RSS

Sanal Alemin En Kıralı Uydurması

Tarih: Feb 12 2012

Bu âlem, yaşadığımız dünya zaten “sanal âlem” değil mi? İran’da “sanal” yerine “mecazî” deniyormuş. İşte bu daha anlaşılır! Yaşadığımız dünya gerçek dünya değil, mecazî dünya; geçici dünya, daha açığı: Yalan dünya! Hakikatliğine inanılmayan bir dünyada, bir mecazî dünya daha: İnternet dünyası! Yani katmerli yalan dünya!

Dünyanın yalanı, yanlışı, palavrası, atmasyonu, kıtırı, düzmesi, martavalı. Sanal âlemde dolanıp duruyor. İnsanlar inanmak istediklerini gerçekmiş gibi görüp, üzerine yorum yapıyor, sağa sola dağıtarak yaygınlaştırıyor. Sanal âlemin yalana, yanlışa, martavala en fazla pirim veren kesimi kimlerdir? Ben futbol meraklıları, fanatikleri sanırdım. Fakat Atatürkçülerin onları fersah fersah geride bırakmasına ne demeli. Cemil Koçak dün böyle bir yalanla ilgili yazdı. Biz zaten mecazî bir alemde yaşadığımızı düşünerek sanala fazla takılmadığımız için şamatayı kaçırmışız. Meşhur resmi, sonunda “Atatürk İnkılapları-En kapsamlı Atatürk sitesi”nde buldum. Masada davetliler ve merkezde Atatürk yer alıyor. Fotoğrafın altında “Yıl: 1928. Türkiye Cumhuriyeti henüz beş yaşında. Atatürk’ün masasında tam 32 kral ve 62 cumhurbaşkanı var. Ama bütün gözler Atatürk’ün üzerinde” yazıyor.

“Âlemin cumhurbaşkanı” diyemeyeceğim, çünkü böyle bir ifade yok, “âlemin kıralı” Atatürk olmalı bu durumda. Gerçi o zaman daha Atatürk değil, “Gazi” idi. Sofrasında 32 kıral, 62 cumhurbaşkanı cem olmuş, ceman yekûn 94 devlet başkanı! Bireh bireh! Bu nasıl yorumlanır? İşte Atatürkçü yorum: “Bir de bunun üstüne Çılgın Türkleri okumak iyi olur tavsiye ederim. Dünyanın Emperyalistlere karşı ilk Kurtuluş Savaşını kazanmış milletiz. Dünyanın hayran olduğu bir lider. Güneşin batmadığı koskoca bir İmparatorluğa rest çeken, bir lider. Hayal gibi geliyor, biz yaşamadık o günleri ama ne savaşlar vermişiz ne canlar gitmiş. Ama sonunda bütün dünyanın karşısında saygı duyduğu, imrendiği millet olmuşuz. Bizden sonra mazlum milletlere güç gelmiş, inanç gelmiş, hepsi birer birer bağımsızlık kazanmaya başlamış. Cezayir’de ölen bağımsızlık savaşçılarının koynundan Atatürk posterleri çıkıyormuş. İşte karizma, İşte Atatürk.”

Bu yalanlara inanırsanız, yukarıda sözü edilen resimle ilgili kuyruklu yalana da inanırsınız! Resimde 32 kıral varmış! Yeryüzünde o zaman 32 kıral var mıydı acaba? Şu anda yok da! Ya 62 cumhurbaşkanı? Ne mümkün! Bırakın doğuyu, Türkiye’nin batısında kaç cumhuriyet vardı ki? Yunanistan, Bulgaristan, Sırbistan. Hepsi krallık! Bir rivayete göre, bu resimde Sırbistan veya Yugoslavya kıralı varmış. Bir rivayete göre ise, o kıral değil, Sovyetler Birliği büyükelçisi imiş. Eh “Sovyet Sosyalist Cumhuriyetçiler Birliği”nin elçisi her halde en az 20 cumhuriyetten oluşan bir devleti temsil ediyor! Rakamı tamamlamak için işimiz kolaylaşıyor!

İşin esası şu: Tarihçi Yılmaz Öztuna vefat etti. Allah rahmet etsin. Onun fikri şu: 1920′den sonra Türkiye dünya sistemindeki mevkiini ilk defa kaybetti! Çünkü Abdülhamid döneminde Türkiye dünyanın 7. Büyük devleti idi. İttihatçılar 1. Dünya Harbine kadar 9.luğa düşürdüler. Cihan Harbinden sonra Lozan’a kadar belirsizlik vardı, Lozan’dan sonra Türkiye’nin dünya siyasetinde bir behresi yoktu! Türkiye’ye Lozan’da anlaşma imzalattıran devletler akabinde şunu tartıştılar: “Artık Türkiye küçük bir devlet, ona büyük elçi göndermek doğru olmaz!” Nitekim 1930′lara kadar da göndermediler. Sonra diplomasi değişti, büyük elçi göndermek için ille de büyük devlet olmak şartı kalktı.

Atatürk cumhurbaşkanı iken yurtdışına çıkmadı. Onu ziyarete gelen devlet başkanlarının başında İngiltere kıralı sayılır. Kral Edvard, sonradan evleneceği hatunla bir deniz gezisine çıkmıştı, İstanbul’a da uğradı. Bu diplomatik bir ziyaret değildi.

Atatürk, İngiltere Kralı VIII. Edward’ ı Dolmabahçe Sarayı Rıhtımında Karşılarken – 4 Eylül 1936

Bir vatandaşın Atatürk’ün elini öpmeye çalışırken çekilen bu resimi de,

sanal ortamda “İngiltere Kralı VIII. Edward Atatürk’ün Elini Öptü” şeklinde yayılmıştı.

Sırp-Yugoslav kıralı ve Ürdün Emiri, İran ve Afgan şahları. Türkiye’ye gelen devlet başkanları, eğer hafızam beni yanıltmıyorsa, bunlardan ibaret. Peki eski bir resim etrafında neden böyle yalan üretiliyor? Atatürkçü zihin, bugünün Türkiye’sinin bu kadar geniş bir milletlerarası ilişkiler ağı kurmasını, dünyanın belli başlı devlet ve hükümet başkanlarının Türkiye’yi komşu kapısı yapmasını hazmedemiyor. İlle de Atatürk’ün daha fazlasını yapması lâzım! Eski resimlere yeni yalanlar uydurarak kendilerini ayakta tutuyorlar! (Asım Yenihaber, Yeni Akit, 2012-02-12)

Atatürk Yargının Bağımsızlığına Karşıydı

Tarih: Feb 07 2012

Atatürk’ün resmî kaynaklarda yer almayan konuşmalarını ortaya çıkaran Taha Akyol, Atatürk’ün kuvvteler ayrılığını savunanları deli ve çılgın ilan ettiğini iddia etti, örnek verdi. İşte Neşe Düzel‘in röportajı:

  • Atatürk’ün bütün siyasi hayatı kendi yetkilerini maksimize etmek içindir. Ocak 1921’de Meclis’te anayasa görüşülürken müthiş bir konuşma yapıyor ‘Kuvvetler ayrılığını savunan delidir, çılgındır’ diyor.
  • Atatürk’ün muhalifleri, Meclis’in güçlü olmasını istiyorlar. ‘Kuvvetler birliği, Meclis’in güçlü olması demektir’ diyorlar. Atatürk ise ‘Meclis değil, hükümet güçlü olacak yargı da hükümete bağımlı olacak’ diyor.
  • Meclis’te, liberal eğilimli Halil Menteşe soruyor: ‘Siz, anayasaya devletçiliği yazıyorsunuz. Biri çıkar da liberalizmi savunursa ne olacak?’ Mebus Rasih Kaplan cevap veriyor: ‘Öbür dünyaya gider!’

