Yabancılara Satılan Kurumlar
Sözcü Gazetesi, AKP iktidarı döneminde yabancılara satılan kurumları şöyle listeliyor:
- Türk Telekom Araplar’a
- Telsim İngilizler’e
- Kuşadası Limanı İsrailliler’e
- İzmir Limanı Hong Kong’lulara
- Araç muayene işi Almanlar’a
- Başak Sigorta Fransızlar’a
- Adabank Kuveytliler’e
- Avea Lübnanlılar’a
- Petkim Azeriler’e
- Tekel’in içkisi Amerikalılar’a
- Tekel’in sigarası ABD ve İngilizler’e
- Finansbank Yunanlılar’a
- Oyakbank Hollandalılar’a
- Denizbank Belçikalılar’a
- Türkiye Finans Kuveytliler’e
- TEB Fransızlar’a
- Cbank İsrailliler’e
- MNG Bank Yunanlılar’a
- Dışbank Hollandalılar’a
- Şekerbank Kazaklar’a
- Yapı Kredi’nin yarısı İtalyanlar’a
- Turkcell’in yarısı Finliler ve Ruslar’a
- Beymen’in yarısı ABD’lilere
- Enerjisan’ın yarısı Avusturyalılar’a
- Garanti’nin yarısı Amerikalılar’a
- Eczacıbaşı İlaç Çekler’e
- İzocam Fransızlar’a
- Demir Döküm Almanlar’a
- Döktaş Fransızlar’a
- POAŞ Avusturyalılar’a
(Ekim 2010)
General mi Milletvekili mi Daha Çok Maaş Almalı?
Milletvekillerinin emekli maaşları bir gecede beş bin liradan sekiz bin liraya çıkarılınca halk doğal olarak tepki gösterdi. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de yasayı kısmen geri çevirdi. Yasanın Köşk’ten dönmesi üzerine, milletvekilleri dikkatleri generallerin maaşına çevirdiler. Generallerin kendilerinden fazla emekli maaşı aldığını söylediler.
Sağlık ve Turizm bakanlıkları da yapmış olan eski milletvekili Bülent Akarcalı’dan bu konuda etraflı bir elektronik mektup aldım. Akarcalı, generallerin nasıl büyük emeklilik imkânlarına sahip olduğunu ayrıntılarıyla ortaya koyuyor.
“Subay emeklilik süresine askeri okul dönemi de dahildir” diye başlıyor anlatmaya. Ve şöyle devam ediyor: “Ama sivillerin emeklilik süresine üniversite dönemi dahil değildir. Ayrıca subay adayı öğrenci, eğitimi boyunca yeme içme, yatma kalkma, giyim kuşam, okul parası ödemez. Devlet hizmetine girecek doktor, yargı mensubu, mimar mühendis kim varsa, onların da aynı mantıkla benzer haktan yararlanmaları gerekir. Üstelik generallerden çoğu emeklilikte lojman, yaver, araç ve şoför imkânına sahiptir. İstanbul Kalender Orduevi’nin arka sırtında yalnız kor ve orgenerallere mahsus olan gibi başka yerlerde de 5 yıldızlı otele taş çıkartacak olanlar vardır. Muvazzaf ve emekliklerin sosyal hayatları, yemeiçme- konaklama dahil bedava denilecek bir biçimde ordu evlerinde ve tatil köylerinde geçer. Oyak’tan ev-otomobil satın almak için sivillere kıyasla daha elverişli şartlarla kredi alırlar, 3 ve 4 yıldızlı generallere 750.000 TL’ye varan emeklilik tazminatı verilir.” Eski bakan eski milletvekili Akarcalı mektubunda OYAK‘ı da anlatıyor.
Oyak’ın geçenlerde verdiği gazete ilanında devlet bütçesinden hiç katkı almadık ifadesi gerçeği saklayan bir tanımdır. Oyak’ a maaşlardan yüzde on kesintiyle yapılan kaynak aktarımı, 30 kusur yıl boyunca vergi öncesi olarak yapılmıştır. Yani kesintinin en az yüzde otuzu devlete ödenmesi gereken vergi iken, haksız prim olarak Oyak’a gelir sağlamıştır. Bu anlamda Oyak’ın mal varlığının yüzde otuz kadarı aslında devlete aittir. Ayrıca yedek subay maaşlarından en az 12 ay süreyle yüzde beş kesilmiştir. Karşılığında verilen tek hizmet hayat sigortası olmuştur. Oysa bu hizmetin sigorta prim bedeli bir aylık %5 kesintiye eşittir” diyor ve çok çarpıcı açıklamalarını şöyle sürdürüyor:
27 Mayıs darbesinin iradesi yalnız subayların maddi geleceğini düşünmekle yetinmiş, kendi dışında bir kurumun mensuplarına, örneğin öğretmenlere, sağlık personeline de benzer bir hak ve imkan sağlayan düzenleme getirmeyi düşünmemiştir. İyi bir mali müşavirlik firması Oyak’ın elde etmiş olduğu haksiz primlerden oluşan fazlalığı tespit edebilir. Bu fazlalığın hazineye devri de araştırılabilir. Aynı yaklaşım milletin vergilerinden devletin imkânlarından haksız yararlanan sivil kesim için de geçerlidir. Burada subaylardan söz ediyorsak bunun nedeni kendilerine çok kapsamlı özel hak ve imtiyazlar elde etmiş en geniş kitlenin subay sınıfını oluşturması nedeniyledir. Devlet gücünü bir süre eline geçirenlerce elde edilmiş bütün özel hakların sıfırlanması ve adil hak paylaşımını sağlamak zor değildir. Oyak benzeri kendine imtiyaz sağlamış Merkez Bankası Vakfı gibileri de vardır. Kendi kazançları yetmiyormuş gibi bankanın gelirlerinden vakfa kaynak aktarılmıştır. Milletvekillerinin vekillik ve emeklilik aylıklarını Merkez Bankası’ndakilerle kıyaslamak anlamlı sonuçlar verebilir. Tam tersi ise TOBB’a bağlı odalardan emekli olanlardadır. Kendilerine her türlü lüks ihtişam ve harcamayı hak görüp, şov yapmayla iş yapmayı karıştıran, Avrupa’ya uçaklarla yandaş götürüp otellerde ağırlayan ve bir tek gazetede, TV’de haber konusu olmadan dönenler, odalardan emekli olmuş personelin ne özlük ne de sağlık haklarıyla doğru dürüst ilgilenmezler. Zorla üye olunan, icra yoluyla aidat toplayıp sivil toplum kuruluşuyuz diye de gerçekleri saptırırlar.
