RSS

Cemaat, Gülen’e Sansür mü Uyguluyor?

Tarih: Jun 18 2012

SKY Turk 360 ekranında konuşan gazeteci Hakan Albayrak‘tan Gülen Cemaati’ne çarpıcı bazı eleştiriler geldi. Fethullah Gülen‘in Başbakan’ın davetine rağmen Türkiye’ye dönmeyeceğini açıklamasıyla oluşan tabloyu yorumlayan Albayrak, Gülen’in artık dönmesi gerektiğini söyledi. Gülen Cemaati’nin işleyişine dair ilginç bazı tespitler ve eleştirel yorumlar yapan Hakan Albayrak, Gülen’in dönüşüne engel olarak ileri sürülen argümanların geçerli ve yeterli olmadığını savundu. Gülen’in ve Cemaat’in korkmaması gerektiğini ifade eden Albayrak “ufak tefek bazı sorunlar olabilir belki ama korkacak bir durum yok, imanlı bir insan kalkar gelir” dedi.

HOCAEFENDİ’NİN DÖNMEME GEREKÇELERİ MAKUL DEĞİL

“Hocaefendi’nin mutlaka gelmesi gerektiğini düşünüyorum. Gelmeme gerekçeleri kesinlikle makul gerekçeler değil. Bugünkü Türkiye farklı bir Türkiye. “Eğer idareye yüzde 1 ihtimal zararım olacaksa gelmem” diyor. Ama ABD’de kalmaya devam etmenin cemaate ve Türkiye’deki müslümanların üzerinde ABD vesayeti intibası oluşturuyorsa ve bunun müslümanlara yüzde 1 de olsa zarar verme ihtimali varsa bence dönmeliydi. İslami olan İslami olma iddiası olan bir cemaatten “Pennsylvania” ya da “okyanus ötesi” diye söz ediliyor bu kötü bir şey değil mi? Türkiye’ye gelmemesini ben makul bulmuyorum.”

UFAK TEFEK RİSKLER DE OLSA İMANLI BİR İNSAN KALKAR GELİR

“O sıradan bir insan değil. Fethullah Gülen Hocaefendi. Ufak tefek ya da irili ufaklı riskler olsa bile imanlı bir insan, bir sürü riske giren bir insan kalkar gelir canım. Kalabalık olacak deniyor, rövanş isteyenler olur deniyor. Rövanş isteyenler her zaman olur. Benden bile rövanş almak isteyen olur.”

CEMAAT, FETHULLAH GÜLEN’E SANSÜR MÜ UYGULUYOR!

Albayrak’ın Cemaate dönük en önemli eleştirisi ise Gülen’in ne söylediğinin, ne düşündüğünün tam olarak yansıtılmadığı iddiasıydı. Cüneyt Özdemir’in ABD’de Gülen’e yaptığı ziyareti örnek veren Albayrak “ben şimdi nereden bileyim Hocaefendi ne düşünüyor. Konuşmak lazım, kamuoyunun önüne çıkması lazım. Sadece böyle sipariş videolarla olmaz. Kim veriyor o videoları?” dedi.

HOCAEFENDİ’NİN NE DÜŞÜNDÜĞÜNÜ BİLMİYORUZ

“Hocaefendi’nin cemaatine maledilen bir çok şeyin Hocaefendi’den kaynaklanıp kaynaklanamdığını hala bilmiyoruz. O’nun bize ulaşan görüntülerinin sansürlenip sansürlenmediğini bilmiyoruz. Cüneyt Özdemir iki yıl önce kendisini görmek için ABD’ye gitmişti. Cüneyt teybi açmak istemiş ama kapattırmışlar. Cemaatin kadrolaştığı iddialarını sormuş Cüneyt. Gülen epey bir kızmış, “böyle şey olur mu kraldan çok kralcılık yapıyorlar” demiş. Sonra sohbet bitmiş. Cüneyt bahçede yürüyor. Cemaatin üst düzey isimlerinden biri geliyor ve Cüneyt’in koluna giriyor. Bakıyor ki Cüneyt’in morali bozuk teybi kullanamadığı için. “Hocaefendi seni çok seviyor, programını kaçırmıyor” demiş. Cüneyt de “madem öyle neden teybimi kapattırıyorsunuz” diye sormuş. Diyor ki o zat, “bak sen Hocaefendi’ye bir soru sordun. O dedi ki kraldan çok kralcı olanlar var dedi. Cemaat içi bir tartışma şeklinde algılanabilecek sözler söyledi. Sen şimdi bunu kaydetseydin yayınlayabilirdin” Yani biz de yalanlayamazdık diyor. Adam Hocaefendi’ye sansür yapıyor. “Hocaefendi öyle iler geri konuşur sen ona bakma” demeye getiriyor. En ben şimdi nereden bileyim Hocaefendi ne düşünüyor. Konuşmak lazım, kamuoyunun önüne çıkması lazım. Sadece böyle sipariş videolarla olmaz. Kim veriyor o videoları?

