RSS

Fesüphanallah

Tarih: Feb 16 2012

Kemalistler, Arap kültürüne ilişkin herşeyden nefret ederler. Osmanlı’ya ilişkin herşeyden de nefret ettikleri gibi.

Halk da yüzyıllarca Arap’a sevgi ve saygı göstermiş, fakat sonradan “imparatorluğa ihanet edip bizi arkadan vurduğu için” ondan soğutulmuştur.

Bu soğukluk hatta nefret, halkımıza bürokrasi tarafından “empoze” edilmiştir, aslında Türk halkının Arap halkıyla (halklarıyla) bir sorunu yoktur.

Şimdi okullara seçmeli Arapça dersi konacakmış, Kemalistler’in tüyleri gene diken diken oldu.

Hani bir zamanlar Hilmi Yavuz, “liselere hiç olmazsa Atatürk’ün Büyük Nutuk’unu aslından okuyup anlayacak kadar Osmanlıca dersi konsun” demişti de kıyameti koparmışlardı.

Bu kafa, ezan Türkçe okunursa halkın aydınlanacağını sanan kafadır. Ezanın Türkçe okunmasından 1950 seçimlerinden sonra vazgeçildi, acaba Demokrat Parti’yi iktidara getirenler kimlerdi? On sekiz senedir Türkçe ezan dinleyenler mi, uzaylılar mı?

Bu kafa, çarşafla gezdiği ve “pis” göründüğü için ülkemizde Arap turist de istemez. Ama para verince almamazlık da etmez.

Nitekim, başarısız darbecilerin gündemindeki icraat programında “Arap ülkeleriyle her türlü ilişkinin kesilmesi” de vardı. Milyarlarca doları sokağa atacaklardı, yeter ki ortalıkta pis insanlar dolaşmasın. Kravatsız Türk de ana caddelere yaklaşmasa iyi eder.

Bu kafa, yıllarca Rusça öğrenmemizi yasakladı, “komünistler konuşuyor” diye. Demek ki Beyaz Ruslar başka bir dil konuşuyorlardı ve on dokuzuncu yüzyılın büyük Rus yazarları, Gogol, Dostoyevski, Tolstoy, Turgenyev, Çehov falan da başka bir dille yazmışlardı! Bu kafa, Çince’yi de yasakladı, Çekçe’yi de, Bulgarca’yı da, Sırpça’yı da, Romence’yi de, Lehçe’yi de.

Bu kafa, bırakın Rusça’nın kendisini, “Kiril alfabesinin göze görünmesini” bile yasakladı. Koyu bir Kemalizm propagandası olan 1934 Sovyet yapımı “Türkiye’nin Kalbi Ankara” filminin Sinematek’teki gösterimini hatırlarım, 1967 falan olmalı, filmin jeneriği ispirtolu kalemle karartılmıştı!

Komünizm yıkılınca şaşırıp kaldılar ve bu sefer harıl harıl Rusça bilen eleman aramaya koyuldular. Daha önceleri MİT’te çalıştırmak için Rusça bilen eleman lazım değil miydi be kardeşlik? İlle Bulgar göçmenine mi mahkum olacaktınız?

Şimdi, kendisi de altmışlı yıllarda nice belayı göze alıp solculuk gayretiyle Rusça öğrenmiş olan bir Kemalist, Ataol Behramoğlu, Arapça öğrenimine karşı çıkıyor.

“Arapça çağdaş bir bilim, kültür, teknoloji dili değildir” diyor. Gelecekte çocukların işlerine yaramazmış. Öyle ya, elektronik teknolojisinde devrim yapan Steve Jobs aslında Rusça konuşurdu, asıl adı da Stepan Raboçiye herhalde!

Bal gibi ticaret dilidir.

Ve de bize bülbül gibi Arapça bilen çocuklar gerekli olacaktır. Japonca bilen, Çince bilen gençler de altın değerinde. Şimdi de, ileride de.

