RSS

Melekler Tatil Yapmıyor

Tarih: Jun 24 2012

Yaz tatili geldi. Pek çok kişi izne ayrılacak, tatil yapacak. Tatile gidenlere hatırlatırım; melekler tatil yapmıyor! Sağ omzumuzda sevap meleği, sol omzumuzda günah meleği durmadan, saniye saniye attığımız adımları yazıyor. Tatil için lüks yerlere gezmeye gidenler etraflarına bakabilir; en güzel yerlerde en büyük günahlar işleniyor. Bu nankörlüktür. Yani demek istiyorlar ki: “Allah’ım sen böyle güzel yerler yaratmışsın. Ben de işlediğim günahlarla buraları çirkinleştiriyorum!”

Güzel yerlere gidenler dönünce anlatır, Öyle bir yere gittik ki, cennet gibi. Peki, ben de sana soruyorum; o cennette ne yaptın? Cennette cehenneme hazırlık mı yaptın? Beş yıldızlı bir otel. Yiyecekler, içecekler, konforlu odalar, her şey tertemiz. İsteyen yüzüyor, isteyen yatıyor, isteyen deniz kıyafetiyle geziyor. Cennet gibi yerde günah deryası içinde kalınıyor.

Böyle söyleyince bazıları itiraz ediyor. Gezmeyelim mi? Görmeyelim mi? Allah’ın nimetlerinden istifade etmeyelim mi? Allah her şeyi insanlar için yaratmış. Bu yarattıklarından elbette ki en çok Müslümanlar istifade etmelidir. Amma Müslüman’ca! Mesela ben şu anda basit ve sade bir köy evindeyim. Ağaçlar, çiçekler, tertemiz bir hava. Bu basit köy evinin balkonu.Helal daire keyfe kâfidir. Burada oturmayıp sahilde plaja gitsem, sol taraftaki melek başlayacak yazmaya: “Helal daireden haram daireye geçti.

Adam diyor ki: Bahçeden bana ne, denize girmek istiyorum! Araban varsa biner, ıssız bir yere gider denize girersin. “Efendim, muhafazakâr oteldeyiz. Hanımlara ayrı havuz, erkeklere ayrı deniz.” Şuurlu muyuz, haramdan korkuyor muyuz? Öyleyse ilmihalde hanımlar hanımların arasında, erkekler erkeklerin arasında nasıl giyinmeli, bahsi yeniden okunabilir. Velhasılı. Uçağa binmek zevkli, gökte uçmak güzel, meşrubat ve yemekler şahane. Buraya kadar iyi. Fakat nereye gidiyoruz? Önemli olan bu. Ben dünyayı dolaşmış bir insanım. Yabancı ülkelerin imtihanı da ağır diye düşünürdüm. Şimdi Türkiye’de pek çok yerde insan kendini yabancı ülkede gibi hissediyor.

Hem tatil deyince aklımıza niye lüks oteller geliyor? Mesela bu tatilde imkânı olan Kudüs‘e gidebilir. Keşke hasta olmasam da ben de gidebilsem o mübarek yerlere. Üç gün, beş gün, bir hafta kalıp gezebilsem. Mescid-i Aksa’yı ziyaret edebilsem. Tatilde üzerimizde nefsin hâkimiyeti olmamalı. Tebdil-i mekânda ferahlık vardır amma helal dairede olursa. Yoksa sonunda ferahlık değil, maddi-manevi karanlık vardır.

