RSS

Şeriat ve Laiklik İki Zıt Kutup

Tarih: Dec 24 2011

Evet,” İslam demokrasiye mani mi oluyor?”

Açıklayalım.

Batıda halkın inandığı dinin, onları uygulamaya mecbur eden bir şeriatı, yani ilahî kanunları yok. O yüzden kanunlarını nasıl isterlerse öyle yaparlar. Burada onların iradesini hiçbir şey bağlamaz. Dolayısıyla “demokrasi” diyerek hem yöneticilerini, hem de yasalarını seçerler.

Ama biz başkayız gerçekten. Bu yüzden sistemin sahipleri de sık sık “bize özel şartlar var” der durular.

Neden?

Çünkü bizde halkın inandığı dinin, onları uygulamaya mecbur eden bir şeriatı, yani ilahî kanunları vardır.

Allah inananlara bu yasalarını koyarken alıp almamakta muhayyerlik tanımaz onlara, seçenek sunmaz. Ortada üç durum vardır: Ya Allah’ın kanunları içtenlikle kabul edilir ve asla içte bir sıkıntı duyulmadan, aleyhte bile olsa uygulanır, ya da inanılır, ama menfaat ve keyfine ters düştüğü için utanılarak da olsa uygulanmaz, günahkar olunur. Ve son durum, eğer inanılmadan, yani reddedilerek uygulanılmaz ise dinden çıkılır, kafir olunur. Bunda hiç akide açısından bir şüphe yoktur.

Çünkü İslam inancına göre Allah’ın kanunlarından başkasının kanunlarını almak, adına “tağut” denilen o “kanunları alınan” insan veya kurumu “tanrı kabul etmek”tir. Bu ise Allah Teâlâ’ya ortak koşmaktır, yani şirktir. Oysa İslam’ın temeli “tevhit”tir. “Tevhit Kelimesi” dediğimiz “La ilahe illallah” bunun en kesin ifadesidir. Burada konu ile ilgili ayet ve hadisleri çok bilindiği için yazmayacağım. İlle de merak edenler “İnançta Arınma” kitabımıza bakabilirler, zira baştan sona delilleri ile bunu anlatır.

Büyük bir kısmını inananların oluşturduğu bir ülkede, İlahi kanunların hiç önemsenmemesi, insanların kendi kafalarına göre çıkardıkları kanunlarla yönetilmek istemeleri ve bu kanunların insanların nüfuzları nispetinde işlemesi nasıl yorumlanabilir?

İşte bu yüzden müslümanlar hangi yönetim biçiminde olursa olsun hiç farketmez, kanunlarını iradeleri nasıl isterlerse öyle yapamazlar. Burada onların iradesini Allah’ın iradesi olan dini yasalar bağlar. Dolayısıyla bizde demokrasi olsa olsa yöneticileri seçmektir, temel yasaları değil. Temel yasalara gelince, burada bir farklılık var. Müslümanlar nazarında Kur’an ve sahih sünnet anayasa hükmündedir. İslam devlet ve toplumunda bir anayasa yapılacaksa bile temel çerçevesini bu iki kaynak belirler. Bunlara aykırı ne bir anayasa, ne de yasa düzenlenebilir.

Teferruat olan tali yasalara gelince, onu da zaman ve zemine göre ihtiyaçlar neyi gerektiriyorsa, bu anayasa çerçevesine bağlı kalarak fıkıh usulü kaidelerince onu da yasama yetkisi olan uzmanlar çıkarırlar. Devlet başkanı onayladığında da yürürlüğe girerler.

Buna göre anayasa ilahîdir, dinîdir. Her Müslüman Allah ve Resulünün her dediğini pazarlıksız ve seçeneksiz olarak almak ve itaat etmek mecburiyetindedir.

İşte bu yüzden Müslüman olmayanlar, ya da Müslümanlığın ne olduğunu bilmeyen laik kesimler, din ile demokrasinin yan yana olamayacağını söylerler. Zira onlara göre “laiklik olmadan demokrasi olamaz.” Müslümanlar da asla laikliği kabul etmezler. Laiklik onlar için kesinlikle dinden çıkmak, kafir olmak demektir. Öyleyse “dinsiz demokrasi” asla kabul edilemez.

O zaman bizim tavrımız ne olacaktır?

Gelecek yazıya bırakalım inşallah. Ama bu arada yazmadıklarımızla bizi itham eden bazı yorumcuların da kulaklarını çınlatalım.

(www.cemalnar.com, 2011-12-23)

Allah’ın Günleri Döndü mü?

