Zenginin Cebine Dönen Faiz Döngüsü
Arapça’daki ribanın karşılığı olarak Türkçe’de faiz kelimesi kullanılmaktadır. Bir şeyin nitelikleri aynı kaldığı sürece sırf adı değişti diye hükmü de değişir, denemez. Sözgelimi, İslam fıkhındaki icâre akdine, kira sözleşmesi dediğimizde hüküm açısından bu isim farkı bir hüküm farkına yol açmaz. Benzer şekilde, riba için geçerli olan hükümler aynı hukukî özellikleri nedeniyle faize de tatbik edilir.
Kur’an’da Tevrat’ta olduğu gibi faiz yasaktır:
Riba (faiz) yiyen kimseler, şeytan çarpan kimse nasıl kalkarsa ancak öyle kalkarlar. Bu ceza onlara, ‘Alışveriş de faiz gibidir.’ demeleri yüzündendir. Oysa Allah, alışverişi helal, faizi de haram kılmıştır. Bundan böyle her kim, Rabbinden kendisine gelen bir öğüt üzerine faizciliğe son verirse, geçmişte olanlar kendisine ve hakkındaki hüküm de Allah’a kalmıştır. Her kim de yeniden faize dönerse işte onlar cehennem ehlidirler ve orada süresiz kalacaklardır. Allah faizi mahveder, oysa sadakaları bereketlendirir. Allah günahta ve inkârda direnen hiç kimseyi sevmez. (Bakara, 2: 275-276)
Faiz düzenini sadece Müslümanlar mı eleştirmektedir?
Hayır! Seyyid Kutub’un aktardığına göre, faiz düzenini kusurlu bulanların başında Alman Reichsbank eski müdürü Dr. Schacht gelmektedir:
Banker Hjalmar Schacht
Sonsuz bir matematiksel işlem olarak yeryüzündeki bütün malların çok az sayıdaki faizcinin elinde toplandığı bir gerçektir. Çünkü borçlanan kâr da etse, zarar da etse borç veren faizci, bütün işlemlerde kâr etmektedir. Neticede, matematiksel bir işlem olarak bütün malların sürekli kâr edene dönmesi kaçınılmazdır.
Paranın belli bir kesimin elinde dönüp durması (Haşr, 59: 7), Şariin (Allahu Teala’nın) maksadına da uygun değildir.
Faiz ve kâr arasındaki ne fark vardır?
Alıcı ile satıcı arasındaki kâr anlaşması eşit şartlarda olmaktadır. Alıcı ihtiyaç duyduğu maddeyi satın alır ve satıcı da bu maddeyi alıcıya sağlarken kullandığı zaman, işgücü gibi harcamaları için kâr alır. Bunun aksine faizde, borçlu, zayıf konumu nedeniyle krediyi verenle eşit şartla anlaşma yapamaz. Borç veren kişi ise, kârı olarak belirlediği miktar kadar sabit oranda bir faiz alır. Faizle borç vermek bir tarafa sabit ve garantili bir kâr getirirken diğer tarafa zarar veya bir tarafa kesin ve garantili bir kâr, diğer tarafa ise belirsiz ve kesin olmayan bir kâr getirebilir. Ticaret, endüstri ve tarım gibi ekonomik sektörleriyle uğraşan kimseler zaman, işgücü ve beyin gücü harcayarak kâr elde ederler. Fakat faizle borç veren kimse, hiçbir riske atılmaksızın ve işgücü de harcamaksızın, ihtiyacı dışındaki parayı borç vererek bir bakıma borçlunun kârının en büyük hissedarı olur.
Faizsiz bir çözüm mevcut mudur?
