RSS

Kriz Canavarı

Tarih: Jun 26 2012

Bir Av Mevsimi Hikayesi

Tarih: Jun 24 2012

Başrollerini Cem Yılmaz, Şener Şen, Çetin Tekindor, Okan Yalabık ve Melisa Sözen’in oynadığı “Av Mevsimi” isimli filmi izleyenler bilir. Zengin, insanlara karşı acımasız ve avcılığı da seven ünlü iş adamı Battal Çolakzade böbrek hastası kızının sağlığına kavuşması için kızı yaşındaki Pamuk’la evlilik tezgahlayıp sonrasında böbreğini zorla kızına transfer ettirdiğinde Pamuk’un ölümüne neden olur. Olayı töre cinayeti şeklinde algılatarak mesleğinde başarılı başka bir avcı olan komiser Ferman’ın bile uzun süre yanılmasını sağlar. Ancak olayın çözülmesinin mümkün olmadığının sanıldığı noktada, hayatını kaybeden komiser İdris’in işareti sonucu bakış açısı değiştirilmek suretiyle cinayet aydınlatılır.

Nedense bugünlerde Wall Street’deki para cambazlarının ve “Altın en büyük balondur” sözlerinden sonra bile altın satın almaya devam ederek altın portföyünü genişleten Soros gibilerin sözlerini esas alarak altın balon oldu diyen ekonomistleri duydukça bu film aklıma geliyor. Finans oyuncularının dediklerini tekrarlayıp duran ekonomistlerin altının balon olup olmadığını anlayabilmeleri için tıpkı bu filmdeki gibi bakış açılarını değiştirip borca dayalı para sistemini sorgulamaları gerekiyor.

Bugünlerde altının ons ( 28,4 gram)  fiyatı 1,900 dolar civarında. Bu parayı kazanmak için ABD’de birisinin neredeyse bir ay, ülkemizde en az birkaç ay, Somali’de ise belki senelerce çalışması gerekiyor. Bu serveti altın olarak topraktan çıkarmak için ise önemli bir gayret gerekmekte. Halbuki bu parayı üretmek için ABD’deki Federal Rezerv’in her biri duvar kağıdı maliyetinde sadece 19 adet üzerinde 100 dolar yazan kağıt basması yeterlidir.

Dünyada kapitalist düzene hizmet eden ve karşılığı olmadan üretilen Dolar gibi hayali para birimleri yanında, Altın daha güvenilir bir yatırımdır. Tabi kısa süreli finans oyunlarından etkilenilmesse.

ABD’nin parasının küresel rezerv olması sebebiyle uluslararası işlemlerde kullanılması, 1971 yılından bu yana altın karşılığı olmaması ve ülkelerin merkez bankalarında rezerv olarak tutmaları nedeniyle başta Çin olmak üzere ülkeler ses çıkaramaz durumda. Tıpkı Battal Çolakzade tarafından öldürülen maktul Pamuk’un ailesinin sesini çıkaramaması gibi. Öte yandan fiziksel olarak üretilen bu kağıt para bankaların ve para cambazlarının elektronik olarak ya da defter kayıtlarında kaydi olarak ürettiği paranın sadece %10’udur. Kalan %90 para kısmi rezerv denilen sistem sayesinde bankalar tarafından üretilir. Nasıl olduğunu “O adada siz olsaydınız?” yazımızda açıklamıştık.

Dünyada tüm ülkelerdeki mal ve hizmetlerin toplamının 70 trilyon doların üstünde olduğu tahmin ediliyor. Halbuki ortada 700 trilyon dolardan fazla bir finans büyüklüğü var. Bu servetin 600 trilyon dolardan fazlasının fiziksel karşılığı olmayıp tamamıyla sanal olarak bulunmakta. Aynen bir sanal bebek gibi. Sanırım hatırlayacaksınız. Senelerce önce elektronik sanal bebek çılgınlığı vardı. Saati gelince bipler kah acıktığını, kah altının değişmesi gerektiğini bildirirdi. İyi bakamayınca ölür siz de bir daha başlatırdınız. Bir ara sanal bebeğine bakarken gerçek çocukları ölen bilgisayar bağımlısı Güney Kore’li çifti belki duymuşsunuzdur.