***

NEDEN TAHA AKYOL?

Atatürk’ün dönemi toplumun geneli açısından hâlâ kapalı bir kutudur. Onun, spordan müziğe hayatın pek çok alanındaki vecizelerini biliriz ama bu toplumun en temel meselesi olan demokrasi, hukuk ve yargı konularındaki düşüncelerini ve yaklaşımını bilmeyiz. Sanki Atatürk demokrasi, hukuk ve yargı konularında hiç konuşmamıştır. Ama öyle değil. Gazeteci, yazar, araştırmacı Taha Akyol bir ilki gerçekleştirdi ve Atatürk’ün resmî kaynaklarda yer almayan konuşmalarını arşivlere ve belgelere inerek ortaya çıkardı. Atatürk’ün demokrasi, hukuk ve yargıyla ilişkisini ve bunun günümüz Türkiye’sine etkisini bütün berraklığıyla gözler önüne serdi. Taha Akyol’un, Atatürk’ün ve Kemalizm’in içini dolduran bu muhteşem çalışması, “Atatürk’ün İhtilal Hukuku” adıyla Doğan Kitap’tan yeni çıktı. Acaba Atatürk milli egemenlik, demokrasi, hak ve hürriyetler, hukuk, yargı konularında neler dedi? Bu kavramların içini nasıl doldurdu? Atatürk’ün bağımsız ve tarafsız yargıya bakışı neydi? Nasıl bir yargı istedi? Atatürk baştan beri nasıl bir sistem tasarladı? Kendisine karşı çıkıldı mı? Karşı çıkanlara ne oldu? 1920’de açılan Meclis 1925’e dek neler tartıştı? Cumhuriyet’in ilanı ve anayasalar nasıl yapıldı? Muhalefet ne istedi? Kemalistler ne dedi? 1925’ten 1938’e dek nasıl bir yasama organı ve yargı oluşturuldu? Hukuk nasıl iktidarın hizmetine sokuldu? Hangi kanunlar, kim ve kimler için, niye çıkarıldı? Nutuk’ta yapılan suçlamalar gerçek miydi? Taha Akyol, bütün bu sorulara belgelere dayanan çok net, çok çarpıcı cevaplar verdi.

Taha Akyol

Siz bir ilki gerçekleştirdiniz ve Atatürk’ün hukuk ve yargıyla ilişkisini anlatan bir kitap yazdınız. Bu konuyla ilgili konuşmadan önce, kitabınızda bahsettiğiniz bir olayı sormak istiyorum izninizle. Siz, Atatürk’ün Sovyet Elçisi’ne “Ben de komünizm taraftarıyım” dediğini yazıyorsunuz. Atatürk komünizm taraftarı mı?

Hayır. Atatürk kesinlikle komünizm taraftarı değil. Ne Kurtuluş Savaşı sırasında ne de sonrasında Atatürk’ün komünizme ve sosyalizme hiç bir zaman hiçbir sempatisi olmadı.

Sovyet Elçisi’ne yalan mı söylüyor?

Taktik yapıyor. Sovyetler Birliği’nden yardım almak için bunu söylüyor. İyi ki de yardım alıyor. Çünkü biz Sovyetler’den o yardımı almasaydık, Milli Mücadele’yi kazanmak zor olurdu. Ama milli mücadelenin gücü artınca, Atatürk komünizmle arasına mesafe koyuyor ve komünistleri tutuklamaya başlıyor.

Atatürk’ün ilk Meclis döneminde din vurgulu konuşmalar da yaptığını yazıyorsunuz siz. Atatürk dindar mı?

Atatürk’e dindar diyemeyiz. Ama bence mistik bir tarafı var. Mesela Milli Mücadele sırasında Atatürk tam pozitivist değil. Sakarya Savaşı’nı neredeyse kaybetmek üzereler. “Anne dua et” diye telgraf çekiyor annesine. Fakat kendine güveni arttıkça, hem laiklik uygulaması hem de pozitivist görüşleri keskinleşti Atatürk’ün. Mesela 1923 sonrası Cumhuriyet döneminde, Atatürk artık, “Biz ilhamımızı gökten indiği zannedilen kitaplardan almadık. Hayattan aldık” diyor. Özel, toplumsal ya da siyasi, hayatın hiçbir alanında dinî bir referans kabul etmiyor. Anlayacağınız, dindar bir Atatürk portresi çizmeye çalışan muhafazakârların kullandıkları olayların hepsi 1923 öncesinin M. Kemal’ine aittir.

Peki, niye kurtuluş savaşı sırasında çok din vurgulu konuşmalar yapıyor?

Atatürk o dönemde taktik olarak hem komünizm taraftarıyım diyor, hem de Abdülhamit’ten daha İslamcı kavramlarla konuşuyor. İngiltere’ye karşı İslam dünyasının ve Hint Müslümanlarının yardımını almak için din vurgulu konuşmalar yapıyor. Kurtuluş Savaşı’nda Bolşevik ve İslamcı kavramları birarada kullanan M. Kemal ile 1930’larda İslamcı kavramları toplum hayatından tamamen çıkarmaya çalışan M. Kemal farklı Mustafa Kemallerdir. Atatürk’ün taktisyen tarafını, dehasını anlamak ve hangi şartlarda ne yaptı, ne söyledi diye bakmak lazım.

Bu, yüksek bir dehanın mı yoksa yüksek bir pragmatizmin mi işareti sizce?

Pragmatizm de denilebilir. Ama şu var. Kurtuluş Savaşı sırasında ve sonrasında izlenen iç ve dış politika formülasyonlarını Karabekir ve Rauf Orbay’da görmüyoruz. “Bolşevizm’le İslam arasında çelişki yok mu” diye sorduklarında, M. Kemal, şu cevabı veriyor: “Var ama İslamiyet’in ümmetçiliği Bolşevizm’in enternasyonalizmine (beynelmilelciliğine) tekabül eder” diyor.

Atatürk’ün liberal iktisadı savunan görüşleri de var. Atatürk liberal mi?

Hayır. İsmet Paşa’ya göre ekonomide daha piyasa yanlısıdır ama siyasi görüşleri kesinlikle liberalizme karşıdır. Trende altı oku nasıl yapalım diye konuşurlarken, Atatürk Şükrü Kaya’ya “Siz iktisadi doktrinler uzmanısınız. Bize anlatın. Liberalizm nedir” diye soruyor. Şükrü Kaya’nın verdiği cevap “Liberalizm, sömürge ekonomisidir” oluyor. “Biz de sömürgeciliğe karşı olduğumuza göre liberalizme karşıyız” diyor Atatürk. 1937’de Cumhuriyet Halk Fırkası’nın altı oku anayasaya konurken.

Evet.

Liberal eğilimli Halil Menteşe, Meclis’te, “Siz, Anayasa’ya devletçiliği yazıyorsunuz. Biri çıkar da liberalizmi savunursa ne olacak?” diyor. Mebus Rasih Kaplan cevap veriyor: “Öbür dünyaya gider!” Atatürk, siyasi liberalizme kesinlikle karşı!

Atatürk liberal de değil. Atatürk ne peki?