(Haziran 2012)

Fethullah Gülen Görüşmesi

Fethullah Gülen 18 Eylül günü Türkiye’den gelen dört gazeteciyi Pensilvanya’daki evinde kabul etti. Haber Türk gazetesi yazarı Serdar Turgut, CNN Türk Yayın Danışmanı Ferhat Boratav, 5N+1K programı yapımcısı Cüneyt Özdemir ile Zaman gazetesi yazarı Bejan Matur’la kahvaltıda bir araya gelen Gülen, görüşmede görüntü ve ses kaydı alınmasını istemedi. Sadece not alınmasını kabul eden Gülen’in gazetecilere ‘Fethullah Gülen’ yazılı birer saat hediye ettiği öğrenildi. Görüşmeye katılan gazetecilerden bazıları hediye saati doğruladı. Bejan Matur, ziyarete gelen herkese verilen rutin bir hediye olduğunu söyledi.

AŞIRI DAVRANANLAR OLABİLİR

Gazeteci Cüneyt Özdemir, ziyaretle ilgili şunları kaleme aldı:

Fethullah Gülen Pensilvanya’nın hemen yakınında 110 dönümlük bir çiftlikte yaşıyor. Türkiye’den ayrıldığında cemaatin öğrencilere eğitim amacı ile aldığı bir çiftliğe gelmiş yerleşmiş. Çiftliğin girişinde basit bir kulübe var. Arazinin içinde yaklaşık 10-15 müstakil ahşap bina dağılmış. En büyüğü üç katlı kahverengi bir bina. Bugün Gülen Cemaatine evsahipliği yapan bu çiftlik eskiden bir hristiyan okulunun yaz kampı olarak kullanılıyormuş. Ağaçların arasında yürürken karşınıza araziye ait bir göl çıkıyor. Şaşırıyorsunuz. Fethullah Gülen cemaatinden bize refakat eden bir isim “Belediye sık sık gelip burada ölçüm yapar su kirli çıkarsa hemen burayı boşaltmamızı isteyebilirler o yüzden çok dikkat ediyoruz” diyor. Nitekim binaların içindeki tüm tuvaletlerde suyun tasarruflu kullanılması yönünde uyarıcı levhalar asılmış. Arazinin içinde büyük yeni bir bina daha var. Aslında böyle bir binayı buraya yapmak yasak. Arazideki diğer pastoral ahşap binalarla kıyaslandığında sanki buraya büyükşehirlerin içinden ışınlanmış gibi duruyor. Yapımı için bin bir güçlükle izin alınmış. İçinde ilahiyat öğrencilerinin kalabilecekleri odalar ve büyük bir ‘sohbet’ salonu yer alıyor. Ancak kullanılmıyor. Neden kullanılmadığını öğrendiğimde şaşırıyorum. “Hocaefendi şu anda kaldığı evin kirasını emekli maaşı ile vakfa ödüyor. Alıştığı odasındaki eşyalardan ayrılmak istemiyor. Kendisi eşyaların da onu gördüğünü bildiğini düşünüyor bu yüzden tuvaletteki ibriğini bile yıllardır değiştirmez.” diyor yetkin bir cemaat mensubu.