(Hekimoğlu İsmail, Haziran 2012)

 

Devrimsel Dönüştürme Devri

Tarih: Jun 20 2012

Tarihi detaylı bir şekilde incelediğimiz zaman büyük evrimsel değişimlerin iki sınıf insan üzerinden şekillendiğini ve devrimcilerin, ideologların bu iki sınıf insanı işlemek için mesai harcadıklarını görürüz. Bu iki sınıf insan din adamları ve kadınlardır.
Yeni toplum oluşturanlar, getirdikleri sistemlerin hayatiyet bulmasını ve nihayetinde kendisini yeniden üretmesini temin için bu iki sınıf için taktiksel programlar geliştirirler.
Tanzimat‘tan itibaren Türkiye tarihine baktığımız zaman da aynı mantalitenin, aynı metodun uygulandığını müşahede edebiliriz. II. Mahmud, Osmanlı Müslümanlarını dönüştürmek ve Batı’ya entegre etmek için ilk olarak ulema üzerine planlar yapmıştı. Önce onun yegâne dayanağı olan Yeniçerileri çeşitli dalaverelerle yok etti. Arkasından ulemanın özgürlüğünün teminatı olan vakıfları devletleştirdi ve ulemayı maaşa bağlayarak devlet memuru hâline getirdi.
Gücü ve ekonomisi sarsılan ulema devletin maaşlı işçisi durumuna düşünce patronu olan devlet aygıtını şeriat üzerine yönlendirme yetisini de kaybetti. Padişah, ulema içinde seküler çizgiye yakın olan müderris ve kadıları üst rütbelere tayin ederek toplumu şoke edecek devrimlerde kullanmak için onların bir süre daha semirmelerine müsaade etti.
Batılılaşma adına atılan her adımda, reformcuların yanındaki en büyük destekçilerden biri de Şeyhülislâmdı. Yargısal erki elinde tutan kadılardan şeriat dışı devrimlere karşı olanlar seslerini kesmek zorunda kalmıştı. I. Meşrutiyet’te Meclis-i Umûmî’de Gayrimüslimlerin de fazlaca yer alacak olmasını Kazaskerler kabul etmezken Şeyhülislam bunun şeriata aykırı olmadığını ifade etti. I. Meşrutiyet’ten sonra Batıcıların ulema ile işi, 1920’lere kadar bitmişti. Artık Batı yanlıları ve Avrupalı düşünürler, II. Abdülhamid devrinde kültürel ve sosyal alanı dönüştürmek için ikinci sınıf üzerine proje üretmeye başladılar. Yabancı okulların tavan yaptığı 1875-1908 yılları arasında gerekli olan ortam da hazırlanmıştı.
1908 Meşrutiyetinden sonra artık hedefte kadınlar vardı. Toplumun dönüşümünde yeni ve çağdaş bir toplum yaratmada en büyük adım ve nihai darbe bu sınıfın yardımı ile yapılacaktı. Önce basın hayatında kadın dergi ve gazeteleri çoğaltıldı. Başlangıçta ev işleri, çocuk bakımı ile ilgili olan bu dergi ve gazeteleri organize edenler, zamanla evrilen ve çağdaşlığı özümseyen çarşaflı kadınların sosyalleşme, eşitlik, özgürlük adına fikir üretmelerine vesile oldular.
Başlangıçta dinî bir anlayışla başlayan kadın mücadelesi zamanla çağdaşlığı savunan, Batılı değerleri önceleyen ve her şeyden önemlisi dinin ictimaî sahada yerinin olmadığını savunan bir çizgiye geldi. Daha sonrası malum. Cumhuriyetten sonra çarşafını atan feminist kadınlar, geleneksel İslam aile yapısının en büyük tehdidi hâline geldi.
Bunları şunun için anlattım. Kimse zannetmesin ki feminizm adlı din, son elli senede çıktı. Kimse zannetmesin ki 1900’lü yılların feministleri ile bugünküler farklı.
