RSS

Maya Kıyameti 2012

Tarih: May 19 2012

Biz insanlar tarihimizin her aşamasında Kıyamet teoriler üretmeye bayılırız. Özellikle binyılları devirmek üzere olduğumuz zamanlarda bu beklentiler hızla yükselerek, toplu bir hezeyan ve heyecan seline dönüşür. Çoğu zaman gök olaylarını, bazen de Nostradamus gibi ünlü kahinlerin verdiği değişik tarihlerini kendimize bir son olarak belirleme hevesindeyizdir. Belki de toplum psikolojisi açısından baktığımızda bu tür beklentilerin aslında vazgeçilmez bir rahatlama, bir boşalma aracı olduğunu söyleyebiliriz. Bireysel psikolojimiz nasıl kendi içinde bir arınma ve deşarj yolu arıyorsa, toplumlar, hatta tüm insanoğlu duygusal heyecanla yüklü böylesine fırtınalı zamanlardan geçer. Astrolojik açıdan baktığımızda da, büyük gezegen döngüleri, sözünü ettiğimiz kıyamet senaryolarını üretmekte önemli bir zemin sunar. İnsan tarihinin pek çok döneminde yokoluş hikayeleri ile karşılaşırız. Adeta bu mitolojik bir yaratım sürecidir. Örneğin antik dönemlerdeki önemli olaylar, Atlantis’in yok oluşu, büyük su baskınları, Nuh’un gemisi, büyük yargı günü, Armageddon ya da büyük salgınlar, veba, bu tür büyük olayların çerçevesinde gerçekle insan hayalgücünün birbirine karıştığı tüm anlatımlar dikkat çekicidir.

Bizim 2000 yılı girişinde yaşadığımız kıyamet heyecanını, 1000 yılı başında, Avrupalılar fazlasıyla yaşadılar. Bu dönemde, Hristiyan orduları, Kuzey Avrupa’nın pagan ülkelerine savaşlar açtılar. 1186 yılı için Toledolu John, gezegen döngüleri yüzünden kıyametin geleceğini söylüyordu. Yehova Şahitleri, I. Dünya Savaşı’nın başladığı 1914’ü dünyanın sonu olarak gördüler, ancak daha sonra bu öngörümlerini değiştirmek zorunda kaldılar. Dünyanın sonu çalışmalarına verilen ve Yunanca son anlamına gelen “Eschatos” kelimesinden türeyen Eskatoloji değişik dinlerde ve felsefi görüşlerde, farklı dünya sonu senaryolarını konu edinir. Tarihsel perspektifte bakıldığında, pek çok düşünür, din adamı farklı kaynaklardan yola çıkarak kıyamet için sayısız tarih ortaya koydular.

Evet şu bir gerçek ki, çağımızın insanı kendi yarattığı uygarlığın yükünü, şimdiye kadar bir çöp tenekesi gibi kullandığı, sadece tüketerek yok ettiği bir dünyanın üzerine yüklemekte. Geçtiğimiz yıl izlediğimiz Yuva (Home) filmi bu gerçeği bariz biçimde yüzümüze vuruyordu. Şimdi politikacılar, değişik siyasi yaklaşımlar ve çevreci partiler global ısınmaya karşı alınabilecek önlemler üzerinde ciddi ciddi düşünmeye başladılar. 7 Aralık tarihinde Kopenhag’da gerçekleştirilecek olan İklim Değişikliği Konferansı da ortaya çıkan gelişmelerin artık acil boyutlara ulaştığını ifade etmekte. Bir bakıma insan olarak egosantrik değil, jeosantrik yani yermerkezli bir bakış açısını bir an önce edinmemiz gerekiyor. Buna paralel olarak, Holywood endüstrisi son yıllarda görsel bir şölen içeren arka arkaya kıyamet filmlerini devreye sokmaya başladı.

2012 bildiğimiz Zaman’ın sonu mu?

