RSS

Yarışmalar, Diziler ve Piçler

Tarih: May 24 2012

Bu milleti değiştirmek ve dönüştürmek için çok projeler hazırlandı, çok adımlar atıldı. O kadar ki; Türkiye’yi İslâmın geri bıraktığı iddia edilip, Türklerin Hıristiyanlığa geçmesi bile teklif edildi. Hem de Atatürk‘ün başkanlık ettiği Meclis oturumlarında!
O dönemde, hangi CHP’liden hangi tekliflerin geldiğini merak edenler, Meclis zabıtlarına bakabilir. Ya da, merhum Ahmet Kabaklı‘nın Temellerin Duruşması adlı kitabını bulup, okuyabilir!
İşin doğrusu;
Atatürk de bu konunun tartışılmasını istiyordu.
Ne var ki, Kâzım Karabekir‘den gelen sert eleştiriler üzerine, böyle bir devrim yapılmasından vazgeçildi.
Ancak, daha sonraki yıllarda, yine CHP‘lilerden, değişik teklifler geldi. Kimi; camilere, tıpkı kiliseler gibi sıralar konulmasını, kimi de Türk bayrağındaki Hilâlin yerine veya yanına Haç konulmasını istedi!
Uzun lâfın kısası;
Allah dememekle eleştirilen ama bu eleştirilere “Allahaısmarladık dedik ya” diyerek cevap veren İsmet İnönü‘lü yıllarda, Türk halkını dönüştürmek için epey çaba harcandı.
Ezanın aslî diliyle okunmasının yasaklanıp, Türkçeleştirilmesi ve Türkçe ibadet girişimleri, tamamen dönüştürme projesinin adımlarıydı.
Hasılı kelâm;
O günler, Müslüman mahallesinde salyangoz satıldığı günlerdi!
Bereket ki başaramadılar!
Tamam; yonttular, zımparaladılar, törpülediler ve sonunda Müslümanları da yumoşlaştırdılar ama, hiç olmazsa dinde sapma olmadı!

3 – 5 ZİBİDİNİN HAYATI!

Evet, olmadı ama; bu, vazgeçtikleri anlamına gelmiyor.
Zira; Müslüman mahallesinde salyangoz satma ve halkı dönüştürme çabaları aynı hızla devam ediyor.
Bireysel olarak da devam ediyor,
Kurumsal olarak da!
Hele bir bakın televizyonlara.
Hani, kısaca Televole olarak adlandırdığımız programlar var ya, işte onlara bir bakın.
Eskiden, sadece Maraba Televole dedikleri tek program vardı. Şimdi ise, aynı formattaki programlar, yerden mantar biter gibi çoğaldı. Her akşam, hangi kanalda kaç program olduğunu, inanın sayamaz oldum. Canlı Canlıdan tutun da, Harika Pazara, Pazar Keyfine ve Özel Hata, Kırmızı Halıya, Gizli-Saklıya, Doludizgine ve Süper Kulüpe varıncaya kadar, hepsinden pespayelik, hepsinden müptezellik ve hepsinden lâğım akıyor! Tiksinti veren görüntüler, ekran ekran dolaştırılıyor!
Sadece 100-150 kişinin yediği haltların döndüre döndüre gösterildiği, aynı görüntülerin, farklı isimlerle ekran ekran dolaştırıldığı programlara bakıp, sık sık sorarım: Bu programlar, kime ne veriyor? Ve de, Türkiye’ye ne kazandırıyor?
Öyle ya; Hangi manken nerede ve nasıl frikik vermiş? Hangi şarkıcı, hangi bara kiminle gelmiş, ertesi gece niye sevgili değiştirmiş? Kim, nerede ve nasıl külot değiştirmiş? Kim, geceyi, kiminle beraber geçirmiş? Hangi artistin bacaklarında selülit varmış!
Programlar, bu haberlerle dolu!

TELEVOLE CUMHURİYETİ!

Televizyonlar böyle de, gazeteler pek mi farklı? Onların gündemi de aynı. Eskiden iç sayfalarda verilen Seks! Fuhuş! Cinsellik haberleri, şimdi sürmanşetlerde!
Bu haber ve görüntülere bakıp, diyorum ki; T.C. nin açılımı Türkiye Cumhuriyeti değil, artık Televole Cumhuriyetidir!
Tamam; Televole programının yayından kaldırıldığını ben de biliyorum.
Kaldırıldı da, yerine namuslu bir program mı konuldu?
Elbette hayır!
Televole’den doğma piçler işgal etti ekranları!
Bu programlarda, öyle bir ışıklı sahne ve öyle bir parıltılı hayat sunuluyor ki, arka plandaki karanlık dünya ve iğrençlik gösterilmiyor!
O karanlık yüzde yaşananları bilen yok!
Bilenler de anlatmıyor zaten!
Ya da, anlatamıyorlar!
Anlatanlar götürülüyor!
Ya önceden çekilmiş video kayıtlarla fişlenerek ya da izbe köşelerde şişlenerek! Kimi de; Burçin Bircan gibi, altın vuruşun kurbanları oluyor!

BİLİNÇLİ BİR KOKUŞTURMA!

