, kendisi hakkında cimrilik etmiş olur. Çünkü Allah zengin, siz ise muhtaçsınız. Siz yüz çevirirseniz, O sizin yerinize başka bir millet getirir ki, onlar sizin gibi olmazlar. (Muhammed, 36-38)

Ziyansız ticaret

Allah’ın kitabını okuyan, namazı dosdoğru kılan ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden gizli ve açık bağışta bulunan kimseler, hiç ziyan ihtimali olmayan bir ticareti ümit edebilirler. Çünkü Allah onların ödüllerini eksiksiz verecek, üstüne de lütuf ve ihsanıyla daha fazlasını bağışlayacaktır. Zira O çok bağışlayan ve şükrün karşılığını verendir. (Fâtır, 29-30)

Zekât için çalışmak

Onlar zekât için çalışırlar. (Mü’minûn, 4)

Evlerimize Sadaka Kutuları Koyalım

Osmanlı’nın şehrin çeşitli yerlerine yerleştirdiği ve muhtaç insanların kimseye minnet duymadan ihtiyacını karşıladığı sadaka taşları, günümüzde farklı bir şekliyle yeniden canlanıyor. Bazı ailelerin evlerinde hemen kapının yanına yerleştirdiği, sadaka vermenin şuuruna sahip esnafın dükkanlarına yerleştirdiği sadaka kutuları, infak etmeyi unutmuş günümüz insanına ihtiyaç sahiplerinin varlığını hatırlatıyor. Özellikle evlerde gözle görünür bir biçimde yerleştirilen sadaka kutuları, çocukların infak şuurunu kazanmaları açısından çok önemli bir işleve sahip. Çocuk, evinde bulunan manevi bankanın kasasına attığı her kuruşuyla, hem İslam şuurunu hem kardeşlik duygusunu öğreniyor hem de topluma karşı görevlerinin bilincinde oluyor.

Bazı hanımlar, “gün yapma” adetini, sadaka kutularında hafta boyu biriktirdikleri paraları bir araya getirerek ihtiyaç sahiplerine ulaştırmak için “infak günlerine” çeviriyorlar. Kendileri için küçük ama ihtiyaç sahipleri için büyük bir adım olan bu faaliyetin ardından, hem manevi olarak temizleniyor hem de yardım etmenin doyumsuz sevincini yaşıyorlar.

Ne dersiniz? Hepimiz evlerimize bir sadaka kutusu yerleştirip, malımızda hakkı bulunan kardeşlerimizi her zaman kendimize hatırlatalım mı?

Zekât kimlere farzdır?

Zekâtın farz olması için sekiz şart vardır: Müslüman olmak, hür olmak, aklı başında olmak, büluğ çağına ermiş olmak, aslî ihtiyaçlardan ve borcundan başka nisap miktarı kadar mala sahip olmak, zekâtı verilen malda tam bir mülkiyete sahip olmak, zekâtı verilecek malın çoğalan, gelir ve kâr sağlayan bir özelliğe sahip olması, malın üzerinden tam bir yılın geçmesi.

Zekât kimlere verilir?

Tevbe Suresinin 60. ayetinde zekâtın kimlere verileceği şöyle beyan edilir:

Zekâtlar Allah’tan bir farz olmak üzere fakirlere, miskinlere, zekât işinde çalışanlara, kalpleri İslam’a ısındırılacaklara verilir. Kölelerin, borçluların, Allah yolunda olanların ve yolda kalmışların uğruna harcanır.

Zekât ne zaman verilir?

Zekât için belli bir vakit yoktur. Her zaman verilebilir. Ama her ibadette olduğu gibi Ramazan’da zekât vermek de çok sevaplıdır. Ramazan’ın manevi atmosferinde hem bol sevaptan hem de uhrevi zevkten mahrum kalmamak için bu ayda zekât vermek güzel bir adet haline gelmiştir.

Zekât nasıl verilmelidir?