Evet, -İbrahim Sarmış’ın ifadesiyle- küçük çapta krediler için yardımlaşma sandıkları oluşturulabileceği gibi, devlet toplumun selameti için büyük ölçekli yatırımlara da teşebbüs edebilir. Bunun için kendi bütçesi yetmiyorsa gücü yeten zenginlerden belirli oranlarda vergi alarak ortak bir kalkınma fonu oluşturabilir ve bununla gerek devlet sektörü gerekse faizsiz kredi vereceği özel sektör eliyle bu yatırımları yapabilir ve yapmak zorundadır. Çünkü İslam’ın, Müslümanların varlığı ancak böyle korunabilir. Kendisi vacip olan şeyin gerçekleşmesi için yapılacak işler de vaciptir.
Yukarıda anlatılanlardan sonra diyebiliriz ki, Müslümanların mecbur kalmadıkları halde faizli alışverişlere girip ahirette zor durumda kalmamaları kendi ellerinde. Yeter ki, inançlarına uygun bir dünya tasarımından vazgeçmiş olmasınlar. Ticaretin toplumda yapıcı, faizin ise yıkıcı bir etkisi vardır. Ahlâkî yönden ise faiz bencilliği körüklemekte, kalpleri katılaştırmakta, parayı bir idol gibi görmeye teşvik etmekte ve insanlar arasında sevgi ve yardımlaşma ruhunu yok etmektedir.
(Murat Kayacan, Aralık 2011)
11 Eylül’ün Sırrını Bir Kız Çocuğu Çözdü
11 Eylül 2001 trajedisinin üzerinden 10 yıl geçti. Bu süreç doğru analiz edilebildi mi? Hayır. Halen insanlık kendi kendini kandırmaya devam ediyor. Şu anda 16 yaşına basan kız çocuğu hariç. O günün yayınlarını inceleyenler bilir 6 yaşında Amerikalı kız çocuğunun 3000 kişinin öldüğü o olaya ilk tepkisi “Anne bu insanlar neden bizden bu kadar nefret ediyorlar” olmuştu.
Dünya bugün İslami terör propagandası ile kandırılıyor. Çünkü yapanlar 19 Ortadoğulu genç intihar komandosu idi. Filistin olayları çıkmadan önce dünya mahallesinde komünizm terörü konuşuluyordu. Çünkü ayrımcılık ve zulüm oradaydı. Şimdi İslami terör deniliyor çünkü zulüm adaletsizlik Ortadoğu’da.
Dünyaya bedeli çok ağır olan son 10 yılda korku ve nefret arttı insanlar önceye göre daha güvende olmadıklarını hissediyorlar. Dünyanın daha yaşanılır olmasını isteyenler dünyanın bu yönde değişmesi karşısında hayal kırıklıkları yaşıyorlar.
Konunun komplo senaryolarından gerçek senaryolara dönüşen bağlantılarına değinmiyorum. Medeniyetler çatışması tezini savunanlar şeytanın avukatları idi. Zaman zaman Harvard’lı bilim adamı kılığında, zaman zaman Afganistanlı terörist kılığında, zaman zaman da siyasetçi kılığında dünyaya nizam vermeye çalıştı.
Herkes karakterinin gereğini yapacaktı ve yapıyordu. Bu süreçte dünyanın barıştan uzak olmasının sorumlularından İngiltere’nin şimdiki muhafazakar Başbakanı Camerun’dan sağduyulu bir görüş dinledik “11 Eylül dünyayı erdemsiz bir otoriteye sürükledi”.
Çözüm bu sözün içinde. Dünyayı bir mahalle metaforu ile anlamaya çalışalım.
Mahallenin ezilen ve sömürülen mazlumları öfke ve şiddetten başka yol bilmiyorlardı. Mahallenin şişman kedilerinin dolaştığı bölümlerinde beş mahalleli kadar tüketerek yaşayan aileler vardı. Mahallenin zengin, şımarık ve etkili küçük ailesi bu mahallede kavga çıkarsa daha çok mal satacaktı ve istediklerini elde edebilecekti. Mahallenin zengin şımarık küçük ailesinin bir arsa sorunu vardı komşusunun değerli arsasına el koymak için zengin aileleri ikna etmişti. Fakat arsa sahipleri baba yadigarı arsalarını satmıyorlar ve göçmüyorlardı.