Bir tarafta tüm dünyanın gerçek büyüklüğü durumunda 70 trilyon dolar. Bu para ile insanlar tüm mal ve hizmetlerini döndürüyor. Karnı doyuyor, işe giriyor, ev alıyor, iş kuruyor vs vs. Öte yandan 10 tane dünyayı satın alacak sanal durumdaki servet var. Bu paraları kazanmak bahsedilen kişiler için o kadar kolay ki. Örneğin tüm Afrika’yı acilen açlıktan kurtarmak için gerekli para toplamda 1.5 milyar deniliyor. Türkiye olarak seferber olduk ve kutsal Ramazan ayının da bereketiyle 250 milyon liraya yakın (140 milyon dolar) yardımı zorluklarla toplayabildik. Öte yandan düşene oynama dedikleri teknikle tek bir para oyuncusu geçenlerde 1 günde 11 milyar dolar kazanabilmişti. İşte asıl balon bu. Bu balonu üfleyen de her kuruşu borca dayalı olarak üreten sistem. Altının gerçekten balon olup olmadığı sorusuna gelince. Öncelikle bakış açımızı belirleyelim.

Altın fiyatları artmıyor. Aksine paranın değeri altına göre düşüyor. Altın sağlam bir ölçü aracıdır ve 3000 yılın üstünde de serveti saklama aracı olarak kullanılagelmektedir. Şunu unutmamak gerekir: altın bir yatırım aracı değil serveti ölçme ve koruma aracıdır. O yüzden kendisi hakkında güvenli liman tabiri kullanılır. Diğer gerçek varlıklarla (örneğin arsa, mülk gibi) kıyasladığınızda belli zamanlarda alabildiğiniz varlıkları benzer miktarda altınla satın alabilirsiniz.

Diyelim ki bir otobüse bindiniz. Bazen birden harekete geçtiğinizi hissedersiniz. Sonra baktığınızda asıl gidenin siz değil yandaki diğer araç olduğunu anlarsınız. İşte borca dayalı para sisteminde dolarla altının ilişkisi böyledir. Altın yerinde sabit ama enflasyon veya deflasyon yoluyla aslında değeri değişen diğeri yani dolardır.

(Prof. B.Gültekin Çetiner, Ağustos 20122)

Arkasından Tekmelemedikçe Bu Kasırga Bitmez

Tarih: Jun 01 2012

Joplin Tornado – USA – May 2011

İnsanoğlu, ilahi kudretin ceza olarak gönderdiği kasırgalardan hep şikayet ederken,

dünya ekonomisini altüst eden bankaları pek memnuniyetle karşılar her nedense?

