RSS

Deli Halid Paşa’nın II. Meclis’te Öldürülmesi

Tarih: Jan 24 2012

Halid Paşa (Halit Karsıalan) 1883 yılında İstanbul Eyüp’de doğdu. 1903’de Harbiye’yi bitirdi. 1908’de Yemen’e gitti. Mondros Mütarekesi’nden sonra Kazım Karabekir Paşa ile 15. Kolordu komutanlığında bulundu. Sertliğinden dolayı Deli Halid lakabıyla anılır oldu. II. TBMM’ne Ardahan Meb’usu olarak aktıldı. Malul gazilerle alakalı bir önerge yüzünden Ali Çetinkaya münakaşa etmiş ve ömründe Rize’yi görmemiş olduğu halde Topal Osman’ı bertaraf etmiş olmasından dolayı Rize meb’usu yapılmış bulunan Binbaşı Rauf tarafından vurulmuştur. Aldığı yaradan kurtulamayarak vefat etmiştir. Paşa, vaziyeti gereğince Eyüp’deki evinin bahçesine defnedilmiştir.

Halit Karsıalan (1883 – 1925)

Kadirbeyoğlu Zeki Bey’in hatıralarında olaş şu şekilde bahsedilmektedir:

Meclis’te bütçe müzakeresi cereyan ediyorken saat beşi on geçe salondan silah sesleri gelmeye başladı. İctima salonundan hemen fırladım. Üç silah daha atılmıştı. Arkadamdan Rüşdü Paşa haykırdı: “Nereye gidiyorsun?”. Ben hemen salona çıktım. Cümle kapısından salona elinde tabaca ile Avni Bey girdi. Merdivenin yanındaki şubeden de Kılıç Ali çıkarak, salonun duvar kenarına sürünerek belinden tabancasını çıkarmaya hazırlanıyor ve onu da şaşrıdığından beceremiyordu. Elimdeki bramlomu Avni Bey’e çevirerek, elindeki tabancasını bırakmasını söyledim. Bu sırada Rüşdü Paşa ile Muhtar Bey de yanıma gelmişlerdi. Avni Bey: “Aman ne yapıyorsun, bu tabanca benim değildir. Kapı aralığında kavga edenlerin elinden aldım” demesi üzerine Rüşdü Paşa oraya koştu. Kılıç Ali’ye de verdiğimiz işaret üzerine şubesine girmişti. Halid Paşa’da renk kalmamıştı. Ayakta sallanıyordu, hemen kendisini kucaklayıp yol sergisinin üzerine uzattık. Yararnın nerede olduğu henüz belli değildi.
Paşa seni kim vurdu? Dedim. Cevaben:
Kel Ali’yi altıma aldım, puşt Rauf üstümden bana ateş etti” dedi. Hemen yeleğinin düğmelerini çözdüm, bir de baktım ki, giydiği beyaz gömlek kızıl kana bulanmıştı. Güç nefes alıyordu. Gözlerini kapadı. Boynundaki kıravat çözülmüyordu. O sırada Rize Meb’usu Rauf yanımda peydah olmasın mı, rengi kaçmış endişeden titriyordu. Bana:
– Nasıl oldu? Demesine mukaabil,
– Vurduğun adamı bana mı sormaaktasın” dedim. Paşa’nın kendisi itiraf etti. Üzerimizde bir çakı olmadığı için, Rauf’a:
– Bıçağın varsa ver” dedim. Hemen bıçağı alarak kravat ve kolalı olan yakayı kestim. Rauf’da hemen gitti.
İki gün sonra da meclis’e gelen bir sorgu hakimi ifademize müracaat etti. Biz de cereyan eden hadiseyi olduğu gibi anlattık. Meclis de Rauf’u kurtarmak için Afyon Meb’usu Ali Bey, müdafaayı nef zımnında, “ben vurdum” diyerek hem kendini hem de Rauf’u kurtardılar. Asıl katil Rize Meb’usu Rauf’tur. Bu hadise de böylece kapandı.

Kadirbeyoğlu Zeki Bey’in hatıralarından aldığım yukarıdaki ifadeler kendisinin olaya canlı şahitlik yaptığını göstermektedir. Şimdi başka bir hatıradan, eski bir dede dostumuzun anlattıklarından yola çıkarak olaya farklı bir açıdan bakalım:

Eyüp’te Halit Paşa’nın evi bayramda dolar taşar. Malul gaziler kendisini ziyaret etmiş ve maişet sıkıntısından bahsediyorlar. Halit Paşa bu meseleyi mecliste gündeme getireceğini ve maaşlara zam isteyeceğini söyleyerek oradaki insanların gönüllerini alıyor.