İslam toplumunda tarihsel pratiğe baktığımız zaman şunu görürüz ki kadın ile erkek asla eşit olmadı. Kadın hep önde oldu, öncelendi, korundu, el üstünde tutuldu. Teoride olan eşitlik tecrübede pozitif ayrımcılık temelindeydi.
Yani bugün kadın erkek eşitliğini savunan ve her defasında Müslümanların aile hayatlarına burun kıvıran solcu, demokrat veya İslamcı Feminstler, Müslüman kadını tehdit olarak algılıyorlar.
Feministlerin diline düşürdükleri “her alanda kadın erkek eşitliği prensibi” aslında kadını köleleştirme ve onun imtiyazlarını elinden alma hareketidir. Çünkü Müslüman toplumlarında kadın askerlik yapmaz, ağır işlerde çalışmaz, onun ruhanî dünyasını rencide edecek davranışlarda bulunmaz, bedenî tesettürden başka sosyal tesettür olarak kabul edilen ve kadının vazifelerinden olan ” erkekler topluluğu içinde yer alma” vaziyetinde bulunmaz. Bu kadının birinci sınıf olduğu, hatta erkeklere oranla pozitif ayrımcılığa tabi tutulduğu anlamına gelir.
Feministler kadını, elindeki bu imtiyazları alarak, köleleştirmek istiyorlar. Tesettürü başörtüsüne indirgeyerek her şeyi mubah gören, şeriata amansız muhalif olan yazarları gördükçe işimizin gerçekten zor olduğunu hissediyorum.
1970’li ve 80’li yıllar Türkiye’de takva ve dava adına Müslümanların tavan yaptığı yıllardı. O günün TRT’sinin Müslüman topluma hassasiyeti bile bugünün pek çok muhafazakâr (!) televizyonundan daha fazla idi.
Dindar kisvesi altında, Müslümanları evrimsel dönüştürmede rol almış olan güya muhafazakâr televizyonlardaki boyalı, tımarlı, makyajlı, sürmeli, alımlı çalımlı, tahrik edici başörtülü spikerlerin bulunması müteahhit mücahitler için bir prestij Müslüman Mücahitler için bir züldür.
Ateistlerin gazetelerinde şeriata aykırı, milletin örfüne muhalif ideolojileri savunan başörtülü İslam düşmanlarının bulunması Müslümanlar için kepazeliktir.
Buradan başörtüsü eylemlerine katılan Müslümanlara da seslenmek istiyorum. Lütfen sadece başörtüsünü değil bedenî ve sosyal tesettürü savunun. Başörtülünün ahlaken olmaması gereken yerlere girememesini protesto etmeyin.
Yıllar önce bir yazı yazmıştım ve orada demiştim ki, bu gidişle elli yıl sonra barlara veya diskolara alınmayan başörtülü feministlerin haklarını savunan Müslümanlar çıkacak.
Düşünsenize, televizyonlardaki, haberleri duyar gibiyim. “Falan diskoya bir grup genç kız sırf başörtülü oldukları için alınmadı. Kadın dernekleri savcılığa suç duyurusunda bulundu. Konuyla ilgili Kültür Bakanlığı inceleme başlattı.”
Meyhaneleri kapatacağız diye iş başına gelenler meyhanede ayran da satılmasına tav oldular.
Artık toplumu devrimsel olarak dönüştürme devri kapanmıştır. Avrupalı ideologlar ve onların yakın dostları, toplumları evrimsel dönüştürerek köleleştirme yöntemini benimseyeli epey oldu. Bu evrimsel dönüştürme hareketi de devrimlere direnenler üzerinden yapılıyor.
Bu yazıyı, başını örtmeyle mü’mine İslamcı olunacağını zanneden Şeriat düşmanı başörtülü feminist yazarlara ithaf ederim.

