Son Sözü Meclis Söyler
Başlığımız, birkaç gün önceki gazetemizde yer alan bir haberle ilgili. İl Genel Meclisi’nin CHP Grup Başkanvekili Sayın Mahmut Esat Aslan’a ait. Sorun şu: Valilik, il özel idaresinin gelecek yılki bütçe önerisini, il genel meclisine iletiyor. Siz öneri diye yazıldığına bakmayın. Kitapta böyle yazıyor ama pratikte öyle değil. Para Ankara’dan geldiği ve parayı veren düdüğü çaldığı için, vali ne derse o oluyor.
Sayın Aslan’ın da karşı çıktığı şey bu. Aslında konu basit bir bütçe işi de değil. Daha derinlerde, ‘il genel meclisi ne yapar, ne işe yarar‘ sorusunun yanıtıyla ilgili. Aslında sokaktaki insanlara il özel idaresi, il genel meclisi, il encümeni nedir diye sorsak, büyük çoğunlukla yanıt alamayacağımızı düşünüyorum. Basitleştirelim. İl genel meclisi, belediyenin ilgi alanı dışında bulunan, kırsal kesimlere hizmet götürür. Örneğin Bergama’nın köyünün su sorununu çözer. Kitaplar böyle yazar. Ama İstanbul ve Kocaeli’deki belediyeler ilin tüm alanlarında yetkili. Yani aynı örnekten hareket edersek, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin Bergama’nın da, Ödemiş’in köylerinin de, İzmir sınırları içindeki tüm alanlardan sorumlu olması gibi. Böyle olunca, ‘Mademki her işi belediye yapacak, bu iki ildeki il genel meclisi ne yapar’ diye düşünüyor insan.
Birkaç yıl öncesine kadar vali il genel meclisinin her şeyi idi. Tek patron oydu. Şimdi iş biraz daha değişti. Kağıt üstünde işi demokratikleştirdiler. İl genel meclisinin başkanı da seçilmişlerden biri oluyor artık. Gündemi belirliyor, tartışıyor, nerede ne tür hizmet yapılacağını saptıyor falan. Ama işin püf noktası, tüm bu işleri yapmak için gerekli paranın nerden geleceği. O para Ankara’dan geliyor. Ankara da, örneğin İzmir’e parayı az gönderiyor, vali de bu parayı şu, şu işlerde kullanın diyor. Köydeki su için para ayırmıyor ama spor il müdürlüğünün özel güvenlik elemanının maaşının karşılanmasını isteyebiliyor. İl genel meclisinin kendi giderlerini karşılama gücü de yok. Ankara’ya bağımlı.
Sonuç; Ankara yani merkezi hükümet yani valilik ‘Parayı ben veriyorum, patron benim‘ diyor, il genel meclisi yani seçilmişler de ‘Hayır patron biziz, paranın nerede nasıl kullanılacağına biz karar veririz‘ diyor.
Sayın Aslan’ın söylediklerine kulak verelim. ‘Merkezi hükümetin İzmir’e yan bakışı nedeniyle 2009 yılı bütçemiz eksikliklerle geçti. Gelecek yılın bütçesini buna göre yapılandıracağız. Öncelik kırsal kesim hizmetlerinde olacak.’ Aslan devam etmiş: ‘Valilik bütçeyi hazırlar, encümene sunar ama son karar meclisindir.’ Bence de doğru söylemiş. Ankara neden sürekli İzmir’in parasını kısıyor dersiniz’ CHP’liler bu işi yapamıyor görüntüsü verdirmek için olmasın’
(Metin Erten, Ekim 2009)
Ey Türk Ecesi !
Neden PKK kamplarında kızlar, kadınlar var?
Neden PKK’yı temsil eden partide kadın vekiller, diğer partilere göre yüksek nisbette?
Türkiye’nin inkılâpçıları, gençleri ve kadınları kullanarak Türkiye’yi kendi istikametlerinde değiştirmeyi hedeflediler.
“Ey Türk gençliği” bu projenin bir ifadesiydi.
Bütün devrimci akımlar böyle yapmıştı, hatta Sovyet inkılapçıları bunu daha da ileri götürmüş ve babasını “karşı devrimci” olarak ihbar eden gencin/gençlerin heykelini dikmişti!
