RSS

Atatürk’ün Gerçek Mal Varlığı

Tarih: Jun 10 2012

Atatürk’ün oteli, lunaparkı, gazoz fabrikası, şarap imalathanesi, deri fabrikası, 2 fırını, 4 lokantası, 443 baş sığırı, 13.100 baş koyunu ve 2.450 adet tavuğu olduğunu biliyor muydunuz? Atatürk’ün mal varlığı konusu, bağışlandığı 1937’den beri bilinse de, 1968’e kadar tartışma gündemine getirilmemiş. Fethi Naci’nin 1968 tarihli “100 Soruda Atatürk’ün Temel Görüşleri” kitabı bu konuya yer vermiş. Doğan Avcıoğlu “Türkiye’nin Düzeni”nde özet geçmiş. Nihayet çok okunduğu için Atatürk’ün mal varlığı bilgisini kamuoyuna mal eden eser 1970 Şubat’ında arz-ı endam etmiş kitapçı vitrinlerine: Yazan: İsmail Cem. Adı: “Türkiye’de Geri Kalmışlığın Tarihi“.

Sol hareketlerin bu canlı yıllarında Atatürk ile de sert bir hesaplaşma içine girilmişti; yani o tarihte sol, henüz Kemalizm’e eklemlenmiş değildi. Atatürk devrimlerini ‘sol devrim’in bir aşaması kabul ediyor ve aşılması gerektiğini savunuyorlardı. Tabii Cumhuriyet’in ilk yıllarında solun devlet eliyle ezilmesini de bir tür tabii afet gibi değerlendiriyorlardı. Atatürk’ün 11 Haziran 1937‘de Hazine’ye devrettiği ve kendisi tarafından çıkarılan mal varlığı dökümünün orijinaline Başbakanlık Arşivi’nde ulaştım ve tam ve hatasız bir şekilde burada yayımlayacağım. Ancak önce Türkiye’de Atatürk’ün ne kadar ciddiye alındığına dair birkaç cümle.

Fethi Naci bazı hatalarla “Söylev ve Demeçler”in 4. cildinden alıyor listeyi. İsmail Cem de listeyi Naci’den aktarıyor ama kaynağını yanlış yorumlayarak onun bu bilgileri Mazhar Leventoğlu’nun “Atatürk’ün Vasiyeti” kitabından aldığını yazıyor. Derken Cem’in kitabı da başkalarına kaynak oluyor! ve aynı hatalar devam edip gidiyor. Kimse gidip Başbakanlık Arşivi’ndeki orijinaline bakma zahmetine katlanmadığı için liste yalan yanlış yayımlanıp duruyor.

Biri de şu listenin orijinalini yayımlayıp tartışmalara son vermiyor ne yazık ki. Aşağıdaki liste, Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi’nde bulunan orijinal belgeden alınmış olup mesela önceki yayınlarda “çelik fabrikası” diye geçen ibarenin aslında “çeltik fabrikası” olduğu gibi vahim hataların düzeltilmiş şeklidir. Hazırlattığı ve altına imza attığı listeye göre Atatürk Ankara’da Orman, Yağmurbaba, Balgat, Macun, Güvercinlik, Tahar, Etimesgut ve Çakırlar çiftliklerinden oluşan Orman Çiftliği ile Yalova’daki Millet ve Baltacı, Silifke’deki Tekir ve Şövalye çiftliklerinin, Hatay Dörtyol’daki portakal bahçesi ile Karabasamak çiftliğinin, ayrıca Tarsus’taki Piloğlu çiftliğinin sahibidir. Atatürk, Hazine’ye bağışladığı malları 6 kalemde topluyor. İlk kalem, arazidir. Buna göre toplam 154 bin 729 dönüm araziye sahip olduğunu öğreniyoruz. Ayrıntılar şöyle:

