Güneşi Özler Türkiye
Mayınların arasında, doğuda bir sınır köyü. 25 yıldır iki tarafın arasında kalan çaresiz insanlar. Zorunlu göç uygulaması nedeniyle doğup büyüdükleri topraklardan, köklerinden ayrılmak zorunda kalan Altun aileleri, köklerinden koparak bir bilinmeze doğru yola çıkarlar. Davut Altun, ailesiyle birlikte kaçak yollardan da olsa en kısa zamanda Norveç’e gitmeyi istemektedir. Haydar Altun ve ailesi içinse göç yolu İstanbul’a doğrudur. Yolculuk başlamıştır. Bitmek bilmez fıtınalardan geçip gelmiş, yollarını kaybetmiş, çaresizce bir çıkış arayan insanların, kendi güneşinden koparılmış ve geleceğin bilinmezliğinde kaybolmuş çocukların, bir göçün hikayesidir. Her türlü ayrımcılığa ve ötekileştirmeye karşı duran, savaşın, kavganın, kendine benzemeyeni hor görmenin sorunun ta kendisi olduğunu söyleyen bu filmde anlatılan hepimizin, memleketimizin, Türkiye’nin hikayesidir.
Misafir İşçiden Göçmene
30 Ekim 1961 Almanya’daki Türk toplumunun göç hikâyesinin başlangıcıdır. 2011 yılında yarım asırlık bir geçmişi geride bırakan bu olguyu, kimi zaman hüzünlü, kimi zaman trajik, kimi zaman da başarı dolu hikâyeler süslemiştir. Göç eden vatandaşlarımızın birçoğu aynı hedefi paylaşmaktaydı; birkaç yıl çalışıp, para biriktirmek ve o parayla memleketlerinde daha iyi bir düzen kurmayı düşünmekteydiler. İstanbul Sirkeci Tren Garından davul zurnayla yolcu ettiğimiz ilk vatandaşlarımızı Almanya‘da bandolarla karşıladılar. Ellerinde tahta bavullarla Almanya’ya ayak basan ilk Türk işçilerin samimi bir şekilde karşılanmaları, aynı zamanda meşakkatli bir sürecin başlangıcının da habercisiydi. Daha çok kırsal bölgelerden göç eden vatandaşlarımızın eğitim seviyelerinin düşük olması, aslında daha ilk günden itibaren birçok sorunu da beraberinde getirmiştir. Başta dil sorunu olmak üzere, haklarını arayamamaları, dertlerini tam olarak ifade edememeleri günlük yaşamlarında büyük problemlere yol açmaktaydı.
Göçün Tarihçesi
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Alman ekonomisin hızlı bir şekilde büyümesi ve buna paralel olarak da yeterli işgücü olmamasından dolayı ülkede işçi açığı ortaya çıkmıştır. Alman politikacılar bu sorunu yurt dışından işçi getirerek çözmeyi amaçlamışlardır. Bu düşünceyle Almanya ilk işgücü anlaşmasını İtalya ile (1955), daha sonra İspanya, Yunanistan (1960) ve Türkiye (1961) ile imzalamıştır. Ardından bu anlaşmalar Fas (1963), Portekiz (1964) ve Tunus (1965) ile de imzalanmıştır. Türkiye’den işçi alımının en önemli nedenlerinden biri, Doğu Almanya’nın 13 Ağustos 1961′ de Berlin Duvarının inşaatına başlamasıdır.
Bu nedenle Batı ve Doğu Almanya arasında geçişlerin bir anda durması var olan işçi sıkıntısının daha da önemli boyutlara ulaşmasına neden olmuştur. Almanlar ülkelerine çalışmak üzere gelen insanları sadece geçici işçi olarak gördükleri için, Alman toplumunda Türkler misafir işçi (Gastarbeiter) olarak adlandırılmıştır. Bu düşünce çerçevesinde müzakerelerde, Türk işçilerinin Almanya’da sadece iki yıl süreyle kalmaları ve çalışmaları öngörülmüş, daha sonra yeni gelecek işçiler ile yer değiştirmeleri hedeflenmişti (Rotasyonmodel). Fakat uygulanmak istenen bu strateji gerçekleşmemiş ve Alman işadamlarının istekleriyle 1964 yılında bu madde iptal edilip, Türk işçilerin Almanya’da daha uzun kalmalarının önü açılmıştır. Bu süreçte Almanya’da yaşayan Türk vatandaşlarının sayıları düzenli bir şekilde artmıştır.