Tarih: Dec 19 2011

Müslümanlar dünyanın her bölgesinde mağdur, mazlum ve en temel haklarından mahrum olarak yaşıyorlar. Müslümanlar”dan kastettiğim geniş halk yığınlarıdır. Altında yaşadıkları baskı rejimleri onların sadece sosyal hayatlarını değil, kişiliklerini de zedelemiş bulunuyor. Filistin’den Keşmir’e, Türkistan’dan Balkanlar’a; Çeçenistan’dan Filistin’e kadar nerede bir Müslüman varsa, “vur ensesine ekmeğini al” durumunda. Ekmeği olmayanlar da var. NATO neredeyse her hafta Afganistan ve Pakistan’da bir sivil katliamın altına imza atıyor.

İslam dünyası ise hareketsiz olayları seyrediyor. Dağınık, parçalanmış, kendi iç hesaplaşmaları içinde bakış açısı daralmış, bilinçten yoksun bir dünya. Ne sesini yükseltecek sivil-toplumsal önderlikler var, ne de olsaydı sesini çıkartabilirdi. Bir zamanlar Arap yarımadasından ok gibi fırlayan atlılar, yüzyıllarca feodalite ve mezhep savaşlarının bitkin hale getirdiği kitlelerin yardımına koşuyordu. Müslüman ve Müslümanların yönetimi demek, adalet, eşitlik, özgürlük ve hakkaniyetle aynı şey demekti. Hangi ırktan olursa olsun, Müslümanlar birer kurtarıcı olarak görülüyor; sadece dindaşlarının değil, kendi dinlerinden olmayan zayıf ve mağdur insanların da temel hak ve hukuklarını korumak üzere savaşıyorlardı. Tek bir idealleri vardı: İ’lay-ı kelimetü’llah ve bunun temsil ettiği tevhid, adalet ve özgürlük.

Moğol istilaları sırasında Şam bölgesinde Müslümanlarla çetin bir savaşa girişen Moğollar savaşı kaybedince bir anlaşma yapmak zorunda kalmışlardı. Müzakerelere katılmak üzere Müslümanlardan İbn Teymiye, Moğollar’dan Kutlu Şah bir araya gelmişti. Savaş, tazminat ve her iki tarafın esir mübadelesi meselesi konuşulduktan sonra, geriye Hıristiyan ve Yahudi esirlerin durumu kalmıştı. İbn Teymiye, gayet tabii olarak gayr-ı müslim esirlerin de serbest bırakılmasını istedi. Kutlu Şah, bunların Müslümanları ilgilendirmediğini söyleyip esirleri bırakmak istemediğini belirtti. İş bir anda çıkmaza girdi. Kutlu Şah “-Ne yani, siz Müslüman olduğunuz halde şu Hıristiyan ve Yahudiler için bir daha savaşmayı mı göze alacaksınız?” diye hayretle sorunca, İbn Teymiye “-Evet,” cevabını verdi. “-Allah’a andolsun ki, onları son ferdine kadar serbest bırakmadıkça bu savaş sona ermeyecek ve sizinle barış anlaşması imzalanmayacaktır.” Durumun ciddiyetini anlayan Kutlu Şah, sonunda çok sayıda Hıristiyan ve Yahudi esiri bırakmayı kabul etmek zorunda kaldı. İbn Teymiye ve genel olarak İslam hukukçuları şunun farkındaydı, gayrı Müslimler İslam hakimiyeti altında cizye vererek yaşıyordu. Cizye, güvenlik vergisiydi, yani eğer bir gayrı Müslim bu vergiyi veriyorsu, Zımmi olması hasbiyle İslam idaresinin koruması altındadır, yönetim, Müslüman teb’anın iç ve dış güvenliğini korumakla yükümlü olduğu gibi, onun da iç ve dış güvenliğini korumakla yükümlüdür. Eğer hiçbir şekilde koruyamayacak olursa, hiç değilse aldığı cizyeyi kendisine iade eder.

İslam inancına göre adil olmadıkça savaş meşru değildir. Savaşı adil kılan haklı gerekçelere dayanıyor olmasıdır. Savunma savaşı bu gerekçelerden biridir. Ancak bariz ve maddi bir tehlike söz konusu ise, onu bertaraf etmek üzere de savaş açılır. Bir de hakikaten ağır zulüm ve baskı altında yaşayanlar adına, kendilerini vicdani hür tercihleriyle baş başa bırakmak üzere de, yani onlar için de savaşılır:

Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve: ‘Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize katından bir veli (koruyucu sahip) gönder, bize katından bir yardım eden yolla‘ diyen zayıf (müstaz’af) erkekler, kadınlar ve çocuklar adına savaşmıyorsunuz? (Nisa, 75)

Allah’ın günleri (Eyyamü’llah) döndü. Bugün İslam dünyası üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi. Hangi saik ve gayeyle olursa olsun, NATO kuvvetleri İslam ülkelerini, baskıdan ve zulümden kurtarmak bahanesiyle bombalıyor, altyapılarını tahrip ediyor, sonra tarümar ettiği ülkenin ekonomik, tabii ve siyasi iradesine el koyuyor. Ancak bu geçici bir durumdur. Meydanlara çıkan milyonlar bir süre sonra kendi geleceklerini avuçları içine alacak ve geçmişte ataları gibi referanslarını İslam’da bulmaya çalışacaklardır.