İkinci hikaye seneler sonra anlatılır. Gülhane’de iki subay var. Bir dost meclisinde bahsettikleri meseleler bize kadar intikal etti. Fakat mesele tüyler ürpetici.

Subaylardan birisi Lebip Bey, diğeri Daim Bey.

Daim Bey, İsmet İnönü’nün yaveri. Muharebeler esnasında taarruzun şiddetinden beraber ahıra saklanmışlar. Köylüler kazma kürekle, düşmanı bir olup köyden çıkarmışlar. Bu hareket sonrası kahramanlık İnönü’ye kalmış. Daim Bey her hatırladığımda ve bu zaferden her bahsedilişinde içten içe gülüyorum diyor.

Diğer hikaye bizim konumuzla alakalı. Meclis’te bütçe konuşmalarının öncesi. İki muhalif kişi için talimatlar geliyor. Lebip Bey’e işaret gelince Bahriye Nazırı İhsan Paşa’yı vurma emri veriliyor. Ruaf Bey’e de işaret geldiği zaman Halit Paşa’yı vurma emri veriliyor.

İhsan Paşa o gün hasta olduğu için görüşmelere gelemiyor. Kendisi ölümden Lebip ise cinayetten kurtuluyor. Fakat Halit Paşa aynı şansa sahip değil.

Halit Paşa kürsüden malul gaziler için zam istiyor. Maliye Nazırı ön sıradan istikak yok diye karşı çıkıyor. Zaten asabi bir mizaca sahip olan ve lakabı “Deli” olan Halit Paşa çok sinirleniyor: “Ben kaçan ermenilerden arta kalan 18 sandık dolusu altını Ankara’ya gönderdim. Nerede bunlar.” derken Rauf ateş eder, sonra Kel Ali üzerine çullanır.

Gerisi yukarıda tafsilatıyla bahsettiğimiz gibi. Kel Ali (Çetinkaya) bir cürm-ü meşhud işler fakat kimse sesini çıkarmaz. Olay örtpas edilir.

***

Dokuz kurşunlu Paşa nasıl öldü?

Tartışmaları koridora taşındığı Meclis’te ilk kanlı oturum, dokuz düşman kurşunundan ölmeyen Halit Paşa’yı vurdu. Yemen’den Trablusgarp’a, Ardahan’dan Sakarya’ya kadar savaşıp 9 kez yaralanmıştı. Başında Sakarya hatırası kurşunu hayat boyu taşımış, düşmanın öldüremediği bu kumandanı bizim kurşunumuz Meclis’te öldürmüştü.

Öldüğünde 43 yaşındaydı ve cebinden Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın programıyla Malul Gaziler Cemiyeti’nin bir mektubu çıkmıştı. Cumhuriyet Meclisi’nin bu ilk silahlı çatışmasında Halit Paşa iki tabancasını birden ateşlemesine rağmen vurulmuştu. Yerde iki büklüm kıvranmış ve “Hergele Rauf beni arkamdan vurdu” diye inlemişti.

Halit Paşa’yı kim öldürmüştü? Lafını esirgemeyen ve asla baş eğmeyen bir askerdi ve adı “Deli”ye çıkmıştı. Meclis’te sivil asker tartışması koridorlara taştığında Halit Paşa, “Generaller hükümeti” diye bir tabir kullandın. Bu tabirle generallere hakaret mi etmek istedin?” diyerek Ali Bey’e (Çetinkaya) yüklenmişti. Ali Bey’in “Niçin generallere hakaret edeyim.” cevabı onu tatmin etmeyecek, şöyle diyecekti: “Askersin ama general değilsin. Neden paşalığa terfi edemediğini ben de senin kadar bilirim. Sana emri kumanda edenlere kinayeli laf atmaya sıkılmıyor musun? “Nurettin Paşa ara seçimlerde Bursa’da, “Halk Fırkası” adayı operatör Emin Bey’e karşı ezici bir ekseriyetle kazanmıştı. Halit Paşa “Bu mazbatayı reddederseniz hepimizin buradan tası tarağı toplayıp gitmemiz lazım gelir” demişti.