  • 582 dönüm meyve bahçeleri,
  • 700 dönüm fidanlık (650 bin adet fidan),
  • 400 dönüm Amerikan asma fidanlığı (560 bin adet kök bağ çubuğu),
  • 220 dönüm bağ (88 bin adet bağ kütüğü),
  • 375 dönüm sebze bahçesi (Fethi Naci’de 370 çıkmış),
  • 220 dönüm zeytinlik (6.600 ağaçlık),
  • 1.654 ağacın bulunduğu 17 dönüm portakallık (F. Naci 27 dönüm demiş),
  • 15 dönem kuşkonmazlık, 100 dönüm park ve bahçe ile 2.650 dönüm çayır ve yoncalık,
  • 1.450 dönüm orman, 148 bin dönüm tarıma elverişli arazi ve meralar.

Sonra bina ve tesisler geliyor. Buna göre 51 adet binanın sahibi olduğunu yazıyor Atatürk.

  • 45 adet yönetim binası ve ikametgâhı,
  • 7 adet 15 bin baş koyun kapasiteli ağıl,
  • Aydos ve Toros yaylalarında kurulan 6 adet mandıra, 8 adet at ve sığır ahırı,
  • 7 adet ambar, 4 adet samanlık ve otluk, 6 adet hangar ve sundurma,
  • 4 adet lokanta, gazino ve eğlence yerleri, lunapark, 2 adet fırın, 2 adet sera.

3. kısımda fabrika ve imalathanelerini sıralıyor. Belgeden Atatürk’ün birer adet bira, malt, buz, soda ve gazoz, deri, tarım aletleri ve demir fabrikası ile biri Ankara’da, diğeri Yalova’da olmak üzere 2 adet modern süt fabrikası bulunduğunu öğreniyoruz. Ayrıca yine Ankara ve Yalova’da birer geniş yoğurt imalathanesi, yılda 80 ton şarap üretme kapasitesine sahip bir şarap imalathanesi, elektrikli bir değirmeni, İstanbul’daki bir çeltik fabrikasında yüzde 40 hissesi, her biri 15’er ton kaşar, 1.000 teneke beyaz peynir, 600 teneke tuzlu yağ yapmaya elverişli 2 imalathanesi faal haldeymiş.

Umumi tesisat başlığı altında şu bilgilere yer verilmiş:

  • Ankara ve Yalova’da iki tavuk çiftliği,
  • Yalova’daki çiftliğinde iki özel iskele ve liman tesisatı,
  • 3’ü Ankara’da, 2’si İstanbul’da olmak üzere 5 adet satış mağazası,
  • Orman Çiftliği’nde kanalizasyon, sulama, telefon ve elektrik tesisatı, küçük beton köprüler, özel yollar, içme ve su dağıtım şebekesi; Yalova ve Tekir çiftliklerinde de benzer tesisat.
  • Orman Çiftliği’nde çiftlik müzesi ile ufak çaplı bir hayvanat bahçesi tesisatı.

Listenin en ilginç kısmını ise canlı hayvanlar oluşturuyor. Buna göre Atatürk’ün,

  • Kıvırcık, merinos, karagül, karaman cinslerinden 13.100 baş koyunu,
  • Simental, Hollanda, Kırım, Jersey, Görensey, Halep ile yeni üretilen Orman ve Tekir ırklarından 443 baş sığırı,
  • İngiliz, Arap, Macar ve yerli ırklardan 69 adet koşu ve binek atı,
  • Legorn, Rhode Island ve yerli ırklardan 2.450 adet tavuğu varmış.

Liste bitmedi henüz. Son olarak sıra cansız demirbaşlarda. Atatürk’ün cansız mal varlığı arasında 16 traktör, 13 harman ve biçerdöver makinesi ve o günün fiyatlarıyla 66 bin lira değerinde (bu rakam önce yazılıp sonra karalanmış) “bilumum” ziraat alet ve edevatı, 35 tonluk bir adet deniz motoru (Yalova Çiftliği’nde), 5 adet kamyon ve kamyoneti, 2 adet binek otomobili ile 19 adet çiftliklerin servislerinde çalıştırılan binek ve yük arabası bulunuyormuş.

