RSS

İstanbul’un Bilinmeyen Yüzü

Tarih: Jun 25 2012

İstanbul sevdalısı Haldun Hürel, İstanbul’un kitabını yazdı. İstanbul’u 7 yıl boyunca Rumelifeneri’nden Bakırköy’e kadar karış karış gezen, yaklaşık 20 kilometrelik surlarını içten ve dıştan yürüyerek dolaşan, taşlarına dokunan, resimlerini çizen Hürel, kitabında, okurları yaklaşık 2600 yıllık bu yaşlı kentte ilginç bir yolculuğa çıkarıyor. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi öğretim görevlisi Hürel’in İstanbul’u Geziyorum Gözlerim Açık adlı kitabı Dharma Yayınları’ndan piyasaya çıktı.

Kitapta, 2600 yıldan daha eski bir tarihi olan İstanbul’un tarih sahnesine çıktığı günlerden bu yana heyecan ve serüvenlerle dolu efsaneleri, duyulmadık anıları, köşede bucakta unutulup kalmış öyküleri, irili ufaklı sayısız tarihi ve mimari eserleri, semt semt, sokak sokak anlatılıyor. Önemli eserlerin kroki ve resimlerine de yer verilen kitapta, ayrıca İstanbul’un karşılaştığı felaketler, hüküm sürmüş Roma ve Latin imparatorları ile padişahlar ve İstanbul Belediye Başkanlığı’nın öyküsü de yer alıyor.

Kitapta, İstanbul’un fazla bilinmeyen yönlerine de yer veriliyor. Bunlardan bazıları şöyle:

  • Fatih Sultan Mehmet’in kente girdiği güne dek kentliler birey olarak kendilerine “Romaioi” yani “Romalı” diyorlardı. Hatta, İstanbul’un fatihi 2. Mehmet’in diğer bir unvanı da “Roma İmparatoru”ydu.
  • Beyoğlu ilk kez 1856-57’de aydınlatıldı. O güne dek İstanbul geceleri kapkaraydı. Sadece belirli günlerde ve Ramazan gecelerinde bazı meydanlar ile önemli geçiş yerleri, katrana batırılmış bezlerin yakılmasıyla aydınlatılırdı.
  • Beyoğlu’ndaki ilk fotoğraf stüdyosu, Kevork ve Vichen Abdullah biraderler tarafından Sultan Abdülmecit döneminde 1858’de açıldı.
  • 1869’da Şehremini Server Paşa, ilk kez atlı tramvayı İstanbullularla tanıştırdı. Bu tramvaylar, kente elektrikli tramvayların girdiği 1914’e dek kullanıldı.
  • İstanbul’da ilk otomobil, 1895’te Basra mebusu Zehirzade Ahmet Paşa tarafından kullanıldı.
  • İstanbul doğumlu gençler ilk kez, 5. Murat zamanında askere alınmaya başlandı.
  • 10 Kasım 1918’de ilk kadın tiyatrocular sahnelerde görüldü.
  • Artık işlevselliğini yitiren Topkapı Sarayı, 18 Ekim 1924’de, Ayasofya ise 1935’te müzeye dönüştürüldü.
  • 1932 yılında “Konstantinopolis” adı yasaklandı ve bunun yerine kentin resmi adı “İstanbul” oldu.
  • Kaime adı verilen ilk kağıt paralar, Abdülmecit devrinde 1839’da piyasaya sürüldü. O zamanlar bu paralara “Kaime-i buteber-i nakdiye” deniyordu. Osmanlı ilk sahte parayla 16. yüzyılda 2. Selim döneminde tanıştı. Bunlara “Kızık akçe” diyorlardı.

EN BÜYÜK TÜRBE: Hürel’in araştırmasına göre, İstanbul’un en büyük türbesi, Hatice Turhan Sultan Türbesi. Sirkeci’ye giden yol üzerinde bulunan türbe, 1663 yılında bitirildi. Kütlesi orta boyda bir cami gibi görünen türbe, aslen bir Rus olan ve Ünlü Kösem Sultan’a armağan olarak saraya getirilen Hatice Turhan adına yaptırıldı. Türbenin içinde çoğu minik sultan ve şehzadelere ait 44 sandukanın yanı sıra Osmanlı Padişahlarından “4. Mehmet, 2. Mustafa, 2. Ahmet, 1. Mahmut, 3. Osman ve 5. Murat”ın mezarları da bulunuyor.

4. MURAT’IN TAŞ TAHTI: Topkapı Sarayı’nın bahçesinde yer alan taş taht da İstanbul’un gizemli ve sevimli eserlerinden birisi. Topkapı Sarayı’nın bahçesindeki hekimbaşı kulesinin arkasına dayanan taş tahtın, bahçedeki oyun ve müsabakaları izlemek için Sultan 4. Murat’ın çocukluk yıllarında yaptırdığı sanılıyor. Kösem Sultan ile 1. Ahmet’in çocuğu olan ve 11 yaşında padişah olan 4. Murat’ın taş tahtı, çok yalın ve süssüz görüntüsü, oturma yerinin küçüklüğüyle dikkati çekiyor. Taş tahtın yaslanma yerinde sultanın gücünü anlatan bir kitabe bulunuyor.

700 YILDIR KULLANILAN KİLİSE: Fener’in tepelerinde bulunan Aziz Maria kilisesi ise İstanbul’da 700 yıldan fazla zamandır hala kilise olara kullanılan tek eser olma özelliğini taşıyor. Hürel’in araştırmasına göre, Bizans İmparatoru 8. Mikael Paleologos’un meşru olmayan kızı Maria Paleologina, daha önceden var olan bu kiliseye 1282’de son şeklini vermişti. Bu kilise o yıllarda henüz yirmi yıllık bir yapıydı ve 1261’deki işgalci Latinlerin İstanbul’dan kovulmalarından hemen sonra imparatorun amcası Isaacos Doukas tarafından yapılmıştı. Maria, “tüm kutsal tanrı anası” adına bağışladığı bu kilisede, kendi yaptırdığı manastıra kapanmış ve ömrünü burada tamamlamıştı.

125 SEBİL’DEN 30’U AYAKTA: Kitapta, İstanbul’un simgelerinden olan sebillerle ilgili olarak da ilginç bilgiler yer alıyor. Buna göre, ilki 1503’te 2. Beyazıt döneminde Eftalzade Seyyid Hamüdiddin Efendi adlı bir Şeyhülislam tarafından yaptırılan sebillerin sonuncusunu ise 1896’da Nermidil Kalfa yaptırdı. Sebil geleneğinin sürdüğü 400 yılda yaptırılan 125 sebilden sadece 30’unun ayakta olduğu belirlendi.