Ali Çetinkaya (Kel Ali) ve Atatürk

Halife gazileri yaşlı gözlerle dinlemiş ve Ankara’nın dikkatini çekmişti. Heyet daha sonra aslen asker olan ve omuz omuza dövüştükleri milletvekillerine ve Halit Paşa’ya dert yanmışlardı. Halk Fırkası rahatsızdı. Öğleden sonraki oturumda Halit Bey, Afyon milletvekili Ali Bey’e Nurettin Paşa’ya karşı Emin Bey’i neden desteklediğni soracak ve diyecekti ki: “Paşam sen hakikaten rahatsızsın.” Paşa “Seni dışarıda bekliyorum” cevabını vermişti. Gelmediğini görünce bu defa Müdafaa Encümeni odasından ona bir tezkere gönderecekti: “Seni düelloya davet ediyorum. Şahitlerini getirmeyi unutma.”

Ali Bey, Avni Rauf, Salih ve Kılıç Ali’ye gitmiş “Halit Bey sebepsiz köpürüyor, bana yardım edin” demişti. Kılıç Ali aracı olmuştu: “Ali Bey düello teklifinizi aldı. Kastı olmadığını size tekrar etmeye hazırdır.” Akşam ortalık sükunete kavuşmuş, “Fresko’nun Barı”nda bir araya gelip el sıkışmışlardı.

25 Kasım 1925 Pazartesi. Meclis’te malul gaziler için imza toplanmaktadır. Ali Bey diyecektir ki: “Paşa niçin bize itimat etmiyorsun. İşimiz sadece malul gaziler meselesi değildir.” Halit Paşa gruptan birkaç metre ileriye gitmiş, sonra geri dönerek müthiş bir hızla sağ ve sol cebinden iki tabanca birden çıkarmıştır: “Sizden evvel ben davranıyorum. Al sana Ali!” O anda bir mucize yaşanacak, Halit Paşa iyi nişancı olmasına rağmen hedefi bulamayacaktır. Ali Bey dehşete kapılıp elindeki çay bardağını düşürmüş, tökezleyerek yere çökmüştü. Halit Paşa, Ali Bey’i altına almıştı. Ancak Avni Bey’in müdahalesi sırasında tabanca ateşlenecekti. Kurşun Ali Bey’in yüzünü sıyırdığı anda bu defa Halit Paşa “Yandım” diyerek yana düşecekti. Yaralanan Halit Paşa “Beni Rauf vurdu” demektedir. Bir başka ihtimal ise Ali Bey’in Halit Paşa’nın altında kaldığı sırada onu vurmuş olmasıdır.

(Ergun Hiçyılmaz, 2001)

Bilim Adamı Cinayetleri

Tarih: Jan 22 2012

İran’da geçen hafta bir bilim adamı daha öldürüldü. Bu kez kurban, İsfahan Natanz nükleer tesislerinde çalışan 32 yaşındaki uzman Mustafa Ahmedi Ruşen. Benzeri cinayetlerin dökümleri, İran’ın şahsında bağımsız bilim ve teknoloji üretme azminin önünü almaya çalışan bir faaliyeti haber veriyor. Nükleer enerji iyi mi kötü mü, bunu tartışırsınız. Ama besbelli bu enerjiyi hiç de çevreci bir duyarlığa yoramayacağımız sebeplerle Müslüman toplumlardan uzak tutmaya çalışıyor birtakım odaklar.

Ambargo hükümlerinin sağlık malzemelerini de kapsayacak şekilde genişletilmesinin “insan hakları” retoriğiyle meşrulaştırılması, İran örneğinde teknoloji üretiminde somutlaşan kendi kendine yeterlilik ve güvenlik arayışını arttırıyor. Uzman kadrolarındaki çoğalma, bu arayışın bir parçası.

Emperyalist ülkeler sanayi devrimini izleyen dönemlerde Afrika ve Asya’nın siyah işgücünü önce köleleştirme yoluyla ülkelerine çekmişlerdi. İkinci göç dalgası, savaşların yaralarını sarma döneminde ağırlıklı olarak kol gücü alanında çaresiz bir rızaya dayalı olarak gerçekleşti. Bunu takiben sıra beyin göçüne geldi. Herhangi bir Müslüman toplumda Batı tarafından davet edilip de bu davetin cazibesine kapılmayacak bir uzman bulunamazdı sanki.

Geçen baharda ABD yolculuğum sırasında bu kabullerde bir değişim gerçekleştiğini gözlemledim gerçi. “Bu ülkede bir yere kadar yükselme şansı tanınıyor bizlere” diyerek Türkiye’ye dönmeye hazırlanan genç uzmanlarla söyleşiler yaptım.