Özetlersek Atatürk’ün 154 bin 729 dönüm araziye; belgede 51 yazıyor ama benim hesabıma göre 91 binaya; 6 fabrika, 5 imalathane, 1 değirmen ve 1 çeltik fabrikası ortaklığına; 2 tavuk çiftliğine, iki özel iskeleye, 5 mağazaya, çeşitli sulama vs. tesisatına, köprülere, müzeye ve hayvanat bahçesine; binlerce koyun, sığır, at ve tavuğa; traktör, deniz motoru, kamyon, kamyonet, otomobil ve servis araçlarına sahip olduğunu görüyoruz.

Sen ne diyorsun? diyenlere, gidin, laik ve Kemalist olduğundan kuşku duymadığınız İsmail Cem’in kitabını okuyun diyorum. İsmail Cem’in, Mustafa Kemal’in 1923’te Balıkesir’de söylediği şu sözleri sansürlemesi ne anlama geliyor, iyi düşünün:

Kaç milyonerimiz var? Hiç. Bundan dolayı biraz parası olanlara da düşman olacak değiliz. Tersine memleketimizde birçok milyonerlerin, hatta milyarderlerin yetişmesine çalışacağız.

(Mustafa Armağan, Haziran 2012)

Arapça Atatürkçülük

Tarih: May 03 2012

12 Eylül Atatürkçülüğünün hâlâ devam eden ve CHP’li Nur Serter gibi isimlerce dahi eleştirilen marifetlerinden biri, okullarda okutulan her derse M. Kemal‘in sokuşturulması. Din Kültürü kitapları dahil. Bu dayatmanın 28 Şubat’ta da devam ettiğinin ilginç bir örneği, Diyanet İşleri eski Başkanı ve eski Bakan Prof. Dr. Mustafa Said Yazıcıoğlu’dan, imam hatipler için yazdığı Kelâm kitabının münasip bir yerine Atatürk’ün konuyla ilgili açıklamalarını da koymasının istenmesi.

Peki, bu garabet bugün ne durumda? Cevap, yeni konulan Arapça dersinde. Basında ilk kez Yeni Asya’nın 5.10.11’de “Arapça dersinde de Atatürk” manşetiyle dikkat çektiği bu konu, dersin müfredatıyla ilgili detayların belli olmasıyla yeniden gündeme geldi. Söz konusu detaylara göre: Kimi çevrelerin yönelttiği eleştirilerin aksine Arapça dersinde Atatürk’le ilgili “çok özel” bölümlerin yer aldığını anlatan yetkililer “Atatürkçülük ile ilgili konuların sınıfta uygulanabilmesi ve bu konulara işlevsellik kazandırılması amacıyla; dil yapılarının düzeyi ile dil becerilerine ilişkin kazanımlara uygunluğu da göz önünde bulundurulmuştur. Atatürk’ün siyasî ve askerî hayatına ait bilgilere ise Ortaöğretim Arapça Dersi Programında yer verilecek” demişler. Ve ilâveten şu bilgileri vermişler:

4. SINIF: Öğrenciyle basit cümleler ve görsellerle Atatürk’ün annesi, babası, kız kardeşi hakkında konuşulacak. ‘Ben Atatürk, babam Ali Rıza, annem Zübeyde’ gibi cümleler kurulacak.

5. SINIF: Atatürk’ün doğum yerinden hayatına yön veren olaylara kadar tüm detaylarıyla kim olduğu konuşulup anlatılacak, öğretilecek.

6. SINIF: Atatürk’ün eğitim hayatı anlatılacak. Ayrıca ‘Egemenlik milletindir. Cumhuriyet fazilettir. Türk dili güzeldir’ gibi bazı sözlerinin Arapça olarak okunup yazılması öğretilecek.

7. SINIF: Atatürk’ün bilgisi, kültürü ve kitap okumak, güreş ve doğa sevgisi gibi ilgi alanlarıyla ‘Yurtta sulh, cihanda sulh’ sözü işlenecek.