  • Başında beyaz bir namaz takkesi var. Gözlerinin altı şiş, sağ el başparmağı alçılı.
  • Türkiye’ye dönmeyi düşünüyor musunuz? sorusuna yanıtı: Hayır; zira ortam uygun değil.
  • Günün birinde dönerse en çok yaşamak istediği yer yıllarca görev yaptığı İzmir olacak.
  • Kürt sorununun çözümü için Gülen’in iki önerisi var: ‘Diyalog’ ve ‘Bürokratik açılım.’
  • Türkiye’de çok tartışılan konulardan bir tanesi cemaatin içindeki yöntemler. Sizin rahatsız olduğunuz olmuyor mu? Siz cemaat adına, cemaatçilerin yaptıkları her şeyin farkında mısınız? Rahatsız olduğunuz var mı? Hafif bir sessizlik oluyor ama Fethullah Gülen kendinden emin. Bazen kendi iradesine rağmen aşırı davrananlar olabileceğini söylüyor. ‘Bana rağmen benden daha çok uğraşanlar olabilir’ diyor. Onlara uyarıları direkt, ‘Şunu neden böyle yaptın?’ ya da ‘Bunu böyle yapma!’ şeklinde değil, sohbet toplantılarında telkinlerle bildirdiklerini söylüyor. Söyler söylemez de rahatsızlığı nedeni ile içeriye gitmesi gerektiğini söylüyor. Masadan kalktığında yardımcıları tatlı tatlı da olsa net bir şekilde ‘Daha fazla siyaset konuşulmamaması gerektiğini ve başka soru sorulmaması gerektiğini’ vurguluyorlar. Fethullah Gülen her birimizin elini sıkıp ayrılıyor. Biz de bahçeye çıkıyoruz. Görüşmemizi sağlayan cemaatin önde gelen isimlerinden biriyle büyük çınar ağaçlarının arasındaki yoldan çiftliğin içinde yürümeye başlıyoruz. “Hocaefendi senin yayınları takip ediyor.” diyor. “Madem takip ediyor neden doğru dürüst soru sormamıza izin vermeden alelacele bu konuşmayı bitirdiniz?” diyorum. “Üstelik görüntü almamıza da izin vermiyorsunuz.” diye sitem ediyorum. “Bu bir tanışma toplantısıydı. 2 ay boyunca gündemde kalmak istemiyor. Üstelik buraya kimlerin geldiğini ve gelmek istediğini bilseydin bunun da çok önemli bir tanışma olduğunu anlardın.” diyor. Fethullah Gülen’in söylediklerinin yanlış anlaşılabilme ihtimalinden çekiniyor. “Mesela senin sorduğun soruyu başkaları alıp ‘Bakın Gülen kendi cemaatini bile kontrol edemiyor’ diye aleyhimize kullanabilirler. Oysa böyle bir durum yok. Bunlara dikkat etmemiz gerekiyor. Biz hepimiz gönlümüzle çalışmaya devam ediyoruz, edeceğiz de.” diyor.

Gülen’i Güldüren Darbe Şakası

Fethullah Gülen görüşmesine katılan Habertürk yazarı Serdar Turgut, dünkü köşesinde görüşmenin ayrıntılarına yer verdi. Turgut’un ‘Talat Aydemir’in bölüğünde askerlik yapmışsınız. Siz de mi darbeciydiniz?’ sorusu Gülen’i güldürdü. Serdar Turgut, yazısında görüşmeyi özetle şöyle aktardı: ‘Öğrendim ki evdeki küçük odasında bir tür inziva hayatı yaşadığını söyleyen Fethullah Gülen çok nadiren dışarı çıkıp bu güzelliği görürmüş, hatta evdeki insanlar bana arazide bulunan küçük göletin yanına bile Gülen’in 13 yılda sadece iki kez indiğini söylediler. Karşılıklı kendimizi kasmamız yüzünden sorularımız ve cevaplar bir türlü arzu ettiğim gibi dinamikleşemiyordu. Mizahçı yönümü devreye sokarak ortamı biraz neşelendirinceye kadar bu böyle sürdü. Fethullah Gülen askerlik anılarını anlatıyordu. Ben onun darbe girişimi yarım kalan Talat Aydemir’in bölüğünde askerlik yaptığını duyunca kendimi tutamadım ve ‘Siz de mi darbeciydiniz?’ diye sordum. Bu şakam Fethullah Gülen’i güldürdü ve yeni tanışan insanların ortamına özgü normal tedirginlikler bir anda silindi gitti. Daha sonra ‘Türkiye’yi özlediniz mi?’ sorusuna ‘Türkiye’yi düşünmediğim an yok ki’ diye cevap verdi. Birçok şehirde, bölgede yaşadığı için en çok nereyi özlediği sorusuna ise ‘İzmir’i çok özledim’ cevabını verdi.  Referandumda hayır ile özdeşleştirilen kıyı bölgelerinin lideri konumundaki İzmir’in Fethullah Gülen’in hayallerini süslemesi ve İzmir’de yaşamayı tercih edeceği izlenimi vermesi, bana ‘Bu iyi gazete başlığı olurdu’ heyecanını yaşattı.’