Hem zekâtı veren için, hem de alan için göz önünde bulundurulması gereken bir âdâb bulunur. Zekât âdâbını Bediüzzaman Said Nursi, Bakara sûresinin 3. âyetinin tefsirinde şöyle dile getirir: Zekât ile sadakanın lâyık oldukları mevkilerini bulmak için birkaç şart vardır:

  • Sadakayı vermekte israf olmaması.
  • Başkasından alıp başkasına vermek suretiyle halkın malından olmayıp kendi malından olması.
  • Minnetle iyiliğin bozulmaması.
  • Fakir olmak korkusuyla sadakanın terk edilmemesi.
  • Sadakanın yalnız mala ve paraya münhasır olmadığı bilinmesiyle, ilim, fikir, kuvvet, amel gibi şeylerde de muhtaç olanlara sadakanın verilmesi.
  • Sadakayı alan adam, o sadakayı kötü yolda değil, zaruri ihtiyaçlarına sarf etmesi lâzımdır.

Zekâta en çok eğitimde ihtiyaç var

Zekâtın günümüzde belki de en önemli harcama yeri eğitimdir. Yüzyılın başlarında hem dinî ilimlerin, hem de fen ilimlerin bir arada okutulacağı bir eğitim kurumunun hayata geçirilmesi için gayret gösteren ve gaye-i hayal olarak gören Bediüzzaman, “Parayı nereden bulacağız?” şeklindeki bir yaklaşıma zekât çözümünü getirir.

Zekâtı büyük bir çeşmeye benzetir. Bu çeşmenin yerinde kullanılmadığı için çöle aktığını ve bazı ‘aceze ve seele’nin, dilencilik sektörünün gelişmesine sebep olduğu tesbitinde bulunduktan sonra, bu çeşmeye güzel bir kanal yapılmasını ve bir havuza, bir baraja dönüşerek eğitim kurumlarının gelişmesine, canlanmasına, aranan insanın yetiştirilmesine sarfedilmesi tavsiyesini yapar.

Bugün ihtiyaçlarını karşılayamadığı için okula gidemeyen, okula gidebilen ama çok zor şartlar altında eğitimine devam etmek zorunda kalan veya yaşadığı bölgede maddi imkansızlıklar nedeniyle okul yapılamadığı için eğitimini sürdüremeyen yüz binlerce çocuk, belki de bizlerin küçük bir yardımıyla bir hayata kavuşabilecek.

Zekât dernekler aracılığıyla ulaştırılabilir

“Nereden buluruz o ihtiyaç sahiplerini, bizim çevremizde fakir insan yok” diyorsanız, bugün dünya çapında muhtaç insanlara yardım ulaştıran Türk dernekleri derdinize ilaç olabilir. Zira yardım dernekleri ve vakıfları bu konuda büyük ihtiyacı karşılıyor. Zekâtın dernekler aracılığıyla fakirlere ulaştırılması konusunda Prof. Dr. Ali Özek şöyle konuşuyor:

Asr-ı saadette zekât veren ile fakir arasına devlet yani Beytü’l-mal girmiştir. Şimdi ortada böyle bir kurum olmadığına göre Müslüman zekâtını bir fakire direkt olarak verebileceği gibi, fakir kimselere bakan cemiyet ve vakıflara da verebilir. Burada üzerinde durulması gereken önemli husus, adı geçen cemiyet veya vakıf şeklindeki kuruluşların Müslümanlar tarafından kurulmuş olmaları ve idarecilerinin de Müslümanlardan teşekkül etmesi ve özellikle idarecilerin zekât hakkında bilgilerinin bulunması gerekir.

Muazzam hizmetlere imza atmış yardım dernekleriyle dünyanın birçok yerine zekâtlarınızı, sadakalarınızı gönderebileceğiniz gibi, sadece eğitim alanında çalışan, ilim uğruna baba ocağını bırakıp yokluk içinde ders çalışan öğrencilere yardım götüren vakıflara da başvurabilirsiniz.

(Moral Dünyası Dergisi, Sayı 42, 2007)

İlmek İlmek Dokunan Emek

Tarih: Jan 15 2012

İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır – Necm Suresi, 39