(Mustafa Durdu, 2012-06-20)

Sabah Namazı ve Umre

Tarih: May 31 2012

Sabah namazı ve umre. İhlâs yâni Allah rızası niyeti olmak şartıyla ikisi de ibadet. Lakin aralarında farklar var.
Sabah namazı farz-ı ‘ayn. Dinin direği olan ibadet.
Peygamberimiz (Salat ve selam olsun ona) “Münafıklara en ağır gelen iki şey sabah ve yatsı namazlarıdır.” buyurmuş.
Umre nâfile bir ibadet. Yapmayana günah ve vebal yok.
Sabah namazı masrafsız, umre için binlerce lira para harcamak gerekiyor. Hele lüks ve ihtişamlı bir umre için on binlerce lira harcanıyor.
Sabah namazının külfeti fazla değil. Ezanla uyanırsın, abdest alıp giyinirsin, ya yürüyerek yakın bir camiye, yahut otomobille uzak bir camiye gidersin.
Umrede riya ve nifak tehlikesi büyük. Ben umre ben umre ben umre. Ben umredeyken. Ben Zam Zam Tower. Ben pencereden aşağıda Kâbeye dürbünle bakarken. Nerede kalmıştık? Ben umre ben ben ben. Umre umreye umreden.
Müslümanlar umreye teşvik ediliyor. Lüks ve ihtişamlı umre reklamları yapılıyor.Umre büyük bir sektör haline geldi. Bazen mankenler, artistler, magazin men ve womenler de umreye gidiyor ve hem gitmeden önce, hem döndükten sonra reklamları yapılıyor.
Tek cümleyle: Nafile umre sektöründe büyük bir canlılık, hareket, para sirkülasyonu var.
Peki farz-ı ayn olan sabah namazı sektörü nasıl?
Bunda umre gibi bir hareketlilik yok.
Sabah ezanları okunuyor. Bütün şehir horul horul mışıl mışıl yedinci derece derin uykuyla uyuyor. Evlerde ışıklar yanmıyor.
İstanbul için söylüyorum, öteki şehirlerdeki durumu bilmiyorum. Kocaman camilerde beş on ihtiyar. Cemaat içinde bir tek liseli veya üniversiteli dindar genç yok. Sabah namazları genellikle pek sönük.
Umre sektörü gibi sabah namazı sektörünü de canlandırmak gerekmez mi?
Gerekir gerekir gerekir.
Sabah namazında rant ve para yok! İşte mesele burada.
Sabah namazı için çalışacaksan Allah için çalışacaksın ve ücretini O’ndan isteyip bekleyeceksin. Sende akıl varsa bunu dünyada istemeyeceksin, öteki dünyada isteyeceksin.

Sabah namazı için neler yapabiliriz?

Önce bir pilot bölge seçilir. Mesela İstanbul’da Fatih ilçesi.
On kişiyi geçmeyecek bir komite kurulur.
Halkı sabah namazı kılmaya teşvik için çareler ve çözümler aranır, bu konuda bir plan ve program yapılır.
Bu işin içine kesinlikle siyaset, particilik, cemaat, tarikat, hizip, fırka, klik, sekt karıştırılmaz.
Karıştırmasından şüphelenilenler bu hizmete alınmaz.
Allah için yapılacak, Resulullah için yapılacak, Kur’an Sünnet ve Şeriat için yapılacak.
Bu işin içine hocacılık, şeyhçilik de karıştırılmaz.
Bu hizmeti üstleneceklere zırnık ücret verilmez.
Namaz alet edilerek, en hayırlı (veya öyle sanılan) işler, hizmetler için para toplanmaz. Hele zekat hiç toplanmaz.
Şimdi konuya daha somut yaklaşıyorum:
Önce pazar sabahlarından başlanılır. Diğer günlerin şeytanî bahaneleri çoktur. Okul var, iş var, memuriyet var.
Her Pazar, tarihî bir cami seçilir. Mesela bir hafta Edirnekapı’daki Mihrimah Sultan camii. Normalde oraya pazar sabahları yirmi kişi kadar gelir. O hafta diyelim 300 kişi otomobille gelir ve namaz kılar.
Ertesi pazar Cerrahpaşa camii. Cemaat 100 kişi artar, 400 olur.
Bazı gazetelerde sabah namazı konusunda Müslümanlar harekete geçti haberleri.
Birkaç Müslüman yazarın fıkraları (köşe yazıları).
Halk arasında bu konu ile ilgili konuşmalar.
Bu hareket namaz ve cemaat konusunda çok faydalı ve etkili broşürler de yayınlayabilir.
Hukukçulara sormak lazım: Halkı namaza, bilhassa sabah namazına teşvik için bir dernek kurulabilir mi?
İngiltere’de olsa kurulabilir de Türkiye’de kurulabilir mi?
Bu hizmette çalışmak isteyen (yeterlilik, ehliyet, liyakat, yüksek ahlak, fazilet, yüksek karakter) sıfatlarına sahip ve zerrece dünya menfaat ve ücretine tâlib olmayacak beş kişilik vasıflı bir müteşebbis heyet çıkar mı?