Sonuçta mahallede yasalarla sorunların çözülmeyeceğini düşünen sokak kabadayıları ezilenleri korumak adına zengin binalara baskın yaptılar yakıp yıktılar.
Arsayı elde etmek isteyen aile el altından bu kişileri destekledi. Rahatsız olan zenginler mahallenin teröristlerini yok etmeye çalışırken arsanın bu ailede kalma şansı yükselecekti. Aradan 10 yıl geçti mahalleye bir türlü huzur gelmiyordu.
Mahallede barışı sağlarken erdemli olmamanın kötü sonuçları görülmeye başlandı. Adil çözüm arayışları içinde mahalle daha özgürleşirken bir ‘Ombusman’ yani mahallenin kadısı işe el koydu. Şiddet ve öfkeden başka yol bilmeyen lider kabadayı da artık öldürülmüştü. Mahalleli huzur ve barış istiyordu fakat şımarık zengin aileden çekiniyorlardı.
Sonuçta mahallenin sorunlarını çözmek için insani merhametin harekete geçmesi gerekiyordu. Komşuların bir kısmını diğer kısmından nefret ettiren zihniyeti merhamet ve onun doğurduğu iklimin yayılmasın da olduğunu gören adalet ve hakkaniyet sahibi sessiz merhametli, cesaretli akiller zarar görme risklerine rağmen duruma el koydular. Halk da kabadayıların yönteminin yanlış olduğunu görmüştü.
Başarılı olmaları için merhametli cerrah gibi olmalıydılar. Çocukları ölmek üzere olan annenin merhametini hissederken çocuğu ameliyat ederken acıtacağını bilmek te gerekiyordu. Beyaz önlüklü doktorun elindeki neşter merhametin bizzat kendisiydi çocuğu o kurtarabilirdi.
Analojiyi umarım ifade edebildim. Mahalle dünyamız, kabadayılar terör örgütleri, ezilen ama artık uyanmış çoğunluk sömürülen ülkeler. Zengin aileler beş mahalleli kadar tüketen lüks içinde yüksek duvarların arkasında yaşayan sömüren devletler. Çoğunluğu birbirine düşürüp nefreti artırmayı huy haline getirmiş bencil aile Yahudiler. El koymaya çalışılan arsa Filistin. Adil “Ombusman” Türkiye.
Beyaz önlüklü doktor rolünde, beyaz üniformalı deniz subayları ile Gazze’ye neşter vurmaya çalışan Türkiye diyebiliriz.
Bölgede ameliyat yapar gibi adalet merhamet dengesini koruyacak beyaz donanma ile duruma müdahale edip yaraları tedavi etme kapasitesine sahip başka mukim yoktur. Dünya mahallesinin daha yaşanılır olması için merhametli doktor gibi İsraili hizaya getirmek çizgilerini öğretmek tarihi bir görev oldu.
Hatta Necip Fazıl “İslam’da merhamet o kadar üstündür ki yüksele yüksele ismini ve tabiatını değiştirmiş vazife olmuştur” diyor. Dünya’ya bu niyeti ve kavramı anlatmaktan başlamalıyız.
Merhamet kılıcı ile Ortadoğu’nun yaralarını tedavi etmek isteyenlerin ücretini tarihin sahibi verecektir çünkü böylece Dünya’da daha erdemli otorite sağlanabilecek ve dünya daha yaşanılır ve güven verici olacak. Altı yaşındaki masum Amerika’lı çocuğun görebildiği nefret hissinin dağılması dileğiyle.
(Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Eylül 2011)
Siyasal İslâm Tuzağı
Müslümanlar, İslâm nûrunun insanlığın ufkuna doğduğu miladi 6. asırdan 11. asra kadar; Kur’ân’ı ve onun talim, ders ve terbiyesiyle kâinatı okudukları, İslâmı anlayıp yaşadıkları nispette düşünce, ilim, hukuk, teknik, sosyal ve kültürel sahalarda harika keşifler yaptılar, orijinal çalışmalara imza attılar.
Bilhassa Ortaçağ’da altın devirlerini yaşadılar. Ancak, başta İslâmiyetten uzaklaşmaları olmak üzere dahilî-hâricî muhtelif sebeplerle, “okuma ve tecdidi” (yenilenmeyi) terk ederek gerilediler.
1870′li yıllardan itibaren, Batı karşısında toparlanmak için, “siyasal İslamcılık” hareketini başlatarak kurtarmaya çalıştılar. Ne var ki, İslâmcılık hareketinin öncüleri, bütün güçleriyle yalnızca siyasî sahaya eğilip ana kaynaklardan koparak, 19. asrın “ulusal devlet” havasına kapılıp, oradan “siyasal İslâm” tuzağına düştüler. Bu arada, İslâmî mefhumları bir kenara bırakarak, hazırcılığa konup Batı felsefesinin ve Hıristiyan kültürünün kavramlarına sarıldılar.
Oysa, İslâm âleminin asıl zaafı, inanç ve kimlik problemi idi. Batı, Haçlı seferleriyle İslâma olan teveccühleri durduramamış; Müslümanların inanç ve ahlâkî değerlerini dejenere etmeyi plânlamıştı. Osmanlı topraklarının stratejik konumu, hassas yapısını nazara alan Avrupa, onu parçalayıp yutmak için İslâmcılık hareketini “siyasal” tuzak ve şiddete çevirerek kriz ve kaoslara yol açtı. Halbuki, “sözlü şiddeti” dahi yasaklayan İslâm, nasıl “şiddetin” kaynağı olabilirdi?
Bunları nazara almayan ve devreye sokulan beynelmilel “gizli ifsat komiteleri” hedeflerine ulaşmak için, Osmanlı Devleti’ni geriletme, sömürme ve parçalama faaliyetlerine kültür emperyalizmi çerçevesinde hız verdi. İslâm tarihi boyunca Müslümanlara kurduğu tezgâh, iftira ve yalanları, “ilim, fen ve kültür” ambalajlarına sararak pompaladı.
Tanzimatçılar özelde Osmanlı, genelde de İslâm âlemini tekrar ihya etmek; gerilemeyi durdurmak için bir dizi ıslahat hareketlerine girişti. Lâkin, “fen ilimlerinin” İslâm’ın malı olduğunu, Kur’ân’dan uzaklaştığımız derecede onları da kaybettiğimizi anlatamadıklarından halka mâledemedi ve kendilerine destekçi bulamadılar. Üstelik birçoğu, kolaycılığa kaçarak Batı’nın ilim, fen ve teknolojisi ile insanlığa faydalı, Kur’ân’la barışık medeniyeti yerine, sefahet ve rezaletini aldı.
(Ali Ferşadoğlu, 2012-01-03)
Türkiye Türklerindir Kardeşim
Ertuğrul Özkök şöyle diyor bugün: “Türklük ne kadar şerefliyse Yahudilik, Ermenilik de o kadar şerefle ve gururla taşınacak bir aidiyettir. Çünki biz hepimiz Türk de değiliz. Hepimiz Kürt veya Yahudi de değiliz. Böyle sembollere hiçbirimizin ihtiyacı yok.”
Ama küçük bir ayrıntı: Türkiye Türklerindir kardeşim. Ötekiler de kendilerine ille de istiyorlarsa bir vatan bulsunlar. Ermenilerin Ermenistan’ı, Yahudilerin İsrail’i, Arapların Arabistan’ı, Gürcülerin Gürcistan’ı, Kürtlerin Kürdistan’ı, Şiilerin İran’ı, Arnavutların Arnavutluk’u, Boşnakların Bosna’sı, Çerkezlerin Abahazya’sı var.