Amerika’nın Arka Bahçesinde Domates Biber Yetiştiriliyor

Tarih: May 14 2012

Dünyada sosyal düzende iki tür insan vardır. Birilerini sırtında taşıyanlar ve birilerine kendilerini taşıtanlar. Bu Türkiye’de bariz bir şekilde görülmektedir.
Birileri çalışır çabalar, bir başkası ondan çalar götürür. Birileri vergisini öder, başkası ödemez onun parasıyla yapılan yol ve köprüden geçer. Birileri kaçak elektrik kullanır, boğazından kesip ödeyenin sırtına yüklerler kaçak payını. Bu böyle gelmiş böyle gider.
Bu aslında sadece Türk insanının kaderi değil, ülkemizin kaderi.
Geçen hafta iki haber dikkatimi çekti.
Birincisi Kayseri’de açıklanan ihracat rakamları. Türkiye mart ayında 10 milyar dolarlık ihracat yaptı. Bu ihracatı gerçekleştirebilmek için 75 milyonluk ülke seferber oldu. 1 milyonun üzerinde işçi, ayakkabı, gömlek, çorap, don, otomobil parçası, domates-biber ve daha yüzlerce ürün üretip başta Avrupa ve Rusya olmak üzere dünyanın bir çok ülkesine sattı. Buna karşılık Türkiye, 10 milyar dolar para aldı. Türkiye’de büyük bir bayram havası esti. Sokaktaki vatandaş bile hava attı, ihracatta rekor kırdık diye.
Sanayi Bakanı ekranlara çıkarak hava attı; ‘Bu 1 Nisan şakası değil gerçek’ dedi.
10 milyar dolarlık ihracat rakamlarımız gazetelerin birinci sayfalarını süslerken aynı gün bir başka haber Amerika’dan geldi. İki kafadarın evde boş zamanlarında yaptıkları ve sosyal paylaşım sitelerine resim gönderen ufacık bir program ‘İnstagram’ı, Facebook’a 1 milyar dolara sattılar.
Rakamlar ortada 3 megabaytlık küçücük bir program 2 kişi tarafından yapıldı ve 1 milyar dolara satıldı. Türkiye aynı ayda Almanya’ya 1.2 milyar dolar Rusya’ya ise 600 milyon dolarlık ihracat yaptı. Yüz binlerce gömlek, on binlerce ton domates-biber ve milyonlarca ürün. 75 milyonun el emeği göz nuru 1.2 milyar dolara gitti. Amerika’da ise 2 kişinin beyin ürünü proje 1 milyar dolara!
Türkiye 2012 yılında 150 milyar dolar ihracat yapmaya çalışırken bir araba garajında eski bir bilgisayarla başlayan YouTube’nin piyasa değeri 150 milyar doların üzerine çıktı. Yine dört kafadarın kurduğu Facebook 103 milyar ve Google ise 210 milyar dolar piyasa değerine ulaştı. Apple ise 600 milyar dolar. Yani Türkiye’nin bütçesinden daha fazla bir değerde.
İki toy çocuk, evinde 1 milyar dolarlık ticaret yaparken biz bu işi, 75 milyon kişi ile yapmaya çalışıyoruz. Bunu başaran Amerikalı akıllı da biz aptal mıyız?
Biz elbette aptal değiliz. Bizim insan kaynağımız belki de Amerika’dan daha fazla. Ancak bizi yönetenler kaderimizi taşıyan olarak yazmışlardır.
Şimdi diyeceksiniz ki bizde de iki çocuk ortaya çıkıp evinde 1 milyar dolarlık proje yaratamaz mı? Kesinlikle yaratamaz.
Buna en başta Türk Telekom izin vermez. Buna yıllardır izin vermeyen kurum Türk Telekom’dur. Yıllarca milleti bakır tellere mahkum eden ve dünyanın artık kullanmadığı teknolojiyi bize fahiş fiyata satan Türk Telekom ve buna göz yuman hükümetlerdir.
Türkiye’de halen internet alanında gerçek bir rekabet yoktur. Bugün evinize fiber internet çektirmek isteseniz bile yaptıramazsınız. Ya lüks sitede oturmalısınız ya da lüks semtte. Türk Telekom’a rakip olarak gösterilen Süperonline’nin genel müdürü Murat Erkan, “Ben bile evime fiber çektiremedim” diye dert yanıyorsa, varın gerisini siz düşünün. İşte Türkiye bu!
Bu nedenle Türkiye’de ne bir Google, ne bir Facebook ne de bir başka fikir gelişir.
Tarihi boyunca Türkiye’ye iki kurum zarar vermiştir. Bunlar; biri yatırımlarını hep İstanbul gibi batı şehirlerine yaparak Güneydoğu’da Türkçe’nin yaygınlaşmamasında en büyük etkisi olan TRT ve internet konusunda Türkiye’yi yerinde saydıran Türk Telekom’dur.
Halen 4 GB kotayla internet satışı yapan bir kurumdan ne beklersiniz ki? Dünya 1000 megabit interneti kullanırken bizi 700 KB yükleme hızı olan internete mahkum eden bir mantık, Türkiye’ye zarar veriyordur. 100 megabit indirme hızına karşılık 700 kilobit yükleme hızı. Komediden başkası değil. Bunu aşmaya çalışan kurumlara izin yok. 10 megabit yükleme hızını makul fiyata vermeye çalışan kurum her yere fiber götüremiyor.
Burası Türkiye. Burada insanların kaderi taşıtanlar olarak değil, taşıyanlar olarak yazılmıştır. Biz üreteceğiz onlar karşılığında bize fikir satacaklar. Yapılacak bir şey yok. Çünkü burası Amerika’nın arka bahçesi.

(Remzi Özdemir, 2012)