MİMAR SİNAN 98 YAŞINDA YAPMIŞTI: Nişancı semtinde bulunan Nişancı Mehmet Paşa Camii ise büyük usta Mimar Sinan’ın anıtsal nitelikteki güzel eserlerinden biri olma özelliğini taşıyor. Nişancı semtinde Hasan Fehmi Paşa caddesi üzerinde bulunan camiyi, Sinan’ın ölümünden yaklaşık 1 yıl önce 98 yaşındayken yaptığı biliniyor. Bu semtin en görkemli anıtsal eserlerinden biri olan caminin, her yönüyle büyük ustanın estetik dolu çalışmalarını yansıttığı belirtiliyor.

BİZANS İMPARATORLARININ TRAJİK ÖLÜMLERİ

Kitapta, Bizans imparatorlarının kötü kaderlerine de yer veriliyor. Buna göre, 395-1453 yılları arasında hüküm süren 107 imparatordan sadece 34’ü ecelleriyle öldü. Bu imparatorlardan bazılarının trajik öyküleri şöyle:

  • 491 yılında hastalanarak komaya giren Zenon, öldüğü sanılarak hazırlanan lahtin içine konuldu. Mezarında dirilen Zenon, acı ve korku içinde kendini ısırarak parçalayarak öldü.
  • Phokas Aksaray’da 610 yılında bir kazanda yakılarak idam edildi.
  • 711 yılında 2. İustinianus idam edilirken, 820 yılında 5. Leon‘un, 969 yılında 2. Nikeperos‘un kafası kesildi.
  • Romanos Diogenes‘in 1072’de Kınalıada’da önce gözleri oyuldu, sonra da acı içinde ölüme gönderildi.
  • 1. Andronikos‘un ise elleri kesilip gözleri oyuldu. Saçı sakalı yolunup feci şekilde öldürülen 1. Andronikos’un cesedi ayaklarından bir ağaca asıldı.
  • 5. Aleksios ise Latin işgalciler tarafından 1204 yılında Beyazıt’taki anıt sütunun üstünden aşağı itilerek öldürüldü.

(2005)

Kızlar Ağası

Tarih: Jun 24 2012

Kızlar ağası, Harem ağası ya da Darüssaade ağası Osmanlı Devletinde haremden sorumlu olan yüksek düzeydeki görevliye verilen isimdi. Kızlar ağası padişah ve sadrazamdan sonra Osmanlı Devletinin 3. en yüksek görevlisiydi. Sarayın, cinsel işlevi yok edilmiş (hadım edilmiş) siyah ırktan olan erkek köleleri arasından seçilirdi. Padişahın huzuruna gerektiği zaman çekinmeden çıkabilme yetkisine sahipti. Kızlar ağası padişahın huzurunda samur bir kürk giyerdi. Sarayın güvenliğini sağlayan Baltacıların kumandanlığını yapardı. Padişahla sadrazam arasında ve padişahla Valide Sultan arasındaki haberleşmeyi sağlardı. Hareme yeni cariyelerin alınması, haremdeki nikah, sünnet düğünü ve doğum törenlerinin düzenlenmesi hep Kızlar ağasının sorumluluğu altındaydı. Önceleri Kızlar ağasının konumu beyaz ırktan bir köle olan Kapı ağasından daha düşüktü. Ancak özellikle 17. yüzyılda nüfuzları çok arttı. Padişaha olan yakınlığı nedeniyle protokoldeki yerleri zamanla Kapı ağasının da üzerine çıktı.

Kızlar ağası her zaman siyah ırktan bir erkekti. Osmanlı sarayında her zaman yüzlerce siyah köle görev yapardı. Bu siyah kölelerin cinsel işlevleri ergenliğe ulaşmadan önce yok edilmiş (hadım edilmiş) oluyordu. Osmanlılar bir erkeğin hadım edilmesini İslam dinine aykırı kabul ettikleri için kendileri bu köleleri hadım etmezlerdi ama önceden hadım edilmiş köleleri satın almakta bir sakınca görmezlerdi. Hadım edilmiş siyah köleler genellikle Mısır ve Sudan gibi ülkelerden Mısırlı Hıristiyan veya Yahudi köle tüccarları tarafından İstanbul’a getirilip pazarlanırlar, bazen de saraya hediye olarak sunulurlardı. Bazı siyah köleler kendileri için daha yüksek imkânlar bulmak amacıyla kendi istekleri veya ailelerinin istekleri üzerine hadım edilip köle olurlardı. Diğer siyah köleler ise bazen bir suç işledikleri için ceza olarak, bazen de köle tüccarları tarafından ele geçirilip hiçbir suç işlemedikleri halde kazanç amacıyla hadım edilip köle olarak satılırlardı.

Hadım edilmiş siyah kölelerin Osmanlı sarayında yaygın şekilde görev almalarının birçok nedeni vardı: Öncelikle kadınlarla cinsel ilişki kuramamaları sebebiyle haremde görev yapmalarında bir sakınca görülmüyordu. Ayrıca erken yaşta hadım edilmiş oldukları için daha yumuşak bir kişiliğe sahip olduklarına inanılıyordu. Hiçbir zaman çocukları olmayacağı için ve hiç akrabaları da olmadığı için padişah ve saraya olan sadakatlerinden kuşku duyulmuyordu. Hareme gelen bu siyah köleler en aşağı rütbede hizmete başlarlardı. Sonra sırasıyla acemi ağası, nöbet kalfası, ortanca, hasıllı, on ikinci hasıllı, yaylabaşı gulamı, yeni saray baş kapı gulamı olurlar ve en başarılı olanları Kızlar ağası olarak atanırdı. Görevden alındıkları takdirde Mısır’a gönderilerek onlara ömür boyu bir maaş bağlanırdı.

(Vikipedi)

Suudi Arabistan Tarihi

Tarih: Jun 06 2012

Eski Arabistan

Suudi Arabistan’ın tarihi kökleri Arap Yarımadası’ndaki erken dönem uygarlıklara kadar uzanmaktadır. Akdeniz ve Güneydoğu Asya arasındaki eski ticaret yolları üzerinde bulunan Suudi Arabistan toprakları İslam dininin de doğum yeridir.

Arabistan, yüzyıllar boyunca çevresinde kurulan ve yıkılan, bugünkü Irak sınırları içinde kalan Babil, Nil Vadisi boyunca kurulan eski Mısır Krallıkları ve eski Yemen şehir devletleri gibi çeşitli uygarlıklar arasında adeta bir kavşak vazifesi görmüştür. Bölgedeki en eski izler, M.Ö. 4000 yıllarında gelişmiş bir ticaret kolonisi olarak bilinen Dilmun uygarlığına kadar gitmektedir. Basra Körfezi adaları olan bugünkü Bahreyn topraklarında kurulan Dilmun, Mezopotamya ve Güney Asya’daki Hint Vadisi uygarlıkları arasındaki ticaret yolunun önemli duraklarından biri olarak varlığını 2000 yıldan fazla sürdürmüştür. M.Ö. 1600 civarında bir Mezopotamya uygarlığı olan Kassitiler tarafından işgal edilen Dilmun, bu tarihten sonra zenginliğini ve önemini giderek yitirmiştir.

