RSS

İngiltere-Çin Afyon Savaşları

Tarih: Feb 27 2012

Üzücüdür ki ilk, orta, lise ve yüksek eğitimde gençlerimize tarih bilgisi pek vermiyoruz. Tarih dersi var da, ders sadece resmi tarihi öğretiyor. Gençlerin birçoğu merak etmediği için de dünyanın ve kendi ülkelerinin bugün içinde bulunduğu konuma, aslında nasıl geldiğini bilmiyorlar.

Lütfen yukarıdaki başlığı okuyunca da şaşırmayın, ülkemizde Afyon’da yapılmış bir savaştan bahsetmiyoruz. İngiltere ile Çin arasında çok uzun süre önce gerçekleşmiş ama Çin’in ekonomik ve siyasi önemi arttıkça, önemi daha çok artan, ama pek bilinmeyen tarihi iki savaştan bahsediyoruz. Bu savaşlar Çin’in kendisini çok uzun süre dış aleme kapatmasına neden olan faktör olmuş. Peki tarih okuyup Afyon savaşlarını öğrenmek neden önemli ? Neden er veya geç mutlaka öğrenilmesi gerekiyor?

Bugün komşumuz veya bölgemizin ülkeleri olan Rusya, Azerbeycan, Irak, İran, ve gene yanıbaşımızdaki Suriye, şöyle veya böyle zaman zaman dünya çapında kavgaların konusu, en önemli anlaşmazlıkların temel hedefi haline geliyor. Örneğin 1880′li yıllarda petrolün önemi dünya çapında öğrenildiği ve petrole ve enerjiye el konması gerektiği ve en kolay çıkarılabilecek kaliteli petrolun bölgede olduğu anlaşıldığında, Batı ülkelerinin daha Birinci Dünya Savaşı başlarken, Osmanlı’nın en zayıf olduğu anda, petrol bölgelerini işgal edip oralara konuşlanmalarını, Hicaz Emiri Hüseyin’in daha ‘çişini tutamayan yaştaki’ çocuklarına Ürdün, Irak, Suriye adlı üç sentetik ülke kurarak bölgeye nasıl hakim olduklarını ve petrol bölgelerini paylaştıklarını, objektif tarih bilmeden bilemezsiniz. O zaman da ne Saddam’ı, ne Esad ailesini, ne de İran’ın içine kapanıklılığını anlayamazsınız. Anlamaz ve nedenini bilmezseniz de, ne o zamanın da bugünün de konularını anlayamaz olursunuz. Fakat bu dönemin tarihini bizim insanımıza anlatan kendi dilimizde ve ojektif tarih bilgisi kaynağı pek yok. Dış alemde ise bir sürü taraflı tarih mevcut. Bu nedenle ancak örneğin Kanadalı veya Avusturalyalı objektif bir tarihçi yazacak da, biz de dış kaynaktan okuyarak Ortadoğu’nun paylaşımının, petrolün kontrole alınması olayının, gerçeğini bilebileceğiz ve daha iyi görebileceğiz.

Çin tarihi de benzer şekilde hem geçmiş tarihte ne olduğu, hem de bugünkü bazı yaklaşımların nereden kaynaklandığını anlamak için öğrenilmesi için gereken bir şey. Bugün Çin ve İngiltere arasında Afyon Savaşları dendiği zaman hangimiz geçmişte 1839-42 ve 1856-66 arasında yapılmış olan bu savaşların detayını biliyoruz, objektif değerlendirme yapıp, bu savaşların bugünün dünyasındaki gelişmelere ne boyutta ışık tutuklarını çakıyoruz ? Kaldı ki bugün Çin’in geçmişi ve geleceği konusunda objektif bir kaynak nereden bulacağız?