“Ey Türk gençliği”nin muadili “Ey Türk ecesi” idi!
Yani kızlarımızı-kadınlarımızı kimliklerinden sıyırıp, değerlerinden soyup piyasaya sürmek.
Bunun için neler yapılmadı? Çok şey yapıldı!
İslâm örtünmeyi gerektiriyordu, cumhuriyet, kadınları örtüsünden çıkarmayı hedefledi. Bunda başarı sağlamak için geliştirilen projelerden biri güzellik kıraliçeliği yarışmaları idi. Bu yarışmaları rejimin İstanbul’daki sadık gazetesi Cumhuriyet tertipliyordu.
Müslüman kadın, ilk defa bu yarışmalar dolayısıyla mayolu olarak basında göründü, halkın önüne çıktı. Hicab, iffet, ismet, mahcubiyet kelimeleri böylece değersizleştirildi. TDK‘nun 1945′teki sözlüğünde “hicab” için “utanma anlamına olup pek az kullanılır” açıklaması vardır!
Dördüncü güzellik yarışmasında seçilen Keriman Halis, Belçika’da dünya güzeli seçildi.
Bu seçilmenin muhtelif rivayetleri var.
Bir Müslüman kadının, Osmanlı kadınının, hadi Türk kadınının diyelim, soyunmuş olarak, mayolu şekilde Avrupalıların huzurunda arzı endam etmesi, az buz bir başarı değildi!
Onlar Müslüman kadınla asla karşılaşamazlardı. O yüzden de onları hep haremde tahayyül ederlerdi.
Avrupa, Türkiye’nin inkılapçı projesine Keriman Halis’le büyük bir destek verdi. Yüz yıla yaklaşan hayatında Keriman Halis hep bu vechesiyle gündemde tutuldu. Kadınlar için rol modeldi o.
Sabiha Gökçen de öyle! Biri “dünyanın ilk savaş pilotu kadın” idi, diğeri dünya güzellik kıraliçesi!
Türkçe’nin eski kelimelerinden “ece” bu vesile ile anlam değişikliğine maruz bırakıldı. “Ece” o zamana kadar, baş, reis, koca, ihtiyar, yaşlı kadın veya çirkin masal cücesi idi. Birden ve aniden kıraliçe oluverdi!
Ebedî Şef, Avrupa’nın Müslüman kadın üzerindeki zaferini tebcil eden bir konuşma yaptı. Bu konuşma “Ey Türk Ecesi” başlığı ile anılabilir. İşte o hitabe:
Türk ırkının necip (soylu) güzelliğinin daima mahfuz olduğunu (korunduğunu) gösteren dünya hakemlerinin bu Türk çocuğu üzerindeki hükümlerinden memnunuz. Fakat Keriman Ece, hepimiz işittiğimiz gibi söylemiştir ki, o, bütün Türk kızlarının en güzeli olduğu iddiasında değildir. Bu güzel Türk kızımız, ırkının kendi mevcudiyetinde tabiî olarak tecelli ettirdiği güzelliğini dünyaya, dünya hakemlerinin tasdikiyle tanıttırmış olmakla elbette kendini memnun ve bahtiyar addetmekte haklıdır. Türk milleti, bu güzel çocuğunu şüphesiz samimiyetle tebrik eder. Cumhuriyet gazetesi bu meselede Türk ırkının diğer dünya milletleri içinde mümtaz (seçkin) olan asil güzelliğini göstermek teşebbüsünü takip etmiş ve bunu dünya nazarında muvaffakiyetle (başarıyla) intaç eylemiştir (sonuçlandırmıştır). Ondan dolayı bittabiî bu vesile ile de takdir ve tebriklerimize hak kazanmıştır. Ayrıca şunu da ilave edeyim ki, Türk ırkının dünyanın en güzel ırkı olduğunu tarihî olarak bildiğim için, Türk kızlarından birinin Dünya güzeli intihap edilmiş (seçilmiş) olmasını çok tabiî buldum. Fakat Türk gençlerine bu münasebetle şunu da tahattür ettirmeyi (hatırlatmayı) lüzumlu görürüm: Müftehir olduğumuz (iftihar ettiğimiz) tabiî güzelliğinizi fennî tarzda muhafaza etmesini biliniz ve bu yolda uyanık bir tekamülün (olgunlaşmanın) mütemadî tahakkukunu (gerçekleşmesini) ihmal etmeyiniz. Bununla beraber asıl uğraşmaya mecbur olduğunuz şey analarınızın ve atalarınızın oldukları gibi yüksek kültürde, yüksek fazilette birinciliği tutmaktır.