Atatürk her şeyden önce Atatürkçü. Harbiye talebeleri Beyaz Kule’de bir akşam “sen ne olacaksın” diye aralarında laflıyorlar. Herkes bir şey söylüyor. M. Kemal susuyor. Fethi Okyar, “Sen niye susuyorsun?” diye üsteleyince, “Ben hepinizden üstün olacağım” diyor. O dönemde padişahsız bir rejim düşünülemediğinden, arkadaşları “Padişah mı olacaksın” diye gülüyorlar. “Ondan da üstün” diyor Atatürk. Büyük devrimler yapmış, büyük yetkileri elinde toplayıp kullanmış bütün liderlerin tabiatında bu var. M. Kemal her şeyden önce Atatürkçüdür.

Atatürkçülük nedir?

Burada Atatürk’ün Atatürkçülüğünü ideolojik anlamda söylemiyorum. Bütün yetkilerin kendi elinde toplanmasıdır bu. Atatürk’ün bütün siyasi hayatı kendi yetkilerini olabildiğince maksimize etmek içindir.

Atatürk’ün herhangi bir ideolojisi, fikri, inancı var mı?

Var. Atatürk’ün ideolojisi, Jön Türklerin pozitivist, materyalist ideolojisidir. Bu yüzden Atatürk’ün laiklik tatbikatı çok sert oldu. Jön Türk neslinin sloganı şudur: “Halkın bilimi dindir, aydınları dini bilimdir!” Zaten, “hayatta en hakiki mürşit ilimdir” demek, bilime din gibi inanmaktır. Oysa bilim bir mürşit değildir.

Bilim nedir?

Bilim bir metottur ve sadece hayatın belirli sahalarında geçerlidir. Hayatın diğer alanlarında sanat, estetik, din, edebiyat vb. geçerlidir. Hayatın her alanında bilimi egemen kıldığınızda, sonuç bilim adına diktatörlük olur. Atatürk, “hayatta en hakiki mürşit bilimdir” diyen bir kişi. Bilime çok üstün değer veriyor ama dil ve tarih görüşlerinin yanlış olduğu da bir gerçek. Demek ki bilimi yüceltmek yanılmayı önlemiyor. Aslında Atatürk’ün nihai ideolojisi, Türkiye’yi Fransa gibi bir cumhuriyet yapmaktır.

Fransa gibi derken ne kastediyorsunuz?

Liberal tarafı zayıf, devrim ve laik tarafı radikal bir modern cumhuriyet kurmak Atatürk’ün nihai ideolojisi. Bunun içinde demokrasi var ama bu demokrasi kendisinden birkaç nesil sonra ulaşılabilecek uzak bir hedef. Mesela Atatürk’ün 1930’da bir Serbest Fırka denemesi vardır. Fethi Okyar’a parti kurdurmasını, Atatürk’ün demokrasi arzusu olarak gösterirler.

Değil mi?

Aslında devletçilik uygulamasının kötü gitmesinden dolayı, ufak bir denetim grubu Meclis’e gelsin de “öyle yapmayın, böyle yapın” desin diye bir çabadır o. Ama halkın o partiyi tuttuğunu görünce Atatürk ne yapıyor? Partiyi kapatıyor, daha sert bir rejim geliyor, basın ve cemiyetler kanunları değişiyor. Türk Ocakları, kadın dernekleri kapatılıyor. Çünkü hepsi Serbest Fırka’yı destekliyorlar.

İnsanlar tek adam, tek parti yönetiminden çok mu bunalmışlardı?

Evet, çok bunalmışlardı. Ahmet Emin Yalman, Hüseyin Cahit Yalçın gibi, laiklikleri Atatürk’ten çok daha önce olan insanlar bile “çok bunaldık” diye yazıyorlar. Parti mutemetlerinin Anadolu’da yaptıkları yolsuzlukları ve tahakkümü düşünmek lazım! Serbest Fırka’dan da önce, Cumhuriyet’in çok erken bir zamanında, daha 1925’te Ahmet Ağaoğlu Atatürk’e bir rapor veriyor ve “Partimiz yolsuzluğa battı. Biz halka tepeden bakıyoruz” diyor. Zaten onun için de 1930’da Serbest Fırka’yı kuran liberaller, ekonomik durgunluğun ve yolsuzluğun kaynağında otoriterlik- tek adam rejiminin olduğunu söylüyorlar.

Atatürk ne diyor?

Atatürk bunu kabullenmiyor. Atatürk’e göre yolsuzluk sistem değil, bireysel bir ahlak meselesi. Kim yolsuzluk yapıyorsa görevden uzaklaştırılmalı. Mesela Atatürk’ün Serbest Fırka hakkındaki görüşü de şudur. Fethi Okyar soruyor: “Demokraside sert kavgalar ve eleştiriler olur Paşam. Tahammül edecek misiniz.” “Edeceğiz. Başka çaremiz yok” diyor.

Ediyor mu peki?

Etmiyor tabii. Kavgalar çıktığında, Fethi Bey’i çağırıyor. “İsmet’le aranızda hakemlik yapacağım. Son sözü ben söyleyeceğim” diyor. Düşünün. Fethi Bey muhalefet lideri, İsmet Paşa da başbakan. Bernard Lewis, Atatürk ödülü kazanmış, Atatürk hayranı bir tarihçidir. Atatürk’ün pederşahi bir yönetim kurduğunu söylüyor.

Bütün kuvvetleri kendisinde birleştirip, millete tek başına hükmetmek mi istiyor Atatürk?

Bu, klasik ortaçağ türü bir istibdat değil. Bu, modern bir tek adam yönetimi! Padişah bir sülaleden geldiği için hükmeder. Stalin proletarya partisinin genel sekreteri olduğu için hükmeder. Atatürk niye hükmeder? Milletin iradesini temsil ettiği için hükmeder.

Milletin iradesini temsil etmek için bir şeye dayanmak lazım. O sırada demokratik ve serbest seçimler var mı?

O sırada Gazi bir milli kahramandır. Millet ona taparcasına bağlıdır. Kazım Karabekir’e, “Milletin bana güveni tam. Mebusları ben tayin edeyim” diyor. Atatürk eşittir millet!

Peki, millet böyle mi düşünüyor?

Hayır. Millet böyle düşünseydi Serbest Fırka’ya oy vermezdi. Serbest seçimler olsaydı, Halk Partisi kaybederdi. Bakınız. Milli hâkimiyet kavramı liberal bir kavram değildir! Bu, Rousseau’cu bir kavramdır. İki boyutu vardır. “Millet karar versin. Ortaya sandık koyalım” dediğinizde, bu milli hâkimiyet anlayışından liberal bir demokrasi çıkar! Öteki milli hâkimiyet anlayışı ise “milleti, millet için en doğru olanı bilenler temsil eder” görüşüdür. O zaman da milli irade demek, milletin iyiliğinin ne olduğunu bilenlerin iradesi demektir. Robespierre’in, Atatürk’ün, Kemalizm’in ve günümüzde Sina Akşin’in milli hâkimiyet tanımı budur.

Meclis’te buna karşı çıkanlar olmadı mı?

Oldu tabii. Mesela Kazım Karabekir ve Rauf Orbay milli irade kavramını liberal anlamda kullandılar. Zaten Falih Rıfkı da bunu açıkça söylüyor. “Zaferden sonra milli hâkimiyet kavramı, muhafazakârların ve liberallerin silahı oldu. Kemalist rejim ise orduya, bürokrasiye ve partiye dayandı” diyor. Şevket Süreyya da bunu, “dar bir kliğe dayandı” diye açıklıyor. Çünkü tek parti döneminde, milli irade, milli şefin iradesi olarak tanımlandı. “Milletin iradesini sadece Atatürk temsil eder” dediğiniz zaman da ortaya, 1930’lardaki tek adam rejimi yani şef rejimi çıktı.