Afyon savaşlarının neden ve sonuçlarını bilmeden bugünün dünyasında bilinçli ve mutlu yaşamak pek mümkün değil. Çin, Batı sanayi devrimini gündeme getirmeden evvel dünya toplam üretiminin yüzde 30 kadarını yapan en büyük ekonomiydi. Avrupa, sanayi devrimini başlattıktan ve özellikle İngiltere dünyadaki bir numaralı hegemon olduktan sonra, dev Çin iki yüz yıl içinde nasıl dünya üretiminin sadece yüzde beşini yapan ‘gariban’ haline geldi ? Bu sorunun cevabının neredeyse yarısı işte yukarıda adı geçen Afyon Savaşları adı ile anılan tarihi olay ile ilişkili. Çin’in ilerde ne boyutta dışa açılabileceğini de ancak geçmişi bilerek anlayabiliriz. Ancak bugün biraz şanslıyız.

Çin’in geçmişteki ve bugünkü bazı dışa kapalı tutum ve davranışlarını anlamak için İngiltere ile geçmişte geçen çatışmaları, ve bunların Çin’in izolasyonuna ve çöküşüne kısmen de olsa nasıl büyük etki yaptığını oldukça objektif bir kaynaktan öğrenme şansımız, bugün var. 36 yaşında bir İngiliz bilim kadını Çin tarihçisi Julia Lovell, Çin ile ilşkili üçüncü kitabını olayları ne salt Çin gözü ile, ne de salt İngiltere gözü ile anlatmayan ve oldukça objektif olma niyetinde bir eseri geçtiğimiz günlerde üretmiş. Kitap İngilizce basılmış ve Çincesi de çıkmak üzere. Adı ‘Opium War, Dreams, and the Making of China’. Yani ‘Afyon Savaşları, Rüyalar ve Çin’in İnşası’ gibi serbest bir tercüme yapmamız doğru olur. Bayan J. Lowell Cambridge mezunu ve şu anda Londra Üniversitesi Birkbeck College’da Çin tarihi dersleri vermekte. Dr. Lowell birçok Çin tarih ve edebiyat eserini de İngilizceye tercüme etmiş bir kişi. Kitabın önemi bir eser olduğunu düşünüyorum! (Deniz Gökçe, Şubat 2012)

Cemaat ve Siyaset

Tarih: Feb 23 2012

Bu alanda başarılı olanlar var, başarısız olanlar var. Ama varlar. Çoğu devletçi ve cemaat milliyetçisidirler. Cemaat ve Camia ayrımına gelince, “eskiden yoğ idi, iş bu rivayet yeni çıktı”, ama bu bakış açısının zamanlaması ve ifade ediliş biçimi de önemli. Bu konunun artık yeniden konuşulmasının zamanının geldiğini gösteriyor bu tesbit. Bundan sonra umarım birileri “cemaat” diyince artık doğrudan kendi üzerlerine alınmazlar, söylenenleri.

Aslında etnisiteye dayalı cemaatçılık da yok değil. Kapalı kutudurlar. Katı bir hiyerarşi işler.

Cemaat yapısında, kayıtlı üye yok. Merkezdeki “kozmik yapıya ulaşana kadar, dış kabukta bir sürü baloncuktan, köpükten geçmeniz gerekir. Sonra yumuşak doku, ardından kıkırdak doku, ardından çetin kabuk. Ondan sonra beyine ulaşabilirsiniz. Bu yapılar arasında katı bariyerler yoktur.

Şirketler olimpik helozonlar gibidir. Kıkırdak doku ayrık otuna benzer. Çünki değişen şartlara uyum ve direnç için bu iki forum çok önemli. Kolay kolay baş edemezsiniz.

Bu işler belli bir büyüklüğe kadar tıkır tıkır işler. Yokuş aşağı koşar gibi büyürler.

Biyolojik arıtmada bakterileri beslersiniz, ağırlaşır dibe batar ve ölürler. Bazan da balonlara fazla gaz yüklersiniz yükseldikçe şişer, şiştikçe yükselir ve sonra da patlarlar.