Atatürk tarafından Ece soyismi verilen Keriman Halis,
28 Ocak 2012 tarihinde 99 yaşında vefat etti.
Devir ırkçılık devri idi. Mussolini’nin, iktidarda olduğu, Hitler’in iktidara yürüdüğü devir. Ey Türk ecesi! Muhtaç olduğun güzellik damarlarındaki asil kanda mevcuttur! Fakat o ne? Keriman Halis Ece Çerkes bir ana ve babadan olmuş! Eğer mesele ırksa, Keriman Halis Türk ırkının değil, Çerkes ırkının güzelliğinin timsali olmalı! Irka dayalı millet tahayyülünün duvara toslamaktan başka alternatifi yok!
(Asım Yenihaber, Yeni Akit, 2012-01-31)
İsrail’de Toplumsal Çatlak Derinleşiyor
Güçlü bir retorik, sağlam uluslararası bağlantılar ve ABD desteği ile gizlenmeye çalışılsa da, İsrail’in toplumsal dokusu oldukça dayanıksız ilmeklerle örülü. Seküler-dindar çatışması, Yahudi sınıflar arasındaki nefret ve yerleşimcilerin yarattığı gerilim, İsrail’in artık gizlenemeyen üç zayıf noktasını oluşturuyor.
Seküler-dindar çatışmasının son örneği, geçtiğimiz ayın son günlerinde Kudüs yakınlarındaki Beyt Şemeş yerleşiminde yaşandı. 8 yaşındaki ilkokul öğrencisi Na’ama Margolis, ‘ahlâka aykırı’ giyindiği için ultra-ortodoks Yahudilerin sözlü saldırısına uğradı. Olayın basına yansımasının ardından, Kudüs önce küçük kıza destek olmak isteyen binlerce kişinin, sonra da ultra-ortodoks Yahudilerin gösterilerine sahne oldu.
Ultra-ortodoks Yahudiler (İbranicede: Haredim), gösteri sırasında kadınlarla erkeklerin toplumsal alanda birbirlerinden tamamen ayrılmalarını talep eden pankartlar taşıdılar. Ancak devlet yöneticilerinin asıl tepkisini çeken, “Nazi Almanyası” suçlamaları oldu. Özellikle Holokost döneminde toplama kamplarındaki Yahudilerin giydiği çizgili elbiseler giydirilen, göğüslerine de “Jude” yıldızları takılan çocuklar büyük öfke yarattı.
İsrail toplumunun üzerinde ayakta durmaya çalıştığı söz konusu üç fay hattının belki de en ciddisi bu: Aşırı dindarların seküler hayata ve onun tezahürlerine olan nefretleri. Bir karşıtlık veya mesafe koyma durumu değil, ciddi bir nefret yaşanıyor. Bu da, zaman zaman -Na’ama Margolis vakasında olduğu gibi- bütün çıplaklığıyla ortaya çıkıveriyor.
Bugün nüfusu 7 milyona yaklaşan İsrail’de 1 milyona yakın ultra-ortodoks Yahudinin yaşadığı tahmin ediliyor. Yahudi olmayan 2 milyon kadar vatandaş hariç tutulacak olursa, İsrail nüfusunun beşte biri ultra-ortodoks Yahudilerden oluşuyor, denilebilir. Onların da çoğunluğu Aşkenazi kökenli Yahudiler. Ultra-ortodokslar içindeki Seferad oranının da yüzde 20 civarında olduğu varsayılıyor.
İsrail’deki ultra-ortodoks Yahudiler, belli bölgelerde toplanmış durumdalar. Bunlardan Kudüs’teki Mea Şeraim mahallesi ile Bnei Brak kenti, sıklıkla basında da gündeme gelen yerler.