Milletin, kendisini Atatürk’ün temsil etmesi gerektiğini düşündüğünü nereden biliyor Atatürk?

O bir inanç. Sınanmış bir bilgi değil. Çevresi de ona inanıyor. Milli Mücadele kahramanı olmasının ona kazandırdığı Weberyen bir karizma var.

Bu bir diktatörlük sistemi değil mi?

Ben bu tür çok değer yüklü kavramlar yerine, Atatürk rejimini, “otoriter tek adam rejimi” olarak niteliyorum. Çünkü diktatör deyince önümüzde bir Hitler, Mussolini örnekleri var. Atatürk kesinlikle o değil.

Atatürk’ün ilkelerinden bahsedenler hangi ilkelerinden bahsediyorlar peki?

Bu, genellikle altı oktur. Hâlbuki Atatürk’ün hayatında altı okun dört yıllık bir yeri vardır. 1935 öncesinde altı ok yoktur. Serbest Fırka, halktan bu kadar tasvip görünce bunlar, “liberalizmi halk niye bu kadar tutuyor” diye şaşırıyorlar. Liberalizmin karşısında bir doktrine sahip olma ihtiyacı duyuyorlar. Çünkü ortada böyle sistematik bir siyasi görüş, felsefe yok. Zaten Atatürkçü aydınların hep ihtiyaç duydukları ve yapmak istedikleri bir şeydir bu. Yakup Kadri ve Şevket Süreyya hep, “eksik kaldı bu” diye yazarlar. Atatürk döneminde aydınlarda hep böyle bir fikriyat arayışı var.

Niye böyle bir arayış var?

Çünkü Atatürk’ün görüşü çeşitli vecizeler ve uygulamalardan oluşuyor. Bu görüşün sosyolojisini, felsefesini, dünyadaki yerini, iktisada bakışını sistematik olarak izah etmek lazım. Şevket Süreyya da Kadro dergisini bunun için çıkarır. Kadro dergisi bu işi sol, Türk Ocakları da muhafazakâr bir anlayışla yaparlar ve aydınlardan büyük ilgi görürler. Atatürk bunlardan hoşlanmaz ve dergiler kapatılır.

Atatürk aydınların ilgisinden niye hoşlanmaz?

Çünkü bu ilgi, ideolojik inisiyatifin, rejimin elinden kaçması demektir. Yani ideolojik inisiyatifin, Türk Ocakları ve Kadro dergisi çevresinde bağımsızlaşması demektir. Halk Partisi’nin genel sekreteri Recep Peker, Atatürk’ten işareti alır ve Yakup Kadri’yle Şevket Süreyya’yı çağırır. “İnkılâbı biz yaptık, ideolojisini siz mi yapacaksınız?” diye bağırır. Onun yerine parti, Ülkü diye kuru bir dergi çıkarır. Recep Peker altı okun teorisyenliğini yapar. Aslında o dönemde Serbest Fırka’nın çok önemli eleştirileri vardır.

Ne gibi eleştiriler bunlar?

Mesela demiryolu bu ülke için ne ölçüde önemli, onu tartışalım diyor. Bir yılda bin kişinin seyahat edeceği bir demiryolunu yapmak için şu kadar para harcamak mı iyi yoksa oraya kara yolu yapıp kalan parayla oraya fabrika kurmak mı daha iyi diye soruyor.

Yıl 1930. Meclis’te bütün bu konular tartışılamıyor mu?

Hayır. Meclis’te hiçbir eleştiri yok. Meclis’te “şeflerimizden ne gelirse onu kabul etmek boynumuzun borcudur” anlayışı var. Size bunları Meclis tutanaklarından, zabıtlardan aktarıyorum. 1920-23 arasındaki Birinci Meclis’te tartışma var. Gensoru ve kanunlara ret oyu veriliyor. Bazı hükümet tasarıları değiştiriliyor. 1923-27 arasındaki İkinci Meclis’te ise bu muhalefet ancak 1925 yılına dek sürebiliyor. Ondan sonra tartışma, eleştiri bitiyor. Çünkü 1925’te İstiklal Mahkemeleri kuruluyor ve bütün muhalefet ve basın susturuluyor. Muhalefet tamamıyla tasfiye ediliyor. Artık Üçüncü Meclis’te demokrasi tamamen bitiyor.

1925’te ne oluyor?

1923 seçimlerine giderken, bütün milletvekili adaylarını Atatürk gene tek başına belirliyor ama Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Rauf Orbay, Adnan Adıvar gibi Milli Mücadele’nin kahramanlarını listeye koymazlık edemiyor. Ama bunlar Meclis’e girince tabii Meclis’te bir muhalefet oluyor. Bunlar, Terakkiperver Fırkası’nı kuruyorlar. Parti tüzüğüne, “biz liberaliz” diye yazmış isimler bunlar. Terakkiperver Fırkası 1925’te kapatılıyor. 1925’ten sonra da artık Meclis’te hiçbir muhalefet olmuyor. Bu eleştirisizlik, büyük bir beceriksizliğe, işlerin aksamasına, tıkanmasına yol açıyor. Bu durum Atatürk’te, “bize muhalefet lazımmış” görüşünü uyandırıyor. Zaten o sırada yabancı gazeteciler de kendisine hep aynı soruyu soruyorlar. “Sizde niye birden fazla parti yok? Siz diktatörsünüz” diyorlar.

Atatürk ne cevap veriyor?

Benim hayatım milli hâkimiyet için istibdada karşı mücadeleyle geçti” diyerek, Atatürk buna çok sinirleniyor. “Biz diktatöre benziyoruz. Ben diktatörlük mirası bırakmak istemem. Yeni bir parti kuracağız” diyor. Aslında Serbest Fırka 60-70 mebustan fazla çıkaramaz diye düşünüyorlar. Öyle olmuyor. Bu yeni parti önce belediye seçimlerini kazanıyor. Halk oluk oluk ona akıyor. İktidarın el değiştireceğini anlıyorlar ve partiyi kapatıyorlar.

Kemalizm, liberalizm karşısında sistematik bir siyasi görüşe sahip olabildi mi hiç? Atatürk döneminde ya da sonrasında altı okun içi doldurulabildi mi?

Hayır, altı okun içi hiç doldurulamadı. Bir sistem getirilemedi. Sol ve liberallere karşı Kemalizm ortaya bir siyaset felsefesi koyamadı. Bu yüzden Ecevit 1970’lerde CHP’yi yüceltirken altı oku geriye çekti güvercini öne sürdü. Çünkü altı ok deyince bazı hatıraların oluşturduğu bir anlayış var. Otoriter, baskıcı, jandarma dipçiği, karakolda işkence, halkın dışlandığı, kıyafetinden ötürü Âşık Veysel’i Ankara’ya sokmayan anlayış akla geliyor.

Siz, “Atatürk’ün İhtilal Hukuku” isimli gerçekten muhteşem bir kitap yazdınız. Yeni kitabınızda Atatürk’ün kuvvetler birliğini savunduğunu yazıyorsunuz. Atatürk’ün savunduğu kuvvetler birliği nasıl bir sistem?

Atatürk’ün muhalifleri de dâhil olmak üzere, Birinci Meclis’te (1920-23) herkes kuvvetler birliğini savunuyor. Atatürk, 1921 yılının ocak ayında 1921 Anayasası müzakere edilirken, kuvvetler birliğiyle ilgili müthiş bir konuşma yapıyor Meclis’te. “Kuvvetler ayrılığını savunanlar delidir, çılgındır” diyor. Herkes alkışlıyor bunu. Anlayacağınız, Meclis’teki fikir ayrılığı ve çatışma, kuvvetlerin hangi elde toplanacağı meselesinde çıkıyor!