Açık ve net olarak söyleyeyim:
Bu iğrenç işleri tezgâhlayanlar, kesinlikle bu ülkenin kanını, bu milletin vicdanını taşıyor olamaz!
Onlar; Bilinçli bir yozlaştırma, kokuşturma ve çürütme operasyonunu, büyük bir ustalık ve sinsilik içinde yürütüyorlar bu ülkede. Çağdaş bir yaşam diye, çirkef bir hayat empoze ediyorlar insanlara. Diyeceksiniz ki; Alt tarafı bir program! Her şeyler gözler önünde! Bunda, büyütülecek ne var?
Var! Hem de; sütunlar dolusu değil, sayfalar dolusu büyütülecek bir olay bu!
Çünkü;
Bu pespaye hayat, ister istemez etkiliyor gençleri!
Cezbediyor!
Ya sonra;
Önce, kimlik bunalımı başlıyor! Yaşadıkları çevre, tatmin etmez oluyor gençleri!
Yaşadıkları hayatın gerçeklerine karşı, körleşiyorlar!
Sorumluluk duygusunu kaybediyorlar!
Ahlâkî değerler, önemsizleşiyor!
İdeallerin yerini, idoller alıyor!
3 haftalık reklâm aşkları gerçek aşk zannediliyor!
Sonuçta; toplumsal faylar kırılıyor!
Aslında, büyük bir deprem yaşıyoruz milletçe, ama kimse farkında değil!

EVLİLİK ÇAĞDIŞI!

Sadece Canlı Canlılar, Özel Hatlar, Harika Pazarlar, Kırmızı Halılar ve Uçan Kuşlar değil, aynı rezalet, aynı pespayelik, aynı iğrençlik yarışma ve evlilik programlarında da görülüyor!
Biliyorsunuz, bir zamanlar; Size Anne Diyebilir miyim? veya Gelinim Olur musun? türü yarışma programları vardı.
Hoş, şimdilerde yarışmaya da gerek kalmadan, kadınlar ve erkekler, ekranlardan pazarlanmaya başladı ya, o da ayrı bir mesele!
Biraz önce dediğim gibi; Kime, ne veriyor bu programlar?
Türkiye’ye ne kazandırıyor?
Verdikleri, getirdikleri tek şey; Kokuşma ve çürüme!
Evet, getirdikleri tek şey; kokuşma ve çürümeden ibaret!
Nitekim, bunu kendileri de itiraf etmişti bir zamanlar.
Vakit’in 14 Aralık 2004 tarihli manşetinde ibretlik itiraf başlığı vardı.
Haberin özü ve özeti şuydu:
Gelinim Olur musun? isimli programın fikir babası Murat Üçkardeşler, haftalık bir dergiye yaptığı açıklamalarda, bu programı yapmakla nasıl bir mesaj vermek istediğini şöyle itiraf ediyordu: Evlilik kurumuna karşıyım! Evlilik, bana göre çağdışı bir olay!
Devam ediyordu Üçkardeşler:

  •  Ben bu program vasıtasıyla evliliğin ne kadar yanlış ve sahte olduğunu insanlara gösterebiliyorum! Amacım yarışmacıları evlendirmek filan değil; bu program vasıtasıyla insanlara bir takım mesajlar vermek istiyorum! Çünkü toplumumuz hâlâ flörte karşı. Mesela kaynanalar genelde bakire gelin istiyorlar.
  •  Bir kız hâlâ bizim toplumumuzda rahat rahat flört edemiyor. Varoş ve Anadolu kültüründe hâlâ çocuklarının nasıl evleneceği konusunda aileler belirleyici. Kadınların kendilerini kanıtlama sorunları var. Mesela kaynanalar genelde bakire gelin istiyorlar. Bu çok ayıp. Bir kadın bunu nasıl söyler?

İşte bu sözler; Türkiye’de birilerinin aile ve namus kavramını yıkmak için; bilinçli bir şekilde nasıl çalıştığının çarpıcı bir belgesiydi!

BABASI BELİRSİZ PİÇLER!

Tabiî, tek belge değildi.
Birileri aile kavramını dinamitlemek, evlilik kurumunu yıkmak için sözde yarışmalar düzenlerken, toplumu dönüştürmek gibi sinsî bir görev üstlenen bazı dizilerde rol alan Leyla Kömürcü adlı artist de; ABD’deki bir sperm bankasından aldığı tohumla döllenmişti. Amerikalı damızlık boğanın rengi beyazmış!
Boğa beyaz ama, kendisi meçhulmüş! Bu da demektir ki; doğuracağı çocuk, nesebi gayri sahih olacak!
Malûm; buna, bizim toplumumuz Veled-i zina diyor! Yani, babası belli olmayan çocuk! Bu ifadeyi daha da kısaltıp, Piç diyenler de çoğunlukta!
Evet, Leyla Kömürcü adlı kadın; babasını, kendisinin dahi bilmediği bir piç doğurdu! Kömürcü, şu anda, İyi yaptım diyor!
Ama, peydahladığı çocuk büyüyüp de, Leyla’nın piçi aşağılamalarına maruz kaldığında, bakalım ne yapacak?
Biliyorsunuz; Leyla Hanım, Kömürcü olan soyadını daha sonra Bilginel olarak değiştirdi. Nesebi gayri sahih olan çocuğunun adını da Kayra koymuş!

Leyla Kömürcü

Toplumun Piç dediği babası belirsiz çocuk, sadece Kayra değil. Münir Özkul‘un kızı olan Güner Özkul da, Kıbrıs’taki bir sperm bankasından çocuk sahibi olmuştu! Ortalığı piçlerin işgal edeceğini zamanında farkeden Sağlık Bakanlığı, 6 Mart 2010’da duruma el koydu, Resmî Gazete’de yayınladığı yönetmelikte dedi ki; Sperm bankasından aldıkları spermle hamile kalanlar, 3 yıl hapis cezasıyla yargılanacaklardır!