Kudüs’ün göbeğindeki Mea Şearim (İbranicede: Yüz Kapı) mahallesinin sokaklarında, kadınları “ahlâklı” giyinmeye davet eden yazılar görmek mümkün. Zaman zaman buralara yolu düşen ve kurallardan haberi olmayan yabancı kadınların taşlandıkları da vâki. Mea Şearim, bir nevi ‘kurtarılmış bölge’, hatta Yahudiler içinde bir Yahudi gettosu.
Başkent Tel Aviv ile Petah Tikva arasında yer alan Bnei Brak ise, neredeyse bütün bir kentin ultra-ortodoks riteülleri takip ettiği, takip etmeye zorlandığı, ‘mahalle baskısı’ kavramının adeta kitabının yazıldığı bir ‘laboratuar’ görünümünde. Sadece kadınlara hizmet veren süpermarketlerin açıldığı, bırakın açık-saçık gezmeyi, peruk takan Yahudi kadınların bile sözlü-fiili saldırıya uğradığı bir laboratuar hem de. İsrail gündemini izleyenler, birkaç yıl önceki “Bnei Brak peruk yakma eylemi”ni hatırlayacaktır. Bnei Braklı kadınlar, peruk takmanın dinen uygun olmadığı fetvasından hareketle kentin orta yerinde oluşturdukları peruk dağlarını ateşe vermişti.
Ultra-ortodoks Yahudilerin günlük pratiklerinden örnekleri medyada sıklıkla görmek mümkün. Kadınlarla erkeklerin kamusal alanda kesin ve keskin bir biçimde ayrılmalarını istediklerini zaten biliyoruz. Bunun (ve daha birçok benzer katı kuralda ısrarcı olmalarının) da kaynağı, Tevrat’a bakış açıları:
Tevrat’ın hem şekil, hem de ruh olarak hiçbir şekilde değiştirilemeyeceğini ve hükümlerinin zaman aşımına uğramayacağını savunduklarından dolayı, ultra-ortodokslar, kutsal kitaplarındaki her emir harfiyen uygulama derdindeler.
Geçtiğimiz günlerde Şim’on Peres bile toplumu “dinci baskıya karşı ayaklanma”ya davet etti, ama kimse rüya görmesin, İsrail’deki bu gerilim artarak sürecektir. Bu sorunu halletmenin herhangi bir yolu da yoktur.
Seküler-dindar ayrışması, diğer iki zayıf noktayı beslediği için de en ciddi toplumsal tehlikedir İsrail’in bekası açısından. Ultra-ortodoks Yahudilerin dinsel yorumları, körüklediği koyu ırkçılık yüzünden, hem Yahudi gruplar arasındaki düşmanlığı derinleştiriyor, hem de Filistinlilere karşı nefreti alevlendiriyor. Böylece her üç zaaf noktası da birbirini besleyerek, İsrail toplumunu bir cinnet haline sürüklüyor.
Bu noktada tarihin ve coğrafyanın bir ironisinden söz etmemek olmaz:
Filistinlilerle Yahudiler arasında on yıllardır devam eden gerilim, İsrail toplumunun krizinin su yüzüne çıkmasını da geciktirdi şimdiye kadar. Filistinlilerin İsrail’e karşı verdiği mücadele, Yahudileri de ‘ortak düşman’a karşı birbirine kenetledi. En azından kritik süreçlerde aykırı sesler çıkmadı bu sayede. Tarihi hep çevresine saldırmakla geçen İsrail, vatandaşlarını maruz bıraktığı yüksek dozda militarizm sayesinde, toplumsal çatlakları da ustalıkla gizlemeyi başardı. Dışarıdan bakanların, son yıllara kadar İsrail toplumunu ‘tek parça’ zannetmesi de bu yüzdendi.
Ancak zaman çok hızlı değişiyor. Toplumu “Arap ve Filistin düşmanlığı” zamkıyla birbirine tutturmaya çabalayan Siyonist anlayışı bundan sonra çok daha zor sınavlar bekliyor. Bugüne kadar işe yaramış görünen pansuman tedbirlerin çare olamayacağı kadar büyük ayrışmalar ve yırtılmalar yaşanacak İsrail’de. Ya da zaten yaşanmakta olanlar, daha çok görünür hale gelmeye başlayacak.
Filistinlilerin bu süreci kendi lehlerine çevirip çeviremeyeceğini ise hep birlikte göreceğiz.