Muhalifler ne istiyor? Atatürk ne istiyor?

Atatürk’ün muhalifleri, Meclis’in güçlü olmasını istiyorlar. “Kuvvetler birliği demek, Meclis’in güçlü olması demektir” diyorlar. Atatürk ise “Hayır Meclis değil, yürütme güçlü olmalı” diyor.

Yürütme dediği kim?

Kendisi, ordu, bürokrasi. Hükümet teşkilatı. Aslında hükümet demek M. Kemal Paşa demek. Yürütmeyi en üste görüyor M. Kemal. “İcra eden, karar verenden daima daha güçlüdür” diyor. Yani “hükümet, Meclis’in üstündedir, yargı da siyasi konularda yürütmeye bağlı olmalıdır” diyor. Muhalifler ise, Meclis’in yürütmenin üstünde olmasını savunuyor. M. Kemal’in görüşleri bugün çok tuhaf gelebilir ama Ocak 1921’de Meclis’te yaptığı konuşma bu. Zaten arşive ve belgelere indiğinizde, Atatürk’ün yargı bağımsızlığını reddettiğini görüyorsunuz! Sadece 1921’de değil, sonraki gelişmeler de hep bu yönde oldu. Kemalist rejim, yürütmenin üstün olduğu bir kuvvetler birliği sistemi kurdu. Zaferden sonra Atatürk milletvekillerini de tayin etti.

Bütün kuvvetleri birleştirip, tek başına hepsine hükmetmeyi mi istiyor Atatürk?

Atatürk, Türk milletinin lehine olan yolu kendisinin tuttuğunu, diğer bütün yolların Türk milleti için zararlı olacağını düşünüyor. Kendisinin tuttuğu yoldan gidilmesinin, bir inkılâp, yenilik olduğunu düşünüyor. Bu düşünceyle, yasama, yürütme ve siyasi konularda da yargı erkinin kendi emrinde toplanmasını istiyor. İsmet Paşa’yı eleştiren Atatürkçüler, “Halk Partisi’ne değişmez genel başkanlık sistemini 1939 kurultayında İsmet Paşa getirdi” derler. Hayır, değişmez genel başkanlık sistemi 1927 tüzüğünde kabul edildi. Şeflik sistemidir bu.

(Taraf, Şubat 2012)

10 Kasım Ateşi

Tarih: Jan 22 2012

Atatürk’ün 15 Yıl Süren Cenaze Töreni

Tarih: Jan 16 2012

Hastalığının ağırlaşması üzerine 27 Mayıs 1938’de İstanbul’a gelen Atatürk’ün bundan 73 yıl önce, 10 Kasım 1938 günü, Dolmabahçe Sarayı’ndaki odasında saat 9’u 5 geçe dünyaya gözlerini yumduğunu hepimiz ezberlemişizdir. Ama ölümünden sonra olanları pek bilmeyiz. Bilmediklerimiz arasında, Atatürk’ün cansız bedeninin Anıtkabir’e gömülünceye kadarki uzun ve zahmetli yolculuğu da vardır.

Ölüm haberinin duyulmasından sonra Ankara’da telaşlı saatler yaşanmış, ancak çok kısa sürede siviller ve askerler arasında 1937 sonbaharında Atatürk tarafından kızağa çekilmiş olan İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı konusunda anlaşma sağlanmıştı. 11 kasım günü İnönü Cumhurbaşkanlığı’na seçildikten hemen sonra Başbakan Celal Bayar jest yaparak istifasını verdi ama İnönü şaşırtıcı biçimde Bayar’ı yeniden hükümeti kurmakla görevlendirdi. Ancak bu görevlendirmenin ömrü çok kısa olacak, İnönü kendisine yakın Refik Saydam’ı Başbakan olarak görevlendirecekti. Ömrü çok kısa sürecek olan İkinci Bayar Hükümeti ise neredeyse sadece Atatürk’ün cenaze işleriyle ilgilenecekti.

“Burası türbeye benziyor”

Bunlar olurken bir yandan da Atatürk’ün naaşı tahnit (bozulmaması için ilaçlamak) edilmişti. Çünkü hükümet henüz cenazeyi nereye defnedeceğine karar vermemişti. Hükümetin 13 kasımdaki ilk toplantısında Milli Savunma Bakanı Kazım Özalp’in Ankara’daki Etnografya Müzesi’ni önerisinden başka öneri gelmeyince Atatürk’ün ‘Muvakkat Mezarı’ olarak Etnografya Müzesi’nde karar kılınmıştı. Arkeolog Remzi Oğuz Arık’a göre bunun nedeni, 1933’te müzenin inşaatını ziyaret eden Atatürk’ün müzenin kubbesinden çok etkilenerek “Burası türbeye benziyor” demesiydi. Gerçekten de Etnografya Müzesi, kiliselerde kullanılan haç tipi planla, cami ve türbelerde kullanılan kubbeyi başarılı biçimde birleştiren bir üslupla inşa edilmişti ama Doğulu havası daha belirgindi. Ancak, Atatürk’ün binayı türbeye benzetmesi iltifat değilse, cenazenin buraya gömülmesi Atatürk’ün hatırasına saygısızlık olmaz mıydı? Eğer bu bir iltifatsa Batı kültürüne hayran bir önderin ‘Doğulu’ bir binaya gömülmesi garip kaçmaz mıydı? Bu tür soruların üzerinde durulup durulmadığını bilmiyoruz. Aksine cenaze işleri için 500 bin Türk Lirası (bugünün değeriyle yaklaşık beş-altı milyon dolar) ödenek ayrıldıktan sonra tam 15 yıl sürecek bir sürecin ilk aşamasına geçilmişti.

Atatürk’ün kızkardeşi Makbule Atadan’ın isteği üzerine 16 kasım (bazı kaynaklara göre 19 kasım) 1938 sabahı 8:10’da Diyanet İşleri Başkanı Şerafeddin Yaltkaya tarafından kıldırılan cenaze namazı sonrasında (iddiaya göre cemaat ‘Allahu ekber’’ yerine ‘‘Tanrı uludur’’; ‘‘Selâmun aleyküm’’ yerine ‘‘Esenlik üzerinize olsun’’ demişti) cenaze Dolmabahçe Sarayı’nın Muayede (Tören) Salonu’nda kurulan katafalkta konuldu ve 19 kasıma kadar halkın ziyaretine açıldı. (‘Katafalk’ önünden geçilerek saygı gösterilmek istenen cenazenin yerleştirildiği yüksekçe platform anlamına gelen Fransızca kökenli bir terimdi.) Türk bayrağına sarılı katafalk muhtemelen CHP’nin Altı Ok’unu sembolize eden altı meşaleyle aydınlatılıyordu. Cenazenin başında dördü general (Fahreddin Altay, Halis Bıyıktay, Cemil Cahit Toydemir ve Ali Sayit Akbaytogan), ikisi mehmetçik altı kişinin nöbet tutması da bu sembolizmle ilgili olabilirdi. Bu dört günde, cenazeyi 500 bine yakın kişinin ziyaret ettiği söylendi.