Dün okuduk, Kemalistler “çocuk akşam eve gelince anasına ‘selamınaleyküm’ diyecek” diye endişe ediyorlar. Vallahi çocuğu kendi haline bırakırsan besmele de çeker maazallah.

Böylece, bu ülkede niçin sittin sene hiçbir serbest seçimi kazanamayacaklarının açıklamasını da kendi ağızlarıyla yapmış oluyorlar!

Nye tak liy, tavariş? Öyle değil mi, yoldaş?

(Engin Ardıç, Aralık 2011)

Türk Gençliğinin Atatürk’e Cevabı

Tarih: Feb 09 2012

Sevgili Atatürk.

Gençliğe Hitabe Kaldırılsın” tartışmalarının sizi üzdüğünü biliyorum. Baştan söyleyeyim.

Andımız” kadar ırkçı bir metin olarak görmesem de “Gençliğe Hitabe”nin militarist bir dokuya sahip olduğunu ve moda tabirle “Yeni Türkiye”ye uygun olmadığını düşünüyorum.

Ancak sevineceğinizi düşündüğüm bir şey var.

“Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.” diyorsunuz ya. Bu vazifemizi yerine getirdik. Kurduğunuz Cumhuriyet hala dimdik ayakta.

Bugün sizin yolunuzdan gittiğini iddia eden bazı Kemalist yazarların “gaflet, dalalet, hatta hıyanet” içinde olduğunu iddia ettiği, hayatta olsanız belki sizin de hemen içinizin ısınamayacağı bir iktidar, 9 yılda Türkiye’yi, Cumhuriyet tarihinin en saygın ve güçlü konumuna getirdi.

Sizin temellerini attığınız Cumhuriyet, 100. yılına yani 2023’e artık daha emin adımlarla ilerliyor.

Gençliğe Hitabe’nizde “Aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş olabilir” demiş ve “iktidar sahipleri” konusunda uyarmıştınız. Bu uyarınızdan vazife çıkaranlar, sizden sonra Türkiye’de, seçimle iktidara gelenlere 4 kez askeri müdahalede bulundu.

Başbakanlar, bakanlar ve gencecik fidanlar darağacına gönderildi. Darbeyi yapanlar, tutukladıkları binlerce genci işkencelerden geçirdi, dayakla “Gençliğe Hitabe”yi ezberletti.

Çok şükür artık Türkiye normalleşiyor. 27 Mayıs ve 12 Mart darbesini yapanlar artık hayatta değil ama, 12 Eylül ve 28 Şubat darbesini yapanlar mahkemede hesap verecekleri günü bekliyor.

Balyoz, Sarıkız, Ayışığı, Yakamoz ve Eldiven darbe planlarını yapanlar ise çoktan hesap vermeye başladılar bile.

1927 yılının şartlarında yazdığınız bir metinden dolayı bugün sizi acımasızca eleştirmeyi doğru bulmuyorum. Ancak, milli iradeye saygı duymayanların “Gençliğe Hitabe”yi önemli bir referans olarak kullandıklarının da altını çizmek gerekir.

“Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” bir nesil bekliyordunuz ama, günümüzde ne yazık ki farklı dünya görüşlerine tahammülsüz, fikre karşı küfürle karşılık veren, bilgiye kapalı bir Kemalist gençlikle karşı karşıyayız.

Mustafa Akyol isimli genç bir yazar “Gençliğe Hitabe, Atatürk’ün kendi siyasi şartlarını yansıtan ama bugüne yol gösteremeyecek tarihsel bir metin olarak kabul edilmeli, okullardan ve ders kitaplarından kaldırılmalıdır” demişti.

Akyol, Kemalizmin nasıl tutucu ve gerici bir ideoloji haline getirildiği sorusuna cevap arıyordu. Ancak küfürden başka bir cevap alamadı.

“Aklın ve bilimin ışığına” çağırdığınız gençlik, ne yazık ki, bilimsel bir analize bile, kutsallaştırdıkları ideolojik ezberlerle, hatta küfür, hakaret ve tehditlerle cevap veriyor.