Bölgede gelişen bir diğer Arap gücü Mina Krallığıdır. M.Ö. 1000 yıllarında Asir ve güney Hicaz’da Kızıldeniz kıyılarında kurulan devletin başkenti, bugün Yemen topraklarında kalan Karna’dır (Şadah). Ticaretle geçinen ve göçebe aşiretlerinden kurulu Mina Krallığı, önce kuzey Hicaz’ı kontrol eden Dedan Krallığı tarafından işgal edilmiş, ardından tüm bölge Nabatilerin eline geçmiştir. Başkenti, bugün Ürdün topraklarında bulunan ünlü tarihi kent Petra olan Nabatiler, bu kentin bir benzerini, Arap yarımadasının kuzey batısında yeralan Madein Saleh’i –ki sözkonusu kaya şehir bugünkü Suudi Arabistan’ın en önemli tarihi mekanlarından biridir- kurmuş ve burayı önemli ve zengin bir ticaret merkezi haline getirmişlerdir. M.S. 6. yy. dan itibaren güney Irak’ta hüküm süren Lakmid hanedanı, Arap yarımadasının yeni hakimi olmaya başlamıştır.

6. yy.da bölgenin önemli bir kenti durumuna gelen Mekke, Yemen ve Akdeniz uygarlıkları arasındaki ticaret yolu üzerinde büyük bir merkez ve aynı zamanda o dönemde çok tanrılı dinlere inanan bölge Araplarının da hac mekanı olarak bilinmektedir.

İslamiyetin Doğuşu

Hz. Muhammed, 571 yılında Mekke’de, bölgenin etkin aşiretlerinden Kureyş aşiretinin bir üyesi olarak dünyaya gelmiştir. İslam inanışını başlangıçta Mekke’de yaymaya başlayan Hz. Muhammed, 622’de Medine’ye hicret etmiş, bundan 8 yıl sonra ise bölge aşiretlerini biraraya getirmeyi başararak İslamiyeti kabul eden Mekke’ye 630’da yeniden dönmüştür. Hz. Muhammed’in 632’de ölümünden sonra başlayan Dört Halife Devri’nde, Mekke ve Medine’den yayılan İslam dini bir imparatorluğa dönüşerek 100 yıl içerisinde İspanya’dan Hindistan ve Çin’in bazı bölgelerine kadar geniş bir coğrafyaya hakim olmuştur. 661 yılında İslam İmparatorluğunun siyasi merkezinin Emevi Halifeleri tarafından ilk kez Arap Yarımadası’nın dışına, Şam’a taşınması, Arabistan’ın İslam kültür ve iktidar odaklarının periferisine itilmesine neden olmuştur.

1269 yılına gelindiğinde, Mısır Memlükleri Hicaz bölgesinin tamamını kontrolleri altına almışlardır. Osmanlı İmparatorluğu’nun 1517’de Mısır’ı işgali üzerine Hicaz da Osmanlı toprağına katılmış, ancak ne Memlüklerin ne de daha sonra Osmanlıların etkisi Arap Yarımadasının merkezi Necd’e (Najd) kadar tam anlamıyla uzanabilmiştir. Bölge yüzyıllarca Bedevi aşiretlerinin egemenliğinde kalmıştır.

Vahhabi İnanışı ve Suudilerin Yükselişi

Suudi Devleti’nin kuruluşu, Arap Yarımadası’nın merkezinde 1744’te başlamıştır. Bugünkü Riyad’ı da içine alan, ülkenin orta kesimi olan Necd bölgesinin hakimi konumundaki Muhammed bin Suud, siyasi gücünü bir din adamı olan ve İslamiyette inanılagelenden farklı bir doktrin geliştiren Muhammed Abd Al-Vahhab ile birleştirerek yeni bir mevcudiyet ortaya çıkarmıştır. 18. yy. başlarında bugünkü Riyad’a yakın Ad Driyah’da oluşturulan bu ikili yapıdaki idari anlayış, bugün de Suud hanedanının yönetiminin temelini oluşturmaktadır.

19. yy. boyunca Suudiler Arap Yarımadası’nın diğer bölgelerinde hakim aşiretlerle çatışmışlardır. Bunların başlıcaları, kuzeydeki Hail bölgesinde Raşidi, Hicaz’ın bir bölgesini yöneten ve Hz. Muhammed’in soyundan gelen Şerif aşiretleri ve doğuda Al Hasa’daki Osmanlı kuvvetleridir. 19. yy.’ın ikinci yarısında güçlenen Raşidi’ler Riyad’ı ele geçirmişler, Necd bölgesinde kontrolü tesis ederek, Suudi ailesini Kuveyt topraklarına sürgüne yollamışlardır.

Henüz 22 yaşındayken Suud aşiretinin başına geçen Abdülaziz Al Suud 1902’de 55 adamıyla bölgeye dönerek Riyad kalesi Masmak’ı bir gece baskınında ele geçirmiş ve Necd’in yeniden Suud hakimiyeti altına alınmasını sağlamıştır. 20. yy. başlarında Ortadoğu’ya giderek daha fazla hakim olan ve I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı İmparatorluğu ile savaş halinde bulunan İngilizlerin etkisiyle güçlenen Abdülaziz Al Suud sırasıyla 1913’te Al Ahsa, 1921’de Jebel Shammar, 1924’te Mekke, 1925’te Medine ve 1926’ta Asır’ı hakimiyeti altına alarak, önce 1926’da kendisini Hicaz Kralı ilan etmiş, 1932’de ise feth ettiği toprakların tümünü birleştirerek Suudi Arabistan’ı kurmuştur. Türkiye Cumhuriyeti 3 Ağustos 1929 tarihi itibariyle Hicaz ve Necd Krallığı ile imzalanan Dostluk ve Barış Anlaşması ile bu ülkeyi resmen tanımış ve diplomatik ilişki kurmuştur.