Kel Mahmut Lakaplı Sinema Oyuncusu Münir Özkul ve Babasız Torunu

Son iki yıldır, bu işlerin Televoleler ve dizi filmler ile yürütüldüğünü düşünüyorduk ki, son günlerde Derya Taşdiken adlı bir kadın peyda oldu ekranlarda. Uzun süre Doğan Grubu’nun çıkardığı Anneyiz Biz dergisinde çalışan Derya Taşdiken’in projesi şuymuş: Anne sütü olanlar, olmayanları bulsunlar! Peki, nasıl olacak o iş?
Sütü olmayan bir anne; Yahudi, Hıristiyan veya Mecusi olduğuna bakmadan sütü olan bir anne bulacak ve çocuğunu götürüp ona emzirtecek!
Eğer o kadının da bir çocuğu varsa, çocuklar süt kardeşi olacaklar ki, normal kardeşe haram olan, süt kardeşe de haram olacaktır. Peki, o çocuklar büyüyüp de aynı memeden süt emdiklerini bilmeden, meselâ evlenmeye kalkarlarsa ne olacak? Ortaya; kardeşin kardeşle evlenmesi gibi bir sapıklık çıkacak ki, bu işlere Derya Taşdiken’in aklı erer mi acaba?
Bu işe bilerek mi kalkıştı, yoksa dinî kaidelerden haberi mi yok?
Bankadan sperm almakla, meçhul bir anneden süt emzirtmenin hiçbir farkı yoktur! Çünkü, bu işin kontrolü ve takibi mümkün değildir! Hele hele, İslâmi şuuru olmayan biri, bu kontrolü hiç yapamaz!
Dolayısıyla nesepler karışır!
Demem o ki;
Bu projenin arkasında kim veya kimler varsa, toplumu dönüştürme çabasından vazgeçsin! Kim ki toplumun genleri ile oynamaya kalkarsa onları deşifre etmekten çekinmeyiz!
Yeter! Çekin elinizi milletten!

(Hasan Karakaya, 2012-05-24)

Sapık Evliliklere Destek Veren İlk ABD Başkan

Tarih: May 21 2012

Eşcinsellere desteği nedeniyle San Francisco’da Obama’ya teşekkür kartları yazıldı. ABD Başkanı Barack Obama, bu konudaki aylar süren sessizliğinin ardından eşcinsel çiftlerin evlenmesine destek verdiğini söyledi. Böylece Obama, görevdeyken eşcinsel evlilikleri destekleyen ilk Amerikan başkanı oldu. Gelecek Kasım’daki başkanlık seçimlerinde Obama’nın rakibi olacak Cumhuriyetçi Partili başkan adayı Mitt Romney ise, Obama’nın bu açıklamasının hemen ardından eşcinsel evliliklerine karşı olduğunu duyurdu.

Son günlerde Başkan Yardımcısı Joe Biden ve bakan Arne Duncan da eşcinsel evliliklerine destek verdiklerini açıklamıştı. Gallup’un yaptığı kamuoyu araştırmasına göre, Amerikan halkının yüzde 50’si eşcinsel evliliğin yasallaşmasına destek veriyor. Obama bu konudaki tutumunu açıklaması yönünde giderek artan baskının ardından, ABC televizyonunda bir söyleşi yaptı.

Obama, “Bu noktada, çıkıp eşcinsel çiftlerin evlenebilmesi gerektiğini düşündüğümü söylemem benim için önemli” dedi. Barack Obama ayrıca, yönetiminin eşcinsel Amerikalıların haklarının arttırılmasına bağlı olduğunu belirtti. Obama, “Lezbiyen, gay, biseksüel ve transseksüellerin daha eşit haklar elde edilmesini savundum. Eşcinsel evliliği konusunda tereddüt ettim. Çünkü yasal birlikteliğin yeterli olduğunu düşünüyordum” dedi.

Obama, kendi ekibindeki eşcinsellerin birbirine bağlı, tek eşli ilişkiler içinde olduğunu gördükten sonra bu görüşünü değiştirdiğini vurguladı. Amerikan Başkanı kendi ailesiyle yaptığı tartışmaların da bu konudaki görüşlerinde yaşanan evrime katkıda bulunduğunu belirtti.

Newsweek, Obama’yı Neden Eşcinsel İlan Etti?