Akarcalı, bu ülkede devlet gücünü ele geçirenin kendisine imtiyazlar sağladığını örnekler vererek işte böyle özetliyor. Bu haksız düzeni bozmak gerekiyor. Bunun için de gelişmiş ülkelerde olduğu gibi bizdeki emeklilik sisteminin de çalışırken Sosyal Güvenlik Kurumu’na ödenen primlerle orantılı olması gerekiyor. Ancak bu yolla emeklilikte hakça bir sistem kurulabilir. Çok prim ödeyen çok az prim ödeyenden daha az emekli maaşı alır. Aksi takdirde primi ödenmeden alınan yüksek emekli maaşları düpedüz bir soygun oluyor.
Eğer otuz yıl öğretmenlik, gazetecilik yapan bir kişi 1.200 lira emekli maaşı alırken, aynı primi yatıran bir general ya da milletvekili 8.000 bin lira emekli maaşı alıyorsa. Bu durum bize, bu ülkede haksız ve adaletsiz bir emeklilik sisteminin, bazı milletvekillerinin biraz utanmazca gayretleriyle özel olarak sürdürüldüğünü gösteriyor.
(Süleyman Yaşar, Ocak 2012)
EPDK’dan Elektrik Faturası Kurnazlığı
Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu elektrik faturalarında yeni bir düzenlemeye hazırlanıyor. Yeni düzenleme ile elektrik fiyatlandırılmasına karşı doğacak tepkilerin önüne geçilmek istendiği anlaşılıyor. Düzenlemeye göre artık TRT payı ve kayıp-kaçak oranı faturalarda gösterilmeyecek.
Fatura detayları 3 kaleme indiriliyor
Elektrik faturaları ‘Perakende satış bedeli, enerji nakil bedeli, TRT payı, Enerji Fonu, Belediye Tüketim Vergisi ve Sayaç Okuma Bedeli’ olmak üzere altı kalemden oluşuyor. EPDK, 2012 yılı başından itibaren 6 kalem olan detayları, ‘Enerji Bedeli, Nakil Bedeli, Vergi ve Fonlar” olmak üzere 3 kaleme indirmeyi hedefliyor. Hazırlık çerçevesinde TRT payı, kayıp-kaçak bedeli gibi detaylar faturalarda gösterilmeksizin “Enerji Bedeli” adı altında toplanacak. İlgili hazırlık, kurulun bugünkü toplantısında gündeme alınacak.
‘Enerji bedeli’ uyanıklığı
Bu düzenleme sayesinde, tüketiciye yansıyan paylarda herhangi bir indirime gidilmediği halde, faturalarda bu tutarlar tek başlık altında toplanacağı için vatandaşta artık TRT payı gibi bedellerin tüketiciye yansıtılmadığı intibası uyandıracak. EPDK bu düzenleme ile ayrıca, ‘nakil bedeli’ ve ‘vergi ve fonlar’ başlıkları kapsamına girmeyen her türlü bedeli, hiçbir açıklama yapmaksızın ‘enerji bedeli’ başlığı altında faturalara yansıtabilecek. EPDK, ‘enerji bedeli’ adı altında hangi hizmetler veya kurumlar için pay aldığını da açıklamak zorunda kalmamış olacak.
Elektrik faturasında yok yok!

Sanki faturalarını ödeyen dürüst vatandaşlar cezalandırılır gibi
kaçak elektrik miktarı tüm faturalara yansıtılmaktadır.
Hatırlanacağı üzere yaklaşık bir ay önce elektrik faturalarına kayıp kaçak bedelinin yanı sıra dağıtım bedeli, perakende hizmet satış bedeli, sayaç okumaya ilişkin perakende satış hizmeti bedeli ve iletim bedeli gibi ücretlerin de yansıtıldığı gündeme gelmişti. Elektrik faturalarından TRT için yüzde 2 oranında tahsil edildiği, yüzde 1 oranında da elektrik enerjisi fonu ile belediye tüketim vergisi bulunduğunu da ortaya çıkmıştı.
Elektrik faturasında TRT payı: 550 milyon 860 bin 67 TL!
Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, dün TBMM Genel Kurulu’nda 2012 Yılı Bütçe Kanunu Tasarısının görüşmeleri kapsamında soruları yanıtlamıştı. Mehmet Şimşek’e sorulan sorulardan biri de elektrik faturalarında 2011 yılında alınan paya ilişkindi. Soruyu yanıtlayan Mehmet Şimşek, TRT’nin geçen yıl elektrik faturalarından sağladığı geliri 550 milyon 860 bin 67 lira olduğunu belirtmişti.