Sanırım Cumhuriyeti bu gençliğe emanet etmemiştiniz. Aslında bu gençlere de kızmamak gerekir. 900 kişiye bir doktorun düştüğü bir ülkede, 800 kişiye bir Atatürk heykeli düşüyorsa, ideolojik bağnazlığın tüm sorumluluğunu bu gençlere yüklemek haksızlık olur.

Vefatınızdan sonra gelen bütün nesillerin, Kemalizm adına militarist ve ırkçı duyguları çok fazla okşandı. Bu gençlerden elbette farklı bir tepki bekleyemeyiz. Gençliğe Hitabe tartışmalarının seviyesinden anladık ki, son 10 yıldır, kurucusu olduğunuz Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşanan zihinsel dönüşümün, toplumun bütün katmanlarına yayılması biraz zaman alacak gibi görünüyor.

Bu topraklardan yaşayan insanlar, Cumhuriyet tarihi boyunca çok acılar çekti Sevgili Atatürk. İslamcılar, Kürtler, Aleviler, Sosyalistler, Ermeniler ve diğer azınlıklar bu acılardan nasibini aldı.

Keşke İskilipli Atıf Hoca, Seyit Rıza ve birçok masum insan asılmasaydı. Dersim katliamı ve Ermenilerin yaşadığı dramlar hiç yaşanmasaydı. Keşke Türkiye Cumhuriyetini emanet ettiğiniz Türk Gençliği, tüm dünyanın gözleri önünde bu utanç sayfaları ile yüzleşmek zorunda kalmasaydı.

Bu acıların ne kadarının sizin döneminizde yaşandığını tartışmanın bugün için çok anlamlı olduğunu düşünmüyorum. Ancak, Kemalist gençliğin, Cumhuriyetin geçmişi ile yüzleşmekten kaçınmasını, hatta bu acılara neden olan olayların arkasında durmasını dehşetle izliyorum.

90 yıl boyunca yaşadığımız tüm acılar bize şunu öğretti: Muhtaç olduğumuz kudret “damarlarımızdaki asil kanda” değil “vicdanlı bir insan” olmaktaymış.

(İsa Tatlıcan, Şubat 2012)

Yıkın Heykellerimi

Tarih: Jan 09 2012

Ey milletim
Ben Mustafa Kemal’im
Çağın gerisinde kaldıysa düşüncelerim
Hala en hakiki mürşit değilse ilim
Kurusun damağım dilim
Özür dilerim

Unutun tüm dediklerimi
Yıkın diktiğiniz heykellerimi

Özgürlük hala
En yüce değer
Değilse eğer
Prangalı kalsın diyorsanız köleler

Unutun tüm dediklerimi
Yıkın diktiğiniz heykellerimi

Yoksa çağdaş medeniyetin bir anlamı
Ortaçağa taşımak istiyorsanız zamanı
Baş tacı edebiliyorsanız
Sanatın içine tüküren adamı

Unutun tüm dediklerimi
Yıkın diktiğiniz heykellerimi

Yetmediyse acısı şiddetin savaşın
Anlamı kalmadıysa
Yurtta sulh dünyada barışın
Eğer varsa ödülü silahlanmayla yarışın

Unutun tüm dediklerimi
Yıkın diktiğiniz heykellerimi

Özlediyseniz fesi peçeyi
Aydınlığa yeğliyorsanız kara geceyi
Hala medet umuyorsanız
Şıhtan şeyhten dervişten
Şifa buluyorsanız
Muskadan üfürükçüden

Unutun tüm dediklerimi
Yıkın diktiğiniz heykellerimi

Eşit olmasın diyorsanız kadınla erkek
Karaçarşafa girsin diyorsanız
Yobazin gazabından ürkerek
Diyorsanız ki okumasın
Kadınımız kızımız
Budur bizim alın yazımız

Unutun tüm dediklerimi
Yıkın diktiğiniz heykellerimi

Fazla geldiyse size
Hürriyet cumhuriyet
Özlemini çekiyorsanız
Saltanatın sultanın
Hala önemini anlayamadıysanız
Millet olmanın
Kul olun
Ümmet kalın
Fetvasını bekleyin şeyhülislamın
Unutun tüm dediklerimi
Yıkın diktiğiniz heykellerimi
Rahat Bırakın Beni

(Süleyman Apaydın)

Hâşâ Sümme Hâşâ !