Kuşkusuz 2012 yılı yaklaşırken, Maya uygarlığının zamanında çok gelişmiş bir astronomik takvim ortaya koymuş olması şimdi ister istemez tüm dikkatleri 2012 yılı Kış girişine odaklamakta. Bir Orta Amerika uygarlığı olan Mayaların M.Ö. 2000 yılından itibaren mimari, sanat, astronomi ve astroloji konularında kendilerine özgü bir birikim ortaya koyduklarını görüyoruz. Mayalar İspanyolların Amerika’ya ayak bastıkları 16. yüzyıldan itibaren kontrol altına alınmakla birlikte, aslında Maya uygarlığının değişik nedenlerle 9. yüzyıllarda duraklığını ve çöküşe geçtiğini anlıyoruz. Kuşkusuz tüm kültürlerin Astronomi ve Astroloji’ye özel bir önem verdiklerini ve sosyal yaşamlarının önemli bir parçası haline geldiğini biliyoruz. Eski Mezopotamya uygarlıklarında, Babil’de ya da Kalde’de olduğu gibi, astronomlar hem astrolog hem de rahip görevini görmekteydi. Teleskobun bulunuşundan çok daha öncesinde, Mayaların Oryon nebulasının farkında oldukları anlaşılmakta. Pek çok Maya şehrinin değişik yıldızların örneğin Ülker (Pleiades) konumuna göre coğrafi olarak kuruldukları anlaşılmakta. Mayaların astronomik kayıtlarını içeren ve bu konunun en önemli kaynaklarından birisini içeren Dresden Kodeksi pek çok astronomik ölçüme dikkat çekmekte. Bu cetvellerde özellikle Venüs’ün hareketlerine özel bir önem verildiği de görülmekte.

Maya Takvimi Tzolkin

Tzolkin olarak adlandırılan 260 günlük Maya günleri takvimi 21 özel günün, 13 sayısı (Trekana döngüsü) ile katlanarak 260’a ulaşmasından oluşuyor. Her bir günün kendi adı, karakteristik özellikleri bulunmakta. Maya astrolojisinde gün burçları kişinin kişilik özelliklerini tanımlamakta kullanılıyor. Sırasıyla bu gün burçları şöyle:

  • Imiks (Deniz canavarı ya da timsah) Enerjik, sürekli çalışan, yaratıcı, girişimci, kimi zaman agresif, oldukça hassas
  • Ik (Rüzgar) Hareketli, iletişimci, çok zihinsel, çok yönlü ve huzursuz, karmaşık
  • Akbal (Gece) Güçlü, karizmatik, baskın, güvene önem veren, düşüncelerinde sabit
  • Kan (Mısır) Sosyal, liderlik gösteren, verimli. cinsel yönden çekici
  • Çiçcan (Yılan) Güçlü, karizmatik, irade sahibi, ruhsal, dayanıklı, aşırılıklara kaçan
  • Cimi (Ölüm) Güvene önem veren, fedakar, ruhsal konulara eğilimli, İşbirliğini seven
  • Manik (Geyik) Barışcıl, işbirliği yapan, artistik, ilham dolu, bağımsızlıkla ilgili problemi olan
  • Lamat (Tavşan) Meraklı, enerjik, verimli, oyuncu, zeki, şüpheci, gizemlere ilgi duyan, çok hareketli
  • Muluç (Su) Hassas bir hayalgücüne sahip, psişik, romantik, saflaştıran, hayal kuran, sorumluluktan kaçan
  • Ok (Köpek) Sadık, güçlü iradeli, toplumcu, iyi takım oyuncusu, sabırlı ancak otorite ile ilgili sorunlar
  • Çuen (Maymun) Artistik, dikkat çeken, gösterişçi, hareketli, yüzeysel, konsantre olmayan
  • Eb (Süpürge) Cömert, nazik, yardımcı, çok hassas, öfkesini saklayan, barış arayan
  • Ben (Kamış) Dikkat çeken, poüler, güçlü yargıları olan, esneklik gösteremeyen, hırslı
  • Iks (Jaguar ya da Büyücü) Hassas, gizleyici, zeki, psişik, karmaşık, sağaltıcı
  • Men (Kartal) Bağımsız, hırslı, cesur, zamanın ilerisinde, teknik konulara eğilimli, eleştirel
    Cib (Baykuş) Derin, ciddi, gerçekçi, pragmatik, sezgisel, vicdan sahibi, mücadeleci
  • Kaban (Kuvvet ya da Hareket) Zihinsel açıdan aktif, akılcı, pratik, lider, katı olabilen
  • Etz’nab (Çakmaktaşı ya da Bıçak) İyi koordine olan, aile ve gruplara önem veren, obsesif, kolay öfkelenen
  • Kauak (Fırtına) Genç ruhlu, çok yönlü, huzursuz, geleneklere önem veren, psikoloji, tıp ya da ruhsal konulara eğilimli
  • Ahau (Yönetici) Kendini adayan, artistik, hayal kuran, yüksek beklentileri olan, bağlı, ilişkilerde zorluklar çeken, hayal kırıklığına açık