Tanrıkulu: EPDK görevi kötüye kullanıyor
CHP Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu, bugün konuyla ilgili yaptığı açıklamada elektrik faturalarında açık gösterilen kaçak, kayıp ve TRT payı bedellerinin ‘enerji bedeli’ altında toplanmasının tüketiciye karşı hile ve görevi kötüye kullanma olduğunu söyledi. Tanrıkulu, yazılı açıklamasında, uygulamanın yasalara uygun olmadığını belirterek “Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu (EPDK) üyelerini uyarıyorum. Şubat ayından bu yana elektrik faturalarında açık gösterilen kaçak, kayıp ve TRT payı bedellerini ‘enerji bedeli’ altında toplamak tüketiciye karşı hile ve görevi kötüye kullanmadır. Bu yöntem EPDK üyelerinin kişisel sorumlulukları doğurur ve suçtur. Bu nedenle böyle bir uygulamayı yaşama geçirecek olanları şimdiden uyarıyoruz. Kayıp kaçak bedeli altında yasa dışı tahsilata son verin” dedi.
Tüketiciler Birliği dava açtı

Tüketiciler Birliği, elektrik faturalarına yansıtılan kayıp kaçak bedellerinin haksız olduğuna dair Tüketici Sorunları Hakem Heyeti kararlarının ardından Danıştay’a iptal davası açtı. Tüketiciler Birliği Onur Kurulu Başkanı Aydın Ağaoğlu, yaptığı yazılı açıklamada, 2011 yılının Nisan ayından itibaren bazı gider unsurlarının faturalarda ”kaçak kullanım bedeli, dağıtım bedeli, sayaç okuma bedeli, TRT payı, enerji fonu” gibi isimlerle ayrı kalemler şeklinde yer aldığını belirtti. Tüketiciler Birliği tarafından yapılan açıklamada şu ifadelere yer verildi:
”Kaçak kullanım maliyetlerinin faturalarda görülmesi üzerine vatandaşlarımız, yaşadıkları il ve ilçelerdeki Tüketici Sorunları Hakem Heyetlerine başvurarak kaçak kullanım bedelinin alınmamasını talep etmiş ve bazı hakem heyetleri de kaçak kullanım bedelinin bir yasal dayanağı olmadığına ve faturasını düzenli biçimde ödeyen tüketicilere yansıtılamayacağına karar vermiştir. Elektrik dağıtım firmaları ise bu bedelleri, Enerji Piyasası Düzenleme Kurulunun (EPDK) bir kararı doğrultusunda aldıklarını ifade ederek kendilerine tüketici tarafından yapılan itirazları reddedeceklerini ve hakem heyeti kararlarının iptali için de Tüketici Mahkemeleri nezdinde itiraz haklarını kullanacaklarını belirtmişlerdir. Gelinen bu noktada hak arayan tüketiciler, Tüketici Hakem Heyeti başvurusu yapmak ve itiraz davası sürecine girmek durumundadır. Her tüketicinin bire bir uğraşmasıyla çözümü zor ve tüm davalarda benzer karar alamama ihtimali sebebiyle de hukuken karmaşık bir süreç yaşanacağı için Tüketiciler Birliği, bu bedellerin alınmasına imkan sağlayan ilgili kararın iptali için Danıştay’a başvurmuştur. EPDK kararının iptaliyle hiç kullanmadığı kaçak kayıp elektriğin bedelini ödemek zorunda bırakılan namuslu vatandaşlarımızın cezalandırılmasının önüne geçilmiş olunacaktır.”
(Aralık 2011)

Özelleştirmede Tatsız Şeyler Oluyor
Akit’in Pazartesi günkü sayısında dikkat çeken bir haber vardı. Aktarılan bilgiler korkunç! Toplam ederleri yaklaşık 2.5 milyar TL olan 4 şeker fabrikası 500 milyon TL’ye satılmış, iyi mi? Haberin ayrıntılarına geçmeden önce. Hemen akla önceki özelleştirmeleri getireceğinden bugüne kadar ki “devlet satışları”na şöyle bir göz atalım:
Son dönemde adından en çok söz edilen devlet kurumlarından olan Özelleştirme İdaresi Başkanlığı’nın verilerine göre, ülkemizde özelleştirme ilk 1986 yılında yapılmış.
1986 yılından bugüne kadar 199 kuruluşta hisse senedi veya varlık satış/devir işlemi gerçekleştirilmiş ve bu kuruluşlardan 188’inde hiç kamu payı kalmamış.
Bunlardan toplam 42 milyar dolar gelir elde edilmiş.
Yıllar itibariyle özelleştirme işlemlerine bakıldığı zaman, çok önemli bir bölümünün AK Parti döneminde gerçekleştiği görülüyor.
Bu 42 milyar dolarlık özelleştirmenin, sadece 8 milyar doları 2002 ve öncesine ait.
AK Parti döneminde 34 milyar dolarlık özelleştirme yapılmış.
Özelleştirme ile devletin elinden çıkarılan kurumların başlıcaları şöyle:
Türk Telekom, Telsim, ERDEMİR, Kuşadası Limanı, İzmir Limanı, Başak Sigorta, Adabank, Avea, Petkim, Tekel, Finansbank, Oyakbank, Denizbank, Türkiye Finans, TEB, Cbank, MNG Bank, Dışbank, Şekerbank, Beymen, Sümer Holding, Enerjisan, Garanti, Eczacıbaşı İlaç, İzocam, Demir Döküm, Döktaş, POAŞ, SEKA, TAKSAN, GERKONSAN, ETİ, EBÜAŞ, TÜGSAŞ, TEDAŞ, USAŞ, SEK, Et Balık Kurumu, Araç Muayene İstasyonları vs.
Halk Bankası, Türk Hava Yolları, otoyollar, köprüler, limanlar, Başkent Doğalgaz A.Ş. özelleştirme kapsamında bulunan kurumlardan öne çıkanlar.
En son özelleştirilen devlet kurumları, yukarıda bahsettiğim haberde perde arkası ortaya konulan şeker fabrikaları.
Geçtiğimiz hafta Erzincan, Elazığ, Elbistan ve Malatya şeker fabrikaları, Kolin-Limak adlı ortak girişim grubuna 266 milyon dolara satıldı.