ABD Başkanı Barack Obama eşcinsel mi?
Değil.
Peki, Amerika’nın önde gelen haftalık haber dergisi Newsweek bu hafta neden Obama’yı ‘İlk Gay Başkan’ başlığıyla kapak yaptı?
Daha önemlisi, Obama, bu kapağı görünce ne yaptı?
Kafasına yerleştirilmiş, eşcinselliği sembolize eden gökkuşağı halesi için ne dedi?
Hemen söyleyeyim, hiçbir şey.
Beyaz Saray Basın Sözcüsü Jay Carney’e sormuş gazeteciler, “Başkan’ın Newsweek kapağına reaksiyonu ne oldu?” diye.
Carney gülümseyerek cevap vermiş: “Başkan’ın kapağı gördüğünü zannetmiyorum!”
Görmemiş olması mümkün mü?
İmkânsız! Amerika’da sosyal medya üç gündür Newsweek’in kapağı ile çalkalanıyor.
Siyasi analistler Obama’nın geçen hafta yaptığı eşcinsel evliliği destekleyen açıklamasının kasımda yapılacak seçimin kaderini etkileyip etkilemeyeceğini tartışıyor.
İşte tam böyle bir ortamda Newsweek, Time dergisinin geçen hafta yayımlanan tartışmalı anne sütü emen 3 yaşındaki çocuk kapağına nazire yaparcasına Obama’yı Amerika’nın ilk gay başkanı ilan ediyor.
O zaman ne anlama geliyor bu cevap?
Emin olun, Obama da sözcüsü Carney ve Newsweek’in yayın yönetmeni Tina Brown gibi olan biteni gülerek izliyor.
Çünkü Obama’nın eşcinsel evliliğe destek açıklaması cesur olduğu kadar siyasi. Tina Brown’un ‘ilk gay başkan’ kapağı ise siyasi gözükse de aslında ticari.
Çünkü Obama Cumhuriyetçilerin Mormon başkan adayı Mitt Romney ile ekonomi karnesi parlak olmadığı için kültürel alanda kıran kırana bir rekabete giriyor.
Tina Brown ise Time dergisine en iyi bildiği yaşam tarzları alanında kafa tutuyor.
Zaten bu göreve getirilmesinin sebebi bu şekilde tartışmalı kapaklar ve dosyalar hazırlamak.
Meselenin siyasi ve ticari kısmı böyle. Fakat bu kapak üzerinden Amerika’da süren daha önemli bir tartışma var, o da hem siyasi kültür hem de gazetecilik mesleği ile ilgili.
Gazeteciler ilk klişesini çok sever. Bu Amerika’da da böyle, Türkiye’de de. Fakat her ülkenin siyasi kültürü farklı. Türkiye’de böyle bir kapak yapılabilir mi?
Bir gün bir başbakan eşcinsel evliliği savunursa neden olmasın?
Obama gerçekten de Amerika’nın ilk gay başkanı olduğu için bu kapak yapılmadı. Zaten eşcinsel olduğunu açıkça belirten makalenin yazarı Andrew Sullivan daha ilk satırlarda bunun bir metafor olduğunu ve düz bir biçimde okunmaması gerektiğini söylüyor.
Obama’yı gay olduğu için değil “Amerikan siyaseti için tabu olan eşcinsel evliliğe verdiği korkusuz destekle tüm siyasi riskleri göğüslediği için seçtik” diyor.
Obama’nın bir siyah olarak kimliğini bulmasını, eşcinsellerin kendi kimliğini bulmasına benzetiyor.
Bir Amerikan başkanının bir derginin kapağından gay olmadığı halde gay ilan edilmesi ilk. Fakat Amerikan medyasında bu bir gelenek.
Clinton pozitif ayrımcılık konusunda siyahların haklarını cesaretle savunduğu için ‘Amerika’nın ilk siyah başkanı’ ilan edilmişti.
Obama tam iki dönem sonra ‘ilk siyah başkan’ oldu.
Obama’yı kadın hakları konusunda verdiği mücadeleden dolayı Washington Post ‘Amerika’nın ilk kadın başkanı’ ilan etmişti.
Hiç şüpheniz olmasın, Amerika bir dönem sonra gerçekten de ilk kadın başkanı’nı seçecek. Latin Amerikalılar Obama’yı defalarca ‘ilk Hispanik başkan’ diye nitelediler.
Asyalılar ‘ilk Asyalı başkan’ dediler. Yahudiler geçen yıl ‘ilk Yahudi başkan’ ilan etmişti.
Obama babasının Müslümanlığından dolayı ‘Amerika’nın ilk Müslüman başkanı’ olarak da nitelendirilmişti. Müslüman mı? Değil.
Hiç şüpheniz olmasın, bir gün Amerika’da ‘ilk Müslüman başkan’ da görürüz.
Protestan Amerika’da Kennedy ‘ilk Katolik başkandı’. Cumhuriyetçilerin adayı Mitt Romney ‘ilk Mormon başkan adayı’.

(Mayıs 2012)

İslam dünyasının bir kurtarıcı olarak görmek istediği Obama’nın sapıkların kurtarıcısı olması

ABD’nin mayasının düzelmediğinin bir göstergesidir.

Resmi Fuhşiyat ve Bir Polisin Hatıraları

Tarih: May 03 2012

Haber yenidir. Bursa Emniyet Müdürü Ali Osman Kaya bey, Muhtarlar Toplantısında feryat etmiş. Neler demiş neler. Dediklerinden birkaç cümle:

“Dolaşmak için evimden dışarı çıkınca, Kültürpark’ta her ağacın altında bir çift görülüyor.

Her çalının dibi yatak odası gibi.

Her şey meydanda.

Bunlar benim de kanıma dokunuyor.

İki taraf gönüllü olarak razı olunca yapacağımız bir şey yok.

Yasalar buna izin vermiyor.

Biz kolluk kuvveti olarak sadece uyarabiliyoruz.”

Bu sözleri söyleyen herhangi bir vatandaş değildir. Osmanlı’nın birinci başkenti, büyük kültür ve medeniyet şehri, evliyalar yurdu, yakın zamana kadar imanın, İslam’ın, tasavvufun belli başlı merkezlerinden olan anlı şanlı Bursa şehrinin Emniyet müdürüdür.

Bakınız Bursa ne hale gelmiş, ne hallere düşmüş.

Acaba bu talihsiz durum sadece Bursa’ya mı mahsustur?

Maalesef ülkemizin büyük bir kısmı açık ve serbet fuhuşhaneye dönüşmüştür.

Avrupa Birliğine uyum sağlamak için çıkartılan yeni liberal kanunlar, polisin ve yargının elini bağlamaktadır.

Yapılanlar, sadece zinayı Ceza kanunundan çıkartmakla sınırlı kalmamıştır.

İslam dininin, millî kültür ve ahlakın kabul etmediği ve fuhşiyat olarak gördüğü nice kötülük serbest bırakılmıştır.

Havalar iyileşti, sıcaklar geldi ya, bir gün öğle namazı sıralarında Sultanahmet Camii‘nin bahçesini, çevresini, avlusunu, merdivenlerini geziniz. O mukaddes İslam mabedini çıplak kadınların istila etmiş olduğunu göreceksiniz.

Mini etekli, şortlu, memelerinin büyük kısmı görünen, laubali kadınlar.

Merdivenlere oturan bazı kadınların en mahrem yerleri görünüyor.

Yılışıklık son haddinde. Kahkahalar, haykırışlar, hellolar mellolar.

Cami mi, kadınlar hamamı mı?

Bundan on sene kadar önce yaz ayında bir pazar günü Bursa Ulu Cami’ye gitmiştim. O mukaddes mekanın içi çıplak, dekolte kadınlarla doluydu.