İstatistiki verilere göre 1961 yılında yalnızca 6.800 Türk vatandaşı Almanya’da ikamet etmekte iken, bu rakam 1971 yılında hızlı bir şekilde 652.000‘e ulaşmıştır . Beklenmedik bir şekilde gerçekleşen yoğun göç, Almanları farklı kararlar alma noktasına getirmiştir. Hem göç rakamlarındaki hızlı artış, hem de dünyadaki olumsuz ekonomik değişimler, 1973 deki ekonomik bunalım, 23 Kasım 1973 yılında Federal Almanya’nın işgücü göçünü resmen durdurmasına neden olmuştur (Anwerbestopp). Türk misafir işçilerinin yüzde 70′i ülkeye 1970-1973 yılları arasında gelmiştir. 1955-1973 yılları arasında ise Almanya’ya toplam 14 Milyon yabancı gelmiş ve aynı dönemde 11 Milyon yabancı ülkelerine tekrar geri dönmüştür.

Türk İşçilerin Almanya Göçü
Almanya’nın işgücü göçünü durdurma kararı, çalışma amacıyla gelmek isteyen Türk vatandaşlarının önünü bu dönem itibarıyla kapatmıştır. Ancak aile birleşimi hakkından yararlanan mevcut göçmenler, aile fertlerini Almanya’ya alarak bu ülkedeki Türk nüfusun artışının devam etmesini sağlamışlardır. Bu haktan yararlanan bölünmüş olan aileler tekrar birleşmeye başlamış ve Türklerin artık bu ülkede daha uzun kalacaklarının ilk sinyalleri verilmiştir. 1981 yılı itibarıyla Almanya’daki Türk Nüfusu 1.998.534‘e ulaşmış ve bu nüfusun 37% si Almanya’da doğmuştur. Artık bu ülkelerde doğan ve yetişen bir üçüncü kuşak olgusu meydana gelmiştir. Bu kuşak diğerlerinden farklı bir bağla bulundukları ülkelere bağlandıklarından Türk toplumunun Almanya’daki konumu farklı bir boyuta taşınmıştır. Türkler bu gelişmeler neticesinde sosyal ve dini ihtiyaçlarını gidermek için, dernekler kurmaya başlamışlardır.
Nüfusun bu derecede artması Alman makamlarını göç konusunda yeni stratejiler geliştirmeye yöneltmiş ve 1981 yılında Türkiye’ye yurda dönüşü teşvik uygulaması gibi bir çalışmaya sevk etmiştir. Bu düşüncenin temelleri her ne kadar Sosyal Demokrat Parti (SPD) ve Liberal Parti (FDP) koalisyonunda atıldıysa da, uygulama Hristiyan Demokrat Parti (CDU/CSU) ve Liberal Parti (FDP) Koalisyonu öncülüğünde gerçekleşmiştir. Bu düşünce ile ülkelerine geri dönen yabancılara “geri dönüş primi” adı altında emekli sandığına ödenen meblağların iadesi ile geri dönüş teşvik edilmiş olacaktı. Ancak uygulanan bu stratejiler Türk nüfusunun değişiminde herhangi bir rol oynamamıştır.
Teşvik primi alarak geri dönenler olmasına rağmen, Türk nüfusunun demografik yapısı artık Alman nüfusunun demografik yapısına benzer özellikler göstermekteydi. 60′lı yıllarda daha çok tek yaşayan erkek profiline sahip olan misafir işçi nüfusu, süreç içerisinde aile birleşimiyle ülkeye gelen eşler ve çocuklarla birlikte Alman toplumunun aile yapısına yakın bir duruma gelmiştir. Bu gelişmeler neticesinde, vatandaşlarımızın ülkelerine geri dönmeleri daha uzun bir sürece yayılmakta ve nüfus düzenli bir şekilde artmaktaydı. Bunun sebebi olarak;
- Doğum oranının Türk vatandaşları arasında yüksek olması
- Aile birleşimi kapsamında Türkiye’den yeni göçlerin olması
- Çocukların eğitim durumları göz önünde bulundurularak Türkiye’ye ilk etapta geri dönmek istememeleri gösterilmektedir.