(Ali Bulaç, 2011)

Hitler 1938′de Ölmüş Olsaydı

Tarih: Dec 08 2011

HİTLER, 1938′de ölmüş olsaydı, bu ölüm hem kendisi, hem Almanya, hem de dünya için çok hayırlı bir ölüm olurdu. Onun erken ölmesi Almanya’ya, Alman kültürüne, siyasetine, ekonomisine en az bir asır boyunca büyük üstünlük sağlayacaktı. Hitler yaşadı. 1939′da Polonya’ya saldırdı. İngiltere ve Fransa Almanya’ya savaş ilan etti, dünya altı yıl sürecek çok kanlı, çok yıkıcı, çok dehşetli bir dünya harbine sürüklendi.

1938′de ölmüş olsaydı, Almanya’nın başına başka bir diktatör geçmiş olsa bile onun çapında diktatör olamazdı. Hitler 1938′te ölmüş olsaydı, Alman Reich’ı ona muazzam ve ihtişamlı bir anıt-kabir yaptıracaktı. Projesini her halde Albert Speer çizerdi.

Hitler Alman milletinin kalbinde yaşayacaktı.

Anıt kabri bir tür tapınak haline getirilecekti.

Orada resmî törenler yapılacaktı.

Ey Führer sen ölmedin,

Sen gönlümüzdesin,

Sen bizim ulu önderimizsin,

Sen bizim başımızın tacısın,

Ey ulu Führer bizi sen kurtardın,

Almanya’yı, Alman milletini sen yarattın,

Selam sana!

Minnet sana!

Sonsuz teşekkür sana diye neşideler okunacaktı.

Hitler putlaştırılacaktı.

Hitler 1938′de diktatörlük kariyerinin limitine gelmişti.

Bu limit aşılınca, daha fazla yükselince talih tersine döner, liderin başı döner.

Bu konuda “Peter Prensibi” kitabını okumadınızsa vakit geçirmeden okumanızı tavsiye ederim.

(Mehmet Şevket Eygi, Aralık 2011)

Dostane Bir Sitem

Tarih: Dec 08 2011

Siz, sizden olmayan müslümanlara; hahamlara, papazlara, patriklere, piskoposlara, pastörlere, monsenyörlere, zangoçlara ettiğiniz kadar itibar etmiyorsunuz. Onlarla diyalog yapıyorsunuz ama sizden olmayan Müslümanlarla yapmıyorsunuz.

Ramazanda lüks ve ihtişamlı iftar ziyafetleri tertiplediniz ve bunlara bazı hahamları, papazları, patrikleri de çağırdınız.

Onlar İslam dininin hak din olduğunu kabul etmezler.

Onlar Kur’anın ilahî kitap olduğunu kabul etmezler.

Onlar Muhammed Mustafanın (Salât ve selam olsun ona) Son Peygamber, Resulullah olduğunu kabul etmezler.

Onlarla bir araya gelebiyorsunuz ama mübarek oruç ayında on büyük İslamî cemaatin liderini, hocasını, şeyhini iftara çağırmadınız.

Çağırdıklarınız oruç tutmuyordu, çağırmadıklarının tutuyordu.

Arada meşreb, cemaat, tarikat farkı varmış. Olabilir. Bu çağırmadıklarınız hepsi Tevhide inanmış, Ehl-i Kıble, musalli kimseler değil midir?

Teslisçilerle iftar ediyorsunuz da Tevhid ehli ile niçin etmiyorsunuz.

Biz keyfimiz nasıl isterse iftarlara ona göre adam çağırırız mı diyorsunuz?

Soruyorum: Benim şu tenkitlerimde bir haksızlık var mıdır?

Sizi uyarmak suç mudur?

Siz mâsum (günahsız ve hatâsız) mısınız?

Şu yazdığım satırlarda yalan, iftira varsa gerekçeleriyle ispat edin, ben de sizden özür dileyeyim.

Beni iftara niçin çağırmadınız demiyorum. Ben kimim ki. Kendi halinde bir yazarı elbette çağıracak değilsiniz.

Lakin, Müslüman kesimden bir kısım hocaları, şeyhleri, liderleri, üstadları, ağabeyleri çağırmış olsaydınız, ne kadar güzel ve isabetli bir jest yapmış olacaktınız.