İstanbul’da birtakım çağdaşlar otobüslerde, tramvaylarda, sokakta, parkta herkesin arasında öpüşüyor, cilveleşiyor.

Böyle şeyler bizim dinî ve millî terbiyemizle uyuşmaz.

Fuhuş, modern ve kalkınan Türkiye’nin büyük sektörlerinden biri haline gelmiştir.

Acaba uyuşturucu mu önde, fuhuş mu?

Devletin koruması ve güvencesi altında yapılan TC vesikalı yasal ve resmî fuhuş, yarı gizli öteki fuhşun yanında devede kulak kalır.

Hatırlarsınız, yakın tarihte Genelevler imparatoriçesi Madam Matild Manukyan‘a devlet törenleriyle vergi rekortmeni ödülleri verilmişti.

Sabah gazetesinin 5 Şubat 2006 tarihli nüshasında “Bir polisin genelev anıları” başlığıyla korkunç, dehşetli, atom bombası gibi bir röportaj yayınlanmış, bunda polis müdürlerinin Manukyan’a hanımefendi, memurların ana diye hitap ettikleri yazılmıştı.

O röportajdan enteresan bir bilgi:

Bir banka memuresi gündüzleri bankada çalıyor, akşam olunca Madamın genelevinde sermayelik yapıyormuş.

Bir kadın öğretmen de öyle.

Madam’ın birkaç özelliğini sayayım:

Dünyanın en lüks Rolls Royce otomobiline sahipti.

Şiirler yazardı. Atatürk akrostişli manzumesi pek meşhurdur. Madam M. Kemal Paşa’ya hayrandı.

Her neyse.

Geçen sene bir otobüs şoförünün, vasıtada herkesin içinde öpüşüp sevişen bir çifti uyardığı için başına gelenleri biliyorsunuz. İlerici ve çağdaş medya adamcağızı linç etmişti.

Böyle giderse AB normları ve standartları Türkiye’yi ahlaken çökertip yıkacak.

Vergi Rekortmeni Olmuş Ermeni Kökenli Genelev Patroniçesi

Matild Manukyan (1914 – 2001)

O ULU ATATÜRK’E AŞIKTI

Onun şahane bir Rolls Royce’u vardı.

Otomobil konusunda İngiltere Kraliçesi ile boy ölçüşüyordu.

Onun lüks otomobilinin döşemeleri, dikenli yerlerde otlamamış antilop derisindendi.

Madam Matild Manokyan işte böyle şahane bir arabaya sahipti.

O genelevler imparatoriçesiydi.

Evleri TC’nin koruması ve gözetimi altındaydı.

O evlerde, üzerinde TC başlığı bulunan resmî vesikalarla sermayeler çalışırdı.

Madam yasal kadın ticareti yapardı.

Madam TC vatandaşı kadınları satardı.

Kadın özgürlüğü adına.

Evlerinin kapısında devletin polisleri beklerdi.

Müşterilere yazar kasalardan fiş verilirdi.

Vesikalı TC vatandaşı kadınların kazançlarından KDV kesilirdi.

Ayrıca gelir vergisi.

Bu vergiler devlet bütçesine katılırdı.

Diyanet İşleri Başkanının maaşı bile bu paralardan ödenirdi.

Madam kaç sene İstanbul vergi rekortmeni olmuştu.

Kendisine görkemli törenlerle ödül ve berat verilmişti.

O, düzenin kadınlara sağladığı sonsuz özgürlüğün (esaretin) bir simgesiydi.

O, Türkiye’nin en lüks otomobiline sahipti.

O çok zengindi.

O, genelevler patroniçesi ve imparatoriçesi anlı şanlı Madam Manokyan’dı.

Madam’ın edebiyat tarafı da vardı. Atatürk hakkında akrostişli bir manzume yazmıştı. Atatürk’e âşıktı o.

Bazı bürokratlar Manokyan’a hanımefendi derler, bazıları Ana diye hitap ederler, elini öperlerdi.

Atatürk öldüğünde Manokyan haftalarca acı içinde matem tutmuş, kendine gelememiştir. O çok koyu bir Atatürk hayranı idi.

Manokyan bir ara cami yaptırmak istemişti.

Manokyan’ın vergi kaçırmadığı, TC’ye kazancının vergisini tam olarak ödediği söylenir. Onun nazarında “Vergilenderilmiş kazanç kutsaldı!”

Madam öldüğünde Ermeni Patrikhanesi onu ihtişamlı bir cenaze töreni ile toprağa verdi.

Sırmalı elbiseli papazlar, ilahi okuyan korolar, mumlar, buhurdanlıklardan fışkıran kokular. Madam bir imparatoriçe gibi mezarına indirilmişti.

O zaten bir imparatoriçe değil miydi?

TC’li, KDV’li, yasal, resmî koruma altında, kadın özgürlüğünün simgesi, laik düzenini vesikasıyla yapılan fuhşun imparatoriçesiydi.

Ve onun çeşitli özellikleri listesinin başında, Türkiye’nin en lüks, en pahalı, en şaşaalı, en ihtişamlı, en debdebeli, en göz kamaştırıcı otomobile sahip olması gelirdi.

Bazı bürokratlar ona Ana derdi.

Bazıları hanımefendi derlerdi.

Kendisi öldü.

Anısı ve Rolls Royce’u kaldı.

O Rolls Royce acaba şimdi kimin mülkiyetinde?

(M. Şevket Eygi, 2012)

BİR GENELEV POLİSİ’NİN ANILARI

Genelev patroniçesi Matild Manukyan’ın Karaköy’deki genelevinde görev yapan polis memuru H. K. anılarını anlattı. Hayli ilginç anektodlar var.

