RSS

Eşik

Tarih: Jun 05 2012

Hayretler ettim; üniversiteye girmeye hazırlanan bir delikanlı eşik kelimesinin ne anlama geldiğini bilmiyordu. Hayır, yurt dışında büyümüş de değildi; İstanbul’da yaşıyordu. AVM’ler, markalar, bilgisayarlar, sosyal medya hakkında bilmediği yoktu, ama eşik kelimesini eşek ile karıştırmıştı. Nasıl bir evde oturduğunu sordum. Tahmin ettiğim gibi, modern bir evde oturuyormuş. Çünkü eşiği tarif ettiğim zaman zihninde canlandıramadı. O eski evlerin sofadan odaya geçilirken kapının dışarıdan muhafazası, soğuğun yahut haşeratın odaya girmemesi, evi dış etkilerden koruması için yapılan taş veya tahta çıkıntılarının, yani eşiğin hayatımızdan çıktığını, hatta kaybolup gittiğini o vakit anladım. Hafızamı yokladım, son zamanlarda misafir olduğum evleri gözümün önünden geçirdim, gerçekten de modern müteahhitlerin, site esasına dayalı apartman veya gökdelenlerinde, TOKİ veya KİPTAŞ’ın geliştirdiği yeni kentleşme mekanlarında artık eşik kullanılmadığını fark ettim. Kapı boşluğunun altları artık düz yapılıyor, taş veya tahtadan bir çıkıntı zaid addediliyor. Belki de bu bir gelişme biçimi, çünkü modern kentlerin evlerinde ısınma, haşerat önlemleri, güvenlik vb. hep eşiğe gerek duymadan tasarlanıyor, kapılar neredeyse ışınlama sistemiyle açılıp kapanıyor, kanatların bir eşiğe yaslanmasına gerek kalmıyor. Bir an düşündüm, eşiğin kendisi gibi eşik kelimesi de kullanımımızdan çıkarsa medeniyet birikiminden neler eksilecek diye. İlk aklıma geliveren birkaç deyim oldu tabii: “Eşiğine yüz sürmek, eşiğini öpmek, eşiğine çıkmak, eşiğini aşındırmak, eşiğine baş koymak, eşik (size) haram olsun, eşik kalkmayınca komşuluk kalkmaz vb.”Birkaç gün zihnimde bu soruyla dolaştım, okumalarımı bu dikkatle yaptım. Hafıza tazelemeye vesile olacak o kadar şeyle karşılaştım ki.

Yusuf Has Hacib, o ünlü eseri Kutadgu Bilig’de “Eğer bir alime eşikte bir yer isabet ederse, o eşik baş köşeden daha iyi ve yüksek olur” diyor. Bugün, bir alimin bastığı eşik, baş köşeden daha değerli hale geliyor mu, şüpheliyim. Zannımca zihnimizdeki bu sıralamayı güç sahipleri lehine değiştirelim, artık bir muktedirin bastığı oda, bir alimin bastığı sofadan değerli olsun diye eşiği evimizden şu materyalist anlayışlar söküp atmıştır. Öyle olmasaydı, ne Ubeydî nam şair “Aşınıptır yüzümüz eşiğine sürmekten / A beyim kalmadı yanında dirîğâ yüzümüz” diye şikayette bulunur, ne de ona eşiğinde bu derece eziyet gösteren efendiler bulunurdu. Şairimiz yine zarif imiş ki, “A efendi, yüzümüzü sürmekten eşiğin aşındı” diyemiyor da, “yüzümüz aşındı” diyor. Kim bilir eşiğin aşındı derse bir de hesap sorulur, eşiği aşındırma cezasına çarptırılıverirdi.