Müslümanlar param parça vaziyette. Aralarında hiçbir irtibat bulunmayın cemaatler, tarikatlar, gruplar, hizipler, fırkalar. Bunların bir kısım liderlerini bir araya getirmiş olsaydınız küçük de olsa birleşmeye, birliğe giden bir adım atmış olacaktınız.

Doğru ve olumlu tenkitler yaptığım için niçin bana kızıyorsunuz?

İnsanlar, liderler, cemaatler hiç yanılmaz mı?

Herkes yanılır, biz hiç yanılmayız mı diyorsunuz?

Beş yıldızlı lüks ve israflı, sefahat ve fuhşuyat mahalli otellerde iftar ziyafeti vermek Kur’ana, Sünnete, Şeriata, hikmete uygun mudur?

O oteller içki dolu.

O otellerde domuz eti yeniliyor.

O otellerin ızgaralarında domuz pirzolası ile dana bifteği birlikte pişiriyor, yağı suyu birbirine karışıyor. Bazen böyle ziyafetlere sen de gidiyorsun diyebilirsiniz. Evet haklısınız, nâdiren ve kerhen gidiyorum. Suçumu ve kabahatimi itiraf ediyorum. Eğri otursam da doğru konuşuyorum. Ben zaten pür hâtâ bir kimseyim. Siz bana değil, yazdıklarıma bakınız.

Lütfen bana körü körüne düşmanlık etmeyiniz.

Doğru mu yazıyorum, yanlış mı, ona bakınız.

(Mehmet Şevket Eygi, Aralık 2011)

Türkiyeyi Düşünen Adam Aranıyor

Tarih: Dec 08 2011

İstanbul Kültür Üniversitesi Hukuk Fakültesi Devletler Hukuku Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Hasan Köni bu ay İSO (İstanbul Sanayi Odası) Eylül ayı meclis toplantısında çok önemli konulara değindi. Kendisini dinlerken
bazı notlar aldım ve o notları sizinle paylaşmak istiyorum. Sayın, Köni’nin verdiği bilgiye göre;

Bugün dünya üzerinde ABD’nin bin yüz askeri üssü var. Ve en önemlisi yaptığı askeri harcama miktarı bu üsler için 5 trilyon dolar tutuyor. Daha da önemlisi ABD bugün yeryüzünde 98 ülkede savaşıyor. Dünyada zaten BM kayıtlı ülke sayısı 191 olduğuna göre neredeyse ABD dünyanın yarısı ile savaşıyor.

ABD’yi savaşa sürükleyen aslında LOBİ’ler. Yani lobiniz ne kadar gülcüyse o kadar etkilisiniz. Demek ki gücün arkasında LOBİ’ler var. Daha çok para kazanmak için savaş çıkarılması lazım çıkarılsın. Neden, silah satılacak da onun için. ABD 52 Afrika ülkesinde asker ve polis eğitimi veriyor. Şu ana kadar 40 bin kişiyi yetiştirmiş. Bu yetiştirdikleri tabi, kendisine yakın yönetimi desteklemek için. Koni, bize şöyle düşünmemizi de tavsiye ediyor: “Neden Suriye’de Arap baharı var da Bahreyn’de, Suudi Arabistan’da bahar yok? Çünkü ABD’nin işine gelmiyor da ondan. BM’de veto yetkisi olan daimi üyeler var. Neden var? Çünkü güçlü de onlar. İstediğiniz kadar haklı olun, istediğiniz kadar demokratik olun ya da istediğiniz kadar dürüst olun, ABD’nin veya veto yetkisi olan ülkelerin çıkarına aykırıysa siz haksızsınız demektir. Hatta suçlu bile çıkarsınız.

Türkiye’nin şu an ne yapması lazım daha çok mu silahlanması lazım? Elbette hayır? Daha çok mu asker beslemesi lazım? Aman ha hayır hayır. E ne ya? Bana göre acil olarak okumuş insan sayımızı artırmamız lazım. Daha doğrusu Düşünen adam sayımızı artırmamız lazım. Zira dünya giderek daha az düşünen bir topluma doğru gidiyor. Dünyada At gözlüğü ile düşünen insan sayısı giderek arttığı için Asıl tehlike buradan başlıyor. At gözlüğü. Çünkü, at gözlüğü demek daha çok para daha çok para için daha çok savaş demek. İnsanlıkmış, demokrasiymiş hiç önemli değil. Yeter ki daha çok para olsun, haaa eğer amaçları ile çakışırsa o zaman demokrasi gelir! Tıpkı İrak’a geldiği gibi.

(Fahri SARRAFOĞLU, Aralık 2011)