Yani yaklaşık 500 milyon TL’ye.
Akit’in aktardığı bilgilere göre, 500 milyon TL’ye satılan bu 4 şeker fabrikasından sadece birinin arsası 540 milyon TL değerinde.
Şöyle ki;
500 milyon TL’ye satılan 4 fabrikadan biri olan Malatya Şeker’in 2010 yılı için Malatya Belediyesi’ne ödediği emlak vergisi tutarı 240 bin lira.
Buradan arsanın değerinin 240 milyon lirayı bulduğu anlaşılıyor.
Emsale göre ise çok ama çok daha yüksek.
O da şöyle:
Belediye, 2009 yılında şehrin merkezindeki 32 bin metrekarelik bir alana sahip olan eski hal binasını Hollandalı bir firmaya 52 milyon liraya satmış.
Arsalar yanyana.
Bu satıştan yola çıkarak Malatya Şeker Fabrikası’nın arsasının değerini hesaplamaya kalktığınızda ortaya 540 milyon lira gibi bir değer çıkıyor.
Çünkü şehrin en değerli bölgesinde bulunan Malatya Şeker Fabrikası’nın arsası, eski hal binasının arsasının 10 katından fazla bir büyüklüğe sahip.
Peki bu arsa, fabrikayla birlikte kaça satılmış?
500 milyon TL’ye.
Bitmedi:
3 ayrı fabrika daha, arsalarıyla birlikte ve bu fabrikaların arsaları Malatya Şeker’in 540 milyon TL’lik arsasını 3’e, 5’e katlayacak büyüklükte.
Yine bitmedi:
Kolin-Limak, 500 milyon TL’yle fabrika ve arsaların yanında bu portföye ait 131 bin 400 tonluk ‘A’ şeker kotasını da almış durumda.
Bunun bedeli ne dersiniz?
En kötü 200 milyon TL.
Gelin birlikte hesaplayalım:
4 şeker fabrikası, arsaları ve kotası ile birlikte 500 milyon TL’ye satıldı.
4 şeker fabrikasının kuru ederini geçtik.
Sadece birinin arsa değeri 540 milyon TL.
Daha büyük olan diğer 3 fabrika arsasının ederlerini de bu fiyattan hesaplarsak, 1 milyar 620 milyon TL gibi bir rakam ediyor.
Etti mi 2 milyar 160 milyon TL.
200 milyon TL kota ederini de ekleyelim:
Eder 2 milyar 360 milyon TL.
Fabrikaları hiç hesaba katmıyoruz.
500 milyon TL nere, fabrikalar ile 2.3 milyar TL nere?
Tüm bu bilgiler geçtiğimiz hafta yapılan şeker özelleştirmesiyle ilgili olarak ‘kim kazandı?’ sorusunu gündeme getiriyor…
Devlet mi, millet mi?
Yoksa?
Kamu yararı bunun neresinde?
Ve şu soru:
Daha önce özelleştirilen diğer kurumlar da bu şekilde öldü pahasına mı gitti yoksa?
İŞÇİLERİN FERYADI: YAPMAYIN ETMEYİN
Bu rakamları görünce, Şeker İş Genel Başkanı İsa Gök’ün, şu açıklamasını daha bir önemsedim: “Dünyanın en liberal ülkelerinde dahi şeker üretimi şahısların değil, çiftçinin, işçinin ve devletin elindedir. Polonya bile geçmişte yaptığı hatalardan ders çıkarmış, özelleştirme stratejisini yeniden gözden geçirerek, özelleştirilecek olan fabrikaların işçiye ve çiftçiye satılmasını öngören kanunlar çıkarmıştır. Bizde ise Özelleştirme İdaresi akla, mantığa ve vicdana sığmayan düşüncelerle adeta cinnet iklimine girmiş ve buradan çıkamamıştır.
Buradan Sayın Başbakan’a seslenmek istiyorum. Sayın Başbakan’ım; Şeker sektörü çalışanları en kötü günlerinde bile ekmeği için tepki göstermedi. Dar günleri dert etmedi. Van depreminde, her tür olumsuz koşula rağmen üretimine aralıksız devam etti. Sektöre yıllardır işçi alınmamasına rağmen üretimi bir gün olsun aksatmadı, devleti ile didişmedi, ülkesi ve ekmeği için gecesini gündüzüne kattı. Kimse de, Şeker İş Sendikası kişisel çıkarları için özelleştirmeye karşı çıkıyor demedi, diyemedi. Çünkü biz sektör aleyhine olduğuna inandığımız tüm kararlara karşı mücadele ettik; bunun için Şeker Kurumunun kapatılması kararının, NBŞ kotalarının artırımı kararlarının iptali için davalar açtık. Sonuç olarak; herkes bilsin ki biz buradayız. Sektörümüze, ülkemize ve insanımıza yapılan yanlışın karşısında, gerçekleri sonuna kadar ifade etmek için.”
***
Emir telakki edip, konuyu biraz daha araştırdığımızda neler çıktı neler.
Malum, devletin elindeki şeker fabrikaları parça parça satılıyor.
Portföy B Grubu’nda Elazığ, Malatya, Erzincan ve Elbistan şeker fabrikaları bulunuyordu.
Bu 4 fabrika geçtiğimiz haftalarda Ak-Can ve Kolin Limak OGG’ye 266 milyon dolara yani yaklaşık 500 milyon TL’ye satıldı.
Yazımızda, rayiç bedelleri ve emsallerine bakıldığında, 500 milyon TL’ye satılan 4 şeker fabrikasından sadece birinin(Malatya) arsasının 540 milyon TL değerinde olduğunun görüldüğüne dikkat çekmiş ve sormuştuk:
“Kim kazandı?
Devlet mi, millet mi, yoksa?
