RSS

Bebekli Anne Eğitimi, Djibouti, Somali, 1978

Tarih: Mar 10 2012

Ders Kitaplarında İyileşme Var!

Tarih: Mar 06 2012

Cinsiyet ayrımcılığıyla dolu ilköğretim ders kitaplarında iyileşme var. Kadınlar, artık sadece evi temizleyip yemek yapan kişi olarak resmedilmiyor. Eşitliğin anlatıldığı kitaplarda anne ütü yaparken baba evi temizliyor, erkek çocuk toz alıyor, çocukların bakımını baba da üstleniyor; bilim insanları ve sanatçılar tanıtılırken kadınlardan pek çok örnek veriliyor, meslekler anlatılırken kadın itfaiyeci ve doktorlara da yer veriliyor. (2012)

4 + 4 + 4

Tarih: Mar 04 2012

Mustafa Kemal, “ne sosyalistiz, ne kapitalistiz” diye başlayıp, işin içinden çıkamayınca da lafı “biz bize benzeriz” diye bitirmişti.

Hakikaten de “bizim bize benzemek” gibi bir derdimiz var. Pek bir şeye benzemiyoruz çünkü.

“Bir çocuğun eğitiminden aile mi sorumludur, devlet mi sorumludur”
gibi ağırlıklı bir tartışmayı, “AKP kız çocuklarını eve kapatmak istiyor”a indirgemek için gerçekten de “bize benzemek” gerekiyor.

Çocukların eğitiminin kalitesi hakkında bağırıp çağırmayanlar, “kızlar eve kapatılacak” diye bağırıyorlar.

Artık CHP yöneticilerinin bile “bu ülkede şeriat ya da irtica tehlikesi yoktur” dediği bir dönemde AKP’nin her yaptığı işin altında “kızları eve kapatacak” bir marazlığın işaretini bulmaya uğraşmayı doğrusu ya ben kavrayamıyorum.

Siz özellikle muhafazakâr kesime ait fabrikalarda, müesseselerde, şirketlerde ne kadar çok “başörtülü” kızın çalıştığının farkında mısınız?

Kızları evlere kapatırlarsa oralarda kimleri çalıştıracaklar, başı açık kızları mı, dertleri bu mu, başörtülü kızlar evlerinde otursunlar, her yanda başı açık kızlar çalışsın, muhafazakâr kesim en çok bunu mu istiyor?

Türkiye’deki kapitalistleşme hızını, muhafazakârların büyük oranda içinde bulunduğu bu kapitalistleşme döneminde ihtiyaç duyulan kalifiye eleman sayısını biliyor musunuz?

Bu sayıyı sadece “erkekleri” çalıştırarak karşılayabilirler mi?

Bir yandan üretimini arttıran bir ülke bir yandan da kızlarını eve hapsedebilir mi?

Geride kalmış tartışmalara kendini kaptırıp, önündeki sorunlarını görmemek için bir “turfa müneccim” olmak gerekiyor.

Eğitimi her şeyden çok tartışmamız gerektiği açık bir gerçek.

Ama bu tartışmanın öznesi “kızlar” değil.

Özne, “bütün çocuklar”.

Onun için önce eğitimin kalitesini ele almalıyız.

“Tevhid-i tedrisat”
yasasını operasyon masasına yatırmalıyız.

Çocuğun eğitiminden aile mi yoksa devlet mi sorumlu sorusuna, bu sorunun zorluğuna ve ağırlığına uygun cevaplar bulmaya uğraşmalıyız.

Bunları tartışmalıyız ama aslında bunlar da bizim en azından yirmi yıl önce tartışmış olmamız gereken konular.

Bir de yeni çağın yeni soruları var.

Bu çağda, çocuklara “bilgi” yüklemek ne kadar gerekli?

İnternet, uzaydaki galaksi çapından yeraltındaki böceğin üreme sistemine kadar her konuda bilgi verirken, çocuklar bu bilgilerin hamallığını yapmalı mı?

Yoksa biz çocuklara bilgiyi nerede arayacaklarını ve elde ettikleri bilgiden bir senteze nasıl ulaşabileceklerini mi öğretmeliyiz?

Bizim okullarımızda okuttuğumuz bilgiler bu çağın gereklerine uygun bilgiler mi?

Öğretmenlerimizin kalitesi dünyadaki gelişmeleri algılayıp çocuklara aktarabilecek düzeyde mi?

Biraz daha ilerleyelim.