Kral Abdülaziz Dönemi (1932-1953)

Kral Abdülaziz Al Suud, askeri ve siyasi alanda kazandığı başarıyı kuruluş yıllarında ekonomik alana yansıtamamıştır. Bu dönemde, finansman yetersizliği, siyasi bölünmeler, güvenlik endişeleri, yönetim alanındaki zaaflar, ekonomik yapının eksikliği ülkenin en önemli meseleleri haline gelmiştir. Kral Abdülaziz bu dönemde hakimiyetini, güç ve otonomiyi göçebe Bedevi kabilelerinin elinden alıp, kilit noktalara aile bireylerini yerleştirerek ve ülkenin çeşitli bölgelerinde etkin ailelerin kızlarıyla çok sayıda evlilik yapmak suretiyle hanedana katarak sağlamlaştırmıştır. 1938 yılında ülkenin doğusunda petrol bulunması Suudi Arabistan açısından bir dönüm noktası olmuştur. II. Dünya Savaşı nedeniyle petrol ticareti bir dönem zarar görmüş ve elde edilen gelir kısıtlı kalmışsa da 1950’li yıllardan itibaren süratle artarak ülkenin alt yapısını oluşturabilecek, halkın temel sosyal ihtiyaçlarını karşılayacak seviyeye ulaşmıştır.

Kral Abdülaziz Ortadoğu ülkeleriyle ilişkilerini güçlendirirken, dış politika bağlamında ABD ve İngiltere’ye yakın duran bir anlayış benimsemiştir. II. Dünya Savaşında müttefikleri destekleyen Suudi Arabistan, İran Körfezi sahilinde bulunan Dhahran kenti yakınlarına bir ABD üssü kurulmasına izin vermiştir. Suudi Arabistan 1945 yılında BM’e üye olmuş ve aynı yıl yeni kurulan Arap Ligi’ne katılmıştır. İsrail’in kurulmasına diğer Arap ülkeleriyle birlikte muhalefet eden Suudi Arabistan 1948-49 Arap-İsrail savaşına ise kısıtlı destek vermiştir. 1950 yılında ARAMCO (Arab-American Oil Company) adlı petrol şirketiyle imzalanan ve anılan şirketin gelirinin %50’sinin doğrudan Suudi Arabistan devletine aktarılmasını öngören anlaşmadan sonra ülkenin petrol geliri muazzam ölçüde artmış ve Suudi Arabistan zenginleşmeye başlamıştır. 1951 yılında Dhahran’daki Amerikan üssünün varlığını devam ettirmesi, ABD ile yapılan ve silah yardımını da içeren Karşılıklı Savunma Yardımı Anlaşması kapsamında kabul edilmiştir.

Kral Suud Dönemi (1953-1964)

Kral Abdülaziz’in 1953 yılında ölümünü müteakip en büyük oğlu Prens Suud tahta geçmiş ancak kardeşleri Faysal ve Talal ile aralarındaki sürtüşme ülkenin siyasi yaşamının ciddi şekilde gerilmesine neden olmuştur. Soğuk savaş dönemine denk gelen iktidarı boyunca tarafsız bir siyaset izleyen Kral Saud, 1955 yılında Türkiye, Irak İran, Pakistan ve İngiltere tarafından kurulan Bağdat Paktı’na (Bağdat Paktı 24 Mart 1959 tarihinde Irak’ın çekilmesi üzerine 18 Ağustos 1959 tarihinde üye ülkelerin kararıyla Merkezi Anlaşma Örgütü –CENTO adını almıştır) muhalefet etmiştir. Aynı yıl Endonezya’da Bandung’da toplanan Bağlantısızlar Konferansına Suudi Arabistan temsilci göndermiştir. 1955 Ekim’inde Mısır’la Karşılıklı Savunma Anlaşması imzalayan Suudi Arabistan, 1956 Süveyş Kanalı krizinden sonra İngiltere ve Fransa ile diplomatik ilişkileri askıya almış, bu ülke tankerlerine petrol vermeyi kesmiştir. 1957 yılında Kral Suud’un ABD’yi ziyareti sonrasında iki ülke arasında 1951 yılında silah satışı karşılığı Dhahran hava üssünün kullanım iznini 5 yıl uzatan anlaşma tekrar ve son defa 5 seneliğine uzatılmıştır. 1962 yılında sona eren sözkonusu anlaşma ABD’nin tüm taleplerine rağmen 1990 yılına kadar yenilenmemiştir.

Saud bin Abdulaziz al Saud

King Abdul Aziz (Ibn Saud)  ve Franklin D. Roosevelt – 1945

1960 yılında Bağdat’ta biraraya gelen Suudi Arabistan, Irak, İran, Venezuela ve Kuveyt petrol ihracatında ortak politikalar geliştirmek ve bunları koordine etmek, fiyat istikrarını sağlamak amaçlarıyla OPEC’i (Organization of Petroleum Exporting Countries – Petrol İhrac Eden Ülkeler Kuruluşu) kurmuşlardır. Kral Suud yönetiminin son yıllarında, özellikle 1960’dan sonra, Suudi Arabistan’ın Mısır’la ilişkieri bozulmaya başlamış, iki ülkenin Yemen’deki ihtilalde karşı güçleri desteklemeleri ilişkileri daha da germiştir. Kral Suud’un ekonomi alanındaki başarısızlığı ve Cumhurbaşkanı Nasır yönetimindeki Mısır’ın Arap dünyası üzerinde artan etkisine karşı izlediği pasif dış politika 1964 yılında hanedan içerisinde alınan bir karar ve bunun ulema tarafından da desteklenmesiyle tahttan indirilmesine neden olmuş, yerine kardeşi Faysal geçirilmiştir.

Kral Faysal Dönemi (1964-1975)

Kral Faysal döneminde Suudi Arabistan’ın istikrarlı bir biçimde artan petrol geliri beş yıllık ekonomik programlar çerçevesinde ülkenin imarında kullanılmış, ulaşım, eğitim, sağlık alanlarında dünyanın gelişmiş ülkelerindeki standartlara ulaşılmıştır. 1967’de, “Altı Gün Savaşı” olarak adlandırılan Arap-İsrail çatışması öncesinde Arap ülkeleri ve İsrail arasındaki gerginliğin had safhaya ulaştığı dönemde, Kral Faysal Mısır Cumhurbaşkanı Nasır’a her türlü desteği verdiğini bildirmiş, ayrıca Ürdün’e, bir İsrail saldırısına karşı koymak üzere 20.000 asker göndermiştir. Aynı yılın Haziran ayında Suudi Arabistan ABD ve İngiltere’ye petrol ihracını kesmiştir. Arap ülkelerinin yenilgisi sonrasında petrol sevkiyatına yeniden başlanmıştır. 1967’nin son aylarında yapılan Arap Zirvesi’nde Mısır Yemen’den çekilmeyi kabul etmiş, karşılığında Suudi Arabistan, bu ülkenin Süveyş Kanalı’nın kapatılması nedeniyle uğradığı ekonomik zararı gidermek amacına yönelik büyük çaplı bir yardıma girişmiş, ayrıca yedi yıl süren sınır çatışmalarından sonra Temmuz 1970’de Yemen Hükümetini resmen tanımıştır. Bu dönemde İsrail’e karşı pan-islam hareketini destekleyen Kral Faysal, ülke içinden gelen baskılarla ABD’nin İsrail’e verdiği desteği kınayan açıklamalarda bulunmuştur. Bu durum, 1971 yılında Suudi Arabistan ve diğer beş Körfez ülkesinin, 17’si ABD olmak üzere 23 batılı petrol şirketiyle beş yıllık anlaşma imzalamasına engel teşkil etmemiştir.