Chopin’in Cenaze Marşı

19 kasım günü, saat 9:22’de bir askerî araca konan cenaze yine askerî bandonun çaldığı Chopin’in Cenaze Marşı eşliğinde Tophane ve Galata Köprüsü yoluyla Sarayburnu’na doğru yola çıktı. Türk bayrağına sarılı cenaze arabasını altı at çekiyordu ama bu sefer arabaya dört değil sekiz general ile Kara, Hava ve Deniz Kuvvetleri’ni temsil eden birer mehmetçik eşlik ediyordu. En önde Atatürk’ün İstiklal Madalyası’nı taşıyan bir general (İlyas Aydemir) yürüyordu. Yani ya sayısal sembolizmden vazgeçilmişti ya da bizim anlayamadığımız başka bir sembolizm vardı.

Törene şahit olan Fransız gazeteci Emile Bouery “Türkiye’nin eski payitahtı tanımayacak bir haldeydi. Acıyla ezilmiş tek vücut bir ulus, her tarafta bedbin insanlar, yaşlarla dolu gözler, sessiz sokaklar.” diye yazmıştı.

Sarayburnu’nda Zafer Torpidosu’na teslim edilen cenaze, oradan Yavuz Zırhlısı’na nakledilecek ve saat 13:40’ta 101 pare top atışıyla Marmara’ya doğru yola çıkacaktı. Topları atanlar Britanya, Sovyetler Birliği, Fransa, Yunanistan ve Romanya’dan cenaze için gelen gemilerdi. Bu gemiler sembolik olarak Yavuz’a kısa bir süre eşlik ettiler. Ardından cenaze tekrar Zafer Torpidosu’na aktarıldı ve torpido cenazeyi Ankara’ya taşıyacak trenin kalkacağı İzmit’e hareket etti.

Neden Sarayburnu?

Kortejin son durağının neden Sarayburnu olduğu, cenazenin neden gemiler arasında getirip götürüldüğü ya da neden Haydarpaşa’dan değil de İzmit’ten trene bindirildiği sorulabilir. Resmî tarihçilerin birinci soruya cevabı “Atatürk’ün 15 Mayıs 1919 günü Samsun’a gitmek üzere Sarayburnu’ndan yola çıkmış” olduğudur. Döküm işleri Avusturyalı heykeltıraş Heinrich Krippel tarafından Viyana’da yapılan ve 1926’da Sarayburnu’na dikilen bronz Atatürk Heykeli’nin neden daha merkezî bir yere değil de Sarayburnu gibi gözlerden ırak bir yere dikildiği sorusuna da benzer cevap verilmişti. Kanımca bölgenin Marmara Denizi’ne ve Boğaz’a hâkim coğrafi pozisyonu ile Antik dönemde, Bizans döneminde ve nihayet Osmanlı döneminde şehrin en saygın köşesi olması burayı Cumhuriyet elitlerinin gözünde de önemli hale getirmiş gibidir. Yani ne kadar “geçmişten koptuk” denirse densin, geçmişin değerlerini bir çırpıda silip atmak zordu.

Cenazenin trene Haydarpaşa’dan değil de, İzmit’ten bindirilmesi ise denizcilik teamüllerine göre, açık denize açılmayan bir geminin 101 pare top atışıyla uğurlanmasının yakışık almamasıyla ilgili olmalıydı. Anlaşılan sırf törene görkem kazandırmak için cenaze gemiden gemiye taşınmıştı.

Yol boyu karanfiller

Sonunda İzmit’te hazırlanan özel bir trene aktarılan cenaze Arifiye, Doğançay, Geyve, Pamukova, Mekece, Osmaneli, Vezirhan, Bilecik, Karaköy, Eskişehir, Beylikahır, Sarıköy, Polatlı, Etimesgut, Gazi Çiftliği duraklarında toplanan halkın gözyaşları ve çiçek yağmuru arasından geçerek 20 kasım günü sabah 10:00’da Ankara’ya varmış, cenazeyi Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ve büyük bir grup milletvekili karşılamıştı.

Ancak cenaze doğrudan Etnografya Müzesi’ne götürülmedi. Önce İkinci Meclis Binası ile Ankara bürokrasisinin buluşma yeri olan Ankara Palas arasındaki yolun üzerine yerleştirilen katafalka konuldu. Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Binası’nın Alman mimarı Bruno Taut’un Türk mimar Mahmut Bilen’le birlikte tasarladığı katafalk 14 metre yüksekliğinde, yeşilliklerle kaplanmış dört sütunun arasına asılmış dev bir Türk bayrağının altına yerleştirilmişti. Bu katafalkı da aynen İstanbul’da olduğu gibi yüz binlerce kişi ziyaret etti.

Asker sayısı artıyor

Resmî cenaze töreni 21 kasım günü saat 9:30’da TBMM’de yapıldı. Ardından cenaze askerî bir araçla Etnografya Müzesi’ne götürüldü. Bu yolculuğa da aynen İstanbul’da olduğu gibi İngiliz, Alman, Rus, Yunan, İran ve Yugoslavya’dan gelen şeref kıtaları ve Chopin’in Cenaze Marşı eşlik etmişti. Değişik olan ise, kortejin biraz daha hızlı hareket etmesi, atlı arabanın yerini zırhlı askeri aracın alması ve asker sayısının artmasıydı. Bu sefer cenazeye 66’sı önde, 30’u arkada 96 asker eşlik etmişti.

Mimar Arif Hikmet Koyunoğlu’nun eseri olan ve 1925-1928 arasında inşa edilen Etnografya Müzesi’nin hemen giriş bölümündeki mermer masanın üzerine konan tabutun öylece açıkta durmasının yakışıksız olduğu görülünce, bu bölüme bir mezar odası yapılmasına karar verildi. Atatürk’ün naaşı TBMM Başkanı, Genelkurmay Başkanı, Vali, Belediye Başkanı ve Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri ile Yaveri’nin katıldığı bir törenle 31 Mart 1939 günü, yani Atatürk’ün ölümünden neredeyse beş ay sonra, mezar odasına indirilebildi. Ancak ilginçti, törende Cumhurbaşkanı İsmet İnönü yoktu ve bu durum çeşitli dedikodulara neden olacaktı.

Atatürk’ün Daimi Mezarı’nın nereye yapılacağı konusu da epey tartışılmıştı. Sonunda kararı çeşitli bakanlıkların temsilcilerinden oluşan bir komisyonun vermesi kararlaştırıldı. Komisyona 1928’de Ankara’nın imar planını yapan Herman Jansen, Ankara’daki birçok resmî binanın (şimdiki TBMM binasının da) mimarı olan Clemens Holzmeister, İstanbul’daki Güzel Sanatlar Akademisi’nde hocalık yapan ve bazı İnönü heykellerinin yaratıcısı Rudolph Belling ile Ankara’daki katafalkın mimarı Bruno Taut da davet edilmişti.

“Beni Çankaya’ya gömün”

Komisyon 16 Aralık 1938’deki ikinci toplantısında ‘Daimi Mezar’ için yer önerilerini görüştü. Yeşiltepe Timurlenk Tepesi, Gençlik Parkı, Gazi Orman Çiftliği, Altındağ Hıdırlıktepe, Bakanlıklar semti, Çankaya Tepesi, Etnografya Müzesi’nin önü, eski Ziraat Mektebi ve şimdiki TBMM’nin arkasındaki Kapatepe seçenekleri üzerinde duruldu.

Güya Atatürk Orman Çiftliği’nin Müdürü Tahsin Bey’e şöyle demişti: “Şu küçük tepede bana küçük ve güzel bir mezar yapılabilir. Dört yanı ve üstü kapalı olmasın. Açıklardan esen rüzgâr bana yurdun her yanından haberler getirir gibi, kabrimin üstünde dolaşsın. Kapıya bir yazıt konulsun. Üzerine ‘Gençliğe Söylev’im yazılsın. Orası yol uğrağıdır. Her geçen, her zaman okusun.”