Tıp, bugün her hastanın “özel bir vaka” olduğunu, öyle geniş genellemelere dayanan tedavilerin yanlış sonuçlar verebileceğini, her hastanın “kişisel” durumuna göre tedavi edilmesi gerektiğini tartışıyor.

Tıp bu tartışma noktasına gelmişken eğitim bu tartışmanın gerisinde kalabilir mi?

Her çocuk aslında “özel bir olay” değil mi, hepsinin ayrı merakı, ayrı yeteneği, ayrı isteği yok mu; bu çocukların özel koşullarına aldırmadan bunların hepsini sınıflara doldurup aynı bilgileri ezberletirseniz bundan yaratıcı bir kuşak çıkartabilir misiniz?

Hadi bir adım daha ileri gidelim.

Okul gerekli mi?

Ben, yirmi yıla kadar bildiğimiz türde okulun yeryüzünde kalmayacağına, bilgisayarlar sayesinde çok başka eğitim biçimlerinin ortaya çıkacağına inanıyorum.

Bugün bazı ünlü profesörlerin dersleri internet üzerinden canlı yayınlanıyor ve yeryüzünün dört bir yanından yüz binlerce insan bu dersleri izliyor.

Bu uygulama belli ki yaygınlaşacak.

Dünya buralara geldi.

Halkın, kendi haline bırakılır bırakılmaz “şeriatı”, “kızları eve kapamayı” tercih edecek bir ilkeller topluluğu olduğu inancı, biraz okumuş yazmış olan herkesin kendini “başöğretmen” gibi görmesine neden oldu, hâlâ “kızları” ailelerinden zorla “kurtarma” operasyonları düzenleniyor.

İmkânı olan dindar ailelere bir bakın bakalım, başörtülü kızlarını evlere mi hapsediyorlar yoksa Amerika’ya, Avrupa’ya okusun diye mi gönderiyorlar.

Kemalizm’in “laik nesiller yetiştireceğiz” hothotçuluğunu aynen benimseyerek “dindar nesiller yetiştireceğiz” diyen Erdoğan’ın aklıyla da, eğitimde yapılan her reformu ve arayışı “kızları eve kapatacaklar” sığlığıyla değerlendirenlerin aklıyla da geleceğin dünyasına uyum gösterecek çocuklar yetişmez.

Futbol sistemlerine benzeyen bir adı olan bu “4 + 4 + 4” sistemi, bizim tek odaklı, askerî mantıklı, katı eğitim düzenine bir esneklik katacak, çocuklara ve ailelerine tercihlerinde daha büyük özgürlük alanları açacak gibi gözüküyor; eğitimi benden çok daha iyi bilenler bu sistemi eğitim kalitesi açısından, çocukların yaratıcılığını beslemesi açısından, çocukların bu çağa uyum göstermesine yardımcı olup olmayacağı açısından tartışsalar sanırım daha faydalı bir tartışma izlemiş oluruz.

“Kızları eve kapatacaklar”
takıntısı, kızları gerçekten de eve kapatmak isteyenlerin çağı ıskalayan ilkel körlüğünden çok da farklı gözükmüyor çünkü.

(Ahmet Altan, Şubat 2012)

Muasır Medeniyetler Kulübesi

Tarih: Feb 23 2012

Akıllı Tahta Ne Kadar Akıllıca?

Tarih: Feb 23 2012

AK Parti’nin 2011 seçimlerinde vaat ettikleri arasında “akıllı tahtalar ve tablet bilgisayar” projesi hayata geçiyor. Tablet ihalelerini alacak firmalara ödenecek miktar 7,5 milyar dolar. Seçim kampanyası boyunca Başbakan R.Tayyip Erdoğan sıkça tabletlerin propagandasını yaptı, hatta CHP’nin kendilerinden teknoloji ve bilimsel ilerleme alanlarında ne kadar “geri ve gerici” olduğunu vurgulamaktan özel zevk aldı.