King Faisal – US President Richard Nixon – Pat Nixon – May 1971

1973 Arap-İsrail savaşına az sayıda birlik ve silahla katkıda bulunan Suudi Arabistan, savaş sonrasında İsrail’i destekleyen ülkelere karşı petrol ambargosu uygulanması kararının mimarı olmuş, 1973 petrol krizine yol açan gelişmeler petrol fiyatlarının dünya çapında bir anda dört kat artmasına neden olmuştur. Fiyat artışı ve ARAMCO’nun hisselerinin büyük bölümünün, dolayısıyla şirket yönetimindeki ağırlığın Suudi Arabistan hükümetine geçmesi, ülkenin petrol gelirlerinde yeni bir artışı beraberinde getirmiş, bu da ekonomik kalkınmayı hızlandırmıştır.

Kral Halid Dönemi (1975-1982)

Mart 1975’te Kral Faysal’ın, aile içi bir suikast neticesinde öldürülmesinden sonra tahta kardeşi Prens Halid geçmiştir. Ancak, Kral Halid’in sağlık sorunları Veliaht Prens Fahd’ı iktidarın asıl gücü haline getirmiştir. 1976’dan sonra ARAMCO’nun adım adım tüm hisselerini satın alan Suudi Arabistan nihayet 1980’de şirketin tüm kontrolünü ele geçirmiştir. Ancak, bu dönemde elde edilen petrol geliri ülke kalkınmasından ziyade, batıda bazı yatırımlara ve silahlanmaya ayrılmış, sonuçta ülke içinde enflasyon ve sonuçları bugün de hissedilen sosyal ve ekonomik sorunlar artmaya başlamıştır.

Mısır’ın, 1977 yılında Enver Sedat yönetimiyle birlikte İsrail’e yanaşması ve 1979’da bu ülkeyle Camp David’de barış anlaşması imzalamasının ardından Suudi Arabistan, Mısır’a tüm yardımları kestiği gibi diplomatik ilişki seviyesini de düşürmüştür. Aynı yıl İran’da yaşanan İslam Devrimi ve Mekke’deki Kutsal Cami’nin 250 silahlı militan tarafından işgal edilmesi eylemi Suudi hükümetinin iç ve dış tehditlere karşı kırılgan olduğunu ortaya koymuştur. 1981 yılında Suudi Arabistan ve beş Körfez ülkesi, ekonomik gelişmeyle birlikte ortak savunma anlayışını da getiren Körfez İşbirliği Konseyi’ni kurmuşlardır. Bu dönemde bölge istikrarına ilişkin ortak endişeler ABD ve Suudi Arabistan’ı birbirine yakınlaştırmıştır. 1981 yılında ABD’nin erken uyarı sistemli AWACS uçaklarını Suudi Arabistan’a satışı İsrail’de endişe yaratmıştır.

Kral Fahd Dönemi (1982-2005)

1982 yılında Kral Halid’in ölümü üzerine Prens Fahd tahta geçmiştir. Fahd, yönetimde ülkenin geleneksel İslami değerlere bağlılığını yitirmeden hızlı kalkınmaya devam edecek bir anlayışı benimsemiştir. 1986 yılında “İki Kutsal Cami’nin Koruyucusu” unvanını alan Kral Fahd, batı yanlısı ve militan dini anlayışa karşı bir siyasi imaj oluşturmaya çalışmış ancak, gerek içeride gerek dışarıda çeşitli güçlüklerle karşılaşmıştır. Temmuz 1987’de Mekke’de İran’lı Şii hacılarla Suudi polisi arasındaki çatışmada çoğunluğu Şii 400 kişinin ölmesi, İslam Devrimi’nden sonra zaten gerilen Suudi Arabistan-İran ilişkilerini daha da zora sokmuştur. İran birkaç sene boyunca Suudi Arabistan’a hacı göndermeyi kesmiştir. İki ülke ilişkileri ancak 1990’larda düzelme eğilimi göstermeye başlamıştır.

Kral Fahd, iç politikada, bir anlamda yönetim erkinin paylaşılması anlayışını getiren bir değişiklikle 1993’de yürütme kararlarının danışılacağı bir organ olarak Şura Meclisini kurmuştur. Kral tarafından atanan ve 60 üyeden oluşan Meclis’in üye sayısı ve yetkileri yıllar içerisinde arttırılmıştır. Irak’ın 1990 Ağustos’unda Kuveyt’i işgalinin Suudi Arabistan üzerinde askeri, siyasi ve ekonomik bir dizi etkisi olmuştur. Dini kesimlerin muhalefetine rağmen hükümet, binlerce ABD askerinin ülkede konuşlandırılmasına izin vermiştir. Ülkedeki dini kesimlerce “Kutsal topraklarda müslüman olmayan askerlerin varlığı” şeklinde algılanan ABD askeri gücü hükümet ve ulema ile onu destekleyen muhafazakar kesim arasında gerginlik sebebi olmuştur.

Körfez savaşı sonrası Suudi Arabistan, dünya petrol pazarında Irak ve Kuveyt’in üretim dışı kalmasından kaynaklanan açığı kapatmak üzere petrol üretimini arttırmıştır. Ancak, ABD’nin Körfez savaşı boyunca Suudi Arabistan’ı korumak amacıyla yaptığı askeri harcamalar karşılığında bu ülkeden talep ettiği 51 Milyar ABD Doları, 1983 yılından beri verilen bütçe açığının etkilerini göstermesi ve petrol fiyatlarındaki düşüş hükümetin sosyal harcamaları, savunma giderlerini kısmasına ve uluslararası bankalardan borç almaya başlamasına neden olmuştur. Tüm ekonomik sorunlarına rağmen 1994 yılı boyunca Suudi Arabistan, İran’ın ve diğer OPEC üyelerinin petrol üretimini kısarak fiyatların yükseltilmesi taleplerine karşı durmuştur. 1990’ların sonuna kadar bu politikasını sürdüren Suudi Arabistan, Mart 1999’da OPEC içerisinden gelen baskıya daha fazla direnemeyerek bir sene boyunca üretimin azaltılmasına razı olmuş, bu çerçevede kendi üretimini %7 oranında düşürmüştür.