Kamu yararı bunun neresinde?”
Bu kez de, diğer fabrikaların arsa değerlerini takdirlerinize sunuyorum.
Önce şunu belirtelim;
Portföy C Grubu’nda satılan Çorum, Çarşamba, Yozgat, Turhal, Kastamonu ve Kırşehir şeker fabrikalarını da 656 milyon dolara Ak-Can ve Kolin Limak OGG aldı.
Ak-Can ve Kolin Limak OGG, bu 10 şeker fabrikası için devlete toplam 922 milyon dolar ödeyecek.
Bunlardan biri olan Malatya Şeker Fabrikası’nın sadece arsa ederinin 540 milyon TL olduğunu önceki yazımızda ortaya koymuştuk.
Şimdi gelelim diğer fabrikaların arsa rayiç bedellerine:
Şeker fabrikalarının bulundukları alanlar belediye kayıtlarında arsa veya arazi şeklinde kayıtlı.
Malum rayiç bedel, arsa ve arazinin beyan tarihindeki normal alım satım bedelini gösterir.
Tek tek sıralamama gerek olmasa gerek.
Bu 10 şeker fabrikasından 9’unun(Kırşehir hariç) rayiç bedelleri toplamı 700 milyon TL.
1 milyon 61 bin metrekare bir alana sahip bulunan Kırşehir Şeker Fabrikası ise, arazisi mücavir alan göründüğü için emlak vergisi ödemiyor.
Bundan dolayı fabrikanın Kırşehir Belediyesi’nde rayiç bedeli görünmüyor.
Bunun dışındaki 9 fabrikanın 2011 yılı için belediyelere ödedikleri emlak vergisi 2 milyon lirayı buluyor.
10 şeker fabrikası Ak-Can ve Kolin Limak OGG’ye 922 milyon dolara satıldı.
Bunun TL karşılığı yaklaşık 1.7 milyar TL.
10 fabrikadan 9’unun arsasının kuru rayiç bedelleri toplamı ise yaklaşık 700 milyon TL.
Ve bu 700 milyon TL güncel olmayan rayiç bedel toplamı.
Güncellenip, emsalleri göz önüne alındığında bu 9 fabrika arsalarının eder toplamı 700 milyon TL’nin katbekat fazlası ediyor.
Şöyle ki:
Belediye kayıtlarındaki rayiç bedeller güncellenmediği için eski rakamlardan oluşuyor.
Arsaların, bulundukları bölgelerdeki emsalleri ile karşılaştırıldığında rayiç bedellerin bunun çok çok daha üstünde olduğu anlaşılıyor.
Örnek mi istiyorsunuz:
Malatya Şeker Fabrikası’nın arsası ile eski hal binasının bulunduğu arsa değerleri bu aradaki uçurumu net bir şekilde gösteriyor.
385 bin metrekarelik bir alana sahip olan Malatya Şeker Fabrikası arsasının rayiç bedeli 112 milyon lira görünürken, bundan 10 kat daha küçük bir alana sahip olan eski hal binasının bulunduğu arsa 2009 yılında 52 milyon liraya satılmış.
Bitmedi:
Bu rakamlar sadece arsa değerlerini ortaya koyuyor.
922 milyon doların içinde kurulu fabrikalar ile şeker kotalarının da olduğu düşünüldüğünde, şeker özelleştirmeleri iyice tartışmalı hale geliyor.
Şeker kotasından kastım şu:
Ak-Can ve Kolin Limak OGG’ye, 2 grup özelleştirme ile 266 milyon dolara satın aldığı 4 şeker fabrikası ile arsalarının yanında bu portföye ait
131 bin 400 tonluk ‘A’ şeker kotası verildi.
Sadece bunun günümüz ederinin 200 milyon TL olduğu ifade ediliyor.
Bir de şu soru var, cevap bekleyen:
“Peki bundan sonra ne olacak? Ülke olarak şeker üretimimizde bir tertip, düzen, artış mı olacak?”
Bu düşünceyle, yukarıda aktardığım rakamları “olur o kadar” diye geçiştirecekler olabilir.
Onlara tavsiyem, ihale şartnamesine bakmaları.
Çünkü orada, üretimde süreklilik garanti altına alınmıyor.
Üretim şartı 5 yılla sınırlı.
Bu fabrikaları alan Ak-Can ve Kolin Limak OGG, 5 yıl sonra, sadece bu arsaları satarak, bugün ödeyeceği 922 milyon doların katbekat fazlasını elde edebilir.
Keyif O’nun keyfi.
4 bin işçi işsiz kalacakmış; piyasa tümden uluslararası tatlandırıcı ve şeker kartellerinin eline geçecekmiş, umurunda mı olur?
Devletin düşünmediğini özel sektör mü düşünecek?
Satar, koyduğu 3’ü 10 olarak alır gider.
Kim ne diyebilir?
(Fatih Akkaya, Habervaktim, 2011-12-12)
Etik Değerler ve İş Ahlakı Üzerine
İş Ahlakı hakkında sorulan sorulara insanların genelde davrandıkları gibi değilde olmak istedikleri gibi cevap verdiklerini bu konu üzerinde araştırma yapanlar çok iyi bilir. Aslında insanın özünde hep doğru olanı yapma özlemi yattığını fakat bir şekilde buna uyamadığını gösterir bu durum. Olmadık fikirleri kulağına fısıldayan şeytan devreye girerek hep onu güzelliklerden alıkoyar, tamiri mümkün olmayan bir yanlış yaptırmayı eninde sonunda becerir. Çünkü onunda ISO9001 sertifikası vardır, işin ilmini ve hilmini çok iyi bilir. En akıllı ve dürüst insanları bile ağına düşürür. Yazar Gene F. Ostrom “ Why Smart People do Stupid Things” adlı kitabında tüm dünyanın tanıdığı lider konumundaki akıllı insanların dahi nasıl büyük aptallıklar yapabildiğini kitabında çok güzel anlatıyor, okumanızı tavsiye ederim.