Türkiye Türklerindir ve Türkiye laik bir cumhuriyettir.
Türkler Kemalisttir ve Türkün dini Kemalizmdir.
Kapitalistler Amerika, komünistler Moskova’ya. Geriye kim kaldı sahi?
Sahi, dindar Türk ve Müslüman olan insanları nereye göndereceksiniz? Toprağın altına mı?
Çanakkale’de yetmedi mi, Allahuekber Dağları, Filistin, Hicaz. Bu memlekette o zaman bir avuç mutlu azınlıktan başka kimse kalmayacaktır.
Hürriyet gazetesinin logosuna baktınız mı, Türk bayrağı, Mustafa Kamal ve altında bir cümle: Türkiye Türklerindir. “Türkiye beyaz Türklerindir” deseydiniz bari.
Özkök yıllarca genel yayın yönetmeliğini yaptı bu gazetenin ve o slogan orada hep vardı.
Amiral gemisi yıllarca, bu milleti kendisi yapan, alameti farikası sayılan (onu ötekilerinden farklı kılan) değerlerine karşı “topyekun savaş” ilan etti. Özkök şimdi çıkmış bana ne diyor. “Türkiye Türklerindir”
Yıl 1926. Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt diyor ki: Benim fikrim ve kanaatim şudur ki, memleketin kendisi Türk’tür. Öz Türk olmayanların Türk vatanında bir hakkı vardır. O da hizmetçi olmaktır, köle olmaktır.” Yıl 1925. Meclis Başkanı Abdülhalik Renda‘nın Doğu Raporu’ndan: “Fırat’ın batısındaki vilayetlerin bir kısmında dağınık vaziyette yerleşmiş olan Kürtleri Türk yapmak. On sene müddetle bölgede sıkıyönetim ilan etmek.
Hürriyet’in bayraklaştırdığı Kamalist ideolojinin önde gelen fikir adamları böyle diyıor. Bu kadrolara göre zaten “Türkün dini Kemalizmdir.” Laik Kemalist düşünce bu anlamda birilerinin elinde “dine karşı bir din” şeklinde kullanılmıştır.
Bu ideoloji aynı zamanda CHP‘nin ideolojisidir. Yargı işte bu ideolojinin esiri idi düne kadar. CHP’nin sıkıntısı da bu. Ordu, halka karşı bu ideolojinin koruyucu kalkanı idi.
Bunlar bizden Mustafa Kemal‘in kim olduğunu bile gizlediler. Annası-babası, kardeşi, eşi, oğlu-kızı var mı onu bile bilmiyoruz doğru düzgün. Nasıl öldü, nasıl yaşadı onu da bilmiyoruz. Yalan bir tarihi zorla ezberletiyorlar.
Kemalist Türkçü ideolojisi, Türkiye’nin geri bırakılması planının kod adıdır ve bunun logosu Hürriyet gazetesinin logosudur. Bu açıdan Özkök’ün Cumartesi günü Hürriyet’teki yazısı özel bir anlam taşıyor.
O yazı bu logonun inkarıdır. O yazı, Yargıtay üyelerinin bir zamanlar sahiplendiği Bozkurt’un fikirlerinin o logo altında tekzip ilanı gibidir.
Bana kalırsa asıl sorun Kamalizmden ve Kamalist kadrolardan kaynaklanıyor. Darbelerin arkasında da onlar var, çetelerin arkasında da. Ve artık bu kadrolar yolun sonuna geldiler.
Bunun anlamı; bu ideolojinin politik temsilcisi CHP için de artık bu durum yolun sonuna gelindiğini göstermektedir.
Moiz Kohen’in Kemalizmi, Osman Nuri Çerman’ın laikçi düşüncesi, Lazaro Franco’nun finanse ettiği, Kürt asıllı Ziya Gökalp’in modellemeye çalıştığı Türk milliyetçiliği tasavvuru aşılmadan Türkiye’de taşlar hiç bir zaman yerine oturmayacak.