Bunun yanında önüne çıkarılan cazip vaatlere rağmen ülkesinde sunulan kısıtlı imkânlarla çalışmalarını sürdüren bilim adamı, başka türlü bir duruşu temsil ediyor.

Müslüman toplumların doğal kaynakları ve hızla çoğalan nüfusuyla biraraya geldiğinde beyin göçüne çağıran “kalkınmış” ülkeler açısından soruna dönüşen bir tavır bu: Nüfus çoğalırken teknolojik gelişmeye de zorluyor. Balibar ve Wallerstein’ın Irk Ulus Sınıf başlıklı ortak çalışmalarında irdeledikleri gibi; Batı ihtiyarlarken artan bir nüfusa sahip ülkeler, göç etmeden de gerçekleşebilir bir çözümün arayışına düşüyor. (Metis; 2003)

İran örneği bu açıdan çarpıcı. Bu ülkeye her türlü dış baskı tersine bir etki yapıyor sanırsınız. Riyalin değeri düşüyor, banka işlemleri sıkıntılı, ambargo kararları ithalata dayalı üretimin durması demek bir bakıma, üstelik devlet önceki sene ekmeğe sübvansiyonu çoktan kesti; buna rağmen İranlılar sıkıştıkça ferahlama alanları açıyorlar kendilerine. Tebrizli bir mühendis arkadaşımdan mesaj aldım, iş sahasından bir fotoğraf göndermiş, bir de not: “Doğalgaz boru hattının dev vanaları. Test makinesini İran’a satmıyorlarmış; yapalım.”

Öz kaynaklarına dayanma gücünün bugünlerde devrimlerinin 34. yıldönümünü kutlamaya hazırlanan İranlıların genel mizacına dönüştüğü söylenebilir. “Demek ki böyle de olabiliyormuş” şeklinde bir kanaate yol açan üretim örnekleri, yerli dinamikleri harekete geçiren bir etkiye sahip oluyor.

Global planda krizlerin ekonomileri depreme uğrattığı son on beş yıl içinde Türkiye ve İran ekonomik krizlerden beklenildiği oranda etkilenmemeyi başardılar. Ancak yerli imkânlara dayalı üretimin hassas teknolojilere kayıyor olması Batı’nın tedirginliğini arttırıyor. Birkaç yıldır gizli ellerce kanlı bir plan uygulanıyor.

Bir İran nükleer fizik uzmanı hac ibadetini yerine getirdiği Mekke’den nasılsa ABD’ye kaçırıldı. İşbirliğine çağrılan uzman, tutulduğu mekânda internet kanalıyla durumunu kuşkuya mahal bırakmayacak şekilde ifşa ettiği için serbest kalabildi.

Prof. Ali Muhammedi 12 Ocak 2010’da evinin önüne park edilmiş motosikletin patlamasıyla öldürüldü. Bir yıl kadar oldu; uranyumu yüzde 20 dereceye kadar zenginleştirmesiyle ün kazanan Prof. Şehriyari, motosiklet sürücüsünün arabasına tutturduğu bombayla hayatını yitirdi. Aynı gün yine nükleer alanda çalışan Dr. Abbasi motosiklet terörüne maruz kalsa da ölmedi. Birkaç ay önce de fizik profesörü Daryuş Rızai evinden çıkarken motosikletli iki kişi tarafından taranarak öldürüldü.

“Yürüyen otopark” olarak tanımlanan ağır Tahran trafiğinde motosiklet sürücülerinin trafiğe sızma yeteneği, beyin göçüne razı olmayan bilim adamlarını ortadan kaldırmaya dönük bir planla ilişkili olarak şaibe altında hâlihazırda.

İran suikastlarında İsrail parmağı olduğu yaygın bir iddia. Apaçık gerçeklik ise, bu tür suikastların özellikle Müslüman toplumlara yöneldiği. Türkiye’de nükleer enerji üzerine çalışan bilim adamlarının uçağının düşürülmesinin, ASELSAN mühendislerinin sözde intiharlarının hak ettiği ölçüde tartışıldığı hiç söylenemez.

Bütün dünyada bağımsız bilim adamları ve bilim kuruluşları, kendi ülkelerinde kaldıkları için cezalandırılan uzmanların hayatlarına kastedilmesi karşısında yüksek sesli bir tepki ortaya koymalı bana kalırsa. Türkiye basını İran’daki suikastların “İranlı muhaliflerin işi olduğu” şeklindeki açıklamayla idare ediyor bu konuda. İranlı muhaliflerin her şeye rağmen kendi ülkelerinin bilim adamlarını bu şekilde öldürmek isteyeceklerini şahsen hiç sanmıyorum.