Günümüzde çoğu kimse etik olmayan davranışların iş ahlakı ile bağdaşmadığını irdelemek ihtiyacı bile hissetmiyor veya düşünemiyor. Kendisine verilen kurum aracını ailece kullanan bürokratların varlığından hepimiz haberdarız. Geliri yüksek Belediyelerde eskiden sadece üst düzey müdürlere şoförlü araç tahsis edilirken bunun artık şefler mertebesine inmesi acaba neyin belirtisi? Şirket aracına takılan lastikleri kısa bir süre kullanıp sonra uygun bir fiyata başka birisine satıp şirket aracına eski lastik taktırarak aradaki farkı cebine indiren insanların olduğunu acaba hiç düşünebilirmisiniz? Bir insan nasıl çalıştığı ekmek kapısına karşı bu kadar kurnaz ve hilekar olabilir düşünmek bile insanın moralini bozuyor. Bize sürekli işyerlerinde yapılan hileler ile ilgili seminer mailleri geliyor, demekki buda bir sektör haline gelmiş durumda. Hilekarlık ve avantacılık kolkola girmiş insanları önüne katmış koşturarak gidiyor.
Hollanda’da AMRO Bank Bilgi İşlem Merkezinde çalışırken gitmiş olduğum bir eğitimde yapmış olduğum harcamaları beyan etmiştim. Nasıl olduysa yaptığım beyanlarda 0,25 centlik (kuruş) bir fazla beyan bulunup bunun hakkında bana yazılı bildirim yapmışlar ve bu meblağı keserek bana ödeme yapmışlardı. Yazmış oldukları mektup ve kontrol işlemleri için harcanan para belki beyandaki farkın çok çok üstünde olmasına rağmen kurallar uygulanıp sisteme uyularak gereken neyse o yapılmıştı. Burada önemli olan ufak meblağ değil harcırahta beyan edilmesi gereken meblağın aşılmasıydı. Ülkemizde bu meblağ için bu uygulama yapılsa çalışanların nasıl bir tepki koyacağını tahmin edelim:
- Bu kadar para için insana uyarı mektubu yazılırmı?
- Bu şirket kuruşların peşindemi koşuyor?
- Benim kazandırdığım paranın yanında bu meblağın adı bile anılmaz.
- Bu kadar paranın peşinde koşulurmu, ayıp ayıp!!
Halbuki Avrupa’nın ahlaki sistemi hep cezalar ile ayakta tutulur. Geçmişte çok ağır cezalar verilerek insanların kurulu düzene uygun hareket etmeleri sağlanmıştır. Vergi sistemi en ufak yanlış beyanı dahi kontrol edecek şekilde kurulmuştur. Almanya’da her vatandaş bir polistir. Trafikte bir yanlış sollama yaptığınızda 30 km sonra polis sizi durdurduğunda şaşırırsınız, sizi arkanızdan gelen vatandaş polise ihbar etmiştir. Sistemin kontrol altında tutulmasına vatandaş yardımcı olur. Ekosistem dürüst ve kurallara uyan insanlar üzerine kurulduğundan uymayan hemen kendini ele verir. Zaten büyük devletler kanunları vatandaşların dürüst olmadıkları üzerine kurgulamazlar. Koyulan kanunlara aykırı riayet edenleri şiddetle cezalandırırlar. Yolsuzluk, hilekarlık yapacak ve buna uygun fikir üretecek insanların sayısı her zaman bu kanunları ortaya çıkaran komisyondaki insanların sayısından fazla olma ihtimali çok yüksektir. Bu dengesizlik ancak dürüst davranmayanı cezalandırmak ile mümkündür, dürüst insanları cezalandırarak değil.
Bir gün yurtdışından dönerken Atatürk havalimanından arabamı aldıktan sonra çıkıştaki eski kavşakta trafik ışığından geçtikten sonra aradaki diğer trafik ışığını fark etmeyerek kırmızı ışıkta geçtiğim için polis biraz ileride beni durdurmuş ve ceza kesileceğini belirtmişti. Arabada oturan komisere cezam neyse ödemek istediğimi söylediğimde gösterdiği tepkiyi hiç unutamıyorum. Anladığım kadarı ile bugüne kadar çok az gördüğü bir yaklaşımla karşı karşıya kalmıştı. Cezayı lütfen kesin zaten yorgunum biran önce evime ulaşmak istiyorum dememe rağmen bana daha birçok soru sorarak beni tanımak istemesi işlemleri 15 dakika uzatmıştı, nereli olduğumu bile sormuştu(böylece ondan memleketimin insanını metheden sözler işitmiştim). Çok az gördüğü bu insan tipi ile sohbet etmekten zevk aldığını hissetmiştim bana gizli bir saygı duyduğunu sorularından anlamıştım. Aslında benim yaptığım sıradışı bir şey yoktu, cezamı kabullenmiş ve ödemek istemiştim her normal vatandaş gibi.
Maalesef üzülerek söylüyorum eğitim sistemi etik değerlere sahip insanlar yetiştirmiyor. Okullarda öğretilen Din Kültürü ve Ahlak dersleri içerik açısından çocukların ilgisini çekecek düzeyde değil. Daha ilk okulda arkadaşlarının malzemeleri ile yıl içinde okulu bitiren avantacı çocuklar yetiştiriyoruz. Kendisine ait olmayan kalemle eve gelen çocuğa bunu nerden aldığını sormuyoruz veya sormak ihtiyacını hissetmiyoruz. Kırmızı ışıkta geçtikten sonra arabada arkada oturan çocuklarımızın önünde polise rüşvet teklif ediyoruz. Halbuki ağaç yaşken eğilir diyen biziz. O çocukta toplumda suç işlediği zaman para ile kurtulma şansının olduğunu öğrendikten sonra artık hangi okulu bitirirse bitirsin, eğitimi ne kadar iyi olursa olsun etik değerlere sahip olup kurallara uymakta hassas davranırmı sizce?