Eskilere göre eşik kavramı iç ile dışın, zahir ile batının sınırıdır. Eskiden bahçeli evlerin avlu kapısı bilhassa eşikli yapılır ve harem ile namahrem, içerden olanla dışarlıklı olan orada seçilirmiş. Malum, dışarıdan gelen birisi eve avludaki eşiği aşarak girer, odaya girmek içinse ikinci eşikten, sofa eşiğinden geçmek gerekir. Bir hanenin haremlik ve selamlık bölümlerindeki eşikleri geçmek gibi. Keza tasavvuf da eşiği aynı maksatla kullanır ve zâhirden bâtına yahut dıştan içe yönelişleri bu eşiklerde derecelendirir. Bir tekkenin birinci eşiği herkese açıktır, ama ikinci eşik, mürşidin huzuruna açılır ve yalnızca has kullara, özge dervişlere, halifelere açıktır. Pek çok tarikat, şeyh eşiğini, işte bu yüzden mübarek ve mukaddes görür. Hanedeki olgun erlere ulaşmak ancak o kutsal eşiği geçmekle mümkündür çünkü. Üstelik o kutsallık yüzünden eşiğe basılmaz, ancak yüz sürülür (eşiğine yüz sürmek), öpülür (eşiğini öpmek), mertebece yüksek kabul edilir (eşiğine çıkmak) veya baş konulur (eşiğine baş koymak). Bu sonuncusu aşkın da son mertebesidir ki eşiğe konan baş, kurbana gelmiş âşıkın-dervişin başı demektir. Divan şiiri, sevgilinin eşiğine baş koyan, orada ölmeye gelen, oradan geri dönmeyi asla düşünmeyen âşıkların hikayeleriyle doludur (Eşiğinde can veren merdin sevabın bulmadı, Hazret-i Eyyûb-ı Ensârî’de kurbân eyleyen [Aşki]). Bu yüzden eşik bir gönül alçaklığı, bir tevazu, bir fedakarlık, bir yokluk yahut ayaklar altına döşenmişlik sembolüdür. Eşik gibi ayaklar altında olmak, yüce bir erdemdir ki her kula nasip olmaz. Eşik gibi tevazu içinde olansa elbette büyür. Bir aşık, yahut bir derviş düşünün, eşiğe baş koymuş veya eşikte boynunu bükmüş, ellerini kavuşturmuş, dünyadan kopmuş, kulağı kapıda, kımıldamadan, vecd halinde bekliyor.

(İskender Pala, Haziran 2012)

Türkçe’yi Katleden Zihniyete Karşı Risâle-i Nur

Tarih: Feb 26 2012

Türkçe, tarihten bu yana birçok değişiklik yaşamıştır. Tabiî, fıtrî, sosyal hayatın akışının ürünü olan değişimin sonuçları olumludur. Gayr-i tabiî, tepeden inme değişiklikler ise, hem tutmamış, hem de milletin sosyal bünyesini tahrip etmiş, onulmaz yaralar açmıştır.

Çeşitli iklimlerde, çeşitli kültürlerde yoğrulduktan sonra, İslâmiyet ile tanışan Türkçe; esas benliğini, zenginliğini onunla buldu. Osmanlıca ile çok zengin ve kıymetli eserler ortaya kondu. Türkiye Cumhuriyetiyle birlikte mânevî değerlerimize olduğu gibi, lisan mirasımıza da dil, hatta el uzatılarak; “tarih tezi, güneş dil teorisi (dil devrimi)” adı altında “öz Türkçe” yaftası ile tahrip edilmek istendi. Üç kıt’aya yayılmış, üç dili özümsemiş, kendi potasında eritmiş, bütün dillerin seslerini çıkaracak harfleri bünyesinde toplamış, bin yıllık birikimin Osmanlıca-Türkçesi planlı, kasıtlı ve sistemli olarak yok ediliyordu.

1927’lerde başlanarak sistemli bir şekilde Kur’ân harfleri, kelimeleri ve mefhumları kaldırılmış, 1000 yıllık mazimizle irtibatımız koparılmak istenmiştir. 2.5 lira karşılığında “öz Türkçe” kelime uydurulduğu vakidir. Böylelikle derin ve engin mânâların içi boşaltıldı. Güya “arı bir dil” meydana getireceklerdi.

Ne ki, “dilden yabancı kelimelerin çıkarılması” hedeflendiği halde, sadece İslâm kültürünün mahsulü olan Arapça ve edebiyat dili Farsça kelimeler atılmaya başlanmıştır. Zaten “dil devrimcileri”nin hedefi, Müslüman-Türk milletini, İslâmiyetten, şanlı mazisinden koparmaktı. “Yabancı kelimeleri atıp dilimizi öz Türkçeleştiriyoruz” diyenler, din ve ilim dili olan Arapça ile edebiyat dili olan Fars menşeli kelimeleri attıkları halde; Lâtin kökenli ve diğer yabancı kelimelere hiç dokunmuyorlardı. Bu da gösteriyor ki, maksat “yabancı kelimelerden” arınmak değil, İslâm’ı, Kur’ân’ı çağrıştıran mefhumları atmaktır!

Zaten niyetlerini de açıkça ifade etmişlerdi: “Hiç unutmam bir akşam Atatürk: ‘Eskiyi (Osmanlıcayı) temelinden dinamitle söküp atmalı ki, yerine yenisi, Öz Türkçe kurulabilsin! Türk ulusu dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır. Başka dillerdeki bir söz için en az bir karşılık bulunmalıdır’ buyurmuşlardır. Bu söz onun topyekûncülüğünün melezcilik düşmanı oluşunun ve dilde ırkçılığının en güzel bir ispatıdır” şeklinde seslendiriyorlardı.

Dil üzerinde yapılmak istenen değişikliklerin sebepleri şöyle açıklanıyordu: “Türklük için tek bir kültür bağı olan öz Türkçeyi yerleştirip Arapça ve Acemcenin törel manevî köleliğinden kurtulmak ve fesatçılıklarından öz Türkçeye, saray ve medrese dilinden kendi öz dilimize dönmektir. Osmanlı kurumları içinde Türklük için en yıkıcı olanı Osmanlıca idi.”