(Cihan Aktaş, Ocak 2012)

Silah Fabrikalarımı Kimler Havaya Uçurdu?

Tarih: Jan 10 2012

Nuri Killigil kimdir bilir misiniz? Azerbaycan’ı İngiliz ve Rus destekli Ermeni işgalcilerin elinden kurtaran, Kafkas İslam Ordusu Komutanı, Birinci Dünya Savaşı’nda “tek ileri harekatı gerçekleştiren”, Enver Paşa’nın kardeşi Nuri Paşa’dır!

Enver Paşa, Babası Ahmet Bey, Kardeşi Nuri (Killigil).

Mondros Mütarekesi sonrasında silahını bırakıp Almanya’ya yerleşir, 1938’de Türkiye’ye dönüp Zeytinburnu’nda kurduğu fabrikada “mutfak eşyaları” üretimine başlar. Ama fabrikada yarı otomatik 9 mm.’lik tabanca ve mermi üretmektedir aslında. Türk Ordusu tabancaları çok beğenir ve siparişler birbirini kovalar. Nuri Killigil, fabrikayı Sütlüce’ye taşır, çünkü gerçek anlamda bir savunma sanayi kurmaktır amacı. Sütlüce’ye taşındıktan kısa bir süre sonra, ordunun havan topu, mermisi, piyade tüfeği mermisi ve kapsül ihtiyacını karşılamaya başlar. Sırada top, top mermisi, ufukta da tank vardır.

İşler yolundadır. Nuri Killigil, mühendis arkadaşları ve teknisyenleriyle birlikte gecesini gündüzüne katarak çalışmaktadır. Derken Mısır’dan yüklüce bir sipariş alır. Siparişi teslim edince gelecek parayla top ve top mermilerini devreye sokmayı tasarlamaktadır. Yani Türkiye’de ilk savunma sanayinin temelleri Sütlüce’de, gerçekten de atılmaktadır! Mısır’dan gelen siparişe bir de Ürdün’den piyade mermisi, 9 mm’lik tabanca ve kapsül istekleri eklenir.

Tam bu sırada, 1948 yılında kurulan İsrail Devleti’yle Mısır ve Ürdün arasında yer yer çatışmalar başlamıştır. Nuri Killigil’in bunlarla bir ilgisi yoktur elbet; o aldığı siparişleri yetiştirmeye çalışmaktadır. Ancak, 2 Mart 1949 tarihinde İstanbul müthiş bir patlamayla sarsılır. Laf aramızda, 1949 yılı Türkiye’de gerek uçak sanayinin gerekse de savunma sanayinin köküne kibrit suyu ekilmesinden dolayı ilginç bir yıldır! Neyse, patlama, Sütlüce’deki fabrikanın kimyahanesinde olmuştur. Alevler cephane deposuna sıçrar, mermiler, yani Türk ordusuna, Mısır ve Ürdün’e gidecek piyade havan mermileri yanmaya ardından da patlamaya başlar. Nuri Killigil fabrikadadır. Ve feci bir biçimde, 26 arkadaşıyla birlikte yanarak ölür. Patlamalar sabaha kadar sürer. Ertesi gün kara dumanlar Galata’dan görülmektedir. Polis yanmış fabrikanın çevresini kordon altına alır. İçişleri Bakanı Ankara’dan gelir apar topar ve soruşturmanın başına geçer. Ama hiçbir sonuca ulaşılamaz.

Patlamaların siyasi bir sabotaj olduğu söylentisi yayılır. Soruşturmanınsa örtbas edildiği fısıldanmaktadır. TBMM’de bazı milletvekilleri hükümete soru önergesi vererek, fabrikanın nasıl ve kimlerce havaya uçurulduğunun açıklanmasını ister. Ve 23 Mart’ta kapalı celsede Başbakan kürsüye gelerek açıklamalarda bulunur; ne anlattığıysa bu gün bile devlet sırrıdır!

İstanbul Harbiye Askeri Müzesindeki Nuri Kıllıgil Tabancası

Nuri Paşa’nın yanmış birkaç parça giysisi bulunur ancak. Ve bunlar bir tabuta konarak toprağa verilir. Fabrika bir daha açılmamak üzere yanmış, kül olmuştur. Üretilen tabancalardan biri, Nuri Paşa’nın varislerince Harbiye Askeri Müzesi’ne teslim edilir; bu gün yolunuz düşerse silahı orada görebilirsiniz. Uçak sanayinin ardından savunma sanayimizin temel taşı da un-ufak edilip toprağa gömülmüştür. Neden?