Bakın Fransa’da 1960′lı yılların sonlarında ortadan kalkan ahlak dersleri ilkokullara geri dönüyor. Fransız Milli Eğitim Bakanlığı, “özdeyişler aracılığıyla ahlak öğretimi” uygulamasına 2011-2012 öğretim yılından itibaren yeniden başlamak istiyor. Bakanlık konu hakkında öğretmenlere gönderdiği genelgede, “beraber düşünmek, yaşamak ve çalışmayı sağlayan ortak referansların yeni kuşaklara aktarımı konusunda okulun kaçınılmaz yükümlülüğüne” vurgu yapılıyor ve öğretmenlerden çocuklara her gün bir özdeyişi açıklamaları isteniyor. Bakanlığın bu konuda öğretmenler için bir “özdeyişler kitabı” hazırlamakta olduğu da belirtiliyor. Fransız İlkokul Öğretmenleri Sendikası (SNUIPP) ise öğrencilere özdeyiş ezberletilmesi yerine, “başkalarına saygı” ve “iyi ve kötü” kavramlarının tartışılmasını öneriyor. Ayrıca disiplin cezalarıda tekrar uygulamaya alınıyor. Şimdi Fransa’ya bu kararı aldıran faktörün ne olduğunu tahmin etmekte zorlanmamanız gerekir. Ülkede insanlığın bitme noktasına gelindiğinin, şiddetin, tecavüzlerin,dolandırıcılığın artmakta olduğunun belirtilerinden sonra alınan bir önlemdir bu.
Avanta kelimesi argo bir söz olup havadan ve karşılıksız zahmetsiz kazanç anlamına geliyor. Askerliğimi yaparken yirmi yaşında ve ilk okul mezunu olan bazı erlerin avanta konusunda nasıl keskin bir zekaya sahip olduklarını sergileyen bir olay yaşamıştım. Bedelli askerliğimizi yaparken bizi sözde akşam çay içmeye davet eden erlerin sohbetin bir yerinde hasta anneleri için paraya ihtiyaçlarını olduklarını belirtip gözyaşı dökmeleri bir anda masaya euroların, dolarların atılmasına sebep olmuştu. Kısa bir süre sonra tugayda bu ekibin sürekli olarak aynı tezgahı ortaya koyarak iyiliksever insanları kandırdığı ve banka hesaplarında yüklü bir para ele geçirildiği haberi bomba gibi patlamıştı. Bu genç yaştaki çoğu ilkokul mezunu erler yurtdışında yaşayan mühendis,doktor,iş adamından oluşan ve onlardan çok daha zeki olması gereken insanları basit bir düzenekle kandırmayı nasıl düşünebiliyorlardı, avantacılık konusunda nasıl böyle uzmanlaşmışlardı, nasıl böyle kurnaz olabiliyorlardı, uzmanlaşmış avantacılık konusunda bu eğitimi nerede almışlardı, anne babaları onlara böylemi terbiye vermişlerdi bence gerçekten araştırılması gereken bir sosyal travma konusuydu. Düşük gelirli olup aç olduğu halde insan içine çıkmaya veya el açmaya dahi utanan insanlar insan değilmi? Onlar neden çalamıyorlar veya bu tür işleri yapmaya haya ediyorlar.
Zaman tüneline girip biraz geriye yolculuk yapalım. Türklerin kurduğu şimdiki zamanda Esnaf Derneği olarak tanımlayabileceğimiz Ahilik teşkilatında yetişen esnaflara ustalık mertebesine ulaştığında peştamal kuşanma merasimi yapılırdı. Merasim başlarken usta olacak kalfanın yaptığı işler lonca heyetine arz olunurdu. Heyet eserleri tahkik eder, bir atlas torba içine koyup mühürlerdi. Sonra usta namzedi merasim mahalline doğru yürür, selam verir, yaş ve kıdem sırasına göre el öper, hayır dua alırdı. Sonra ölünceye kadar mesleğinde şeref ve namusla çalışacağına dair Kur’an-ı Kerim üzerine yemin ederdi. Müteakiben yiğitbaşı torbayı açarak usta namzedinin yapmış olduğu işleri gösterir. Kâhya elini öpen usta namzedinin omzuna elini koyarak; “sabun ol, hamur ol, mütevekkil ol, haram yeme, haram içme, el ve eteğini temiz tut, koymadığın mala el uzatma, gördüğün iyiliği unutma, sana fenalık edeni affet, yürü Allah desteğin ola” derdi. Sonra sıra kökü Ahi teşkilatına dayanan şed (kuşak) bağlama işine gelirdi. Usta peştamalı kâhyaya verir, o da genç ustanın beline bağlar ve yavaş sesle kulağına sanatın esrarını söyler, tekrar el öpülürdü. O sırada yiğitbaşı “İlk siftah uğruna aşk ola” diye bağırarak yeni ustanın yapmış olduğu eserleri mezat usulü ile satmaya başlardı. Mezat sonu toplanan paralar yeni ustanın açacağı dükkânın ilk sermayesi olurdu.
Ahilere altı esas telkin edilirdi.
- Elini açık tut
- Sofranı açık tut
- Kapını açık tut
- Gözünü bağlı tut
- Dilini bağlı tut
- Belini bağlı tut.