(Taha Kılınç, Ocak 2012)
Suriye Bu Hale Nasıl Geldi?
Suriye nüfusunun yalnızca yüzde 12-15′ini teşkil etmelerine rağmen, ülkede iktidarı yaklaşık 40 yıldır ellerinde bulunduran Nusayrîler, herkesin merak konusu. Geçmişten günümüze Nusayrîler’in hikâyesi, “Suriye bu hale nasıl geldi?” sorusunun da cevabı aslında:
Köken olarak Şii mezhebinin 12 imamından on birincisi olan Hasan el-Askerî’nin sadık müridi Muhammed bin Nusayr‘a (ölümü: 873) dayanan Nusayrîlik, uygulamadaki bazı farklılıklar ve Hz. Ali’ye ilahlık atfedecek kadar ileri giden bazı dinsel yorumlar nedeniyle, Şia’nın ana akımından ayrılırlar. Bu durum Nusayrîler’i tarih boyunca hedef haline getirmiş, onlar da kendi içlerine kapanmayı seçmişlerdir.
Haçlı Seferleri sırasında Antakya ve çevresine çekilmek zorunda kalan Nusayrîler, Osmanlı döneminde de Yavuz Sultan Selim’in ‘Şii karşıtı’ politikalarından doğrudan etkilendiler. Anadolu-Mısır ve Anadolu-Hicaz yollarının güvenliğini sağlamak isteyen Yavuz Sultan Selim’in Nusayrîlerin yerine Sünnî Türkmenleri yerleştirme tercihi, Nusayrîler’i Suriye’nin tarihsel merkezlerinden uzaklaştırdı. Bugün ülkenin Akdeniz kıyısındaki şehri Lazkiyye ve çevresinin Nusayrîler’in merkezi haline gelmesi bu uygulamadan sonradır.
Osmanlı İmparatorluğu bölgeden çekilirken, Nusayrîlik hâlâ gözlerden ırak, kendi gettosu içinde yaşayan bir azınlık durumundaydı. Osmanlı’dan sonra Suriye’nin idaresini ele alan Fransızlar, bölgeyi yönetirken Sünnî elitlere yaslanmayı tercih ettiler. Nusayrîler’in -ve genel anlamda Şii-Alevi kesimlerin- yönetimde yer alma, elit sınıflar arasına katılma, ülkenin gidişatında söz sahibi olma gibi bir imkânları yoktu.
Ekonomik, sosyal ve siyasal anlamda ‘kaymak tabaka’, tamamen Sünnîler’den oluşuyordu. Nusayrîler de, tıpkı toplumsal hiyerarşide kendilerine tatmin edici bir yer bulamayan başka sınıflar gibi, gözlerini bir kuruma diktiler: Ordu.
‘Tuzu kuru’ kesimlerin aksine, ezilen ve dışlanan sınıflar askerliği sadece maddî bir kazanç kapısı değil, bir varoluş imkânı olarak gördüler. Askerlik ve onun kazandırdığı ‘vatanı koruma misyonu’ sayesinde artık Nusayrîler de kendilerini ifade edecek bir alan bulmuş oluyorlardı. Bu süreç, çok da uzun olmayan bir zaman dilimi içinde Nusayrîler’in ordu içindeki dengelerden / dengesizliklerden faydalanarak yükselmelerine, nihayet 1970 yılında Hâfız Esed önderliğinde düzenlenen bir darbe ile iktidarı resmen ellerine almalarına yol açacaktı.
Hâfız Esed, iktidarının bir azınlık iktidarı olduğunun, dolayısıyla kritik dengeler üzerinde durduğunun farkındaydı. O da olası riskleri bertaraf etmek ve iktidarını sağlamlaştırmak için iki önemli hamle yaptı: 1) Yönetimi kısmen Sünni elitlerle paylaştı, 2) Ulema sınıfı arasında kendisine bağlı bir kadro yarattı.
Yıllar boyunca Hâfız Esed’in yanıbaşında bulunan birçok ismin (Mustafa Talas, Abdulhalim Haddam, Faruk el-Şara vb.), Suriye’nin önemli Sünnî ailelerine mensup oldukları görülür. Bu şaşırtıcı bir şey değildir. Gerçekten de Suriye Sünnî elitleri, Nusayrîler’e kaptırdıkları iktidarı yeniden ele geçirmek üzere yorucu çarpışmalara girmektense, iktidara ortak olma yolunu tercih ettiler. Bu da, sıradan halk katı mezhepçi politikaların çarkları arasında öğütülürken, Sünnî elitlerin manzarayı izlemekle yetindikleri bir tabloyu ortaya çıkardı.