İşte geçmişimiz sorgulayalım derken bunlardan söz ediyorum. Bize yutturulan palavraları bir yana bırakıp, büyük çoğunluğu sır perdesiyle örtülü yakın geçmişimizi iyice araştırmaz ve öğrenmezsek geleceğe güvenli adımlarla yürüyemeyiz arkadaş.

(Aziz Üstel, Aralık 2011)

Enver Paşa’nın kardeşi nasıl öldü?

18 Mart’ta olay Meclis’te konu edilirken, bazı milletvekillerinin “hadise ört bas edilmeye çalışılıyor.” demeleri, bu ihtimali gözden uzak tutmadıklarını gösteriyordu.

Özel sektör olarak savaş endüstrisi için memleketimizde silah ve cephane üreten sayılı firmalardan biri de Nuri Kıllıgil’inkidir.

Enver Paşa’nın kardeşi olan Nuri Paşa, emrindeki Kafkas İslam Ordusu ile Bakû’yu İngiliz ve Ermenilerin elinden almıştı (15 Nisan 1918). Nuri Paşa Bakû’dan sonra Dağıstan üzerine yürümüş burayı da Osmanlı Devleti topraklarına katmıştı.

Nuri Paşa bu savaşlar sırasında silah ve cephanenin ne kadar önemli olduğunu anlamış, kendisi üretmeye karar vermişti.

İlk olarak “Madeni Eşya Sanayi” kisvesi altında tabanca, matara, demir çubuk, gaz maskesi ve mermi üretmekle işe başlamıştı.

1941 yılına gelindiğinde Nuri Kılligil, Ankara’da bulunan Alman Büyükelçisi Franz Von Papen ile görüşmeye başladı ve Türkiye’deki Turancı harekete gizli destek vererek Almanların müttefikliğini kazandı. Nuri Paşa’nın görüşleri Alman Dışişleri Bakanlığı’nın Türkiye işlerinden sorumlu müsteşarı Ernst Woermann tarafından rapor haline getirilip, Almanya’da Turancılık Masası’nın ve SS Doğu Türkistan Alayları’nın kurulmasına öncülük etti.

Nuri Paşa, Türkiye ile bütünleşecek diğer Türk halklarının ilk olarak Türkiye sınırına yakın yaşayan Azeri ve Türkmenler olduğunu belirtiyor, bunlardan sonra ise Tataristan’a kadar uzanan bölgedeki Türk halklarının birleşeceğini düşünüyordu.  Bunun için ise Türkiye, Almanya ile birlikte Sovyetlere karşı savaşmalı, Almanlar da Türk asıllı Sovyet esirlerinden ordu kurup bunu Türkiye’nin emrine vermeliydi.

Alman tarafına bu görüşlerin orduda çok sayıda destekçisi olduğunu söyleyen Nuri Paşa, hükûmetin bu işlerden haberdar olduğunu, halkın da bu fikirleri çabukça benimseyeceğini söylemişti.

Fabrikayı büyütüyor

Nuri Paşa bu arada fabrikasını büyütmek için adımlar atmış ilk olarak Haliç’in Sütlüce sahilinde büyük bir alana yerleşmişti.

Yeni motor ve makinelerle havan ve havan mermisi üretimine de başladı.

1944 senesi sonuna doğru savaşın Almanya tarafından kaybedildiği anlaşıldığında Milli Şef İnönü ve Hükûmet Almanya’yı destekleyenlere karşı sert tedbirler almaya başladı.

Nuri Paşa bu kez silah sevkiyatını Araplara ve diğer Müslüman ülkelere yöneltti. Mısır, Suriye ve Pakistan’dan silah ve cephane siparişleri almaktaydı. Bunlardan Mısır ve Suriye’nin verdiği siparişler, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından iptal ettirilmiş, Pakistan’ınki ise imalata alınmıştır.

Görüldüğü gibi, fabrikayı oluşturan gösterişsiz binalarda yapılan iş, hiç de küçümsenecek çapta değildi. Üstelik fevkalade tehlikeliydi.