(2010)

Tiraj Durumu

Tarih: May 25 2012

Size yine bir tiraj raporu sunmak istiyorum.
36 ulusal gazete var ve toplam tiraj 4.6 milyon seviyesinde.
En düşük tiraj Hürses 2116, en yüksek tiraj Zaman 1.039.404
2. sırada Posta var, 450.000 cıvarında. 3. Hürriyet 400.171 ilk 3’ün son ikisi Doğan grubuna ait. Buna 5. sıradaki Sözcü’yü de eklerseniz, ilk 5’deki Doğan grubuna ait 3 gazetenin toplamı 1.100.000’i buluyor.
4. sırada Sabah var. Tirajı 341.757.
İlk beş, toplam tirajın yarısına eşit.
Hatta daha fazlasına sahip.
İlk 5’de 3 gazete patronu var 1.100.000 ile Doğan 1., 1.039 ile Zaman 2. 341.000 ile Sabah 3. Sırada. Habertürk 230.000 ile 6. sırada.
7 ve 8. sırada 200.000 cıvarında tirajları ile 2 spor gazetesi geliyor. Son derece dengesiz bir tirajları var. Bir anda 20.000 tiraj artırabiliyor ya da kaybedebiliyorlar.
Bundan sonrası 100.000 cıvarında.
Star 158.000, 14. sıradaki Yeni Şafak 102.000 seviyesinde.
Star ve Türkiye de ilk 10’da. Geri kalan 26 gazete 1 milyon küsur tiraja sahip. Bunların son sıradaki 6’sı 10.000’in altına bir tiraja sahip.
Aslında reklam konusu da en az tiraj kadar önemli. Reklamda aslan payını ilk 6 alıyor. Bu konuda en başarılı grub Doğan grubu. Tek başına Doğan grubu, diğer tüm medianın reklam pastasındaki payından daha fazla paya sahip.
Yani Doğan grubu tirajda da, reklamda da liderliğini koruyor.
Saygınlık ve etkinliği hesaba katmıyorum. Sektör bu konuda yerlerde sürünüyor.
Gazete okuru hızla internete kaçıyor ve internette okuma oranı çok yüksek.
Toplam 4.6 milyon tirajın 1 milyona yakınını resmi ve kurumsal alımların oluşturduğunu düşünüyorum. Yani gerçek bir gazete okuru değil. Gerçek tiraj aslında 3.6 milyon seviyesinde gibi gözüküyor, ama siz bunun 600.000’i silin. Çünki en az 600.000 gazete olmayan bir tiraj. Şişirilmiş rakamlar. Bazı gazeteler bedava dağıtılıyor. Okuru yok, kağıt israfı. Zorunlu ve mükerrer abone!
Eskiden naylon gazeteler vardı, basın kartı ve resmi ilan ya da kağıt kotesinden yararlanmak için, şimdi naylon tirajlar sözkonusu.
Yani 75 milyon ülkede 3 milyon gazete okuru.
Günlük gazete tirajı şimdilik, şöyle ya da böyle 4.6 milyona kilitlenmiş durumda. Haftalık 100.000 kadar tiraj kaybı olabiliyor ve gelişen olaylara göre, ya da maç durumundan bir o kadar ani tiraj artışları olabiliyor.
Aslında sadece tiraj sorunu yok gazetelerin. Günlük gazetelerde ilanı çıktıktan sonra en fazla alan spora ayrılıyor, ondan sonra da magazine. Ekonomi ve dış politika en az okunan sayfalar arasında. İşi “pop-top” götürüyorlar.
Gazete yazarları genellikle, kısa kısa yazmaya başladılar. Tek satır, tek kelime nerede ise. İki ara veriyorlar. Laf olsun sütun dolsun kabilinden. Kolay okunan patlamış mısır örneği, ya da pamukşeker gibi yazılar.
Gelecek yıllar yazılı basın açısından daha da kötü olacağa benziyor. İnternet mediası, sosyal media derken, radyo mu, televizyon mu, internet sayfası mı, e-book mu, dergi mi belli olmayan yeni bir media geliyor. Yazı ama, oku diyorsun okuyor. Görsel ekle-video ekle diyorsun ekliyor. Hangi formatta isterseniz ona göre sunuyor. Mevcut yasalar bugün gelinen noktayı bile açıklamaktan aciz. Teknoloji yasanın, siyasetin önünden koşuyor.
Basında yabancı sermayenin payı da giderek artıyor.
Artık zaten pek yakında ulusal media diye bir şey kalmayacak. Mahalle gazetesi bile global olacak. Yerel radio ve Tv diye bir şey kalmadı aslında.
Hele şu okullara dağıtılacak PAD’lardan sonra yazılı basın için artık geri dönüşü olmayan yeni bir süreç başlayacak.
Matbaat sektörü çöküyor. Kağıt piyasası da. Eski pahalı tv stüdyoları, radio istasyonları artık yerini çok ekonomik ve daha az insanla yönetilebilen teknolojilere bırakıyor.
Bugün gelinen nokta önemli ama gelmekte olan yeni medianın yanında bugünki uygulamalar çocuk oyuncağı gibi kalacak.
Tiraj durumundan yola çıktık, buralara geldik.
Son sözüm şu: “Eski hal muhal, ya yeni hal, ya izmihlal.”
Selâm ve dua ile.