Varlığım Türk Bankalarına Armağan Olsun

Tarih: May 14 2012

Bankacıların en büyük sorunu olan geç saatlere kadar süren mesai sorununa Çalışma Bakanlığı el attı. Bölge çalışma müdürlüklerine bağlı müfettişler, Türkiye’nin en büyük bankalarından birini incelemeye aldı.
Müfettişler, birçok şubeyi gezerek personelle görüştü ve ifade tutanakları düzenlendi.
Bunu duyan banka yönetimi geç saatte çıkışı kaldırdı. Şimdi çok istisnai durumların dışında en geç saat 19.00’da işten çıkılıyor.
Diğer en büyük sorun ise yani hafta sonu çalışmalar ancak bölge müdürlüklerinin özel iznine bağlandı.
Banka personeli rahat bir nefes aldı.
Buraya kadar her şey iyi ama güzel olmayan, hırslı müdürlerin şubelerinde yaşanıyor.
Biraz da işgüzar müdürler göze girmek için personeli bu defa hafta sonu dışarıda çalıştırmaya başladı.
Yani cumartesi, pazar banka çalışanları sokak sokak dolaşıp kredi kartı pazarlaması yapıyor.
Oysa BDDK’nın kesin talimatı var sokaklarda kart pazarlaması yapılmaması hususunda.
Dinleyen kim?
Cumartesi, pazar bankacılar sokak sokak çıkıp kart pazarlıyor.
Herkesin hedefi var.
5 kredi kartı sat erkenden evine git! Bulamazsan gece geç saatlere kadar sokak sokak dolaş, ama sat!
Şimdi buradan soruyorum:
Böyle bir bankacılık, böyle bir sistem dünyanın neresinde var.
Yasa gereği adını veremediğim yabancı ortaklı bu bankanın üst yönetimine buradan soruyorum:
Ülkenizde sahip olduğunuz bankada personelinizi bankanın bir metre dışında çalıştırabilir misiniz? Böyle bir gücünüz var mı? Onlara “cumartesi, pazar da dışarıda bana 5 tane kredi kartı sat” diyebilir misin? Dersen yasalar başına ne işler açar?
Evet! Ülkende bunların hiç birini yapamazsın!
Diyorsun ki; burası Türkiye!
Haklısın burası Türkiye! Milyonlarca işsiz insan iş kuyruğunda beklerken, hükümetler sana istediğin gibi at koşturmana izin verirken, tabii ki ülkende yapamadığını Türkiye’de yaparsın.
Sorun yabancıda değil, sorun ona bu olmayan hakkı veren hükümetlerde. Yasalar çalışanı sözde koruyor. Çünkü kâğıt üzerindeki yasalar yine orada kalıyor.
Emeklilik yaşını bir gecede 65’e çıkartarak “mezarda emeklilik sistemini” getiren Çalışma Müdürlüğü neden banka ve finans çalışanlarına yönelik bir düzenlemeye gitmiyor?
BDDK yani Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun görevi nedir? Sadece bilanço mu denetler?
Halen bankalara söz geçiremeyen bir kurum olarak görünüyor. En azından vatandaş öyle görüyor. Yıllardır bir kredi kart aidatı sorununu çözemeyen bu kurum artık tartışılmalı.
Devlet Bakanı Ali Babacan bir dönem bankaların haksız uygulamalarına kahramanca bir çıkış yapmıştı. Ancak görüyoruz ki Ali Babacan’ın da artık sesi soluğu çıkmıyor.
Bu ülkede bakanın bile sesiz kaldığı bu sistemde çalışanlar artık köle olduklarını kabul etsinler ve sahiplerini memnun etmek için eve bile gitmeden çalışsınlar.
Çünkü yapılacak hiçbir şey yok!