Hâfız Esed’in ulema kesimini elde etmesi ise çok daha kolay oldu. 1964 yılından beri Suriye müftüsü olarak görev yapan Nakşibendî şeyhi Ahmed Kuftârû, yönetim ile işbirliği yapma konusunda oldukça istekliydi. Kuftârû, Şam’ın merkezinde tesis ettiği medresesinde ‘dinler arası diyalog’ çalışmalarını sürdürürken, Suriye Müftüsü sıfatıyla da Baas rejimini rahatsız etmeyecek bir İslâm anlayışını ülkede yerleştirmek için çalıştı.
Şeyh Ahmed Kuftârû, Esed rejimine yaklaşık 34 yıl hizmet ettikten sonra, 2004 sonbaharında yerine eski Haleb müftüsü ve yine Nakşibendî eğilimli Şeyh Ahmed Bedreddin Hassûn’u bırakarak dünyadan ayrıldı.
Esed ile Suriye halkı arasında ‘köprü’ vazifesi gören bir diğer önemli isim ise Said Ramazan el-Bûtî. El-Bûtî Baas rejiminin ‘kadrolu’ hocaları arasında yer almasa da, Hâfız Esed’e hep çok yakın oldu. 2000 yılı Haziran ayında Esed’in cenaze namazını gözyaşları içinde kıldırmasıyla hafızalara kazındı.
Said Ramazan el-Butî, iki yaşındayken babası Molla Ramazan ile Türkiye-Suriye sınırındaki Botan köyünden Şam’a hicret etmiştir. Şafii mezhebine mensup bir alim olarak, bütün dünyada izlenilen ve itibar edilen bir isimdir. Ancak özellikle son olaylar çerçevesinde el-Buti birçok eleştirinin de hedefi haline geldi. Yıllardır Esed rejimine vermiş olduğu sınırsız ve rezervsiz destek, şimdilerde sert bir biçimde sorgulanıyor.
Gerek Ahmed Kuftârû’nun gerekse el-Bûtî’nin Baas rejiminin ateşli destekçileri olmaları, kendilerinin etnik kökeni düşünüldüğünde de çok anlamlı. Her ikisi de Kürt olan bu isimler, yıllar boyunca Suriye Kürtlerinin durumlarının düzelmesine, vatandaş olarak kabul edilmelerine ve yönetim tarafından muhatap alınmalarına yönelik herhangi bir adım da atmadılar.
Özetle söylemek gerekirse:
Suriye’nin şu anda içinde bulunduğu ve genç nesillerin ölümü göze alma pahasına isyan ettikleri açmazda Suriye’deki bütün kesimlerin (Alevî-Sünnî, sivil-asker, ulema-elit) sorumluluğu bulunuyor. Suriye’de bugün yaşananlar, aynı zamanda yıllar boyunca kendi kazanımları ve menfaatleri uğruna halkın genelinin canının yanmasını önemsemeyen imtiyazlı kesimlere yönelik de bir isyandır.
(Taha Kılınç, Haziran 2011)
İran-İsrail Savaşı Değil, Arap-İran Savaşı!
Sanki ABD ile İran ya da İran-İsrail, her an savaşabilirmiş gibi bir hava doğuruluyor. Ama aslında böyle bir durum yok. Taraflar böyle bir hava doğurmaktan memnun. Bunun hem silah piyasası açısından, hem de iç politika açısından kendileri açısından önemi büyük.
Bunun adı “it dalaşı”dır. Bu gerginlik olmadan ABD’nin körfezde ve Hind okyanusunda işi ne?
Somali’de deniz korsanlığı olacak ki, ABD orada NATO adına, BM desteği ile denetim yapabilsin. O bölgede varolsun. Gerilim olsun ki, ABD Arap ülkelerine silah satsın, üs kursun.
Sonra da bu silahları kullanmaları için vesile oluşturmak gerekiyor.
Maşa varken neden ellerini ateşe uzatsınlar ki!