Alman İstatistik Kurumu’nun verilerine göre 2006 yılı sonunda Federal Almanya’da toplam 6,75 Milyon yabancı yaşamakta ve Türkler 1.739 Milyon nüfus ile yabancılar arasındaki en büyük grubu oluşturmaktaydı. Bu istatistik çifte vatandaş ya da Alman vatandaşı olan Türkleri içermemektedir. Bugün Federal Almanya’nın demografik yapısında gelinen nokta ise ayrı boyut kazanmıştır. Buna göre; Almanya’da yabancı sayısı 15,6 Milyona ulaşmış olup toplumun yüzde 20′ si yabancı uyruklu insanlardan oluşmaktadır . Bu demektir ki her beş vatandaştan biri ya yabancı, ya da köken olarak yabancı uyrukludur. Türkler, yabancılar arasında en büyük orana sahip grup durumundadır. Bugün itibariyle Almanya’nın nüfusunun yüzde 3,4′ü Türklerden oluşmaktadır . 2,8 milyon Türkün yaklaşık yarısı Almanya’da doğmuştur. Bu rakamlar, artık Almanya’daki Türklerin misafir işçi statüsünden yerleşik konuma geçtiklerine dair bir kanıttır. Almanya Türkleri yarım asırlık göç sürecinden sonra artık toplumun bütün kademelerinde roller üstlenerek, ülkenin vazgeçilmez bir parçası haline gelmişlerdir.
(www.gocsempozyum2011.org)
Sidreden Kaynayan Nehirler
Hadiste ‘Dört nehir Cennet’ten geliyor’ denmekte ve bunlardan birinin Nil nehri olduğu, Tarihçe-i Hayat’ta bildirilmektedir. Diğer üç nehir hangileridir? Ve Nehirlerin Cennetten gelmesi ne demektir?
Kur’ân-ı Kerîm’de Cennet ile nehir kavramları hep yan yana ve iç içe geçer. Cennetin nehirlerle şenlendirildiği sıkça kaydedilir. İşte bir âyet: “Îmân eden ve sâlih amel işleyenleri müjdele: Altlarından nehirler akan Cennetler onlarındır.”
Âyetü’l-Kübrâ’da, isim verilmeksizin, dört nehrin Cennetten çıktığı rivâyetine yer veriliyor ve bu rivâyet Nil nehri örnek alınarak îzah ediliyor. Bu îzahta, Kamer Dağı (Cebeli Kamer) denilen bir dağdan çıkmakta olan Nil nehrinin altı aylık sarfiyatı dağ şeklinde toplansa ve buzlansa, o dağdan daha büyük olacağı; halbuki dağdan o nehre ayrılan yerin altıda birden daha az olduğu; yağmurun az yağdığı ve sıcak iklimin hâkim olduğu suya hasret topraklarda bir nehrin bin yıllardır böyle aynı ölçüde hiç durmaksızın akmasına rağmen sarfiyatının bozulmamasının, âdî sebeplerin ötesinde, ancak bozulmayan bir muvâzene, eşsiz bir denge ve âhenkle mümkün olabileceği nazara verilir; bu dengenin ancak ‘gaybî bir Cennetten çıkarmak’ sûretiyle kurulduğu beyan edilir ve söz konusu rivâyetin doğruluğu ispat edilir.
CEBEL-İ KAMER
İslâm kaynaklarına göre Nil Nehri, Ekvator’un güneyinde kalan Cebel-i Kamer’den (Ay Dağı) çıkar. Bu dağdan çıkan on nehir, beşer beşer olmak üzere aynı bölgede iki göle dökülmektedir. Bu göllerin her birinden bir veya birkaç nehir çıkıp kuzey yönünde akarak üçüncü bir göle karışır ve bu gölden itibaren de, Mısır Nil’i başlar.
Günümüz kaynaklarında Nil Nehrinin kaynağı olarak Ekvator çizgisinde yer alan ve Afrika’nın en büyük ve en önemli gölü olan Victoria Gölü gösterilmektedir. Bu göl 68 bin km2’lik alanıyla dünyanın ikinci büyük tatlı su gölüdür. Uganda, Tanzanya ve Kenya’nın bu göl ile sınırı bulunur. Nil Nehrinin en uzaktaki kaynağı olarak da Burundi’deki Doğu Afrika Göller bölgesinde yer alan Kagera Irmağı gösterilir. Bu ırmak Tanzanya, Raunda ve Uganda’nın sınırlarını oluşturduktan sonra Victoria Gölüne katılır.