***

Hemşehri Bankacılığı

Bankacılık sektörü o kadar sorunlu ki; bir dokununca bin ah işitiyorsun.
Yabancılara satılan özel bankaların Türk Genel Müdürleri’nin Fransız, İngiliz ve Arap patronlarına para kazandırmak için çalışanlarına nasıl zulüm ettiklerini defalarca anlattım.
Gerçekten bu bankalardaki hedef baskıları dayanılmaz boyutta.
Özel bankalarda bunlar olurken devlet kontrolündeki bankalarda neler oluyor?
Onlar güllük gülistanlık mı?
Kamu bankalarında şu an için öyle hedef baskısı ve mesai uzama sorunu fazla yaşanmıyor ancak orada yaşanan en büyük sorun ise hemşehricilik.
Bu konuda bana ulaşan bir elektronik posta durumun ne kadar ciddi olduğunu anlatıyor.
“Kamu bankalarının genel müdürleri hükümet tarafından atanıyor. Bu atamada hükümette etkin milletvekillerinin etkisi büyük oluyor. Milletvekili istediği kişinin genel müdür olmasından sonra bölgesinde yeniden seçilmesi için o bankaya hemşehrilerini işe aldırıyor. Nitekim çalıştığımız bankada da öyle oldu. Başarılı genel müdürümüz kamuda başka bir göreve atandı ve yerine atanan genel müdür adeta insan kıyımı yaptı. Başarılı başarısız demeden tüm kadroyu dağıttı ve yerine kendi hemşehrilerini aldı.”
Dünyanın neresinde böyle bir şey var?
Okuyucumuzun yazdıkları bunlarla bitmiyor.
Bir telefonla verilen krediler ve daha bir çok iddialar.
Bunları maalesef bankacılık kanununa muhalefet etmemek için yazamıyoruz.
Zaten bu kanun bankaları korumayı değil adeta bankalardaki haksızlıkları, yolsuzlukları ve ahlaksızlıkları yazdırmamak için çıkartılmış.
4389 sayılı yasaya göre bankaların ismini vererek hatta ima bile ederek aleyhinde yazı yazamazsınız.
Bankada müdür, müşteri hesaplarını boşaltıp kaçar. Bunu şu banka diye yazamazsınız. Sadece “bir banka” diye anlatırsınız. Dünyanın hiçbir yerinde olmayan bu yasa maalesef dönemin Başbakanı Mesut Yılmaz tarafından çıkartılmıştır.
İşte bu yasa, özellikle kamu bankalarında dönen dolapların üzerine karanlık bir perdenin örtünmesine neden olmaktadır.
Yine bir okuyucumuzun yazdığı iddiaları ise yine bu yasa korkusu ile maalesef anlatamıyoruz. İstanbul Güneşli’deki bir kamu bankası şubesinin müdürünün Gaziantep’teki şirketlere orada bankanın hiç şubesi yokmuş gibi milyarlık kredi vermesini maalesef yazamıyoruz.
Hatta bu yasaya göre her hangi bir bankanın tuvaletinin bile pis olduğunu yazamazsınız.
Türkiye’de yasa yapıcılar maalesef tüyü bitmemiş yetimin hakkını korumakta gerekli titizliği gösteremiyorlar.
Bankacılığın kitabı artık yeniden yazılmalı.
Bankaların sermayelerini koruduğu iddia edilen bu yasa değişmeli ve gerçekler tüm kamuoyunca bilinmeli.
Benim vergimle kurulan ve yönetilen bir sermayeyi, halkın denetiminden saklayamazsın. Özel bir banka usulsüzlük yapıyorsa bu ismi ile yazılabilmeli.
Geçen hafta da belirttiğim gibi bir banka çalışanlarına “mesaiye gönüllü kalıyorum” diye sözleşme imzalatıyor. Maalesef bu bankanın adını yazamıyoruz. Yazmış olunsa en azından iş müfettişleri bunu suç duyurusu kabul edip, çalışanın hakkını koruyacak. Ancak yasa, çalışanı değil de bankayı koruyor.