Türk ulusu dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır. Başka dillerdeki bir söz için en az bir karşılık bulunmalıdır.” diyen M. Kemal, 1.1.1936 tarihli “Kamutay Söylevi”nde, “Bu iki ulusal kurum (Tarih ve Dil Kurumları), tarihimizin ve dilimizin, karanlıklar içinde unutulmuş derinliklerini, dünya kültüründeki üstünlüklerini, geri itilmez bilimsel belgelerle ortaya koydukça kutsal bir ödev yapmakta olduklarını güvenle söyleyebilirim” diyordu.

M. Kemal, 1 Kasım 1938’de “Türk Dil Kurumu en güzel ve en verimli bir iş olarak türlü bilimlerle ilgili terimleri saptamış ve böylece dilimiz yabancı dilin etkisinden kurtulma yolunda köklü adımını atmıştır. Bu yıl okullarımızda öğrenim Türkçe terimlerle yazılmış kitaplarla başlamış olmasını kültür hayatımız için önemli bir olay olarak belirtmek isterim” demişti.

Bu istikamette yürütülen çalışmalar ve şu ifadeler çok dikkat çekici ve ibretliktir: “Devrimler bir bütündür. Tarih dil devrimi başa geçirilmeli, Osmanlıcılık önlenmelidir, çünkü Atatürk düşmanlığıdır. Avrupalılar nasıl Öz Grekçe İlyada’yı ve Eflatun’u okutuyorlarsa, biz de eski öz Türkçe ‘Kutadgu Bilig’i, Homeri ve Eflatun’u okullarımızda okutmalıyız. İlyada’yı da okutmalıyız. Onun da özü Eti Türklerindendir. Homer ve Eflatun Greko-Latin kültür hazineleri yaşantısının öz kaynağıdırlar. Bu kültür, Türkleşme ve çağdaşlama ülkülerimizin tükenmez esin kaynağı olacaktır. Türk demek Türkçe demektir.”

“Dil devriminin amacı Osmanlıca yerine Türkçe’yi koymak ve böylece kültür dilimizi Arap köleleğinden kurtarıp kendi öz benliğine kavuşturmaktır. Atatürk’ün buyurdukları gibi bu bizim için ikinci ve daha önemli bir Dumlupınar Savaşını kazanma olacaktır.”

Kültür emperyalistleri, bir milleti yok etmek ve hâkimiyeti altına alıp sömürmek için, evvelâ onu ayakta tutan dinine, inançlarına hücum eder. Dinin anlaşılması vasıtası da dildir. Dili yok etme ve yozlaştırma yolunu seçer. Böylece nesiller arasındaki kültür köprüsünün taşları olan kelimeleri, mefhumları yok ederler. Millet olarak şerefli bir ömrü; nefsimizi, neslimizi dinimizle, dinimizi dilimizle muhafaza ederek sürdürürebiliriz. Osmanlıca, böyle bir kudrete haiz, tükenmez bir hazinedir.

Türk dilinin ustalarından Nihad Sami Banarlı, lisan katillerine şöyle yükleniyor: “Milletin dili üzerinde söz sahibi alacakların; dili, milletten ve millî mazîden ayrı varlık gibi görmeleri büyük gaflettir.”

Atatürkçü akademisyenlerden İlke ve İnkılap Tarihi dersleri profesörü Toktamış Ateş, “Atatürk’ün 1930’larda ortaya attığı ‘tarih tezi ve güneş dil teorisi’ saçma sapan ve zırva idi.” diyor.

Tarihe not düşülmüş şu satırlar da aynı gaflet ve ihanetin tescilidir: “1966 yılında Ankara’da, meşhur ediplerimizden ve Atatürk’ün çok yakınlarından Yakub Kadri Karaosmanoğlu ile evinde konuşmuş, Hisar dergisinin Atatürk sayısına bir belge hazırlamıştım. Bir ara sormuştum:

– Efendim demiştim. Atatürk’ün Güneş-Dil nazariyesi hakkında ne düşünüyorsunuz?

– Güneş-Dil nazariyesi, tam bir skandaldır! Hiçbir ciddî tarafı yoktur. Bizi bütün dünya milletleri önünde gülünç duruma düşürmüştür! demişti.

Sonra birdenbire kendini toplamıştı. ‘Bunu yazarsanız tekzib ederim. Ben böyle bir şey söylemedim!, derim’ diyerek kızarmıştı. Yakub Kadri bir büyük gerçeği, Atatürk’ün ölümünden 28 yıl sonra bile söylemekten müthiş derecede korkmuştu. İyi mi?”

(Ali Ferşadoğlu, Yeni Asya, 2012-02-24)