Kral Fahd, uluslararası alanda faaliyet gösteren İslami kuruluşların en büyük destekleyicilerinden birisi olmuş, ülke içinde de özellikle, hac ve umre amacıyla bu ülkeye gelen ve sayıları her yıl giderek artan milyonlarca ziyaretçinin akın ettiği Mekke ve Medine’deki kutsal alanların düzenlenmesi, bu bölgelerdeki havaalanı ve limanların genişletilmesi projelerini hayata geçirmiştir. Kral Fahd’ın 1981 yılında, henüz Veliaht Prens iken Arap-İsrail sorununun çözümü ve Filistin’in bağımsız bir devlet olarak tanınması amacıyla ortaya attığı sekiz maddelik Barış Planı 1982’de Fas’ın Fez kendinde düzenlenen Arap Ligi Zirvesi’nde kabul edilmiştir. Keza, Kral Fahd 1989’da Lübnan iç savaşını sona erdiren Taif Anlaşması’nın imzalandığı, Lübnan Parlamento üyelerinin biraraya getirildiği Taif Toplantısı’nın da girişimcisi ve evsahibi olmuştur. 1992 yılında Bosna Hersek’te devam eden savaşın sona erdirilmesi için yoğun çaba harcayan Kral Fahd, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından hemen sonra, aralarında Tacikistan, Türkmenistan, Özbekistan’ın da bulunduğu bölgedeki müslüman ülkelerle diplomatik ilişki tesis edilmesini sağlamıştır.

1995 yılında Suudi Arabistan ve Yemen Hükümetleri arasında, yıllardır devam eden ve zaman zaman küçük ölçekli çatışmalara da sahne olan sınır sorununun müzakereler yoluyla çözüme kavuşturulması anlayışı kabul edilmiş ve bundan beş yıl sonra 2000’de varılan bir anlaşmayla Suudi Arabistan-Yemen sınırı kesinlik kazanmıştır. Bu arada, 1998 yılında Suudi Arabistan’ın Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ile arasındaki tartışmalı sınır bölgesinde petrol üretimine başlaması bu ülkeyle arasında gerginliğe neden olmuştur. BAE, 1999 yılında Suudi Arabistan’da düzenlenen ve anılan petrol üretim sahasının açılış töreninin yapılacağı Petrol Bakanları Toplantısı’nı boykot etmiştir.

1995 yılında kısmi felç geçiren Kral Fahd, Ocak 1996’da ülke yönetimini kardeşi Veliaht Prens Abdullah’a devretmiştir. Kral Fahd’ın kısa bir süre sonra tekrar görevi devralacağını açıklamış olmasına rağmen olumsuz seyreden sağlık durumu nedeniyle günlük siyaseti Veliaht Prens Abdullah yürütmeye devam etmiştir.

Suudi Arabistan’da 1990’lı yıllar boyunca hükümetin politikalarına ve ABD askeri varlığına karşı muhafakazar kesimin tepkileri sürmüştür. Bu durum zaman zaman ABD ve Suudi Arabistan arasında da gerginliğe neden olmuştur. Suudi hükümeti özellikle terörle mücadele alanında ciddi adımlar atmışsa da muhafazakar kesimlerin taleplerine de belirli ölçüde yanıt vermek durumunda kalmıştır. Hükümete muhalefet, yine yönetim tarafından atanan dini liderlerden geldiği gibi ülke dışında faaliyet gösteren radikal dinci gruplardan da gelmiştir. Eylül 1994’te, iki aşırı muhafazakar din adamının tutuklanmasını protesto eden büyük bir grup din adamı ve akademisyen polis tarafından gözaltına alınmış, hemen ardından Ekim ayında, ulema içerisindeki radikal eğilimlerin engellenmesi amacıyla hanedan mensuplarının üye olarak atandığı bir Yüksek İslam İşleri Konseyi kurulmuştur. 1995 yılı içerisinde de ülkedeki çok sayıda ilahiyat fakültesinin üst düzey yöneticileriyle Ulema Meclisi üyeleri görevlerinden alınarak yerlerine daha ılımlı olarak kabul edilen isimler atanmıştır.

Bu dönemde Suudi Arabistan bir dizi terör eylemine sahne olmuştur. Mayıs 2003’te Riyad’da yabancıların yaşadığı bir sitenin içine sokulan bomba yüklü araçların patlaması ve 26 kişinin ölümüne sebebiyet verilmesiyle başlayan olaylar zinciri, aralarında ABD’nin Cidde Başkonsolosluğu ve Al-Khobar’daki petrol rafinerisinde çalışan yabancıların yaşadığı bir siteye yapılan eylemler de dahil olmak üzere çok sayıda terör saldırısıyla devam etmiştir. Sayısı yüzlere varan, daha ziyade batı ülkelerinden gelerek Suudi Arabistan’da çalışan yabancıların ölümüyle sonuçlanan bu olaylar, 29 Aralık 2004’te bir kişinin ölümüne neden olan Riyad’daki İçişleri Bakanlığı binasına yapılan bombalı araç saldırısıyla büyük ölçüde sona ermiştir.

Suudi yönetiminin karşısındaki şiddetli muhaliflerden biri de, zengin Suudi bir işadamının oğlu olan ancak, 1992’de ülkeden sınırdışı edilen ve 1994’te Suudi Arabistan vatandaşlığından çıkartılan Osama bin Laden’dir. 11 Eylül 2001 saldırılarının arkasındaki isim olarak bilinen ve El-Kaide terör örgütünün de kurucusu olan bin Laden, Suudi Arabistan’daki çok sayıda terör eyleminin de sorumlusu olarak kabul edilmiştir.

11 Eylül saldırısı, Suudi Arabistan ve ABD ilişkilerini zora sokan bir diğer olay olmuştur. Saldırıyı gerçekleştiren 19 teröristin 15’inin Suudi Arabistan vatandaşı olması bu durumun başlıca nedenlerinden biridir. ABD’nin 2001’de Afganistan’a ve 2003’te Irak’a müdahalesiyle birlikte Suudi Arabistan, ABD’nin ülke topraklarındaki üslerini kullanımına kısıtlamalar getirmiş, nihayet Eylül 2003’te tüm ABD askeri birlikleri Suudi Arabistan’ı terk etmişlerdir.