Tarih: Jan 05 2012

Habertürk TV’de Yiğit Bulut’un hazırlayıp sunduğu ‘Basın Kulübü’ programınının konuğu Hak ve Eşitlik Partisi (HEPAR) Genel Başkanı emekli general Osman Pamukoğlu‘ydu. Programa gazeteci olarak Yeni Şafak yazarı Ayşe Böhürler, Vatan gazetesi yazarı Can Ataklı ve Araştırmacı-yazar Altan Tan katıldı.  Programda konu Atatürk, başörtüsü ve ezan mevzularına gelince stüdyoda gergin anlar yaşandı. Pamukoğlu ve Altan arasında buz gibi geçen konuşma sonrası Pamukoğlu Tan’a “Atatürk’e şirk koşulmaz ! Senin de dilini yakar Atatürk” dedi. (2009)

Jön Türklük ve Kemalizm Hoşgörüyü Bitirdi

Tarih: Oct 18 2011

Slovenyalı solcı filozof Slavoj Zizek (Slavoy Jijek) diye okunur, Radikal gazetesine verdiği mülakatta çok önemli şeyler söyledi. En önemlisi belki şu:

İslam her zaman hoşgörülü bir din oldu; 18. ve 19. yy’da İstanbul’a gelen Avrupalı gezginler, buradaki dini hoşgörüden şaşkına dönmüşlerdi. İslam’ın ve özellikle de Osmanlı’nın özgün anlamıyla hoşgörüye sahip olmak anlamında çok gerilere giden bir tarihi var. Eğer çokkültürlülük konusunda bir şey öğrenmek istiyorsak, bu yüzden sizin tarihinize bakmamız gerektiğinin çok açık olduğunu söylüyorum. Şimdi ikinci meseleye geliyorum: Türkiye nasıl böyle hoşgörüsüz bir toplum haline geldi? 20. yüzyılın başında Avrupa’ya baktınız! Mustafa Kemal Atatürk ve Jön Türkler Batı’yı taklit edip modern bir ulus devlet olmayı istediklerinde, Türkiye hoşgörüsüzlükle tanıştı. Burada Ermenilere yapılanlardan da bahsediyorum.”

Sloven Marksist Sosyolog Slavoj Zizek

Bu vesile ile, bir daha: Elhak, gayrimüslimlerin gayrimüslim olarak hayatiyetlerini sürdürme hakları bir dogma olarak Osmanlı Devleti’nin güvencesi altındaydı. Osmanlı Devleti kimseye din dayatmadı. Dil bile dayatmadı. Osmanlı’nın yüzyıllar boyunca hüküm sürdüğü Kuzey Afrika’da, Ortadoğu’da, Güneydoğu Avrupa’da yerli halkların dilleri değiştirilmedi. Araplar, Yunanlılar, Bulgarlar, Makedonlar, Sırplar, Romenler, Macarlar, Hırvatlar, Boşnaklar, Arnavutlar Türkçe konuşmazlar. Ama İngilizlerin, Fransızların, Portekizlilerin sadece 100 sene kaldıkları memleketlerde bile onların dilleri konuşulur.

Farklı din ve kültürlere saygı konusunda ders verecek medeniyet İslam medeniyeti, ders alması gereken medeniyet Batı medeniyetidir. Batı medeniyetinin İslam dünyasına öğrettikleri, her şeyden ırkçılık, etnik bozgunculuk, soykırımcılık, asimilasyonculuk ve ulus devletçilik olmuştur.