(M. Şevket Eygi, 2012-05-31)

Kemalizmin Sonu mu?

Tarih: May 28 2012

Kimilerine göre Kemalizmin sonu!

Ben aynı kanaatte değilim. Kemalizm 19.YY sonunda kapitalizm, komünizm ve faşizmin gölgesinde oluşmuş bir ideolojidir ve ideolojik anlamda miadını doldurmuştur. Ama metodik Kemalizm hâlâ varlığını sürdürmektedir.

Metodik Kemalizm, devleti ele geçirerek toplumu dönüştürme girişiminin adıdır ve hâlâ bu düşüncede olan birçok grub ortalıkta dolaşmaktadır.

Kendilerinde Peygamberlerin dahi sahip olmadığı bir güç vehmeden çevrelerin işidir bu. Modernleştirme ideolojileri bu zihniyetin ürünüdür. Bunlar topluma karşı ilahlık ve Rablik iddiasındaki topluluklardır.

Bu tür Kemalistler, sosyalistler arasında da vardır, İslamcılar arasında da. Liberaller arasında da vardır, otoriter rejim yanlıları arasında da.

Metodik Kemalizm hâlâ canlıdır.

İdeolojik olarak Kemalizmden şikayetçi olanlar bile, farkında olmadan metodik anlamda Kemalizmin tuzağına düşmektedirler.

Evet ideolojik olarak Kemalizm bitti, ama birileri Kemalizmden boşalan yeri doldurmaya ve aynı şekilde devleti ele geçirerek toplumu dönüştürmeye çalışıyor olabilir. Bu sürpriz olmamalı.

Kemalizmi tümü ile ortadan kaldırmaya da gerek yok. İsteyen evinin her odasına Mustafa Kemal’in resmini, büstünü asabilir. Kemalistlere bile, Kemalistlerin başkalarına davrandığı gibi davranmayalım. Allah böyle bir şeyi kimsenin başına vermesin. Kemalistlerin bile!

İdeolojik Kemalizmden kurtulurken, metodik Kemalizmin tuzağına düşmeyelim.

Kemalistler bana göre boşlukta yürüyen çizgi film kahramanlarına benziyorlar. Aşağıya baksalar, ayaklarının bulutların üzerinde dolaştığını görecekler. Çünki üzerinde yükseldikleri değerlerin çoğu buharlaştı. Kavramlar ve kurumlar yok oldu. 19.YY sonuna ait kavram ve kurumlarla, 21.YY’ı açıklamak ve anlamak mümkün değildi.

Birileri bu gerçeği kabullenmek istemese de hayat onlara bunu öğretecek.

6 ok ideolojisinin sebeb olduğu sonuçlar ortada. Tek parti döneminde laikliğin nasıl uygulandığını bilmeyen var mı?. Açık oy- gizli tasnif, İstiklal Mahkemeleri, takriri sükun, varlık vergisi, Dersim vs.

Bugüne kadar yapılan bütün darbeler Kemalizm adına yapıldı. Kemalizm bir darbe ideolojisidir.

“Türk aleminin en büyük düşmanı komünizmdir” diye başlayan ifadeler bu ideolojinin aynı zamanda bir soğuk savaş ideolojisi olduğunu göstermektedir. “İrtica ile mücadele istila ile mücadeleden daha zor ve elzemdir” diyenlerin elinde bu ideoloji, resmi bir ideolojiye dönüştürülmüş, dinleştirilmiş ve bu ideolojiye uygun bir tarih anlayışı, gelecek tasavvuru zorla halka dayatılmaya çalışılmıştır.