Siyaset, aşk gibi, sevda gibi büyüleyici bir etkiye sahip. Gözü kör edebilir. Zaten cemaat cezbeli bir yerdir, iki cezbe birleşince işler karışır.

Onun için hep diyorum ki “servet ve iktidar dönüştürür. İlk de kendine sahip olanları.” Bir yere kadar aslında süreci siz kendiniz yönettiğinizi sanırsınız. Sonra ekvator çizgisi, gök kuşağı gibi bir çizgi var, orayı geçersiniz ve artık başka boyuttan olursunuz,

Dine karşı din gibi, Cemaate karşı bir cemaat pozisyonuna düşmekten sakınmamız gerekir. Cemaat bütünü temsil eder. Klikler kendilerini “Cemaat” olarak görmeye başladıklarında asıl yanlış o zaman yapılmış olur. Mezhep ya da tarikat, eşittir, din haline gelir.

Bu gün ümmet bu yanlışın içinde debeleniyor. Şiilere göre selefiler ve sünniler yanlış yoldalar. Selefilere göre tasavvuf ve demokrasi ve şia batıl yolda. Tasavvuf ehline göre, sünnilere göre Şia ve selefiler yanlış yolda.

Aslında hepsinin kendi içinde de sorunları yok değil. Alevisinden Caferisine. Nuseyrisinden Zeydisine; Şianın kaç çeşidi var. Sünniler de öyle, Selefiler de. Suudi selefilerinin Monarşiye açık bir eleştiri olmasa da, Demokrasiye bakışları belli. Selefiler, Şiileri suyun öbür tarafından gördükleri için, beri tarafta Sünni dünyasını kendilerine daha yakın bir tehlike gibi görüyor sanki. Bu kafa ile birbirimize zarar vermekten başka bir yere gidemeyiz.

İçeriye geliyorsunuz, etnik köken, ideolojik ve politik benzerliklerden öte, dar anlamdaki cemaat yaklaşımları ile, kadrolar ve ihaleler belli yönlere kaydırılıyor kuşkusu giderek yaygınlaşıyor.

Hani işi ehline verecektik. Hani biz kardeştik. İşin içine siyaset girince işler değişiyor. Hep söylüyorum, para, koltuk, iktidar ve cinsellikle şaka olmaz. Aslında hepsinin kökünde iktidar, daha doğrusu iktidarsızlık sorunu var.

Bir de kendimizi dev aynasında görmekten vazgeçsek.

Bu pamukşekeri andıran cemaatin köpükleri arasında bir takım hücrecikler, “kıraldan fazla kıralcı”lık yaparak merkeze doğru hareket etmek isteyeceklerdir.

Bütün geçişler degrede, performans ve sadakada dayalı bir filitreleme sözkonusu. İlk şart sadakatla, söyleneni sorgulamadan uygulama özelliğiniz var mı, ona bakarlar. “Musalla taşındaki meyyit” gibi olmanızı isterler. Kafanızı kiralamak isterler birileri bazan.

Bu piyasada “mesut işbirliği” olmaz. Bu yönde görüntü verse de, bu kör ile topalın dayanışması gibidir, birbirine ihtiyaçları kalmadığı zaman ayrılırlar.

Dün derin devletten söz ediyorduk, şimdi Ergenekon”dan söz eder olduk. Bir de Kürt Ergenekonu çıktı başımıza. Yarın cemaat Ergenekonu çıkarsa şaşmayın. Bir ilişkiler yumağı çıkartırlar aklımız şaşar. Kimin eli kimin cebinde, nerede başlayıp, nerede bitiyor bu ilişkiler belli olmaz. Tabi köpüklerin arasında kaybolmazsanız.

Bu işler hep böyle başlar zaten. Batıda da kilise bir şekilde hep işin içindeydi zaten. Katolik, Evengaliş farketmiyor.

Kendimizi ciddi bir şekilde bir özeleştiriye tabi tutmanın zamanı geldi ve geçiyor.