Yirminci Söz’de ise; Nil, Dicle ve Fırat gibi büyük ırmakların hakîki kaynaklarının dağlar olmasının mümkün olmadığı; çünkü faraza söz konusu dağlar tamamen su kesilse, ya da koni şeklinde birer havuz olsalar, o büyük nehirlerin böyle süratli ve yoğun akışlarına muvâzeneyi bozmadan birkaç ay ancak dayanabilecekleri; o yoğun sarfiyata çoğu zaman toprak tarafından bir metre içinde tamamen yutulan yağmur suyunun kâfî bir gelir ve kaynak olamayacağı; öyleyse, büyük nehirlerin kaynaklarının âdî, tabiî ve tesâdüfî bir iş olmadığı beyan edilir ve Fâtır-ı Zülcelâl’in bu nehirleri pek hârika bir sûrette gayb hazînesinden akıttığı kaydedilir. Daha sonra; “O üç nehrin her birine her vakit Cennetten birer katre damlıyor ve bundan dolayı bereketlidirler” meâlindeki hadîsin bu sırra işâret ettiği vurgulanır.
Buhârî’de Mâlik b. Sa’saa (ra) rivâyetiyle vârid olan meşhur Mi’rac hadîsinde, Peygamber Efendimiz (asm), Sidre-i Müntehâ’ya geldiklerinde Sidre ağacının aslından; ikisi zâhir, ikisi bâtın olmak üzere dört nehrin kaynaklandığını gördüğünü ve Hazret-i Cebrâil’e (as): “Ey Cibrîl! Bu dört nehir nedir?” diye sorduğunu; Cebrâil’in de (as): “Bâtınî nehirler Cennettedirler. Zâhirî nehirler ise, Nil ile Fırat nehirleridir!” diye cevap verdiğini beyan eder.
İngiliz Kaşifler ve Nil’in Kaynağı: Çok eski çağlardan beri Nil Nehri ve kaynağı insanların merakını çekmişti. 1850 yılında Samuel Baker Nil Nehri’nin kaynağını bulma teşebbüsüne girişmiş, ancak başarılı olamamıştı. Nil’in kaynağını bularak insanlığın bilgisine ilk defa sunan David Livingstone‘dur. Livingstone, 1842 yılından 1873 yilina kadar Afrika’nin içlerinde yaptığı gezilerde Nil’in kaynağını bulmuş ve Afrika’nın bilinmeyen kısımlarını insanlığın gözleri önüne sermiştir. Bu gezisi sırasında Kongo ve Zambezi nehirlerini de bulmuştur. Levingstone öldükten sonra, Henry Morton Stanley onun araştırmalarını devam ettirerek, 1870-1894 yılları arasında Uganda, Kenya ve Kongo’nun iç kısımlarını gezmiş, Afrika’nın bir bakıma keşfedilmesine, dolayısıyla da Avrupa devletlerinin kıyılardan içerilere hücumuna sebep olmuştur.
Bu rivâyetlerle gelen haberleri Risâle-i Nur aydınlığında birleştirdiğimizde; bu gaybî bereket işinde Nil, Fırat ve Dicle nehirlerinin adlarının âdetâ temsîlen geçtiğini; hadîsin diğer dünyâ nehirlerini dışarıda bırakmadığını söylemek mümkündür. Yani bu rivâyetlerden; Sidre ağacından kaynaklanarak yeryüzünde temessül eden iki nehrin, yeryüzündeki bütün nehirlere bereket getirdiğinin mânâ itibariyle ifâde edildiğini; ancak Peygamber Efendimiz’e (asm) muhatap olan toplumca bilinen Nil, Dicle ve Fırat nehirlerinin telaffuz edildiğini söylemek, hadîsin hikmetine daha muvafık görünüyor. Zâten, Yirminci Sözdeki ilgili satırlar dikkatle incelendiğinde, hadîsin ve rivâyetlerin umûmî bir çerçevede îzah edildiği, bereketin üç nehirle sınırlandırılmadığı görülecektir. Üstad Hazretlerinin, “Şöyle azim ırmaklar.” ifâdesi tüm nehirleri kapsar mahiyettedir.