***

Bankacılığın Geldiği Son Nokta

Dönemin Başbakanı Turgut Özal’ın ağzına sakız ettiği bir sözü vardı: Türkiye çağ atladı!
Özal sayesinde Türkiye çağ mı yoksa ip mi atladı bilinmez ama bugün yaşanan bir çok ekonomik ve sosyal faciaların sorumlusu olarak Turgut Özal’ın bu felsefesi gösterilmektedir.
İşte Turgut Özal’ın çağ atlayan Türkiye’sinde son günlerde tam bir dram yaşanıyor. Yüzde 70’i yabancıların kontrolündeki Türk bankacılığı altın dönemini, çalışanı ise karanlık çağı yaşıyor.
Dünya krizde iken kâr patlaması yapan bankalar, daha fazla kazanç için çalışanlarını biraz daha sıkmaya başladı. Özellikle mesai saatlerinin gecenin 10-11’ine kadar uzaması üzerine ortaya çıkan tepkilere sessiz kalmayan Çalışma Müdürlüğü müfettişleri birkaç bankayı yakın takibe aldı. Bazı bankalar şubelerin erken saatte kapatılması için müdürleri uyarırken bazı uyanıklar ise “eti de kemiği de benim” mantığı ile çalışanlarına “kendi rızam ile ücret talep etmeden mesai yapıyorum” sözleşmesini imzalattı. Komediye bakın!
Ya sözleşmeyi imzala ya da işsiz kal. Acaba bunu o bankanı sahibi olan yabancı, kendi ülkesinde yapabilir mi? Böyle bir sözleşmeyi imzalatması halinde başına neler gelirdi?
Ya Türkiye’de? Kim tutar seni!
BDDK ne yapar? Bir dönemim meşhur reklam sloganı: Çokoprens almaya gitti!
BDDK Çokoprens almaya giderken Türk (!) bankalarında neler oldu?
Bir bankacının feryadı:
Hedef baskısı artık öyle bir hal aldı ki ipin ucunu herkes kaçırdı. Üç günde bir çıkartılan borçlanma tahvili için her şubeye bir hedef veriliyor. 1 milyon liralık satacaksın! Yalvar yakar birilerini bulup satıyorsun. Satıldı diye bir ay sonra yeni bir ihraç yapılıyor. Satmazsan hedefini tutturamıyorsun diye kapının önüne koyuyorlar. Artık şube çalışanları zararı cepten karşılama taahhüdü ile satıyorlar. Sen al bir hafta sonra sattığında zarar edersen ben karşılayacağım sözü ile satıyor. Şube müdürü koltuğunu korumak için, çalışan ise ekmeğini kaptırmamak için bu çarka alet oluyor.
Bir başka örnek:
Türkiye’nin en büyük bankalarından birinde çalışıyorum. Bankamız neredeyse dekonttan bile para alıyor. Bazı müşteriler hesap işletim ücreti ve benzeri masrafları kabul etmiyor. Müşteriyi kaçırmamak için bu masrafı tüm çalışanlar aramızda para toplayarak müşteriye veriyoruz. Artık bu öyle bir hal aldı ki maaşımızın beşte biri bu masraflara gidiyor. Kredi kart aidatından tutun da senet masrafına kadar bir çok ücreti cebimizden karşılıyoruz.”
Hedef baskısı artık sadece bankacılara değil güvenlik görevlilerine de veriliyor. Her ay kart satma zorunluluğu olan güvenlik görevlilerinin sayısında adeta patlama var. Yakında bankada temizlik yapanlara da hedef verirlerse hiç şaşmayın. Eskiden Emniyet Müdürlüğü Güvenlik Şubesi, bankalara ani baskınlar düzenlerdi. Güvenlik görevlisi kapıda mı duruyor, yoksa banka tarafından çalıştırılıyor mu diye. Şimdi Emniyet Müdürlüğü de pes etti. Bir çok banka güvenlik görevlisine ek iş olarak içeride görev veriyor. Alın size çağ atlayan Türkiye’nin çağ atlayan bankacılık
sektörü.
Hükümetin “aman yabancıyı ürkütmeyelim” diyerek sorunlarının örtbas edildiği bir sektör.
Bu sektörde çalışan yüz binlerce insan.
Bankacı kan ağlıyor, yabancı kârını sayıyor.
BDDK ise bakkaldan aldığı Çokoprensini afiyetle yiyor.
Afiyet Olsun!