  • Gündüz öğretmen veya banka memuru olup akşam genelevde çalışan kadınlar vardı. Manukyan, gece hasılatı toplar çıkardı.
  • Manukyan’la görüşmeye gelen bürokratlar vardı. Kimi muhabbete gelirdi kimi de başka ilişkiler için.
  • “Ermeni asıllısın, ASALA adına para istediler mi?” diye sordum. “Ben Türk’üm” dedi ama bir kere para verdiğini söyledi.
  • Teşkilatımızda müdürler Manukyan’a “Hanımefendi”, memurlar ise “Ana” derdi.

Genelevlerin kapatılması tartışması ile polis yerine özel güvenlik elemanları tarafından korunmaları önerisi, gündemden düşmüyor. Biz de uzun yıllar Karaköy’deki genelevde görev yapan bir polis memuruyla tanık olduğu olayları ve bu tartışmaları konuştuk. Halen başka bir yerde görev yaptığı için kimliğini saklayan polis memurunun itiraflarına çok şaşıracaksınız.

1990‘lı yıllar. İstanbul Emniyet Müdürü olarak Necdet Menzir’in atanmasıyla, birtakım yer değişiklikleri yaşandı. Bunun nedeni ise genelevdeki usulsüzlüklerin Menzir’in kulağına gelmesiydi. Menzir, işin başına gelir gelmez genelevde görevli ikisi polis, ikisi bekçi olmak üzere dört kişinin işine son verdi. Yerine ise dönemin Beyoğlu İlçe Amirliği’nden iki polis ve iki bekçiyi getirdi. İşte bu söyleşi, o dönemin yasal tanıklarından birinin yaşadıklarını anlatıyor. Polis memuru H.K., halen başka bir yerde görev yaptığı için adını açıklamıyoruz. H.K.’nın itiraflarını sorduğumuz üst düzey bir polis müdürü de ‘Çankırı ve İstanbul’daki genelev operasyonlarında maalesef bu tür ilişkiler olduğu görüldü‘ diyerek polis memurunun söylediklerini doğruladı.

Genelevdeki görevlerimizi sonra öğrendik; giriş-çıkışı sağlamak, kimlik kontrolü yapmak, kadınların çalışma karnesini kontrol etmek ve onları ayda bir doktor kontrolüne göndermekti işimiz. Birkaç ay geçtikten sonra çalışma karnesinin ne işe yaradığını öğrendim ve bir de baktım ki 980 kadından 400’ünün çalışma karnesi yok! Çalışma karnesi olmayan kadınların hepsini dışarı attım. Kaçak olarak çalışıyorlardı; içlerinde öğretmen, bankacı ve ev hanımı bile vardı. Mesela bir kadın gündüz öğretmenlik yapıyor, okuldan çıktıktan sonra da genelevde çalışıyordu. Yine tayin olduğum ilk dönemlerde gündüz Bankalar Caddesi’nde bankada çalışıp gece saçına peruk takarak çalışan hayat kadını vardı. Genelevde yatılı olarak çalışan kadınlar ise orada yaşıyordu. Onların dışarıya çıkmaları kesinlikle yasaktı. Hayat kadınlarının yüzde 70’i esrar kullanıyordu. Kapıyı kapatsam, bacadan içeri sokmaya çalışıyorlardı.

Manukyan’ın hayatının film yapılacağını duyuyorum. İbret olarak yapılmalı bence. Böyle bir kadın Türkiye’de nasıl vergi rekortmeni oluyor? Ondan daha çok kazanan işadamları var. 980 kadının kazandığını, 100 bin işçi çalıştıran holdingler kazanamıyor muydu? Hiçbiri kazandıklarını beyan etmiyor, kaçırıyordu. Fakat Manukyan’ın en çok övündüğü şey vergi rekortmenliğiydi. Yaptığıyla övünmüyordu ama utanmıyordu da. Onun övündüğü tek şey vergi rekortmeni olmasıydı. Ben işiyle ilgili soru sormaya başladığımda her seferinde limonlu soda istetir ve konuyu kapatırdı. Ben Ermeni meselelerini de açardım mesela. Manukyan’a “Sen Ermeni asıllısın, geçmiş dönemlerde ASALA adına para istediler mi senden?” diye sorardım. “Ben Türküm kardeşim. Bu memleket benim. Dedem de, ninem de, Türk’tü” derdi. Bir kere ASALA’ya para verdiğini ama daha sonra yine istediklerinde vermediğini söylemişti.

Ailem genelevde görev yaptığımı bilmiyordu. ‘Beyoğlu’nda ekiplerde çalışıyorum‘ diyordum. Genelevin önünde bekleyen taksilerle işe geliyordum. Bizi sabah alır, akşam bırakırlardı. Manukyan taksicilere talimat vermişti, o ödüyordu taksilerin ücretini. Arkadaşlarım da benimle dalga geçiyordu, satış nasıl diye takılıyorlardı.

Manukyan’ın Şişli’de de muhabese bürosu ve yazıhanesi vardı. Diğer işlerini oradan takip ederdi. Benim bildiğim 220 tane ticari taksisi vardı. Hatta bana da bir ticari taksi hediye etmek istedi ama ben kabul etmedim. O dönemde İstanbul Belediye Başkanı olan Nurettin Sözen binlerce ticari taksi plakasını satışa çıkarmıştı. Manukyan da bunlardan 220 tanesini satın almıştı. On taksi plakasını polislere dağıttı. Tarlabaşı Bulvarı’nda dairesi vardı. Hatta Beyoğlu Ekipler Amirliği’nin binası da onundu, emniyete kiraya vermişti. Manukyan çok büyük paralar kazandı. Genelevdeki odasında çelik kasa vardı ki büyüklüğü 1 buçuk metre. O çelik kasaya parayı zorla sıkıştırırdı.