Aslında Kemalistler sessizce aramızdan çekilip kaybolsalar, unutulmak onlar için en iyi tercihtir. Bu darbeciler, bu CHP, bu ADD, bu ÇYDD gibi örgütler, bu malum media buna izin vermek istemeyecek. Çünki bu onların varlık sebebi. Onlar için bu bir kalkan. TSK bu işin koruyucu gücü idi. Artık TSK asli görevlerine dönerken, kendilerini çok yalnız ve korumasız hissediyorlar.

Geri kalmış ülkelerde ordu, dış tehditlere karşı bir savunma aracı değil, iç “düşman”a karşı bir tehdit aracıdır. Halkın inancı, tarihi, kültürü, geleneği ve taleplerini baskılamak için bir güçtür. Silahları halka karşıdır. Fakat öte taraftan hamasi dugular için görkemli törenler yapılır.

Çevrenizdeki insanlara sorun bakalım 6 oku sayacak kaç kişi var?.

Hangi devletçilikten, hangi halkçılıktan, hangi laiklikten, hangi milliyetçilikten, hangi cumhuriyetçilikten, hangi inkılabçılıktan söz ediyorlar. Bunlar inkılabçı falan değil, en gerici muhafazakar tipler bunlar. Her türlü değişime karşılar. Resmi ideolojiyi dinleştirerek, laikliği dine karşı bir din haline getirdiler. Bunlar cumhuriyetçi filan da değil, tek adam yönetiminin adı monarşidir. Tek parti ve tek adam ideolojisi cumhuriyet ideolojisi değil. Bunlar cumhuriyetle halkçılık arasındaki ilişki ve çelişkiyi bile bilmezler. Demokrasi ile cumhuriyetin benzerlikleri ve farklılıklarını da bilmezler.

Devletçi kim kaldı ki!

Derme çatma, içi boş bir ideoloji haline geldi Kemalizm. Ama hâlâ herkes, bu tek parti ideolojisinin dayanağı olan ilkelere bağlılık yemini etmek zorunda. Okullar bu miadı dolmuş ideolojinin misyoner merkezi gibi çalışıyor.

Bakalım bu haliyle daha bu işler ne kadar devam edecek.

Darbelerden kurtulmak için önce darbe ideolojisinden kurtulmamız gerekiyor. Bunun için de yeni bir kurtarıcıya ihtiyacımız yok. Milletçe bunu başarabiliriz.

Selâm ve dua ile.

(Abdurrahman Dilipak, Mayıs 2012)

Dün Laiklik Bugün Sekülarizm

Tarih: May 21 2012

Herkes kendi istikametinin yollarına o taşları kendisi döşer. Herkes kendi cennetine kendi sırtında taşır tuğlaları ve herkes kendi suruna kendisi üfler.

Aslında biz İsrafil’in, Azrail’in iş ortağı gibiyiz.

Maneviyatı çok ihmal ettik. Diyanet İşleri Başkanı da geçen gün onu söylüyordu, “Ulema dünyevîleşti” diyordu!

Bu kendi başına mı oldu? Peki benim hiç mi sorumluluğum yok bu işin içinde?

Görevimiz durum tespiti yapmak değil; sebeplerini ve sonuçlarını sorgularken, kendi sorumluluklarımızı da sorgulamak gerek.

İktidar ve serveti, makam ve mevkiyi öylesine gözümüze yaklaştırdık ki; arkasında bir ormanı kaybettik.

Dün başımızın belası laiklik idi, bugün sekülarizm. Yani dünyevîleşme tehlikesi.

Tamam “kadınlar dövülmesin” de ruhu mecazi anlamda katledilenlerin, bedenleri metaya indirgenerek cehennem odunu yapılmaya çalışılan bedenlerin ızdırabı ne olacak?

Servet ve iktidar dönüştürür. Öncelikle de ona sahip olanları. Oysa onlar; insanları, toplumu, dünyayı dönüştürmek için isterler.