Esenlik içinde yaşadıkları Osmanlı ülkesini parçalamaya kalkışan Hıristiyan unsurlar da, onlara zulmeden Müslüman kadrolar yahut Müslüman evladı kadrolar da Batı’nın rahle-i tedrisinden geçmiştiler.

Osmanlı’nın son yıllarına tanık olan İngiliz diplomat-casus Aubrey Herbert der ki: “Osmanlı İmparatorluğu’nun idare mekanizması baştan savmaydı ama bu mekanizma fazla zulüm yapmadan çalışıyordu. Yunan, Bulgar veya Sırp devletlerinden daha sabırlıydı. 1896’da Türk-Yunan savaşında İstanbul’daki Rumlara ait işyerlerinden bütün Rum kâtip ve işçiler Helen ideali için çarpışmaya gittiler ve geri döndüler. Onlara kimse bir şey yapmadı. Anadolu’da yaşayan Müslümanlar ve Hıristiyanlar birbirlerini anlar; aralarında sevgi yoksa bile ilişkileri çok kötü değildir. İnançlar ve ırklar arasında her bir farklılığı şuurlu veya şuursuzca vurgulayan Avrupa’dır. Asya’daki zavallı Hıristiyan azınlığın başına gelen her felâketin bilerek veya bilmeyerek sorumlusu Avrupa’dır. Türkçe konuşan, Hıristiyan dininin emrettiği ibadetleri Türkçe yapan Karamanlı Rumlar hallerinden hoşnut insanlardı. Fakat propaganda veya MEGALO İDEA diye bilinen Asya’nın yeniden fethi düşüncesi, Atinalıların huzursuzluğunu, sakin bir hayat süren Anadolu’daki kardeşlerine ulaştırdı. Eski günlerde Ermenilere “Millet-i Sadık” denirdi. Türkiyenin ilerlemesinde ve gelişmesinde Ermeniler kendileri için iyi bir gelecek bulacakken, Avrupalılar tarafından ayartıldılar ve intihara sürüklendiler.” (Aubrey Herbert, Ben Kendim – Osmanlı Ülkesine Son Seyahatler, Çev. Yılmaz Tezkan, 21. Yüzyıl Yayınları, Ankara 1999)

Ayrılıkçı Ermeni örgütlerine önce yakınlık gösteren, sonra da suçlu-masum ayrımı yapmadan bütün Ermenilerin üstüne yürüyen Jön Türkler(den bazıları) da ne yaptılarsa Batılılardan öğrendikleri gibi yaptılar. Sultan Abdülhamid’e karşı mücadelelerinde Ermenilerin desteğini alabilmek için onların etnik hassasiyetlerini kaşımaları nasıl Frenk tarzı bir siyaset idiyse, kurmaya çalıştıkları ulus devletin selameti için Ermenilere –ve cumhuriyetin tek parti döneminde bütün gayrimüslim topluluklara- neredeyse topyekûn düşman muamelesi yapmaları da Frenk tarzı bir siyasetti. Batı medeniyetini benimseyen –ve benimsemeyenlere “mürteci” damgası vurup baskı uygulayan- kadroların dinî azınlıklara karşı işledikleri suçlar asla İslam medeniyetine mal edilemez.

Farklı dinlerin mensuplarına İslamiyet namına zulmedenler olmamış mıdır? Elbette olmuştur ve halen de vardır. Fakat, “öteki” ile münasebetlerde ana yolun Papa 2. Urbanus’tan beri zulüm yolu olduğu ve adalet yolunu tercih edenlerin hep marjinal kaldığı Batı’nın aksine, İslam dünyasında ana yol hep adalet yolu olmuş ve zulüm yoluna sapanlar marjinal kalmıştır. Yani Frenklerin “öteki” ile münasebetlerinde zulüm kaide, adalet istisna iken, Müslümanların “öteki” ile münasebetlerinde adalet kaide, zulüm istisnadır.

(Hakan Albayrak, Yeni Şafak, 2011-10-18)