8. SINIF: ‘Okuyan ve yazan Atatürk’ teması ile Atatürk’ün okumaktan hoşlandığı kitaplar, dinlemekten zevk aldığı müzikler, şarkılar işlenecek. Atatürk’ün annesine yazdığı bir mektup da basitleştirilerek ele alınacak. Nutuk, geometri, Gençliğe hitabe ve Balıkesir hutbesi’ gibi “eser”lerine yer verilecek. (Habertürk, 21.4.12)

Zorunlu eğitimin 8 yıl olduğu sisteme göre hazırlanan bu müfredatın, üçüncü 4 yıllık kademeye göre de güncellenmesi gerekiyor elbette! Ve eminiz, Talim Terbiye Kurulunun Atatürkçü kadroları, 9, 10, 11 ve 12. sınıflarda okutulacak Arapça dersleri için de gayet özgün Atatürkçü temalar bulmakta gecikmeyeceklerdir! Bakalım, Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi dersinden sonra Arapçayı da Atatürkçülük propagandası için kullanan anlayış, 4+4+4 kanununa Meclis Genel Kurulunda ilâve edilen Kur’ân ve Türkçe Meali ile Siyer derslerinde ne yapacak?

Meselâ Kur’ân ve meali derslerinde, M. Kemal’in Karabekir’e söylediği “Araboğlunun yavelerini Türk oğullarına öğretmek için Kur’ân’ı Türkçeye tercüme ettireceğim ve böylece de okutturacağım. Tâ ki, budalalık edip aldanmakta devam etmesinler.” sözü de aktarılacak mı? Aynı şekilde 1920’ler Türkiye’sini anlatan Turkey To-Day (1928) kitabının yazarı Grace Ellison’a konuşan maarif müfettişinin “Bizim peygamberimiz Gazimizdir. Biz o Arabistanlı şahıs ile ilişkimizi sona erdirdik. Muhammed’in dini Arabistan’a uygundu; ama bize yaramaz” sözleri de anlatılacak mı? Peki, 12 Eylülcüler yargılanırken, 12 Eylül’ün eğitimdeki katı Atatürkçü çizgisini daha da katmerli hale getiren uygulamalarla yola devam etmenin makul ve mantıklı bir açıklaması var mı?

(Kazım Güleçyüz, 03 Mayıs 2012)

Peygamberimiz ve Kamâl Atatürk

Tarih: Apr 14 2012

Prof. Dr. Zafer Toprak, Ezgi Başaran’a verdiği ve 9 Nisan’da Radikal’de yayınlanıp ertesi gün Yeni Asya’ya manşet olan mülâkatında, 30’lu yıllardaki eğitimi anlatırken “Atatürk’ün din sorunu vardı. Bunu tarih tezlerinden ders kitaplarına kadar her yerde gözlemlemek mümkün. O dönemde evrim teorisini gündeme getirmek ancak Atatürk’ün yapabileceği birşeydi. Mantık, jeoloji, biyoloji kitaplarında Darwin var. Tarih kitapları Darwin’den esinlenilen ‘hayat zinciri’ne yer veriyor” derken, son derece önemli bir detayın da altını çiziyor: “Hazret-i Muhammed, 1930’larda artık Muhammed olmuş, sıfatı kaldırılmış durumda.”

Yeni dönemde, artık bir hürmet ifadesi olan Hazret dahi denilmiyor. Dahası, M. Kemal Kâzım Karabekir’e “Kur’ân’ı Türkçeye tercüme ettirme” niyetini açıklarken, Peygamberimiz (a.s.m.) için “Araboğlu” kelimesini kullanıyor. Toprak’ı teyid eden sözleri Sadık Albayrak’ın İbrahim Altay’a verdiği mülâkatta da görüyoruz:

Cumhuriyetten önce Hz. Muhammed’e övgüler düzerken, 10 yıl sonra liseler için hazırlattığın kitapta ‘Arap bedevisi, akıllı bir adamdı, diğer dinleri incelemiş, onlardan beğendiklerini almış ve Kur’ân diye bir kitap ortaya koymuş’ diyorsun. Bunu yıllarca okutuyorsun. 1950’ye kadar bu kitaplar okundu.”