Birileri, maslahat icabı diye dostlarını ihmal edip, düşmanlarına göz kırpıyor sanki. Sonunda pişman olacakları bir şey yaptıklarının farkına varacaklar ama, çok geç olacak korkarım.

Risale-i Nur”u 3 kelimede özetleyin deseler, “İman, ihlas, uhuvvet” dersiniz değil mi? Peki nasıl olup da 40 parçaya bölündüler. Ya da dünyaya huzur vadederken, Milli Görüş nasıl bu duruma geldi? Kendi içimizde bu hallere düşüyorsak, başkaları ile bu işi nasıl başarabiliriz ki?

Sanırım bazı şeyleri yeniden düşünmemiz gerekiyor. Selam ve dua ile.

(Yeniakit, 2012)

Siyaset fani, fikirler bakiidir. İslami cemaatler hakikat fikirleri ile beslenir ve büyürler. Cemaatler bu fikirleri bırakmadığı sürece hiçbir güç tarafından bitirilemeyeceği gibi, siyasete sarılan cemaatler göz göre göre ölüme gidecektir.

Cemaat ve Milli Görüş Arasında Fark mı Çok Birlik mi?

Tarih: Feb 20 2012

Taraf gazetesi yazarı Ramazan Rasim, MİT ile yargı arasında patlak veren olay üzerine son günlerin en çok konuşulan konusu haline gelen ‘cemaat’ üzerinden ilginç bir karşılaştırma yaptı. Rasim, kendi algılayış biçimine göre Cemaatçi ile İslamcı arasındaki 27 farkı yazdı. Rasim’in cemaattan kastı Fethullah Gülen, İslamcı’dan kastı ise Milli Görüş. İki grup arasındaki farkları kendi algı ve okuyuş biçimine göre kategorize etmeye çalışan Rasim ilginç saptamalarda bulundu. İşte o yazı:

Önce fitne ayetlerini derledim, sonra kendimi çok Yalçın Akdoğan-Hüseyin Gülerce gördüm, vazgeçtim. Ne demiş Peygamber Efendimiz: Ümmetimin ihtilafında rahmet vardır. Memlekette büyük bir muhalefet boşluğu yok muydu? AKP’li kardeşlerimiz neredeyse Başbakan’ın sessizliğinden bile bin anlam çıkaracak bir fenafillâh düzeyine ulaşmadılar mı? Buna karşı “rejim elden gidiyor” diyen Kemalistler yerine “mağrur olma padişahım” diyecek Müslümanlar muhalefet etse fena mı olur?

O halde “ikimiz bir fidanın güller açan dalıyız” arabesk şarkısına kulaklarımızı tıkayıp yeni dönem için hazırlanmaya başlayalım. Şuradan başlayabiliriz: Memleketin laikleri “bu çekik gözlülerin hepsi birbirine benziyor” diyen Amerikalı saflığında gördükleri çatışmaya bir anlam veremiyorlar, Tayip Erdoğan’ı Fethullah Gülen‘in en kıdemli müridi zannediyorlar ya.

Buyurun size laikler için bir cemaat mensubuyla, bir İslamcı birbirinden nasıl ayrılır rehberi. Aslında cemaat diye bir şey yok. Hizmet var. Cemaatçi de yok şakirt var. İslamcı derken de aşağı yukarı AKP’nin merkezinde yer alan politik Müslümanları, Milli Görüşçüleri kastediyorum. Ama kolay anlaşılsın diye “cemaatçi-İslamcı” tabirlerini kullanacağım.