Sorun Mustafa Kemal’in Selanik eyaletinden olması değil, Malatyalı olsa ne yazar. Sorun başka yerde.
Yaramızı deşme be Özkök! O gün öyle, bugün böyle! Türkiye Türklerinse ötekileri nereye süreceksiniz? Ya da beyaz Türklere kölelik mi yapacaklar? Herkes Türkse o zaman bugün yazdıklarınız ne anlama geliyor? Değilse sahi kim bu Türkler?

Bu ülkede, “Türkiye Türklerindir” diyerek diğer ırkları aşağılayanlar, neden yıllardır Türkiye’yi yöneten çoğu yahudi dönmesi Beyaz Türkler‘e ses çıkarmadı acaba?
Sahi Türkiye, hani şu “toprağı sıksan şüheda fışkıracak toprak” kimin!
Hepimiz Adem’in çocuklarıyız. Adem ise topraktandır. O’ndan geldik ve O’na döndürüleceğiz.
Selam ve dua ile.
(Abdurrahman Dilipak, Yeni Akit, 2012-01-23)
19 Mayıs Bayramı Kaldırılsın
Bir ara 27 Mayıs’ı da resmî bayram yapmışlardı. Türkiye’de bayram enflasyonu var. 19 Mayıs törenleri bundan sonra stadyumlarda değil de okullarda yapılacak diye bazıları feryat ediyor. Bence 19 Mayıs gençlik bayramı tümden kaldırılmalıdır. M. Kemal Paşa’nın iktidarı zamanında yapılan 19 mayıs törenlerinin resimlerine bakarsanız, kızların spor kıyafetlerinin dizden aşağıya kadar kapalı olduğunu görürsünüz. Zamanımızda ise kasıklara kadar açık kıyafetler. İslam dini, genç kız öğrencilerin böyle kıyafetlerle spor ve gösteri yapmasını uygun görmez.
Rejim laikmiş. Olabilir ama Müslüman halkın dinî duygularına da saygı göstermek gerekir. İki dinî bayram, bir de Cumhuriyet bayramı yeter. Eskiden ne çok bayram vardı. Kabotaj bayramı. Dil bayramı. 10 Kasım mâtemi. O bayram bu bayram şu bayram. Bunların bir kısmı kaldırıldı, iyi oldu. Öteki fazla bayramlar da kaldırılsın. Atatürkçüler istedikleri günlerde kendileri özel olarak bayram yapsınlar.
19 Mayıs bayramı öğrencilerin bir kısmına gerçekten eziyet olmaktadır. İlle yapılacaksa, isteyen öğrenci katılsın, istemeyen katılmasın. Tabîî bu konuda baskı da yapılmasın. M. Kemal Paşa, Sultan Vahidüddin’in yâver-i fahrîsi olarak ve Padişah tarafından vazifelendirilerek Samsun’a gitmiştir. İstiklal savaşı veya millî mücadele 19 Mayıs 1919′dan önce başlamıştır. Millî mücadelenin ilk önderi Çerkez Edhem‘dir. Çerkez Edhem’in Millî Mücadeleyi başlatmasının yıldönümlerinde niçin bayram yapılmıyor?
19 Mayıs 1919. 23 Nisan 1920. Bu tarihlerde olup bitenlerin içyüzünü halkımız iyi biliyor mu? Büyük Millet Meclisi’nin ilk zabıtları incelenirse Meclis’in iki ana gayesi olduğu görülecektir: Birincisi: Halife-i Müslimîn ve Hakan-ı Osmaniyan’ın düşman baskısından kurtarılması. İkincisi: Aziz vatanımızın düşman işgalinden kurtarılması.
(Mehmet Şevket Eygi, Ocak 2012)