Bu anlayışın nasıl neticeler verdiğini gösteren bir örnek, o günün Türkiye’sini anlatan Turkey To-Day (1928) kitabının yazarı Grace Ellison’a konuşan bir maarif müfettişinin söyledikleri: “Bizim peygamberimiz Gazimizdir. Biz o Arabistanlı şahıs ile ilişkimizi sona erdirdik. Muhammed’in dini Arabistan’a uygundu; ama bize yaramaz.”

Zafer Toprak’tan ilginç bir anekdot da şu: “30’lu yılların düşünce yapısını belirleyen, İngiliz sosyalist tarihçi H. G. Wells. Onunla birlikte tarih anlayışı geniş bir zamana yayılıyor; geçmiş milyonlarca yıl geriye çekiliyor. Atatürk bir şekilde onun ‘İnsanlığın Tarihi’ adlı kitabını bulup okuyor. Bu kitap Türkiye’de tarihçiliğin dönüm noktalarından biri. Nutuk’ta atıf yapılan tek yabancı isim o. Uhrevî nitelikteki Adem-Havva’dan başlayan tarih onun kitabıyla milyonlarca yıl geriye çekilip dünyevî bir tabana oturtuluyor.”

Herbert George Wells (1866 – 1946)

Şu pasaj da Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu’dan: “Mustafa Kemal’in Wells’i okuduktan sonra yaptığı ‘İnsanlar sürüngenler gibi sudan çıktıkları için ilk atamız balıktır. İşler daha ilerledikçe o insanlar primat zümresinden türediler. Biz maymunuz, düşüncelerimiz insandır’ benzeri tesbitler, aslında Wells’in, tıpkı Büchner gibi, Huxley aracılığıyla, Haeckel’den, bilhassa Die Radiolarien (1862)’den, alarak uyarladığı, rekapitülasyon kuramına dayalı evrim şemasının dile getirilmesiydi. Aynı tez Wells’den neredeyse aynen tercüme edilerek resmî ders kitaplarına da konulmuştu: ‘Filhakika rüşeymî hayat ile cenin hayatı devirlerinde insan, evvelâ bir balık olacakmış gibi başlar; yerde sürünen hayvanları hatırlatan birtakım şekillerden geçer; hulâsa insanlar, sularda kaynaşıp çırpınan bir mevcuttan, çok yavaş yürüyen bir tekâmülle, bugünkü şekle geldiler.’

Kâzım Karabekir’in Lozan’dan sonra İnönü’ye sorduğu “İsmet, bu din aleyhindeki fikirler size Lozan’da telkin edildi değil mi?” sualine İsmet Paşanın “Biz savaşa Macarlar ve Bulgarlarla beraber girdik. Hepimiz kaybettik, ama sadece bizim bağımsızlığımız ortadan kaldırıldı. Müslüman kaldıkça bağımsızlığımızın tehlike altında olacağını bilmemiz lâzım” diye cevap verdiğini belirten Mustafa Armağan’ın aktardığı anekdot da bir başka önemli boyutuyla konuyu tamamlıyor.

(Kazım Güleçyüz, Nisan 2012)

Atatürk Yönetimi

Tarih: Mar 04 2012

Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu’nda konuşan BDP milletvekili Altan Tan, Kemalist diktatörlük deyince CHP ve MHP’den itiraz geldi. Altan Tan’ın söylediği tam olarak şu: İskilipli Atıf Hoca, mazlum ve mağdur bir Müslümandır. Kemalist diktatörlüğün katlettiği on binlerce insandan sadece biridir. Allah’tan rahmet diliyorum. Kemalist diktatörlüğün bir huyu var; öldürüyor, asıyor, işkence kuruyor ve ondan sonra da ‘İngiliz ajanı’ diyor. İngilizler, bir kurşun atmadan İstanbul’dan çıktılar ve Ankara hükümetine İstanbul’u teslim ettiler.