  • İslamcı Gazze için ağlar; cemaatçi Hendek Savaşı için.
  • İslamcı konferansa gider; cemaatçi sohbete.
  • İslamcı kulaklığında ezgi dinler; cemaatçi Hocaefendi’nin vaazını.
  • İslamcının şehit denince aklına Metin Yüksel, Şeyh Ahmet Yasin gelir; cemaatçinin Hz. Hamza, gittikleri ülkelerde hayatını kaybeden öğretmenler.
  • İslamcı laik dünyada Müslüman gettosunda yaşamaya razıdır; cemaatçi ehl-i dünya ile birlikte yaşayıp onları da dindar yapmaya taliptir.
  • Bir İslamcı başörtüsü yasaksa üniversiteyi bırakır, kapı önünde eylem yapar; cemaatçi perukla, şapkayla, olmadı başını açarak okula girer, onun için mezun olmak başörtüsü mücadelesi vermekten mühimdir.
  • İslamcı iktidar ister; cemaatçi sızmak. İslamcı yönetmek ister, cemaatçi dönüştürmek.
  • İslamcı meydan okumaktan, posta koymaktan hoşlanır; cemaatçi diyalog kurmaktan, ortak nokta bulmaya çalışmaktan.
  • İslamcı eyleme, partiye, derneğe çağırır; cemaatçi eve maklube yemeğe.
  • Cemaatçi Bediüzzaman’ın vaadi gereği samimiyetle Avrupa Birliği ister; İslamcı Seyyid Kutup’un, Ali Şeriati’nin vasiyeti gereği ilk fırsatta İslam Birliği.
  • İslamcı ‘ümmetin meselelerini’ kafasına takar; cemaatçi Afrika’da kolej açılmayan ülkeleri.
  • İslamcı işadamı belediyelere yanaşıp yol yapar; cemaatçi işadamı Asya bozkırlarında terlik satar.
  • İslamcı telefonu “Selamünaleyküm” diyerek açar; cemaat mensubu telefonda “Selamünaleyküm” demez. Hatta telefonda hiç bir şey dememeye gayret eder.
  • İslamcı için en büyük şeytan İsrail’dir, ABD’dir; cemaatçi için İran fitnecidir, kolejleri kapatan Rusya düşman.
  • İslamcının komplo teorilerinin başkarakteri MOSSAD’dır; cemaatçinin ETÖ (Ergenekon Terör Örgütü).
  • İslamcı için bütün provokasyonların arkasında Amerika, İsrail vardır; cemaatçi için ordu.
  • İslamcıya göre cemaatçi Amerikancıdır; cemaatçiye göre İslamcı İrancı.
  • İslamcıya göre cemaatçi pasifisttir, diyalogcudur, tavizcidir; cemaatçiye göre İslamcı takvası zayıf, namazı eksik, aceleci, fevri.
  • İslamcı Kuran meali okur; cemaatçi Risale.
  • İslamcı kendini korumak için karate, kungfu salonlarına gider; cemaatçi cevşen okur.
  • İslamcı sigara içer; bir şakirt için sigara içmek neredeyse içki içmek gibi bir şeydir.
  • İslamcı sakal bırakır; cemaatçi bıyık, tedbir için belki keçi sakal.
  • Varlıklı bir İslamcının pasaportu Suudi Arabistan Krallığı mührü ile doludur. Altı hac, 22 umre şaşırtıcı değildir. Cemaat mensupları bir hac iki üç umre ile yetinir. Pasaportlarında bolca ABD mührü vardır. Kostarika, Gine gibi ülkelerin mühürlerini görmek de sürpriz olmaz.
  • Bir İslamcı için namaz kıyamdır, cami ümmetin biraraya gelmesi; bir cemaatçi için namaz tesbihattır, cami de ışık ev.
  • Cemaatçilerin ağabeyleri vardır; İslamcıların üstatları, hocaları.
  • Cemaatçinin hayali Hocaefendi’nin Türkiye’ye dönmesidir; İslamcının ümmetin Kudüs’te toplu namaz kılması.
  • Cemaatçi Afrikalı çocuğun Sezen Aksu şarkısı okumasıyla gurur duyar; İslamcı Filistinli çocuğun İsrail askerine taş atmasıyla.

Bayağı fark varmış değil mi?