Afet İnan’a göre ise Atatürk önce “Beni Çankaya’ya gömün” demiş ama sonra fikrini değiştirerek “Milletim beni istediği yere gömsün. Ama benim hatıralarımın yaşayacağı yer Çankaya olacaktır” demişti. 15 milletvekilinden oluşan komisyon tam Çankaya’yı oylayacaktı ki Trabzon Milletvekili Nihat Aydın, bugünkü yer olan Rasattepe’yi önerdi. Aynı gün üyeler Rasattepe’yi keşfe gittiler. Tepenin Ankara’ya hâkim konumu geziye katılan milletvekillerini çok etkilemişti Sonunda sürpriz aday Rasattepe seçildi. (Bunlar olurken Bruno Taut hayata gözlerini yummuştu.)

Azametli, kuvvetli, şerefli anıt

18 Şubat 1941 tarihinde uluslararası bir yarışma açıldı. Şartnamede “azamet, kuvvet, şeref, kudret, eşsiz” gibi kelimeler mimarlardan ne beklendiğini gösteriyordu. Başvuruların kabulü 2 Mart 1942’de sona erdi. Yarışmaya yurt içinden ve dışından (Almanya, İtalya, Avusturya, İsviçre, Fransa ve Çekoslovakya’dan) 49 başvuru yapılmıştı. 24-31 Mart 1942 tarihleri arasında Ankara Sergi Evi’nde sergilenen projeleri Alman mimar Prof. Paul Bonatz, “İsviçre Devlet Mimarı” Prof. Ivar Tengbom, Macar mimar Prof. Karoly Wichinger, Türk mimar Prof. Arif Hikmet Holtay, Bayındırlık Bakanlığı Müsteşarı Muammer Çavuşoğlu ve Ankara Planlama Direktörü Muhlis Sertel’den oluşan bir jüri değerlendirdi. İlk elemede seçilen üçü Türk, üçü İtalyan, biri Alman ve biri İsviçreli ekibe ait sekiz projeden üçüne (Emin Onat-Orhan Arda, Johannes Kruger ve Arnaldo Foschini’nin projelerine) üç biner lira ‘Birincilik Ödülü’ verildi. Kalan beş proje ise biner liralık ‘Şeref Mansiyonu’ ile değerlendirildi. Birincilik Ödülü verilen üç projeden hangisinin seçileceğine TBMM karar verecekti. Meclis kararını 7 Mayıs 1942’de açıkladı: “Milli evlatlarımız olan” Emin Onat ile Orhan Arda’nın ortak projesi seçilmişti.

İronik olarak ‘milli mimarların’ ‘milli lider’ için çizdikleri proje hiç de ‘milli’ özellikler taşımıyordu. Hatta ‘Anıtkabir’ Antik Dönem’in Yedi Harikası’ndan biri olan Karya Kralı Mausellos’un mezarının (Mauseleum) bir benzeriydi. Mimarlar benzerliği reddetmedikleri gibi bunu Türk Tarih Tezi ile açıkladılar.

Tümülüs üzerine inşaat

Temel atma töreni 1,5 yıl sonra, 9 Ekim 1944’te yapıldı. Bu törende de Cumhurbaşkanı İnönü yoktu. Ancak inşaat bir türlü ilerlemiyordu. Gecikmenin bir nedeni zeminin depreme dayanıklı olmadığının ortaya çıkmasıydı. Rasattepe aslında bir ‘tümülüs’ idi, yani yığma toprakla yapılmış tarihî bir mezar yeriydi. Dolayısıyla Anıtkabir gibi ağır bir yapıyı taşıması zordu. İnşaatı yürüten ekip Almanya’da kullanılmaya başlanan ‘Radye General’ sistemini önerdi. Ayrıca mozolenin üst kısmındaki kütlenin yüksekliği de 35 metreden 20 metreye indirilecekti. Bu tedbirler için de 10 milyon liralık bütçenin 24 milyon liraya çıkarılması gerekmişti. Bu da savaş yıllarının ekonomik şartlarında hükümeti zorlamıştı.

14 Mayıs 1950’de “Yeter Söz Milletindir” diyerek seçimlerden ezici bir zaferle çıkan Demokrat Parti, Atatürkçülük şampiyonluğunu CHP’nin elinden almak için Anıtkabir inşaatına hız verdi. İnşaat 1 Eylül 1953’te tamamlandı. (Bugün Atatürk’ün özel eşyalarının ve 3.123 kitabın sergilendiği müze bölümü ise ancak 21 Kasım 1960’ta açıldı.)

Karnaval havasında nakil

9 Kasım 1953 günü Etnografya Müzesi’ndeki yerinden vinçlerle çıkarılan ve hekimlerce muayene edilen naaş (ölüye yönelik saygısızlığın zirvesini oluşturan bu muayeneye ilişkin ayrıntıları yazının internet nüshasında okuyabilirsiniz) 10 Kasım günü törenle Anıtkabir’e nakledildi. Bu törenin daha öncekilerden en önemli farkı, hüzünlü olmaktan çok bir karnaval havasında geçmesiydi. Yine askerî bando marşlar çalmıştı ama bu sefer Chopin’in Cenaze Marşı yoktu. Kortej yol boyunca ilerlerken, Türk Hava Kurumu’nun uçakları Atatürk’ün bir portresini Ankara semalarında dalgalandırıyordu. Uçaklardan naaşın üzerinde ufak paraşütlerle bağlı çiçek demetleri atılıyordu. Benzer yan ise, cenazeye yine askerlerin egemen olmasıydı. Öyle ki bu sefer cenaze arabasına tam 138 subay ve er eşlik ediyordu.

Atatürk’ün doğum yeri Selanik’ten, Kore’deki Birleşmiş Milletler Mezarlığı’nda Türk şehitlerinin yattığı bölümden ve Suriye’de Selçuklu kumandanı Süleyman Şah’ın mezarından getirilen toprakla gömülen cenazenin bu uzun ve zahmetli yolculuğundaki durakların her biri, Atatürk’ün totemleştirilmesi ve tabulaştırılması sürecinde bir aşamaya tekabül ediyordu. Dolmabahçe Sarayı’nın 71 No’lu odası, etten ve kemikten müteşekkil ‘ölümlü’, ‘insan’ Atatürk’ü temsil ediyordu. Ancak Atatürk’ün İstanbul’da ölmesi, Kemalist kesimin eski düzenin başkenti İstanbul’a duyduğu antipatiyi arttırmış olabilirdi. Nitekim Dolmabahçe Sarayı, ancak 1950’lerde popüler olmuştu.

Cenaze törenlerindeki bazı unsurlar (katafalk ve cenaze marşı gibi) Batı kültürüne sempatiyi simgeliyor, ‘altı asker’, ‘altı at’ gibi unsurlar ise CHP’nin ideolojik yönelimlerini vurguluyordu. Törenlerde giderek artan asker sayısı Atatürk tabusunun ilerde hangi amaçlarla kullanılacağının ipuçlarını veriyordu. Etnografya Müzesi’ne nakil, bir türlü dâhil olunamayan Batı kültüründen Doğu kültürüne yönelişi sembolize ediyordu. Ancak bu dönemde pek az kişi mezarı ziyaret edebilmişti. Çünkü hem ziyaret günleri ve saatleri kısıtlıydı, hem de devletten izin almak gerekiyordu. Belki de, hayatı boyunca Atatürk’ün gölgesinde kalan İnönü’nün Atatürk’ü unutturmak için başvurduğu bir yoldu bu. ‘Milli mimarlar’ tarafından binaları Klasik Yunan tarzında, Aslanlı Yol’u Hitit tarzında tasarlanan Anıtkabir ise, Sakallı Celal’in veciz ifadesiyle söylersem “Doğu’ya doğru giden bir geminin güvertesinde Batı’ya doğru koşan” bir toplumun zihinsel yarılmasının anıtsal ifadesiydi.