2003 yılında arka arkaya gelen terör eylemleri ve özellikle Riyad’da gerçekleştirilen intihar saldırıları toplumda ve yönetimde bir sorgulama ve özeleştiri sürecini başlatmıştır. Aşırılığın önlenmesi, hoşgörü ve diyalog kültürünün geliştirilmesi, vatandaşların karar alma sürecine katılımının sağlanması amacıyla reform yapılması çağrılarında bulunulmuştur. Bu gelişmeler, ABD başta olmak üzere batılı ülkelerin de baskılarıyla, Veliaht Prens Abdullah’ın ülke gündemine soktuğu ekonomik ve sosyal reform programı toplumun ilerici kesimlerinden gelen taleplerle genişlemesine ve bir ölçüde ivme kazanmasına olanak sağlamıştır. Ancak, sözkonusu değişim muhafazakarların ve ulemanın da ters yönde harekete geçmelerine yol açmıştır. Sonuç itibariyle reform tartışmaları, ülke gündeminde tutulmakla birlikte, somut bir değişime dönüşmekten ziyade yapılacak reformların ölçüsü, kapsamı ve nasıl yapılacağı hususlarıyla sınırlı kalmıştır. Veliaht Prens Abdullah toplumda kamplaşmayı önlemek ve değişim konusunda ortak payda oluşturmak amacıyla farklı kesimleri biraraya getiren Ulusal Diyalog Süreci’ni başlatmıştır.

2004 yılında artan terör eylemleri nedeniyle Suudi Arabistan yönetimi terörle mücadele alanında gerek ülke içerisinde gerek uluslararası alanda daha ciddi, kararlı ve samimi bir çaba sergilemeye başlamıştır. Artırılan fiziki güvenlik önlemlerinin yanısıra, fikri ve mali temelde de terörle mücadele etme gayreti içine girilmiştir. Özellikle basın yoluyla, dinsel hoşgörü ve İslam’ın şiddeti reddettiği yönünde mesajlar topluma verilmeye çalışılmıştır. 2005 yılının hemen başında 60’a yakın ülke ve uluslararası örgütün katılımıyla Riyad’da gerçeklştirilen terörle mücadele konulu konferansta Suudi Arabistan, uluslararası terörle mücadele merkezi kurulması önerisini ortaya atmıştır.

Veliaht Prens Abdullah, 2003 yılından başlayarak hızla yükselen petrol fiyatlarının getirdiği bütçe rahatlığıyla ekonomik alanda yeni bir süreç başlatmıştır. 2004 yılında bütçe 1983 yılından beri ilk kez fazla vermiştir. 26 Milyar Dolarlık bütçe fazlası kamu borçlarının azaltılmasının yanısıra, altyapı ve eğitim projelerine ayrılmıştır.

Eğitim eksikliği, sosyal anlayış, ayrıca ekonomik yapının yabancı iş gücüne dayanması gibi çeşitli nedenlerle on yıllar içerisinde süratle artan işsizlik sorununa bir çare olarak 2000 yılında gündeme gelen “Suudileştirme programı”na 2004 yılında hız verilmiştir. Ekonomik ve sosyal yaşam içerisinde çeşitli sektörlerde istihdam edilen Suudi vatandaşı sayısının yasa hükümleriyle artırılması temeline dayalı sözkonusu programın önemli ayaklarından birini oluşturan mesleki ve teknik eğitime 2004 ve 2005 yılı bütçelerinden önemli miktarda para ayrılmıştır.

Veliaht Prens Abdullah’ın, “temkinli dengeleme ve çeşitlendirme” olarak özetlenebilecek dış politika anlayışı 2004, 2005 yıllarında daha belirgin olarak ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu bağlamda, Rusya, Çin ve AB ülkeleriyle ilişkiler çeşitli açılımlarla geliştirilmeye çalışılmıştır.

Komşusu Irak’daki çatışmaların bir iç savaş ve parçalanma sürecine dönüşmesi ihtimali Suudi Arabistan’ı giderek artan endişeye sevk etmiştir. Irak’ın toprak bütünlüğü, egemenliği ve siyasi birliğinin korunması yönünde hareket eden Suudi yönetimi, Irak’taki Şii güçlenmesinden duyduğu rahatsızlığı da açıkça ortaya koymuştur.

Kral Abdullah Dönemi (2005- )

Sağlık durumu uzunca bir süre bozuk giden Kral Fahd’ın 1 Ağustos 2005 tarihinde vefat ettiğinin açıklanması üzerine tahta Veliaht Prens Abdullah geçmiştir. Yönetimdeki bu değişim 2005 yılı sona ermeden iç ve dış politika üzerindeki etkisini göstermeye başlamıştır. Kral Abdullah’ın Veliahtlığı döneminde başlattığı, ancak söylem düzeyinin ötesine pek geçmeyen reform süreci fiili adımlarla da güçlenmeye başlamıştır. Ülkede anayasal monarşiye geçilmesini talep eden siyasi reform yanlısı, hüküm giymiş üç Suudi’nin Kral tarafından affedilmesi ve doğrudan Kral’a bağlı olarak görev yapacak İnsan Hakları Komisyonu kurulması, bu bağlamda ilk etapta görülen en somut iki gelişme olmuştur. Kral Abdullah, tahta geçişini müteakip, kilit noktalarda gerçekleştirdiği yeni atamalar ve aldığı kararlarla da devlet mekanizması üzerindeki etki ve kontrolünü güçlendirmiştir. Bunlara paralel olarak, halkı üzerinde sahip olduğu güven, itibar ve sevgiyi daha da artıracak, genel af, tüm çalışanların maaşlarının artırılması, ülke içi petrol fiyatının %30 oranında düşürülmesi, milli gün kutlaması gibi bir dizi popüler olarak nitelendirilebilecek kararlar almaktan da geri kalmamıştır.

Suudi Arabistan 1993 yılında başlayan Dünya Ticaret Örgütü’ne (DTÖ) üyelik sürecini 2005 yılında tamamlayarak 11 Aralık 2005 tarihi itibariyle DTÖ’nün 149. üyesi olmuştur. Kral Abdullah’la birlikte dış politikasında belirgin bir hareketlenme görülen Suudi Arabistan, çevresinde gelişen olaylara izleyici olmaktan ziyade daha aktif olmayı amaçlayan bir siyaset izlemeye başlamıştır. Irak, İsrail-Filistin, Lübnan, Suriye ve İran meselelerinde etkin bir siyaset izlemeye çalışan Suudi Arabistan bölgede yaşanan gelişmeler karşısında özellikle Mısır’la eşgüdüm ve yakın işbirliği içerisinde hareket etmeye de özen göstermektedir.

Bölge siyasetinin ötesinde, genel anlamda Suudi Arabistan’ın uluslararası ilişkilerini çeşitlendirme arayışına giren Kral Abdullah, tahta geçmesinin ardından ilk dış ziyaretini Çin, Hindistan, Malezya ve Pakistan’a yapmıştır.