Emniyet teşkilatından müdürler, amirler telefon açıp ‘Hanımefendi orada mı?’ diye sorarlardı. Eğer oradaysa yanına gelir ve isteklerini bildirirlerdi. Örneğin, bir amir gelir, “Hanımefendi, ekip otosuna dört lastik ihtiyacımız var” derdi. O da karşılardı. Memurlar ise Manukyan’a ‘Ana‘ diye hitap ederdi. Bir keresinde Şişli zabıta müdürlerinden biri Manukyan’ı yolda görüp eline sarılmıştı, öpmek için. Manukyan elini öptürmek istemedi. Zabıta müdürü de ‘Ana verin o mübarek elinizi öpeyim‘ diye ısrar edince elini uzatmış ve adam da öpmüştü.

Birçok üst düzey bürokrat, emniyet mensubu Manukyan’la görüşürdü, genelevin içinde ofis olarak kullandığı 17 numaralı odada. Kimi muhabbetine geliyordu kimi başka ilişkiler için. Örneğin, bazen gece nöbetçi müdür ‘3370’ gelirdi. Bu kod, gece İstanbul Emniyet Müdürü’nün yerine bakan nöbetçi müdürün telsiz kodudur. Ona açmazdım kapıyı. Çünkü Necdet Menzir’in kesin talimatıydı, “Gece 3370 bile gelse kapıyı açmayacaksın” diye talimat vermişti. Niye geldiğini de bilmiyorum. Ya Manukyan’ı ziyaret edecekti ya da başka şeyler yapmaya gelecekti. Gece, İstanbul’dan sorumlu müdürün, Manukyan’ın yanında ne işi var? Gitsin İstanbul’un asayişiyle uğraşsın. Ama tabii tepki çekiyordum. Kapının önünde bağırıyorlardı; ‘Şu anda Emniyet Müdürü benim. Aç kapıyı, sana emrediyorum’ diye. Ama açmıyorduk kapıyı. Ben tanıdığım polislere kapıyı açıyordum.

Manukyan’ın çalıştırdığı başka evler de vardı ve legaldi. Bir gün Cihangir’de illegal çalışan bir evi basmıştık. Ev sahibi patroniçe “Beni gözaltına alamazsınız” diye direndi. Kadın üst düzey bir politikacının dostu olduğunu söylüyordu. Gözaltına aldık ama almaz olaydık! Başta adını verdiği o politikacı olmak üzere beş milletvekili daha bizi aradı. Kadını bıraktık.

Odönemlerde gayri meşru işler çok oluyordu. O sokakta Oflular vardı. Hatta Cevahir ailesinin amca oğulları o sokağa hakimdi. Bir de genelevin karşısında Cumhuriyet Lokantası vardı. Kadınların dışarıdan yemek yemesi yasaktı, her türlü ihtiyaçlarını içeriden karşılamak zorundaydılar. Ama bazıları dışarıdan yemek yemek isterse bu lokantaya sipariş verirdi. Lokantada normalde herkese 1 milyon lira olan çorba, hayat kadınlarına 5 milyon liraydı. Manukyan sokağın temizliğini de Cevahirler’e vermişti. Aslında aylık 1 milyara temizlenecek olan bu sokağı Cevahirler ayda 40 milyar liraya temizlerdi.

Benim dönemimde beş hayat kadını tövbe edip hacca gitmişti. İşi bıraktılar. Ama öyle kolay değildi bırakmak. Manukyan onlara sözleşme imzalatıyordu. Ardından da bu hayat kadınlarını kendisine borçlandırıyordu. Orada çalışan her kadının mutlaka dışarıda bir dostu vardı. Genelevde çalışan kadın, dostuna para yetiştiremediğinden Manukyan’dan faizle para alırdı. Olan çalışan kadına oluyordu. Ödeyemediği için ömür boyu çalışmak zorunda kalıyordu. Eğer içeride çalışan kadınlardan birisi parasını ödemeden kaçmaya çalışırsa, Manukyan hem adli mercilere başvurarak hakkında yasal takip başlattırıyordu, hem de gayri meşru yoldan Oflulara söyleyerek kaçak kadını buluyordu. Oflular yakaladıkları kadını çalışmaya mecbur ediyorlardı. Kadınlar bana hiçbir şey anlatmazdı korkudan. Manukyan’ın içerideki işlerine Sivas Suşehirliler, dışarıdakilere Oflular bakıyordu.

Karaköy’de genelevin bulunduğu Zürafa Sokak’ta 42 tane ev vardı. Bunlardan beşi Sümbül Yaşar Karasu adındaki Erzurumlu bir kadına aitti. Geri kalan 37 ev de Matild Manukyan’ındı. Ama daha önce bütün evler Karasu‘nunmuş, Manukyan onun terzisiymiş. Hem Karasu’ya hem de genelevde çalışan kadınlara elbiseler dikiyormuş. Bana bunları kendisi anlatmıştı. Sonra bakmış ki bu işte çok para var, terziliği bırakıp bu işe başlamış. Hayat kadınlığı yapmadığını biliyorum, yalnızca kızları çalıştırırdı. Bir de Manukyan’ın her evinin bir sorumlusu vardı, onlar da bir mesul müdüre bağlıydı. Sabahtan akşama kadar orada bulunmak zorundaydılar onlar. Manukyan her gece mutlaka gelir, asla ön kapıdan içeri girmezdi. Zürafa Sokak’ın Bankalar Caddesi’nden bir girişi vardı, oradan içeri girerdi. Ayrıca Yüksek Kaldırım Caddesi’ndeki işhanlarının yüzde 70’i de Manukyan’ındı. Oralardan da evlere girerdi. Genelevin içindeki 17 numaralı oda onun ofisi gibiydi, orada kimse çalışamazdı, özel görüşmelerini yapardı bu odada. Gece saat 1.00’da gelir, 04.30’da çıkardı. Biz genelevin kapılarını saat 23.00’da kapatırdık, içeride olanları da gece 24.00’da çıkartırdık. 17 numaralı evin önüne her evin sorumlusu dizilir, günlük hesabını getirirdi. Düşünün 37 kişi sıraya dizilmiş, hesap veriyor. Kuyruk bayağı uzundu. Manukyan her gece günlük hasılatı oradan alarak ayrılırdı. Yanında koruma olmazdı, mesul müdürlerin sorumlusu Oktay olurdu. Yanlış hatırlamıyorsam, şoförünün adı da Kambur Necati’ydi.