Saat 17:02

2 Mart 1949 günü, saat beşi iki dakika geçe, Halıcıoğlu İtfaiye grubu erleri, Sütlüce yönünden yükselen yoğun bir siyah duman fark ettiler. Açık bir yangın alameti saydıkları dumanın nedenini araştırmak üzere hareket eden itfaiye erleri, Sütlüce’deki Kılligil fabrikası yakınına geldiklerinde, kulakları sağır eden üst üste üç patlamayla oldukları yerde kaldılar.

Normal bir yangına su sıkmak için hazırlanmış itfaiyeciler, patlamalar ve ortalığı saran barut kokusu yüzünden bir fayda sağlayamıyor, elleri kolları bağlı bekliyorlardı.

İlk patlama kimyahanede olmuştu. Tahkikat raporunda, buna neden olarak, “tav dolabındaki fulminata fazla cereyan verilmesi” gösteriliyordu. Sonradan cephane deposuna sıçrayan ateş, mermilerin patlamasına yol açmış, ertesi gün bile duman ve patlamalar devam etmişti. Barut kokusu, Galata köprüsünden hissedilmekteydi.

Çok ani olarak bastıran yangında, aralarında fabrikanın sahibi Nuri Kılligil’in de bulunduğu 27 kişi hayatını kaybetti.

Nuri Kılligil’in cesedi bulunamadı ve boş tabutla defnedildi. Patlamanın kimler tarafından gerçekleştirildiği ise meçhul kaldı.

Fabrika çevresi, kordon altına alındı. İçişleri Bakanı, Ankara’dan gelerek tahkikatla bizzat ilgilendi.

Olayın yankısı büyüktü.

Siyasi bir sabotaj mı?

Nuri Kılligil’in, Suriye ve Mısır’dan sipariş almasının, Arap-Yahudi düşmanlığının süregelmekte olduğu o günlerde, bazılarının aklına siyasi bir sabotaj ihtimalini getirmekteydi.

18 Mart’ta olay Meclis’te konu edilirken, bazı milletvekillerinin “hadise ört bas edilmeye çalışılıyor…” demeleri, bu ihtimali gözden uzak tutmadıklarını gösteriyordu.

Fabrikada çalışan Yahudi işçilerin hepsi o gün izin almıştı.

23 Mart’ta başbakan, mecliste açıklamalarda bulundu. Bu açıklamanın arkasından yapılan kapalı celsede ne konuşulduğunu hiç kimse bilmiyordu.

Ankara’dan gelen İçişleri bakanı, olayın soruşturmasını bizzat yürütmüştü. (www.antigazete.com, 2010)

Patlama günü Sütlüce silah fabrikasında çalışan yahudi işçilerin hepsi izinliydi.

Devlet Sırrı Olan Mezarları Kimler Kazdı?

Tarih: Nov 25 2011

Türkiye, kuruluş döneminde yaşanan hadiseler üzerindeki sis perdelerini aralamaya çalışıyor. Gündem olduğu için Dersim’de yaşananlar arşiv belgeleriyle ortaya döküldü. Bir tarihçi değildi belgeleri döken, Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanıydı.

Bunun ne kadar önemli bir adım olduğunu anlatmaya gerek yok.

Ortada “dram” diye ifade edilen, ancak yaşayanlar açısından dram, yaşananlar açısından bir “katliam” olan faciayı devletin Başbakanının dilinden dinlemek, açıkça bir özrü de beraberinde getiriyor.

Özür, beraberinde bir tazminatı getirir mi, getirecek mi, onu zaman gösterecek. Ancak izlediğimiz kadarıyla Seyit Rıza’nın torunu Rüstem Polat işin peşini bırakmıyor.

Bugünlerde Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile görüşmek üzere hazırlık yapıyorlar. Görüşmeyi CHP’li Hüseyin Aygün talep etmiş.

Ancak görüşme kadar, bu görüşmede nelerin gündeme geleceği de merak konusu oldu.

Öğrendiğimiz şu ki, Seyit Rıza ve beraberinde idam edilen 7 kişinin mezar yerleri “devlet sırrı” kapsamına alınmış ve bugüne kadar gizlenmiş.

Torunu Rüstem Bolat artık bu sırrın açıklanmasını ve dedesinin mezarı başında dua etmek istediğini ifade ediyor. Dahası bu konunun bizzat Cumhurbaşkanlığına bağlı Devlet Denetleme Kurulunca tetkik edilmesini istiyorlar.

Görüşme muhakkak medyaya yansıyacaktır.

Ancak bu ifadeler bir kez daha göstermiştir ki Atatürk’ün etrafına öbeklenen “huzuru mutad” kesim genç cumhuriyetin sicilini lekelemiştir.