(Abdurrahman Dilipak, 2012-05-23)

Atatürk’ün İhtilal Hukuku

Tarih: May 14 2012

Taha Akyol’un, ‘Atatürk’ün İhtilal Hukuku’ başlıklı kitabı şubat ayında yayımlandı. Kitapta, 1920’den başlayan ve 18 yıl süren dönemin olaylar ve kararları sadece incelenmemiş; değerlendirilmiş ve yargılanmıştır. Taha Bey’in kitabı gibi, övülecek yanı çok olan bir kitap üzerine yazmak kolaydır; başlarsınız, beğendiğiniz hususları yazamadan yeriniz biter. Atatürk’ün İhtilal Hukuku bu kolaycılığa fırsat tanımıyor, içeriği hakkında yazmaya zorluyor; sık sık okuyucuya, “Pekiyi sen ne düşünüyorsun?” diye adeta sesleniyor. Kitap beni etkiledi, görüşlerimi sizlerle paylaşmak istiyorum:

Liderler toplumu inançlarıyla, duygu ve efsane katarak, umut vererek hedeflerine yönlendirirler; sevgi, korku, heyecan, haksızlık ve acı. Hepsi bir aradadır. Hedefi olan liderlerin kullandığı araçlar ve yol boyu söyledikleri, onların değerlendirilmesinde ne ölçü ne de belge olabilir. İsteklerini gerçekleştirmek ve hedefine varmak için her aracı kullanabilir, tutarlılığına bakmaksızın her şeyi söylerler! Bunların hepsi ama hepsi o günkü yürüyüşü kolaylaştırmak için araçtır. Onlar, araçları ve bedelini değerlendirerek değil, hedefini gözleyerek yol alırlar. Kullandıkları araçlar yere ve zamana göre değişir ama esas değişmez; hedeftir lideri mutlu eden! Atatürk bu liderlerden biridir.

Dönemi kısaca hatırlamak yararlı olabilir: Mustafa Kemal, Mondros günlerinde başladı; 1923’e kadar Kurtuluş Savaşı’nı yönetti ve Cumhuriyeti ilan etti. 1921’de oluşturmaya başladığı yeni devlet, hedefine -1938’e kadar diyelim- yürüdü. Başladığı günden vefatına kadar yanında, sadık ve akıllı dostu İsmet Paşa vardı. Tarihçiler, sonucun parlaklığının yanına acıları, çöküşün yanına da sevinçleri koyarlar. Gerçek, zafer veya yenilgiden ibaret değildir; olaylar her rengi alarak gelişir; sonuç doğruları ve yanlışlarıyla bütündür. Taha Akyol da Atatürk döneminin hukukunu yazmış. 1939’da İnönü dünya harbiyle başladı; savaş boyunca Atatürk’ü yeniden tanımladı ve sonrasında ülkeyi demokratik seçime taşıdı. 1950 ve sonrası tarihi henüz yazılmadı. 1969 sonrasında 33 yıl süren istikrarsız dönemin unsurları konuşulmaya bile başlanamadı!