Tüm Coğrafi keşiflere rağmen Nil Nehri, gizemini ve kaynağını hala korumaktadır.
Binâenaleyh, bu hadîste sözü edilen gaybî bereketten, söz gelişi Kızılırmak, Yeşil ırmak, Trakya’nın Tuna nehri, Rusya’daki Volga nehri. vs. bütün dünya nehirlerinin hissesini yok saymamız mümkün gözükmüyor. Dev akışlı ırmakların, bereketlerini, görünen dağlar perdesi arkasında gaybî bir hazîneden aldıkları; ancak hadîsin belâgatı gereği bütün ırmakları temsîlen, o civarda çok iyi tanınan iki veya üç ırmağın isminin zikredildiği anlaşılmaktadır.
Kim Bu Selefiler?
Bugünlerde medyayı takip edenler, İslâm dünyasını oluşturan çeşitli siyasal ve dini yapılanmaların içinde bir gruptan -biraz da ürkek ifadelerle- bahsedildiğini duyacaklardır: Selefiler.
Kelime anlamı itibariyle Selefi, “Öncekilerin, yani Son Peygamber ve arkadaşlarının yolunu izleyen kişi” demek. Selefiler’e göre, Son Peygamber ve arkadaşlarının çağından sonra dünya bozulmuş, dinin temel kaynakları ile insanların arasına sayısız engel girmiş, insanlar artık gerçekleri en duru ve saf şekliyle göremez hale gelmişlerdir; dolayısıyla dinin en doğru biçimine ulaşmak için gayret göstermek şarttır.
İki tip Selefilik’ten söz edilebilir: İbn Teymiyye’den bugüne uzanan, günümüzde Suudi Arabistan’ın resmi dini görüşü olan Selefilik ve Mısır merkezli modern Selefilik.
Suudi Arabistan Selefiliği’nin atası İbn-i Teymiyye, Hanbeli mezhebine mensup bir din adamıydı. Kendi döneminde vermiş olduğu “öze dönüş” mücadelesi, öğrencisi İbn-i Kayyim el-Cevziyye tarafından sistemleştirildi ve yüzyıllar sonra Arabistanlı bir vaiz olan Muhammed bin Abdilvehhab’a ilham kaynağı oldu.
Arabistan’ın Necd bölgesinden çıkarak, özellikle Mekke ve Medine’deki ‘türbe kültürü’ne karşı bir başkaldırı olarak başlayan Muhammed bin Abdilvehhab liderliğindeki bu Selefilik akımı için “Sert tabiatlı bedevilerin Osmanlı’nın ‘şehirli’ kültürüne karşı isyanı” demek de mümkündü.
Suudi Arabistan kurulurken, Muhammed bin Abdilvehhab’ın öğrencilerinin oluşturduğu (ve adına kısaca ‘İhvân’ denilen) dinsel yapılanma önemli bir toplumsal taban işlevi gördü. Suudi Arabistan’ın yöneticileri eğitim, adalet ve yargı gibi bazı alanları tamamen bu kesimin inisiyatifine bırakarak, kendileri siyasete yöneldiler. Bu ‘işbölümü’, kısa zaman içinde sıradan halka karşı kılıcı çok keskin, ama yöneticilerin hiçbir icraatını sorgulayamayan bir ulema sınıfını doğurdu. Söz konusu ulema sınıfı Suudi Arabistan içinde sinemayı yasaklamak ve kadınların araç kullanmasına engel olmak türünden ‘mühim’ işlerle meşgul olurlarken, ülkelerinin iç ve dış politikasında hiçbir şekilde söz sahibi olamadılar.
Muhammed bin Abdilvehhab’ın Selefilik yorumu bir isyan olarak başlayıp böyle ‘trajik’ bir sona doğru evrilirken, geçtiğimiz yüzyılın başlarında Mısır, Suudi Arabistan’dakine hiç benzemeyen bir başka Selefilik anlayışının daha uyanışına sahne oluyordu. Cemâleddin Afgâni, Muhammed Abduh ve Muhammed Reşid Rıza gibi din bilginlerinin öncülüğünde başlayan bu anlayış, İslâm dünyasının içinde bulunduğu yenilmişlik halinin çaresini ‘saf İslâm’a dönüşte buluyordu. İslâm’ın kaynakları duru bir akılla yeniden yorumlanacak; böylelikle İslâm, modern dünyada yeniden Müslümanların mutluluk ve başarı kaynağı olacaktı. Bu süreç, kaçınılmaz olarak Müslümanların yönetim kademelerine gelmelerini de beraberinde getirecekti.