Şeriatı ne de çabuk unutuyoruz. Bürokratın şeriatı mevzuat oluyor. Onunla hükmediyor. Onunla toplumu terbiye etmeye çalışıyor. Oysa bu meşru değil. Bugünkü beğenmediğimiz Anayasa’nın 90. maddesi bile, uluslararası sözleşmelere atıfta bulunarak kamu yararı, devletin varlık ve meşruiyeti gibi bu sözleşmelerle korunan haklara vurgu yaparak, bu değerlere aykırı yorum bile yapılamayacağını söylemesine rağmen, bizim bürokratlar kanun teknisyeni gibi çalışıyorlar. Hatta yetmiyor, mevzuat yığını içinden kendi akıllarınca kendi yorumlarını kanun namına dayatmaya çalışıyorlar.

Kanunların da ruhu vardır! Hukuka uymayan kanun suç aletidir.

Hukuk devleti olmak marifet, yoksa tek başına kanun devleti olmak değil. Hitler’in de, Stalin’in de, Firavun’un da yasaları vardı!

Keşke her şeyi yasalarla düzenlemek gibi bir hastalıktan vazgeçsek. Bir ülkede ne kadar çok yasa varsa özgürlükler o kadar azdır. Aslolan mübahattır!

Sonuçta herkes layık olduğu gibi idare olunacak. İnsanlar heva ve heveslerinin peşinden giderlerse, yasa koyucu olan Allah’ın yasalarını dinlemez ve elçilerini taşlarlarsa, helak olacaklardır.

Lut kavmi, demokrat olsa ne yazar. Ya da Hz. Nuh kavmi, Hz. Salih kavmi.

Yakub Aleyhisselam’ın çocukları kendi aralarında oylama yaptılar ve Yusuf’u kuyuya atma kararı veriler, hem de yüzde 90 çoğunlukla.

Demokrasi, modern zamanların mehdisi mi olacak sanıyorsunuz? İşte Batı demokrasisi, tarihin sonu diye gururlandığı bir zamanda nasıl da yıkılmaya başladı görüyorsunuz.

Bizler tarihin yaşayan tanıklarıyız. Faşizm yıkılalı yarım asrı geçti. Komünizm yıkılalı nerede ise çeyrek asır olacak. Şimdi kapitalizmin yıkılışına tanık oluyoruz. Arap baharı, paslanmış, çürük prangaların kırılması ile özgürleşen bir halkın çığlığıdır.

Batı bugün kendisi himmete muhtaç bir dede. Başkasına himmet etmesi mümkün değil.

Koca Batı, Yunanistan‘ı bile kurtarmaktan aciz.

Taşlar yerinden oynadı bir kere. Babil yıkıldığı gibi Sodom Gomore de yıkılacak. Roma da! Batı Roma çökerken, Doğu Roma’nın yükselişini görüyoruz. Ama dilerim bu süreçte, Batı’yı öldüren zehrin tiryakisi biz olmayız. Onların zevki, çatışmacı kültürünün mirasçıları biz olmayız.

Şeytan için Doğu da, Batı da birdir. Zulmün Batı dilindeki, Doğu dilindeki karşılığı da zulümdür.

Adaletten, barıştan yana bir düzen teklif ettiğinizde siz bunu herkesin kabul edeceğini mi sanıyorsunuz? Peygamberler tarihine bakın. Hz. Ali dönemine bakın.

Peygamberlerin dahi kurtarıcı gücü yok ki; liderlerin, örgütlerin, ideolojilerin olsun. Şeyhlerin, tarikatlerin böyle bir gücü olsun. Onlar, insanların kurtuluşu için Hakk’ın ipine tutunmaya çalışırlar. Ama sonuçta herkes layık olduğu gibi idare olunur.

Allah, cahil ve zalim bir topluluğa hidayet nasip etmeyecektir. Biz kendi hakkımızdaki hükmü değiştirmedikçe, bizim hakkımızdaki hükmünü değiştirmeyecektir. O bizi mallarımızla, canlarımızla ve sevdiklerimizle, kimi zaman artırarak, kimi zaman eksilterek imtihan edecektir.

Ve biz dün laiklikle, bugün sekülarizmle imtihan oluyoruz. Selâm ve dua ile.

(Abdurrahman Dilipak, 2012-05-21)