Atatürk’ün İhtilal Hukuku’nda, şef yönetimine varan Teşkilat-ı Esasiye’nin zaman zaman görmezliğe gelinmesi, Basın Kanunu’ndaki hükümler ve İstiklal Mahkemeleri’yle uygulanan hukuksuzluk gerçek boyutuyla ortaya konulmuş. Sayın Akyol, şapka, Latin harfleri gibi sonradan ‘devrim kanunları’ adı verilen 8 kanunun yürürlüğe konulmasını, Medeni Kanun, Ceza Kanunu, kadınların seçilme hakkı ve diğer Batılı devlet nizamının getirilmesini de aynı hakkaniyetle anlatmış. İnönü döneminde, Atatürk küçültülmemiş tam tersine yüceltilmiştir. Son yıllarında, 27 yıla karşı çıkarak iktidara gelen DP, ‘Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Kanunu’nu çıkardı. Yeni iktidar, ‘27 yılın kötülüklerini’ İnönü’nün omuzlarında bırakarak ‘Atatürk ilke ve devrimlerine bağlı’ söylemine ve kurtarıcıyı saygıyla anmaya devam etti!

Bugün de aynı değil mi? “Kurtuluş Savaşı’nın özüne bakılmalı” diyen Başbakan Erdoğan, İnönü’ye mal ettiği ‘Şefin kararnameleri’nden, günümüz için politika üretmiyor mu? Bunlar önemli değil, siyasal hayatta esas, hedefte tutarlılıktır! Erdoğan’ın hedefi için çok değişik söylentiler var; ben dini siyasetle hamur etmesine ve özgürlükleri evrensel ölçülere taşımamasına bir neden bulamıyorum. Vardığı yerde hedefi ve yöntemi değerlendirilecek; belki yirmi yıl belki daha fazla zaman sonra.

Galiba her lider, halkının istediği kadar özgürlükçü, izin verdiği kadar despot! Taha Akyol, kitabının sonunda; “Hukuk devleti, tarafsız adalet söz konusu olduğunda Kemalizm bir esin kaynağı olarak görülmemelidir” demektedir. Dinleyen olursa sözü, Atatürk’ün sloganlarını anayasa çalışmalarına taşıyanlaradır. Taha Bey’in çektiği fotoğrafa, “Liderin hedefini de koyarak bakalım” demeye çalıştım; umarım güzelliğini bozmamışımdır.

(Tarhan Erdem, Mayıs 2012)