Bankaların Kredi Tuzağı

Kredi kartı, bankalar için süt vermeyen ineği sağma yöntemidir. Bu söz, kredi kartının dünyada yeni yeni yaygınlaşmaya başladığı 1990’lı yıllarda söylenmiştir.
Aradan 20 yıl geçti. 20 yılda o kadar çok şey değişti ki! Aile faciaları, intiharlar ve ekonomik felaket. Hepsi kredi alt kültürüne sahip olmayan halkın yaşadığı sosyal facia. Konut kredisi, ihtiyaç kredisi ve araç kredisi veremediği insanları bol limitli kredi kartı ile kendisine bağlayan bankalar, bu sosyal yarayı açmıştır. Kontrolsüzce artırılan faizler ve bunları bilinçsizce kullanan bir halk.
Sonunda devlet de bu faciadan rahatsız oldu ve bu gidişata dur dedi.
Kredi kartlarında faiz oranını devlet belirledi. Yüzde 5’lerde dolaşan aylık faiz oranı, yüzde 2’ye kadar düşürüldü. Nakit çekime sınır getirildi.
Şimdi kredi kartları 1 yıl öncesine göre daha bir kontrol altında.
Bankaların kredi kart gelirlerinde düşüş var. Ancak Türkiye’deki bankalar maşallah Cin Ali. Hemen yeni icatlar ve yöntemler buldular. Çünkü onlar kararlılar süt vermeyen ineği sağmaya.
Yeni yöntemin adı Kredili Mevduat Hesabı.
Banka hiç para olmayan hesabınıza kredi tanımlıyor. Bunu yaparken elbette sizden onay alıyorlar ama hedef baskısı altındaki müşteri temsilcisi bunu öyle bir sunuyor ki, nasıl “evet” dediğinizi siz bile anlamıyorsunuz. En çok, maaş hesabı olan müşterilere açılıyor bu kredili mevduat hesabı.
2 bin lira maaşınız var bir de bakıyorsunuz ki 4 bin lira var hesapta. 2 bini maaş, 2 bin kredi elinizin altında.
İster istemez bir gün o rakamdan 1 lira dahi olsa kullanıyorsunuz. Ya da kullanılıyor. Mesela hesabınızda 2 bin lira kredili mevduat var ve siz hiç bankayla iş yapmıyorsunuz. Bir gün kapınıza icra memuru gelebilir.
Nasıl mı?
Bankalar her ay, ya da 3 ayda bir hesap işletim ücreti alıyor. Bu ücret için eğer hesabınızda para yoksa ve kredili mevduat hesabınız varsa direkt buradan düşüyor. Eğer siz takip etmezseniz evinize gelen borç ekstresini okumadan “nasıl olsa borcum yok” derseniz, icralık bile olabilirsiniz.
Ya da kredi kart yıllık aidatınızın ödemesi otomatik olarak bu hesabınızdan ödenmiş olabilir. Daha bir çok yöntem ile bu kredili mevduat hesabını bilerek ya da bilmeyerek kullanıyorsunuz. Kredi kartı batağında olduğundan nakit çekemeyenler için ise ayrı bir intihar aracıdır.
Kredi kart faizleri devlet kontrolünde olmasına rağmen kredili mevduat kontrol dışı. Faizleri yüzde 3 ile 5 arasında değişiyor. Yani tefeci faizinden hiçbir farkı yok. Bugün İstanbul’da en vicdansız tefeciden aylık yüzde 4 ile 5 arasında faizle para alabilirsiniz.
Çaresiz insanların yeni intihar yöntemi olan bu hesaplar bankalar için büyük gelir kapısı.
Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) verilerinden derlenen analize göre, 2010 yılı sonu itibariyle bankalardaki kredili mevduat hesabı bakiyesi 2.8 milyar TL iken, 2011 yılı sonu itibariyle 3.7 milyar TL’ye ulaştı. 2010 yılı içerisinde sektörde değişmeyen kredili mevduat bakiyesi, 2011 yılında kademeli olarak artmaya başladı.
Sektörde, Haziran 2011 itibariyle ‘tüketici kredisi’ bakiyesi 155 milyar TL, ‘kredili mevduat hesabı’ bakiyesi ise sadece 3.1 milyar TL idi. Buna karşılık 2011 yılının ilk yarısında bankaların tüketici kredilerinden sağladığı faiz gelirleri 8.2 milyar TL, kredili mevduat hesaplarından sağladığı faiz gelirleri ise 1.24 milyar TL olarak gerçekleşti. Bankacılık sektörünün toplam kredilerden sağladığı faiz gelirleri ise 26 milyar TL oldu.
Bu verilere göre, kredili mevduat hesaplarından sağlanan faiz gelirleri; tüketici kredilerinden elde edilen faiz gelirlerinin %15’ini, toplam kredilerden elde edilen faiz gelirlerinin ise %5’ini oluşturuyor. Aynı dönemde bankaların kredi kartlarından elde ettiği faiz gelirleri 2.16 milyar TL, taksitli ticari kredilerden elde edilen faiz geliri ise 3 milyar TL olarak gerçekleşti.
BDDK’nın kredi kartı gibi, kredili mevduat hesaplarına da denetim getirmemesi halinde yakında yeni faciaları görmek kaçınılmaz olacaktır.

***

SMS Satıcılığı

BDDK!
Tam açılımı Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu.
Dünya finans piyasalarında örnek gösterilen bu kurul, bankaların tuvaletleri hariç her şeyine karışıyor, onları uyarıyor ve sistemin işlemesini sağlıyor.
Dünyada bankalar bir bir batarken Türkiye’de dimdik ayakta durmalarının en büyük etkeni, bu kurulun aldığı tedbirlerdir. Özellikle büyük bir bölümü yabancıların elinde olan Türk bankacılığında temettü transferine izin vermemesi, sektörden para çıkışını da önledi. Yani Avrupa’da sıkıntıda olan bankaların Türkiye’deki iştiraklerinden kâr aktarmalarına izin vermedi.
BDDK’nın son çıkışı SMS ücretlerine oldu.
Bankalar, internet işlemlerinde güvenlik olarak kısa mesaj kullanıyorlar. İşlem yaparken banka sizin cebinize kısa mesajla şifre yolluyor. Bu da hesabınıza başkalarının erişimine engel oluyor.
Yine ilk kez Türkiye’de hayata geçirilen bu uygulama, şu an için ücretsiz. Bankalar kendilerine mali yük getirdiği için kısa mesajlardan 25 ile 50 kuruş almak için çalışma yaptılar.
İşte bu noktada BDDK hemen gerekli uyarıyı yaptı. “2 kuruşa aldığın mesajı, vatandaşa 50 kuruşa satamazsın” dedi.
BDDK için söylenecek tek söz, “Helal olsun”dur. BDDK’ya helal olsun diyoruz ama bizim helalliğimizle bu işler olmaz.