Ahiler bozuk, sakat malı katiyyen satmazlar, satanlar ise meslekten men edilirdi. Kendi aralarında bir oto- kontrol sistemi vardı. Narhları belli idi. Yüksek fiyata mal satamazlardı. Ahiler, sabah alışverişe başlamadan, dükkânını “besmele” ile açarlardı. Dükkân müstakil olmayıp Bedesten veya arasta içinde ise, mesela; Edirne’de Selimiye Arasta’sındaki dua kubbesi altında, dükkân sahipleri her sabah dua ve doğru iş yapıp kimseyi aldatmayacaklarına dair yemin ederlerdi. Yine İstanbul Kapalı Çarşı’sındaki yeni Bedestenin her sabah açılışında, Duacı Efendi, esnafı etrafına toplayarak duadan sonra “Ey cemaat-ı Müslimin, tavcılık yapılmayacak, kefilsiz mal satılmayacak, mal kapatılmayacak” şeklinde nasihat ederdi. Ahilerin bu davranışlarında İslam dinini referans olarak bulmakta zorlanmazsınız. Peygamber Efendimizden aktarılan bir hadiste “Ben, güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.” demesi çok anlamlıdır. Demekki din insanın güzel ahlak kazanmasında çok önemli bir köşebaşını tutuyor bunu yok sayamayız. Hz. Peygamber, sözleri, fiilleri ve tasvipleriyle İslâmî hükümleri pratik hayata aktarmış, müslümanlar için canlı bir model olmuştur. O’nun hayatı bütünüyle iyi bilindiği ve müslümanların yaşayışına aktarıldığı ölçüde İslâmiyet ferdî ve sosyal hayatta müsbet etkisini göstermiştir.
Gelelim şimdi günümüze ve özellikle semt pazarlarında iki ürünü karıştıran, sattığı ürünleri tezgaha dizerken ustalıkla çürükleri saklamasını beceren(ürünleri üçlü olarak kese kağıdına atan esnafı bilirsiniz, birisi muhakkak çürüktür veya taze değildir), ürün Yalova bezelyesi olmadığı halde Antalya’dan gelen malın üzerine bu etiketi koyan esnaflarla karşılaştığınız muhakkak olmuştur. Haziran ayında Antalya’da yetişen domatesi Çanakkale ürünü diye satan esnafa o yörenin domatesinin ancak eylül ayında tarlalardan toplandığını hatırlattığınızda “ Abi sen işi biliyorsun “ diye pişkince cevap verir, onun için bu bir satış hilesidir. Ufak yaşta babamların ürettiği iki aynı ürünün bir tanesini yerli malı olarak tanıtıp diğerini avrupa malı diye yaşlı bir teyzeye on kat fazlasına satan esnafa şahit olduğumda şaşkınlıktan o yaşta içimde müşteriye karşı büyük bir haksızlık yapıldığı hissi uyanmış ve çok üzülmüştüm. Halbuki ikiside yerli malıydı,aynı üreticiye aitti ve çok üstün kaliteye sahipti. Satıcı burada müşterinin kafasındaki yerli malı kaliteli değildir ön yargısını kullanmayı şeytanca beceriyor ve babamların sattığı fiyatın neredeyse 20 katına ürünü satarak inanılmaz bir kazanç elde ediyor ve bunu ne yazıkki bir maharet olarak görüyordu.
Japonya’da çalışırken bu ülke insanı hakkında bende hayranlık uyandıran olaylarla karşılaşmıştım. Bir gün dükkandan alışveriş ettikten sonra 5 kuruş değerinde para üstünü almayıp bırakmış ve dükkandan çıkmıştım. Dükkandan 20 metre kadar uzaklaştıktan sonra arkamdan koşan bir Japon’un takunya seslerini duyar gibi olup döndüğümde biraz önce alışveriş yaptığım dükkandaki kasiyerin bana doğru koştuğunu gördüm. Heyecanla yanıma yaklaşıp önümde saygıyla eğilip bana elindeki 5 kuruşu uzatıyor ve kasada unuttuğumu söylüyordu. Bu asil davranış karşısında Japon insanına olan saygım bir kat daha artmıştı. Hakkı olmayan 5 kuruşu sahibine iade etmenin huzuru ile yanımdan ayrıldığında ben bambaşka bir dünyada düşünceye dalmıştım.
Aslında insanı mutlu eden davranış biçimini referans olarak ortaya koyan anlayış muhakkak uzun vadede büyük felaketler yaşandıktan sonra geri gelecektir diye düşünüyorum. İnsanlığın gidişatı iyiye doğru değil. Mülkün sahibi elbet birgün duruma müdahele edecektir. İnsanlık tarihinde toplumlardaki her kötü gidişattan ve ahlakın bozulmasından sonra Allah’ın elçilerini göndererek insanlara mesajlarını iletmesi başka nasıl açıklanabilirki. Aslında insanımızın özünde dürüst olduğunu, yalandan hoşlanmadığını biliyoruz. Belki yaşam şartları veya içlerinde bulundukları ortamlar onları hiç istemedikleri halde böyle davranmaya zorluyor, önlerinde doğru bir rol modeli bulunmuyor.
Eğer etik değerlere toplum içinde sahip çıkmazsak:
- Toplum Kirlenir
- Yolsuzluklar Giderek Artar
- Haksız Rekabet Çoğalır
- Kaynaklar Verimsiz Kullanılır
- Yatırımlar Daha Pahalı Olur
- Giderler Gereksiz Artar
Uluslararası şeffaflık örgütünün her yıl hazırladığı ülkelerin yolsuzluk indeksinde Türkiye 56. sırada yer alıyor. 2002 yılında bu listede 64. sırada yer alan ülkemizde 8 yılda bir nebze olsun olumlu ilerleme var ama daha yapılacak çok iş var gibi. Bu arada açlıkla savaşan Somali’nin bu listede en sonda yani 178. sırada yer alması bu ülkenin nasıl yönetildiği hakkında bir ipucu vermiyormu?
(Selahattin Esim, 2011)