Mısır Selefiliği’nin siyaset alanındaki bu iddialı çıkışı ve vaat ettikleri geniş bir coğrafyada etkili oldu. Sonraları adına ‘İslâmî hareketler’ denilen çeşitli akımlar bu anlayışı rehber edindiler ve değişik ülkelerdeki birbirinden farklı örnekleriyle ‘İslâmcılık’ ortaya çıktı.
Suudi Arabistan’da bugün hâkim olan ‘bedevi Selefiliği’ ile İslâmcılık haline dönüşen Mısır Selefiliği’nin belki de tek ortak noktası tasavvufi hareketlere karşı aldıkları katı ve soğuk tavır. Her ikisi de, bazı istisnalar olmakla birlikte, tasavvufun ortaya çıkardığı insan tipinin İslâm’ın gerçekleştirmek istediği ‘model insan’ olmadığı düşüncesindeler.
Günümüzde Mısır Selefiliği’nden ciddi anlamda iz kalmadı denilebilir. Kalan izlerin de sonraki dönemlerin tecrübelerinden birçok yönden istifade ederek dönüştüğünü, değiştiğini, evrim geçirdiğini söylemek yanlış olmaz.
Suudi Arabistan’da hâkim olan Selefi anlayış ise, dikkat çekici bir biçimde dünyanın her yerine yayılmaya devam ediyor.
Birçok ülkede (İslâm dünyasında ve Batı’da) Selefiler’in küçük ama etki alanını gün geçtikçe büyüten topluluklar olarak yaşamaya devam etmeleri yanında, Balkanlar ve Kafkasya, bu anlayışın özellikle gövde gösterisi yaptığı alanlar durumunda.
1990′ların başından itibaren Bosna’ya giden ve orada Sırplara karşı savaşan Selefi düşünceli Araplar, kendilerinden evvel Afganistan’a giden ağabeylerinin yolunu takip etmişlerdi. Ancak onlar gibi ülkelerine geri dönmek yerine, birçokları Bosna’da kalmayı tercih etti. Bosna-Hersek Cumhurbaşkanı Aliya İzzetbegoviç bu ‘mücahit’lere vatandaşlık sağladı. Ancak sonraki zamanlarda, ‘mücahit’lerle Boşnak halk arasında bazı anlaşmazlıklar baş göstermeye başladı. ‘Mücahit’lerin, İslâm’ın Balkanlar’daki yaşanış ve uygulanış biçimine getirdikleri köklü eleştiriler ve yaptıkları müdahaleler, ciddi toplumsal rahatsızlıklara neden oldu.
Kafkasya’da ise durum daha da karmaşık bir hal aldı: ‘Çeçen Savaşı’ çerçevesinde bölgeye ayak basan ‘Arap mücahitler’ Ruslara karşı mücadeleye giriştikten ve bazı bölgesel başarılar elde ettikten sonra, önce kendi aralarında anlaşmazlığa düştüler; ardından dini anlayışları çerçevesinde siyasal örgütlenmelere giriştiler.
Ele geçirdikleri bazı bölgelerde ‘İslâm emirliği’ adı altında yönetimler kuran “Arap mücahitlerin” gayretleri dikkat çekiciydi. Ancak sorun şu idi ki, bölgedeki yerli halkın bütün bu tantanadan anladığı pek bir şey yoktu. İnsanlar en temel ihtiyaçlarını karşılama derdinde iken ‘İslâm emirliği’ türünde ‘fantastik’ girişimler sonuçsuz kalmaya mahkûmdu. Nitekim Çeçenistan örneğinde Rusya ve müttefiki Kadirov ailesi kavgayı kazanan taraf oldu.
Şu yargıya varmak yanlış olmayacaktır:
Bugüne kadar yaşanan bu ve benzeri örnekler ve ortaya koydukları dışlayıcı ve mahkum edici davranış tarzları sebebiyle, Selefiler’in ismini önümüzdeki dönemde çok daha sık duyacağız ve haklarında çok daha fazla konuşmak durumunda kalacağız.
(Taha Kılınç, Temmuz 2011)