Devletin Tiyatrosu Olmamalı

Tarih: May 10 2012

Önce bu ülkenin yalanlarından birini daha düzeltelim, bazı muhterem Ankaralılar ve bazı çokbilmişler üzülseler bile. Ankara Devlet Konservatuarı’nın ve de tiyatrosunun, ve de bağlı olarak operasının, balesinin kurucusu Carl Ebert, çok kişinin sandığı gibi Naziler’den kaçıp da Türkiye’ye gelmiş falan değildir!
Kaçıp gelen ve Türkiye’nin kucak açtığı birçok Alman vardır ama Ebert onlardan değildir. Bunların içinde Yahudiler de vardı ama hepsi Yahudi değildi. Örneğin dünya savaşından sonra Berlin’e belediye başkanı olacak Ernst Reuter, Yahudi değildir.
Carl Ebert, Atatürk‘ün talebi üzerine, Hitler tarafından resmi kanaldan gönderilmiştir. İcazetlidir.
Niçin İngiltere’den, Fransa’dan değil de Almanya’dan bir tiyatro adamı?
Onu da ferasetinize bırakıyorum. Birçok kişinin ferasetinden tam da emin olamadığım için ipucu vereyim: Otuzlu yıllarda, Atatürk Türkiyesi, Mussolini İtalyası’yla da, Hitler Almanyası’yla da pek sıkı fıkıydı.
Neyse, bu Carl Ebert’in değerini ve de bize verdiği hizmetleri düşürmez. Siyasi fikirlerini de bilmiyoruz, hiç deklare edilmemiştir. Ama Naziler’e karşı direnmiş bir kahraman olduğu falan, kocaman bir palavradır.
O dönemde iki kutup oluştu tiyatromuzda: Bir, Muhsin Ertuğrul yönetiminde İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatrosu (eski Darülbedayi). İki, Carl Ebert yönetimde Ankara Devlet Tiyatrosu. Bu daha sonra Cüneyt Gökçer’in yönetimine geçti ve uzun süre de kaldı. Özel tiyatrolar da vardı ama bunlar gezgin kumpanya düzeyindeydi ve ciddiye alınmıyorlardı. Belediye dedik, o da devletti.
Belediyeler bağımsız değillerdi.
Bunların ikisi de despotik tek adam yönetimleriydi. Eh, bu da, otuzlu ve kırklı yıllarda Türkiye’nin havasına pek uygundu doğrusu.
Böylece, Ankaralı ve İstanbullu tiyatrocular da birbirlerini hiç sevemediler, birbirlerini küçümsediler.
Karşılıklı bir husumet oluştu ve kalıcı da oldu.
Muhsin Ertuğrul’u yürüttüler, özel tiyatro kurdu (Küçük Sahne), sonra Ankara’ya gitti oranın başına geçti, sonra İstanbul’a belediye tiyatrosuna döndü, oradan da yürüttüler, sonra geri döndü, falan filan. Ama şunu kanıtlamış oldu: Özel bir tiyatro da pekala sanat yapabiliyor, ödeneğe, devlet desteğine gerek kalmadan kendi yağıyla kavrulabiliyordu!
Fakat günümüzde bir kısım tiyatro esnafı, utanmadan, “biz ödenekli tiyatroda ara sıra, keyfimiz isterse sahneye çıkalım ama maaşımızı da tıkır tıkır alalım, televizyon dizilerinden kazandığımız asıl iyi paraya katık edelim” diyebilmektedir!
Devletin ya da belediyenin bir tiyatrosu olması fikri, geçen yüzyılda, Türk tiyatrosunun ergenlik çağında kalmış, bayat ve sakat bir uygulamadır.
Ankara da İstanbul da derhal özelleştirilmeli ve kendi başına bırakılmalıdır. Devlet hiç mi destek olmasın? Elbette olsun ama yöneterek değil, her yıl her tiyatroya belli bir para yardımı yapıp gerisine karışmadan.
İşte size reform. Dedim ama, uygulanmayacağını da adım gibi biliyorum. Çünkü ne yönetimi ve denetimi bırakmak devletin işine gelir, ne de garantili maaştan ve rahatlıktan vazgeçmek sanatçının.
İyi olurdu yahu. Solcu tiyatro yapmak istiyorlarsa, belediye kanatları altından çıkıp solcu tiyatro yaparlardı. Bakalım “Rosenbergler Ölmemeli” gibi numaralar onları kendi ayakları üzerinde tutar mı tutmaz mı, görürdük.

(Engin Ardıç, Nisan 2012) 

Hayyam’ın O Sözü Yok

Tarih: May 04 2012

Murat Bardakçı bugünkü yazısında Fazıl Say‘ınTwitter üzerinden Ömer Hayyam‘ın satırlarına tepki gösterenleri Hayyam’ı bilmemekle suçlamasını kaleme alarak “Ömer Hayyam’ın piyanistin twit’inde söylediği bir sözü, rubaisi, şiiri, hatta tek bir satırı yoktur! Hayyam rübailerinin içerisinde “Sen meyhaneci misin?” yahut “Kerhaneci misin?” gibisinden bir ifade geçmez, bulamazsınız.” dedi. İşte Bardakçı’nın o yazısı:

Fazıl Say

Malum piyanist yine bir iş yaptı, bu defa Ömer Hayyam’ı vasıta ederek Twitter’den İslamiyet ve inananlar hakkında tuhaf mesajlar gönderdi ve ortalığı birbirine kattı. Piyanistin meyhane-kerhane kafiyeli mesajlarını burada tekrar etmeme lüzum yok. Ama, meselenin aynı şekilde önemli olan bir başka tarafı var: Bir zamanların harika çocuğunun bütün bunlardan sonra “Yazdıklarım bana ait değildir, Ömer Hayyam’a aittir” deyip tepki gösterenleri Hayyam’ı bilmemekle suçlamaya kalkması, yani Hayyam’ın arkasına sığınma hevesi ve etrafın da bu iddiayı yemesi.