***

Evet, tevhid-i imanî, elbette tevhid-i kulûbu ister. Ve vahdet-i itikad dahi, vahdet-i içtimaiyeyi iktiza eder. Evet, inkâr edemezsin ki, sen bir adamla beraber bir taburda bulunmakla, o adama karşı dostâne bir rabıta anlarsın; ve bir kumandanın emri altında beraber bulunduğunuzdan, arkadaşâne bir alâka telâkki edersin. Ve bir memlekette beraber bulunmakla, uhuvvetkârâne bir münasebet hissedersin. Halbuki, imanın verdiği nur ve şuurla ve sana gösterdiği ve bildirdiği esmâ-i İlâhiye adedince vahdet alâkaları ve ittifak rabıtaları ve uhuvvet münasebetleri var.

Meselâ, her ikinizin Hâlıkınız bir, Mâlikiniz bir, Mâbudunuz bir, Râzıkınız bir-bir, bir, bine kadar bir, bir. Hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir-bir, bir, yüze kadar bir, bir. Sonra köyünüz bir, devletiniz bir, memleketiniz bir-ona kadar bir, bir.

Bu kadar bir birler vahdet ve tevhidi, vifak ve ittifakı, muhabbet ve uhuvveti iktiza ettiği ve kâinatı ve küreleri birbirine bağlayacak mânevî zincirler bulundukları hâlde, şikak ve nifâka, kin ve adâvete sebebiyet veren örümcek ağı gibi ehemmiyetsiz ve sebatsız şeyleri tercih edip mü’mine karşı hakikî adâvet etmek ve kin bağlamak, ne kadar o rabıta-i vahdete bir hürmetsizlik ve o esbab-ı muhabbete karşı bir istihfaf ve o münasebât-ı uhuvvete karşı ne derece bir zulüm ve i’tisaf olduğunu, kalbin ölmemişse, aklın sönmemişse anlarsın.

(22. Mektup)

Türk İslam Birliği

Tarih: Feb 19 2012

Ahmet Arvasî bir toplumbilimci, pedagog ve yazar. Ağrı’nın Doğubeyazıt ilçesinde doğmuştur. 12 Eylül 1980 darbesine kadar partideki görevini ve yazılarını sürdürdü. Darbenin ardından Mamak Cezaevi’ne hapsedildi. Burada işkencelere maruz kaldı ve ilk kalp krizini burada geçirdi. 56 yaşındayken, İstanbul’un Erenköy ilçesindeki evinde 31 Aralık 1988 – Saat: 11:00′da, daktilosu başında vefat etmiştir.

İçimizde Neden Namaz Sevgisi Az?

Tarih: Feb 19 2012

Bir okurum sormuş: “Namaz kılmak İslam’ın birinci şartı. Fakat içimde namaz sevgisi yok. Namaz kılmak neden bu kadar zor geliyor?”

İnsanları yönlendiren, zevkleri ve menfaatleridir. Evvela Müslüman kendisini gayrimeşru zevklerinden ve menfaatlerinden geri çekecek, ondan sonra helal daireye girecek ve diyecek ki: “Şimdiye kadar canımın istediğini yaptım, bundan sonra Allah’ın isteğine tâbi olacağım.” Bu karar, insanın dünyasını ve ahiretini cennet etmeye yeter. Allah’ın isteğine tabi olmak güçlü bir iman ister. Bu iman da ancak tahkiki iman dersleri ve sohbetleriyle olabilir. Bana göre, namaz kılabilmek için insanın evvela çevresini değiştirmesi lazım. Arkadaşların, dostların, vakit geçirilen muhitin insan üzerinde müspet veya menfi tesiri vardır. Bu o kadar da kolay değildir amma cennet ucuz değil. Mesela Erzincan’a gittiğimde akrabalarımdan evvel Rafet Kavukçu ağabeye gitmek istedim. Yeğenim dedi ki: “Randevu alalım da öyle gidelim.” “Hayır” dedim, “gideyim, kapısını görüp döneyim. Bu bile bana yeter.”