(Ayşe Hür, Kasım 2011)

Atatürk’ün Bir Akşam Sefası

Tarih: Jan 14 2012

İngiltere Kralı Edward’ın ülkemizi ziyareti sırasında, İstanbul’a geldiği zaman, Ulu Önder Atatürk kendisini ve refakatında bulunan Bayan Simpson’u protokol dışı olarak Florya Deniz Köşkü’ne davet etmişti. Ziyafet masasında İngiltere’nin Ankara Büyükelçisi Sir Percy Loraine’nin yanı sıra, Ulu Önder’imizin sınıf arkadaşı Ali Fuat Cebesoy da bulunuyordu. Ziyafet başlamış, viskiler ikram edilmiş ve gayet dostane ve samimi konuşmalara geçilmişti. Bu samimi konuşmalar sırasında İngiltere Kralı: “Zannedersem Türkiye’de daha ziyade rakı içiliyor, benim için itiyadınızı bozmasaydınız. Ben de rakı içerdim” diyor. Ulu Önder’imiz hafifçe gülümseyerek: “Doğrudur, bizde daha çok rakı içilir, fakat ben ve gerekse huzurunuzda bulunan yakın ve eski arkadaşım Ali Fuat Paşa, daha okul sıralarında iken muhtelif vesilelerle viski içmiş ve zamanla buna alışmıştık” karşılığını verir.

King Edward VIII ve Mustafa Kemal – 1936

Atatürk’ün farklı bir yönü olan viski içme alışkanlığına gelince: Ali Fuat Cebesoy, Ulu Önder Atatürk’le birlikte Harp Akademisi’nin üçüncü sınıfındayken, 1904 yılı Ağustos ayının sıcak bir akşamında şöyle bir ayaküstü Taksim bahçesine uğrarlar. Bahçenin orta bölümündeki sahnede bir Macar orkestrası nefis bir vals çalmaktadır. Bahçe oldukça kalabalıktır. Bu güzel ve zevkli manzaradan etkilenip oturup felekten bir gece çalmaya karar verirler. Ancak, o dönemde padişahın subaylara ve öğrencilere içki yasağı iradesi vardır. Ayrıca, daha önce Con Paşa’nın lokantasına uğramış, birkaç kadeh viski içmişlerdir. Bu nedenle aynı içkiye devam etmek isterler. Emellerine ulaşmak için garsonun eline bir miktar bahşiş sıkıştırarak limonata bardaklarına viski-soda koydurup limonata kamışlarıyla içmeye başlarlar. Keyiflerine diyecek yoktur artık. Ancak bir süre sonra zamanın azılı hafiyelerinden Fehim Paşa da gazinoya çıkagelir. Yanında okul nazırı Ali Rıza Paşa ve zorlu hafiye Albay Gani Bey de vardır. Bu, Ali Fuat Cebesoy ve Mustafa Kemal için büyük bir talihsizliktir. İstanbul’u titreten, birçok ocakları söndürmüş, Fehim Paşa’nın hışmına uğrama endişesine kapılırlar. Onlar masalarına oturduktan sonra, Ali Rıza Paşa kendilerini masalarına davet edince büsbütün paniğe kapılırlar. Ancak sonuç düşündükleri gibi çıkmaz. Ali Rıza Paşa, Cebesoy’un babasından övgü ile söz eder ve onları masalarına oturtur. Bu arada Fehim Paşa, “Siz ne içiyorsanız bize de ondan getirtin” der. Endişeleri tekrar canlanır. Bu, bir suçüstü tuzağı olabilir. Ancak kafa dengi arkadaşlar garsona lazım gelen talimatı verir, limonatalı viskiler kamışla birlikte servis edilir. Fehim Paşa’nın ilk yudumu aldıktan sonra gözleri parlar, memnun kaldığı her halinden anlaşılır. Ayrıca, bu hileli yolu da çok beğenmiştir. Ardından peşpeşe viskiler gelmeye başlar. Okulda yoklama saati yaklaştığı için izin isterler paşalardan. Ali Rıza Paşa, “Olmaz, merak etmeyin, benimle beraber olduğunuza dair size kağıt veririm” der. Bu arada Ali Rıza Paşa, Fehim Paşa’nın kulağına bir fısıldadıktan sonra, “Haydi çocuklar şimdi bizi Kristal Palas’a götürün” der.

Kristal Palas, 1861’de Edouard Salla tarafından balo salonu olarak yaptırılmıştır. Tamamen camla kaplı olan salon, havagazı lambalarıyla aydınlatılır. Adını mekânın iç mimarisinde kullanılan cam ve aynalardan alır. Salonun sağında bir dans salonu, ayrıca büfe, sigara salonu, oyun salonları bulunmaktadır. Buradan bir geçitle büyük salona çıkılır.

Akademi öğrencisi iki kafadar, Kristal Palas’tan pek hoşlanırlar. Zevkle döşenmiş büyük bir salon, lüks, konfor, müzik ve varyete. Hasılı her şey mükemmeldir. Halinden oldukça memnun olduğu belli olan Fehim Paşa, “Haydi çocuklar içeriye gidin, şef garsona söyleyin, Taksim bahçesinde içtiğimiz şerbetten getirsinler. Ama daha sert olsun” der. Bu arada Ali Fuat Cebesoy, “Bahçede içtiğimiz içkinin adını bilmedikleri için bizi buraya getirmişler” der içinden. Burada gece yarısına kadar yenilip içilir ve sonra Ali Rıza Paşa’nın verdiği bir kartla Akademi kapısından girerler. İçeriye girerken de yaşadıkları hoş ve eğlenceli gece hakkında espriler yaparlar, gülüşürler birbirlerine.

Sözü geçen Con Paşa’nın lokantasına gelince. Rakı tiryakisi olmasına rağmen, Atatürk’ün viski alışkanlığı da vardı. Atatürk, Con Paşa’nın lokantasında alışmıştı viskiye. Tipik bir İngiliz lokantasıdır burası. Daha önceleri Deniz Yolları müdürlüğü yapmış olan Con Paşa, aslen Ermenidir. Tünel’in Galata kapısından çıkıldıktan sonra köprü yönüne giderken sol köşesindeki üç katlı binanın ikinci katındadır mekân. Binanın ürünlerinin satıldığı bir bakkaliye dükkânı vardır. Bakkal dükkânının içindeki merdivenlerden çıkılır lokantaya. Burada sadece öğlen yemeği servisi yapılır, içki olarak da yalnızca viski soda verilir. Con Paşa’nın mekânı tanınmış bir yer olmadığı için kimsenin dikkatini çekmez, inzibatlar hiç uğramaz. Bu nedenle huzurlu ve sakin bir yerdir. Atatürk Harp Akademisi’nde iken izinli olduğu günler genellikle buraya gelir, burada İngiliz sodası ile İskoç viskisi içerdi. Hasılı, daha akademi yıllarında iken, Con Paşa’nın bu şirin mekânında viski alışkanlığı edinmişti.

(Vefa Zat, 2005)