İsveç’te ilkokula başlayan öğrencilere kalem ve kâğıttan önce iPad veriliyor, çocuklar kalemle yazmaya ikinci sınıftan itibaren başlıyor. Buna yeni dönemin “dijital ilkokulu” adı veriliyor. “Akıllı tahta ve tablet bilgisayar”ın yatırım maliyeti, üretim, kazanç ve piyasa değerinin çok iyi hesaplandığında hiç kuşku yok. İki yüzyıldır, Batı karşısında ezik yaşayan “dindar-muhafazakârlar”ın bu projeyi büyük bir hevesle sahiplenmeleri gayet anlaşılır: Onların iki asırdır hareket noktalarını “İslamiyet uygarlığa, akla, ilerlemeye, teknolojiye, bilime aykırı değildir” sloganı belirliyor. Kârlı bir yatırım alanı varsa, yatırımcılar, söz konusu yatırımın “İslamiyet’in ilerlemeye ve teknolojik gelişmeye katkısı” konusunda iyi bir çalışma yapsınlar, projelerini yüzde 90 kabul ettirirler, geri kalan yüzde 10′luk dilim teknik, bürokratik ve mevzuata ilişkin bir süreçtir sadece. Türkiye’yi ve İslam dünyasını bu zihinden başka hiçbir ideolojik veya siyasi grup, küresel ekonomiye daha hızlı ve güvenilir yollarla eklemleyemez. Çünkü bu zihin hiçbir şeye eleştirel bakamaz.

15 milyonun üstünde bir öğrenci kitlesinin bu proje üzerinden eğitilmesinin psikolojik, sosyal ve kültürel maliyeti üzerinde yeterince düşünüldüğünü sanmıyorum. Aşağıda belirlediğim hususlar üzerinde hepimizin imal-i fikretmesinde zaruret var:

  • Tablet bilgisayar, sonuçta bilgisayardır, çocukları hayli küçük yaşlardan başlamak üzere bilgisayara ve internete bağımlı hale getirecektir. İnternet kullanımının her zaman yararlı olmayıp ağırlıklı olarak yıkıcı olduğu gün gibi ortada. İsviçre’de bile kullanıcıların yüzde 2/3′ü kötü alışkanlıklar, cinsel sapkınlıklar, çarpık ilişkiler vb. amaçlı kullanıyor. Başta ABD olmak üzere birçok ülkede “internet hastaneleri” hızla artıyor. Bizde de Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ne günde 70 internet hastası başvuruyor. İnternet için ailesine bıçak çekenden, reel dünyadan kopup nevroz olanlara varıncaya kadar sayısız araz çocukları ve gençleri ahtapot kolları gibi sarmış bulunuyor.
  • Matbaa, kitap, yayın ve kâğıt piyasası büyük endişe içinde. Yüz binlerce esnaf ve bunların eline bakan aileler şimdiden kara kara düşünüyor. Açık ve gizli işsizler ordusuna, bu projeyle kâğıt, kitapçı, yayıncı ve matbaa piyasasında ortaya çıkacak yeni işsizler eklenecek. Bir kitapçı şunları söylüyor: “Şimdi İstanbul hattatlarının neden hatlarını tabuta koyup matbaayı protesto ettiklerini anladım. Biz de tablet bilgisayarları tabuta koyup gösteri yapsak aynı duruma düşeceğiz, ama gerçek bu, üç aydır matbaacılar işçilerine maaş ödeyemiyorlar.” Hükümet AVM’lerle orta sınıfa ve esnafa zaten ağır darbe indiriyor, şimdi bu yeni proje ile belli bir sermaye zümresini zenginleştirecek ama, yüz binlerce aileyi işsizliğin kucağına itecek.
  • Öğretim “okuma ve yazma yetisi”nin paralel ve eşzamanlı geliştirilmesini gerektirir. Akıllı tahta ve tablet bilgisayar, “kalemle yazma yetisi”ni zayıflatırken, “görsel düzeyde okuma”yı öne çıkaracak. Bu, öğretimin bir ayağını felç etme anlamına gelir. Yeni sistemde “okuma yetisi” görsel ve hareketli zemin üzerinde yürüyeceğinden, zamanla “okuma yetisi” de zayıflayacak, sadece “görsellik” öne çıkacak ki, bu aslında okuma-yazma becerisi yeterince gelişmemiş ve sadece gözleriyle düşünen, daha doğrusu resim ve imgeleri seyreden ebleh, tefekkürden yoksun nesillerin yetişmesine sebebiyet verecektir. Bu da liberal kapitalist piyasanın gökte ararken yerde bulduğu şeydir.

Osmanlı’da okuma oranı yüzde 85, yazma oranı hayli düşüktü; kırsal kesimlerde bile aileler çocuklarına Kur’an okumayı öğretirlerdi. Kur’an öğrenen, kolayca yazılı metni okumayı da sökerdi. Bu gidişle Osmanlı’nın gerisine de düşmüş olacağız.

(Ali Bulaç , Şubat 2012)