***

Varlığım Bankalara Armağan Olsun

Geçen hafta bütün gazetelerde çıkan bir haber kabak tadı verdi.
Konya’da bir vatandaşın tüketici hakem heyetinde açtığı kart aidat ücretinin geçmişe yönelik iadesi kararını Yargıtay onaylamış.
Bu içeriğe sahip 300’ün üzerinde haber son bir yılda çıktı.
Mahkemeler bankaların kart ücreti alamayacağına hükmetti.
Etti de ne oldu?
Bankalar almaya devam ediyor.
Kart aidatına önce hükümet karşı çıktı.
Çıktı da ne oldu?
Bankalar almaya devam etti.
Türkiye’de yasaların uygulanamadığı sektör, bankacılık sektörüdür.
Her şeye rağmen kart ücreti almaya devam ediyorlar.
Onun için ben artık bankalar ile ilgili mahkeme kararı haberlerini okumuyorum.
Yıllarca devlete sırtını dayayarak milyar dolarlık kârlar elde eden bankalar, faizlerin düşmesiyle bu nemalarını kaybedince ellerini vatandaşın cebine sokmaya başladılar.
Her şeyden para almaya başladılar.
Hesap işletim ücreti, hesap bakım ücreti, ekstre ücreti, makbuz ücreti ve daha onlarca, şeytanın bile akınla gelmeyecek yöntemlerle para almaya başladılar.
Bankaya gidiyorsunuz hesap dökümünüzü alıyorsunuz para.
İşlem yaptınız para.
İşine geliyorsa. Yoksa yapma!
Bankaların Deli Dumrul uygulamasına bir yenisi daha ekleniyor.
SMS ücreti.
Biliyorsunuz özellikle internet şubesi için güvenlik uygulaması SMS ile yapılıyor. Bankalar tarafından gönderilen kısa mesaj artık ücretli olacak.
Her gün 1 milyona yakın giden kısa mesajlar bankalar için yeni bir gelir kaynağı olacak. Bankalar bu mesaj için 30 ile 50 kuruş arasında bir ücret talep etmeyi planlıyorlar.
2010 yılı başında BDDK tarafından yayınlanan Bankalarda Bilgi Sistemleri Yönetiminde Esas Alınacak İlkeler Tebliği’nin yürürlüğe girmesiyle interaktif bankacılık kanallarında iki faktörlü kimlik doğrulama zorunlu hale geldi.
Bu nedenle internet şubesine girişte sadece kullanıcı kodu ve parola yeterli değil. İnternet bankacılığında işlem yapabilmek için kullanıcı kodu ve paroladan sonra cep telefonunuza SMS olarak gönderilen şifreyi de girmeniz gerekiyor.
Bu zorunluluk bazı internet şubesi dolandırıcılığı karşısında bankalara zorunlu uygulama olarak getirildi.
Çünkü Yargıtay, internet şubesi dolandırıcılığında bankanın zararı gidermesi yönünde emsal karar verdi. Yani hizmeti veren banka güvenlikten de sorumlu.
Bankalar 1 yıldır kısa mesajı ücretsiz yolluyorlardı.
Şimdi 50 kuruşa yakın ücret alacaklar. Her gün bir kez internet şubesine girdiğinizi ve en az bir işlem yaptığınızı düşünürsek 2 SMS eder ve 30 günde 30 liraya yakın bir para ödeyeceğiz. Oysa GSM şirketleri kullanıcılarına 10 bin kısa mesajı, 5-6 lira gibi bir paraya satıyorlar.
Yapılacak bir şey yok.
Türkiye’de bir banka egemenliği hakim.
Hükümetlerin bile havlu attığı bir mücadelede vatandaş ne yapabilir ki?
’Varlığım bankalara armağan olsun’, demenin dışında!

(Remzi Özdemir, Mayıs 2012)