Kendi şahsi ikballeri için yapmadıkları “yalakalık” kalmamış, Atatürk’ün aile saadetini bile bozmayı başarmışlardır.

Bugün artık şu kesindir ki, Atatürk’ün Latife Hanım’la evliliğini bozan aynı “huzuru mutad”dan başkası değildir.

İçelim Paşam, karı sözüyle hareket edilmez” diyerek Köşk’ü “âlemci mekânına” dönüştürenler, bu sahnelere itiraz ettiği için Latifeyi “kötü kadın” ilan etmişlerdi.

Fikriye Hanım’ı sırtından vurarak ortadan kaldıranlarda aynı “yalaka yaver” takımıdır.

Mustafa Kemal’i, Mustafa Kemal’den bile koruyacak düzeydeki kimi “ayak takımı” olan bu zevat, maalesef yakın olmanın verdiği ilişkileri şahsi menfaatleri için sınırsızca kullanmışlardır.

Salih Bozok, Kılıç Ali, Resuhi Bey birkaç isimden sadece ilk akla gelenleridir.

Açıkça ifade etmek gerekir ki, Rıza Nur’un yasaklanan hatıraları Mustafa Kemal için söylediklerinden çok, onun yakınındaki zevatların yaptığı iğfalleri detaylarıyla anlattığı içindir.

***

Bir Fikriye Hanım meselesi vardır ki, içler acısıdır.

Yaver takımınca Köşk’ün içinde cinayet işleniyor, cinayeti de dört gün sonra Hâkimiyet-i Milliye gazetesinde “intihar” diye kayıt düşülmesi için haber yaptırıyorlar.

Nasıl intihar ki, kadın kendisini sırtından vurmuştur.

Nasıl intihar ki, kadın on gün numune hastanesinde can çekişmiştir.

Ve nasıl intihar ki, abisine cenazesi dahi verilmemiştir ve Mustafa Kemal’in sevdiği, âşık olduğu kadın öldürülmekle yetinilmemiş, birisi araştırır da cinayet ortaya çıkar düşüncesiyle mezar yeri dahi gizlenmiş, ailesine söylenmemiştir. Hala Fikriye’nin mezarı yoktur.

Ve hala Fikriye’nin hayatta kalan ailesi “baskılar yüzünden” ülkeyi terk etmiş, Amerika’da yaşamaktadır.

***

İskilipli Atıf Efendi meselesi vardır ki, tam bir cinayettir.

Hem de cinayete; hukuk, anayasa karıştırılmıştır.

Cumhuriyetten önce yazılmış bir kitabın hesabı, devrimler için gözdağı vermek isteyen heyetçe gerekçe olarak görülmüş, “Şapka İnkılabına muhalefet ettiği” gerekçesiyle idam edilmiştir.

Altemur Kılıç çıksa da bu idamları yapan babasının hatıralarından bir şeyler aktarsa ne iyi olur, o günlerde aydınlanır belki.

Aydınlansın gerçekler ki, ülke geleceğine daha sağlıklı baksın.

Mesela Mehmet Akif’in, bu ülkenin İstiklal Marşını yazan şairin neden Mısır’a kaçmak zorunda olduğu açıklansın.

Mesela, Kazım Karabekir’in, Fevzi Çakmak’ın Mustafa Kemal’in yanından neden uzaklaştırılmak istenildiği ortaya çıksın. İzmir suikastının aslında bir tertip olduğu aydınlatılsın. Ve daha neler neler.

Dersim, acı çeken çocuklarıyla, masum kadınlarıyla, suçsuz insanlarıyla bugün önümüze durdu. Ne yapacağız? Susacak mı, yoksa başımızı öne eğip, en azından bir özür mü dileyeceğiz.

Mezarı bile “devlet sırrı” kapsamına alan bir anlayış nasıl kabul edilebilir.

Soruyorum, nerde Seyit Rıza’nın mezarı. ve beraberinde idam edilen 6 kişinin mezarları.

Soruyorum, nerede Bediüzzaman’ın mezarı. Kim attı, neden attı, nereye defnedildi bilmek istiyorum.

Soruyorum, Fikriye’nin de mezarı aydınlatılsın. Garip, sevmekten başka hangi suçu işledi.

Buyurun, neler çektirdiğinizi öğrendi kamuoyu bari cenazeleri ne yaptınız efendiler!

(www.fatihbayhan.com.tr, Kasım 2011)