80 yaşındayım. Hâlâ manevi hayatıma faydalı olacak insanların yanına gidiyorum. Çünkü haramlar sel gibi akıyor. Haramları süslediler, haramları reklam ediyorlar. Bu müthiş zamanda mecburen iyilerin, alimlerin yanına gitmek gerekiyor. Her zaman tefsir okuyamayabiliriz. Amma öyle insanlar var ki, yaşayışıyla, hal ve hareketleriyle bize ilmihali anlatır. Onlardan faydalanmak aklın gereğidir.

Dikkat edilirse, namaz kılmayan, camiye gitmeyen kişi, evvela dünyada azap çeker. Camiler Nuh’un (as) gemisidir. Bilindiği gibi Nuh aleyhisselam gemisine hayvanları aldı amma oğlu o gemiye binmedi. Çeşitli sebeplerle namaz kılmayanlar da, Nuh aleyhisselamın gemisine binmemiş sayılır. Düşünmek lazım: O gemiye alınmayanlar kimlerdi? Bunu araştırmak, okumak lazım. Namaz kılan kişi fiziken ilan eder ki: “Benim bir önemim yok. Benim önemim, Allah’ın emirlerine tâbi olduğum kadardır.”

İmza günlerinde veya konferanslarımda soruyorlar: “Çocuklarımıza namaz sevgisini nasıl aşılarız? Onları namaza nasıl alıştırabiliriz?” Ben de diyorum ki, İslamiyet’i evvela kendimiz yaşayacağız. En iyi tebliğ, hal ile yapılan tebliğdir. Ben çocuklarıma ve torunlarıma namaz kılın demedim. Amma namazı, her türlü işimin önünde tuttum. Seyahatlere çıkacağım zaman hanım ve çocuklar hep beraber otururken hesaplardım, hangi arabaya bineyim, nerede ve saat kaçta mola verir ki namazı kaçırmayayım? Çocuklarım namaz konusundaki hassasiyetimi görerek büyüdüler. Belki namaz kılın desem, enaniyetlerine dokunurdu, darılırlardı.

Benim de canım bazen namaz kılmak istemeyebiliyor. Hastayım, yaşlıyım. Zorlanabiliyorum. Amma canım istemediği halde namaz kılıyorsam, bu Allah’ın bir lütfudur. Çünkü canı istemediği halde namaz kılan kişi, Allah istediği için namaz kılmış olur ve daha ihlaslıdır. İhlas, bir işi yalnız ve yalnız Allah rızası için yapmaktır. Bir arkadaş sordu: “İsteksiz namaz kılmak, namazın sıhhatine mani midir?” “İsteksiz namaz kılmak, sevabı artırır.” dedim, arkadaş şaşırdı. “Olur mu öyle şey!” dedi. “Eğer şevkle, manevi lezzet için namaz kılsan, o şevk ve zevk için kılmış olursun. Amma canın istemediği halde kılsan, Allah için kılmış olursun.” dedim.

Bazı geceler uyanıyorum. Saate bakıyorum, imsak girmiş. Hanımdan abdest almak için yardım istiyorum. “Hanım, yakında öleceğiz!” diyorum “İyisi mi ibadet edelim.” “Nereden biliyorsun yakında öleceğini?” diyor. “Biyolojik olarak ömrü bitirdim, takvimler bunu gösteriyor.” dedim. Her namazımızı son namazımızmış gibi kılsak, namaz bize usanç vermez. Öğleni kıldım, ikindiyi düşünmem. Çünkü ikindiye çıkıp çıkmayacağımı bilmiyorum.

Hem düşünmek lazım. Yaptığımız işler namazdan daha mı kıymetli? Namazdan daha kıymetli bir iş olamaz. Mezarlıklar diyor ki, “dünyada ebediyen kalmayacaksın.” Burada ne ibadet ettiysek, ahirette onu bulacağız.

(Hekimoğlu İsmail, Aralık 2011)