Herşeyden önce şu hususu çok iyi bilelim: Ömer Hayyam’ın piyanistin twit’inde söylediği bir sözü, rubaisi, şiiri, hatta tek bir satırı yoktur! Hayyam rübailerinin içerisinde “Sen meyhaneci misin?” yahut “Kerhaneci misin?” gibisinden bir ifade geçmez, bulamazsınız. Rübailerin ne Farsça’larında, ne batı dillerine ne de Türkçe’ye yapılmış tercümelerinde böyle bir ifadeye rastlanmaz!

Piyanistin naklettiği sözlerin nereden geldiğini merak mı ettiniz? Söyleyeyim: İnternetten! Adamın biri oturmuş, Hayyam’ın adına böyle birşeyler gevelemiş, gevelediklerini internete koymuş ve sanal alemde okudukları herşeyi doğru zannedip Allah kelamı imişcesine sımsıkı sarılan cühela da bu edepsizlikleri Hayyam’a ait zannederek ve işlerine de geldiği için alıp sahiplenmiş ve tekrarlamışlardır! İşin aslı, faslı, işte bundan ibarettir. Ortada saçmasapan bir internet geyiği vardır ama eksantrik kafalar ve entelektüel olma sevdasındaki cühela, bu internet geyiğine hiç utanmadan ve de sıkılmadan sahip çıkmışlardır!

İşin acı olan bir başka tarafı daha var: Piyanistin twit’lerine karşı hakaret mesajları gönderen tarafın ve “Bu sözler meğerse piyaniste değil, Hayyam’a aitmiş” diye başlıklar atan basınımızın da Hayyam’ın böyle tek bir satırının dahi bulunmadığından haberdar olmaması ve internette dolaşıp duran aynı geyiğe inanması!

Velhasıl sanatçısından entelektüeline, moderninden muhafazakarına kadar okumaktan ve araştırmaktan uzaklaşmış; ekranda beliren satırların tek bilgi kaynağı olduğunu zanneden tuhaf bir toplum olduk!

Buradan sonra yazacaklarıma “Hatırlayın” yahut “Unutmayın” sözleri ile başlamak isterdim ama meseleyi bilmediğimiz için unutmamamız yahut hatırlamamız da imkansız olduğundan, “Bilin” diye başlamak zorundayım.

Bilin: Ömer Hayyam sadece şair değildir, doğu kültüründe matematikçi ve analitik geometrici olarak çok daha önemli bir yeri vardır. Üçüncü derecede denklemlerin hallinde, 17. asırda yaşamış olan Descartes’a kadar Hayyam’ın geometrik yaklaşımından istifade edilmiştir. Ömer Hayyam’ın matematik ve geometri konusunda kaleme aldığı bazı eserler bugün elyazması olarak elimizdedir, bunların bir kısmı zaten basılmıştır ama “rubai” dediğimiz dörtlüklerin hakikaten ona ait olup olmadığı yahut hangisinin onun, hangisinin de düzmece olduğu meselesi hala karanlıktır. Hayyam’a atfedilen şiirlerin doğu dünyasında Hafız’ın yahut Sadi’nin eserleri kadar revaç bulmamasının ve elyazmalarına az rastlanmasının sebebi de hem bu karışıklık, hem de şaire atfedilen düşüncelerin İslam toplumunda benimsenmemesidir. Türkçe’deki ilk ciddî Hayyam tercümeleri de bu yüzden 20. asırda yapılmışlardır.

Yine, aynı şekilde bilin: Ömer Hayyam’ın batıdaki yıldızı, temelleri 19. asırda Avrupa’da atılan varoluşçuluk felsefesi doğrultusunda ve Edward Fitzgerald’ın yaptığı rübailerin meşhur İngilizce tercümesi ile parlamış, varoluşçuluğun İkinci Dünya Savaşı sonrasında daha da bir revaç bulmasıyla Hayyam’a atfedilen dörtlükler daha da bilinir olmuştur. Hayyam’a maledilen dörtlükler, şöhretlerini işte bu varoluşçuluk akımına borçudurlar.

Meselenin aslı ne, bizim sanatçılarımız, aydınlarımız ve de muhafazakarlarımız neredeler! Ne kadar güzel değil mi?

(Nisan 2012)