Kral Abdullah’ın 2006 Ağustos ayında ülkemize gerçekleştirdiği resmi ziyaret, bir Suudi Arabistan Kralı’nın 40 yıl aradan sonra gerçekleştirdiği ilk ziyaret olmuştur. Sözkonusu ziyaret sonrasında ikili ilişkilerde yaşanan gelişmeler hız kazanmıştır. Ziyaretin üzerinden henüz bir sene geçmişken, Kral Abdullah 9-10 Kasım 2007 tarihlerinde ikinci kez ülkemizi ziyaret etmiştir.

Sayın Cumhurbaşkanımız da 3-6 Şubat 2009 tarihlerinde Suudi Arabistan’a resmi bir ziyaret gerçekleştirerek ve ardından Kral Abdullah Bilim ve Teknoloji Üniversitesi’nin açılışına katılmak üzere 2009 Eylül ayında bu ülkeyi tekrar ziyaret ederek, Kral Abdullah’ın ziyaretlerine karşılık vermiştir. Sayın Cumhurbaşkanımızın 2009 Şubat ayındaki ziyareti, 19 yıl aradan sonra Suudi Arabistan’a Cumhurbaşkanı düzeyinde yapılan ilk ziyaret olarak tarihi nitelikte olmuş ve ilişkilere yeni bir ivme kazandırmıştır.

Ayrıca, son dönemde Sayın Başbakanımız 18-20 Ocak 2010 ve 8-9 Mart 2010 (Kral Faysal Ödül Töreni) tarihlerinde; Sayın Bakanımız ise 1-3 Ocak 2010 ve 8 Kasım 2010 tarihlerinde Suudi Arabistan’ı ziyaret etmiştir. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Saud Al Faisal da 11-12 Ocak 2011 tarihlerinde ülkemizi ziyaret etmiştir.

(T.C. Riyad Büyükelçiliği, 2011)

Yıldızlar Geceleri Neden Kırpışıyor?

Tarih: May 25 2012

Yıldızların göz kırpıyormuş gibi ışıklarının kırpışmasının sebebi, çok uzaktan geliyor olmaları ve atmosferimizdir. Yeryüzünde nispeten ılınan hava devamlı olarak yükselme meylindedir. Bu durum gece de devam eder. Yıldızların zayıf ışıkları bu yükselen hava dalgası içinde kırılırlar. Bazen gözümüze tam olarak ulaşamazlar, yani kesik kesik gelirler. Bu evimizdeki sıcak radyatörün veya bir ateşin ya da yazın çok sıcak yolların üzerindeki yükselen havanın arkasındaki şekillerin görüntüsünü dalgalandırmasına benzer. Gerçi görülebilir gezegenlerden gelen ışıklar da yükselen hava dalgaları ile kırılır ama onların ışıkları daha güçlü olduklarından gözümüze ulaşmada kesinti olmaz ve göz kırpmazlar.

Türkler Müslümandır Dolayısıyla İnsan Sayılmaz

Tarih: May 24 2012

Winston Churchill’in lafıdır bu. Hani 1953 yılında hem Nobel Barış hem de Nobel Edebiyat Ödüllerine aday gösterilen, İngiltere eski Başbakanı, adı bir buçuk karış boyunda, Afyon sucuğu eninde bir puroya verilen, 1915 yılında, Deniz Kuvvetleri Birinci Lordu’yken Anzakları, İngiliz’in tüysüz oğlanlarıyla Hindistan’la Burma’dan gelen delikanlıları Osmanlı siperlerine saldırtan, temiz bir sopa yedikten sonra da geri çekilme emri veren, kuyruğunu bacaklarının arasına kıstırıp geri dönen, görevinden kovulan zat-ı muhterem! Allah’tan 1953’de Nobel Barış Ödülü’nü alamadı ama Edebiyat ödülünü aldı. Batı dünyasının en ulu kahramanları arasındadır Churchill. Hoş Doğu dünyasıyla, Kuzey ve Güney’de yaşayanlar da onu pek bir sever. Amma 1915 yılında Çanakkale’yi ve Boğazları ele geçirip Osmanlı’yı un ufak etmek isterken dayak yemeye başlayınca, bu barış sever devlet adamı Avam Kamarasında ayağa kalkar ve ne der biliyor musun?

Savaş hukukuna göre zehirli gaz kullanmak yasaktır; biliyorum. Amma zehirli gazı insanlara karşı kullanmak yasaktır! Türkler Müslüman’dır. Dolayısıyla da insan sayılmaz hiçbiri! Yani, Türklere karşı rahatça zehirli gaz kullanabiliriz!

Hadi bu söz, tek başına, Batılı emperyalist devletlerin hukuk anlayışına bir örnek oluşturmaz diyorsan, başka örnekler de arz etmek mümkündür: Türkiye Cumhuriyeti bugün de yürürlükte olan 1959 Londra ve Zürih anlaşmaları ve bu anlaşmalara dayanan, Kıbrıs’ın genel yasal durumunu belirleyen 1960 Lefkoşa Antlaşmasından kaynaklanan haklarına dayanarak 1974’te binlerce Türk’ün adada EOKA ve diktatör bozuntusu Samson tarafından katledilmesini önlemek amacıyla çıkarma yapınca birdenbire işgalci ve de barbar ilan edilir. Halbuki dönemin Başbakanı rahmetli Bülent Ecevit, İngiltere’ye gitmiş, söz konusu anlaşmaların altında imzası bulunan İngiltere’ye “gelin birlikte çıkalım adaya” demiş ama İngiltere yan çizmişti. Yetmez mi dedin? Peki. Bugün Azerbaycan topraklarının yüzde 20’si Ermeni işgali altındadır değil mi? Ne bu işgale ne de işgal sırasında Ermenilerin Gence ve Hocalı’da yaptıkları katliamlara Batı gıkını çıkarmamıştır! Ne var ki, aynı Batı, kanıtlanamayan bir Ermeni soykırım iddiasıyla Türkiye’yi uluslararası arenalarda sıkıştırmakta, oy avcılığına soyunan Sarkozy gibi zibidiler, yasa çıkarıp Türkiye’yi ipe çekmeye kalkışmaktadır.

Son bir örnek daha mı istiyorsun! Peki. George W. Bush! ABD tarihinin herhalde en cahil Başkanı’nın Irak petrollerini mideye indirmek için ezeli ve ebedi tilki İngiltere’yle düzenlediği, uluslararası hiçbir hukuka dayanmayan Irak işgali! Hani insan hakları? Hani Evrensel Hukuk kavramları? Nerede bunlar? Batının çöp tenekesinde. Onun için ülkeni Batı ölçülerine göre yargılama hiçbir zaman! Sokaklarda “Hepimiz Ermeni’yiz” falan diye de bağıracaksan, önce “hepimiz Azeriyiz!” diye bağırmayı dene Gence ve Hocalı’yı gözünün önüne getirerek! O zaman inandırıcı olabilirsin belki.

(Aziz Üstel, Mayıs 2012)