Baksanıza ne güzel, ABD bir anda Irak’ı terk etti. ABD’den boşalan yeri İran aldı.
Şimdi İran’la Arapları çarpıştırmak gerek.
ABD ve İngiltere Türkiye’yi yanına almalı, İsrail Araplara yardım etmeli.
Şii-Sünni, Arap-Kürt savaşı olmalı. Ne kadar çok unsur karışırsa savaşa o kadar iyi. Ne kadar uzun sürerse o kadar iyi, Ne kadar çok kan dökülürse o kadar iyi. Şeytan bu durumdan memnun olacak.
İran’ı içeri çekip boğacaksın ki, arkasından İran’a, demokrasi getirmek adına bir de iç isyan çıkarsınlar. Sonra da Afganistan ve Irak’ın başına gelen İran’ın da başına gelsin.
İsrail bu aşamada bir Arap-İsrail savaşı istemez. Arap-İran savaşı onun için daha önemlidir.
Suudi Arabistan ve körfez ülkeleri ha bire silahlanıyorlar. Petro dolarlar silah sektörüne gidiyor. Göreceksiniz önümüzdeki beş yılda ya bu ülkelere bir saldırı olacak ya da bu ülkelerdeki bu silahlar bir yerlere atılması için uygun bir ülke bulunacak. Bir 3. ihtimalse bunlar depolarında çürüyecekler. Sonra BM eski silahların imhası yönünde bir tavsiye kararı alacak ve bu silahların kontrollü imhası için yine yabancı şirketler devreye girecekler. Ve sonra yeniden yine silah satacaklar.
Ah! Hele bir İran Araplara saldırsa, Araplar İran’ı vursalar. İsrail’i en çok mutlu edecek gelişme bu. Bakarsınız bunlar birbirine saldırmayınca, birileri bunlar adına bir yerleri bombalayabilirler.
Hele de bu çatışma hac mevsimine denk gelirse, hele bir de buna Mehdi, Mesih tartışması eklenirse. Araplar eğer bu silahları komşularına karşı kullanmak için alıyorlarsa çok fazla, yok, İran’a karşı kullanmak için alıyorlarsa çok az!
Batılılar, öteden beri Arapların elinde fazla bırakmamaya özen gösteriyorlar. Bu paraları bir şekilde ellerinden almak gerekiyor. Zaten petrol parasının büyük bir bölümü petrol şirketlerine gidiyor. Arama teknolojisi, sondaj, rafine, taşıma, satış, hepsi petrol tekelinin elinde. Araplara bunun dörtte biri bile kalmıyor. Bu para karşılında Araplara silah veriyorlar, şimdi inşaat yapıyorlar. Altyapı, üstyapı, 3 liralık işi 10 liraya yapıyorlar. Elektronik, uçaklar, otomobil filan derken, kalan paralarını da bu tekelin kontrolündeki bankalara çekiyorlar. Yoksa bu paralar Arapların elinde kaldığı takdirde, ya İslami kuruluşlar, ya da Müslüman ülkelere gidebilir.
Batıya “okusun” diye gönderilen prensler kadın-kız, oyun derken tezgaha getiriliyor. Tehdit-şantaj bu işler götürülüyor.
İran, Irak ve Suriye üzerinden Lübnan’a uzanan bir çizgide, Arap yarımadasının kuzey hattında aktif. Doğuda belli bir Şii nüfusu var. Özellikle Bahreyn İran açısından önemli. Güneyde Yemen İran açısından önemli. Aslında Selefi-Şii hesaplaşması, Afganistan’da da var, Çeçenistan’da da.
Çatışmanın sacayağının bir ucunda Şia var, öteki ucunda Selefilik. 3. ayağı ise tasavvuf. Bu akımlar 3 ülke arasında paylaşılıyor. Türkiye, İran, Suudi Arabistan.
Göreceksiniz Şiilik ve Selefilik hesaplaşması, Arap Baharının yaşandığı ülkelerde de kendini gösterecek. Eğer Müslümanlar, göz göre göre bu tuzağa düşerlerse yazıklar olsun. Müslümanları üzüp, şeytanı memnun etmeyelim.
Selâm ve dua ile.
(Abdurrahman Dilipak, Yeni Akit, 2012-01-27)