(Emrullah Erdinç, 2006)

Sapıklık Time Kapağında

Tarih: May 01 2012

TIME dergisinin son sayısının kapağı büyük ses getirecek nitelikte. Derginin Amerika edisyonunun kapağında, 3 yaşındaki erkek çocuk sandalyaye çıkmış annesinin memesini emerken görünüyor. Are You Mom Enough? (Yeterince iyi bir anne misiniz) başlığının yer aldığı kapaktaki anne ve oğlu ise model değil. Evlat edindiği Samuel (5) ve Aram’ın (3) annesi olan Jamie Lynne Grumet (26), iyi ebeveynlik felsefesini savunan bir aktivist aynı zamanda. Kendisinin de 6 yaşına kadar emdiğini söyleyen Grumet, “Annemi kucaklamak, ona sarılmak gibi birşeydi. Çok rahat ediyordum ve gerçekten çok seviyordum. Emdiğim için çocuk olarak özgüvenim çok yüksekti” diyor.

Jamie Lynne Grumet evlat edindiği 4 yaşına girecek bir çocuğu emzirirken

Jamie Lynne Grumet’e göre, çocuklarını uzun yıllar emzirme kararı yetişmeden kaynaklanan doğal içgüdü. Grumet, “Ben de bu yöntemle büyüdüm ve çocuklarımı da asla başka bir yöntemle büyütmem” diyor. Jamie Lynne Grumet, 2010 yılında Etiyopya’dan evlat edindiği Samuel’i de uzunca bir süre emzirdiğini ve bunun çocuğun gelişiminde çok önemli olduğunu vurguluyor.

Çevresinde kendisini, “çocuklara taciz ediyor” diye sosyal hizmetlere şikayet etmek isteyen insanlar olduğunu belirten Grumet, bu düşünceyi anlamsız buluyor ve insanların gördükçe buna alışacağına inanıyor. Grumet, bloğunda çocuklarını bu kadar uzun emzirdiği için kendisine kızgın olanlara da sesleniyor: “Bu konuda çok da fazla bilgi sahibi olmadan yorum yapanlar, çocuğuna özen göstermeye çalışan anneyi üzüyor. Annelik yeterince zor bir görev. Ve bunu yaparken olumsuz yorumlar duymak da yeterince yıpratıcı.”

Grumet, dergiyle yaptığı röportajda şöyle söyledi: “İnsanlar, bunun biyolojik olarak normal bir şey olduğunu anlamak zorunda. Bunu ne kadar çok insan görürse, kültürümüzde o kadar kanıksanacak. İşte bu yüzden insanların beni oğlumu emzirirken görmesini istiyorum.”

19927de “Bağlı Ebeveynlik” fikrini ortaya atan Dr. Bill Sears’in görüşlerine de yer veren derginin konuya ilişkin haberi, sosyal paylaşım sitelerinde farklı tepkilere yol açtı.
Kapak, Twitter kullanıcılarını ikiye böldü. Arkansas’da yaşayan 6 çocuk annesi Bobbi Miller, “Bir inek bile bebeğini ne zaman sütten keseceğini bilir. Bu, saçmalık” diyerek tepki gösterirken, “Bebekler için En İyisi” adlı örgütün kurucusu Bettina Forbes, “kaç yaşında olursa olsun çocuklarını emzirmeye devam eden anneleri destekledikleri”ni vurguladı.

Dergi, geleneksel ebeveynlik ile günümüzde “aşırı ebeveynlik” olarak tanımlanan akım arasındaki kültürel uçurumu konu alan bir de makale yayımladı. Time Dergisi Editörü Rick Stengel, kapağın provokatif olduğunu, ancak çocukların nasıl yetiştirileceğiyle ilgili hemen her şeyden önemli bir konuyu farklı bir kapakla gündeme getirmek istediklerini söyledi.

ABD ve AB, son yıllarda artan sapkınlık davranışlarını sağlık adı altında dünyada yaygınlaştırmak istiyor. Tıp dünyasının eşcinsel sapıklığı sağlıksal bir farklılık olarak görmesi bunu ispatlar bir örnektir. İnsanlığın sürüklendiği bu bataklığa saplanmamak için, planları sezmek ve akıllı davranmak gerekiyor.

Yasal Fuhuş

Tarih: Apr 26 2012

Bursa Emniyet Müdürü Ali Osman Kahya, bugün Merkez Yıldırım İlçesi’nde 67 muhtar ile ‘Huzur toplantısı’ düzenledi. Sorunları not alan Emniyet Müdürü Ali Osman Kahya, muhtarların park, bahçe ve ormanlık alanlarda fuhuş yapılmasına karşı olan tepkilerini yanıtladı. Tarafların isteği olunca yasal olarak müdahale etmelerinin mümkün olmadığını belirten Emniyet Müdürü Kahya, “Dolaşmak için ben de evimden dışarı çıkınca, Kültürpark’ın her ağacın altında bir çift var, her çalının dibi yatak odası gibi. Her şey meydanda. Bunlar benimde kanıma dokunuyor. Ama iki taraf gönüllü olunca yapacak bir şey yok. Yasalar buna izin vermiyor. Biz kolluk kuveti olarak sadece uyarıyoruz” diye konuştu.  (Nisan 2012)