Neye itiraz ediliyor, Atatürk’ün diktatör olduğuna mı, İngilizlerin tek kurşun atmadan, sadece Halife Padişah’ı gemilerine alarak ülkelerine döndükleri gerçeğine mi? Sahi, İngilizler neden geldiler, niçin gittiler? Anadolu’yu işgal etmek gibi bir niyetleri olmadığına göre (çünkü yapabilecekken yapmadılar) neden geldiler? Hiçbir cephede onlarla çatışmadığımıza, savaşmadığımıza, yenmediğimize göre, niçin gittiler? Soru iki: Ne getirdiler, ne götürdüler? Padişahlık döneminde işgal ettikleri Başkent’i Ankara hükümetine hangi amaçla teslim ettiler? Ankara Hükümeti’ni çok mu sevdiler acaba, bir kara kaş-kara göz hikâyesi mi? Peki siz İngiltere’nin tarih boyunca akıntıya kürek çektiğini hiç gördünüz mü? Açıkçası bu konu açıklanmaya muhtaç bir konudur. Ne var ki, ilkokul seviyesinde bilgilenmiş kişiler bu konulara şiddetle tepki gösterdikleri için kimse izaha yanaşmıyor. Zaten meşhur Koruma Kanunu da izin vermiyor.

Diktatörlük meselesine gelince: Bir mecliste muhalefet yoksa, muhalefet edenlerin defteri bir şekilde dürülüyor (İzmir Suikastı bahanesiyle Kâzım Karabekir Paşa’nın da içinde olduğu bazı İstiklâl Savaşı kahramanlarının yargılanması, bazılarının kaçmaya zorlanması gibi), hatta bazıları öldürülüyor (Trabzon Milletvekili Ali Şükrü Bey ve topal Osman Ağa), psikolojik savaş taktikleriyle bazıları gözden düşürülüyorsa, yasama, yürütme ve yargı tek kişinin emriyle hareket ediyorsa, bir kanunun reddi ihtimali belirince kürsüye çıkıp, baş kesme işareti de yaparak, Bu, mutlaka olacaktır. Burada toplananlar, Meclis ve herkes meseleyi tabiî görürse, fikrimce uygun olur. Aksi takdirde, yine gerçek gerektiği şekilde ifade olunacaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir (1922 Nutuk II) şeklinde TBMM üyeleri tehdit edilebiliyor, sindiriliyor ve ancak o sayede istenen amaca ulaşılabiliyorsa. Nedir böyle bir rejimin adı? Böyle bir rejime demokrasi denebilir mi? Rejimin başındakilere demokrat denebilir mi? Zaten Atatürk de demokrasi iddiasında hiç olmamıştır. Bakın ne diyor?

Efendiler, bizim hükûmetimiz demokratik bir hükûmet değildir, sosyalist bir hükûmet değildir ve gerçekten kitaplardaki hükûmetlerin, islâmî niteliği bakımından, hiç birine benzemeyen bir hükûmettir. Sosyal bilim bakımından bizim hükûmetimizi ifade etmek gerekirse ‘halk hükûmeti’ deriz. Fakat ne yapalım ki demokrasiye benzemiyormuş, sosyalizme benzemiyormuş, hiçbir şeye benzemiyormuş! Efendiler, biz benzememekle ve benzememekle övünmeliyiz! Çünkü, biz bize benziyoruz, efendiler! (Aralık 1921).

Kısacası Atatürk, Demokrasinin de sosyalizmin de canı cehenneme diyor, bizim rejim başka rejim! Ne var ki siyaset biliminde bu tür rejimlere bir isim verilmiştir: Diktatörlük! Hukuk dışı İstiklâl Mahkemelerini başka türlü nasıl kuracaksınız, sırf şapka giymediği için insanları nasıl asacaksınız? (Yavuz Bahadıroğlu, 2012-03-02)

Abant İzzet Baysal Üniversitesinde

Tarih: Feb 15 2012