Bu gözle bakıldığında, 260 günlük Maya takvim yılı 20 günlük 13 haftadan oluşur. Doğduğunuz gündeki Maya gün burcunu bulmak için, http://www.mayanmajix.com/TZOLKIN/index.php sayfasına gidebilirsiniz.

Mayalar her güne “kin” adını vermişlerdir ve kuşkusuz “kin”den türeyen diğer zaman birimleri de var. 20 kin, 20 gün 1 vinal, 18 vinal yani 360 kin 1 tun, 20 tun 1 katun, 20 katun da 1 baktun eder. Bu hesaplandığında, Maya takviminin çağları organize eden özellikleri olduğu görülür. 1 Baktun, 144.000 gün bir başka deyişle 394,25 güneş yılı etmektedir. Mayalar yukarıda da gördüğünüz gibi 20’lik sistem kullanmışlardır. Mayaların Yaratış günü olarak gördükleri 4 Ahau, 8 Kumku tarihi, günümüz takvimine göre M.Ö. 11 Ağustos 3114’te başlamış ve bu tarihin Izapa bölgesindeki geleneklere dayandırılmıştır. Örneğin beşlik sistemde 0.0.0.1.3 yazmak, 23 gün anlamına gelir. Her basamak 20’nin katlarını gösterir. New Age akımı içinde, Orta Amerika kültürlerini inceleyen Jose Arguelles bu tarihe dayanarak Uzun Takvimin 21 Aralık 2012’de tamamlanacağını ileri sürmektedir. 20.12.2012 13 . baktunun yani 13×394.25 yılın sonudur, bu da toplamda 5,125 yıldan fazladır. Mayalar söz konusu 5,125 yılı “bir galaktik gün” olarak değerlendirmişler, bunu Venüs’ün 5 köşeli döngüsünden hareket ederek 5 ile çarparak büyük 25,625 yılı elde etmişlerdir. Eski Mayalara göre bu döngü Güneş’in galaktik merkezle ilişkisi ile ilgilendirilmektedir. Bazılarınca bu durum, artan manyetik aktivite ve Güneş rüzgarları sonucunda Dünya’nın manyetik dengesinin değişeceğini, manyetik kutupların yer değiştirebileceğini öne sürmektedir. Güneş’in içinde bulunduğu Samanyolu Galaksisi ile yeniden aynı düzlem üzerine oturması, işte böyle bir kıyamet senaryosunu gündeme getirmektedir.

Maya takvimine göre şu anda, 1992 yılından bu yana son katun (20 yıllık dönem) içinde bulunmaktayız. 13 sayısına kutsal bir önem veren Mayalara göre, 2012’den 13 yıl önce, 1999’da gerçekleşen Güneş Tutulması’nın önemli bir işaret olduğu öne sürülmektedir. Diğer bir araştırmacı Carl Johan Calleman’a göre, 28 Ekim 2011 tarihine ayrıca dikkat çekmekte. Calleman bu tarihe kadar olan dönemi 7 gün ve geceye ayırarak, insanlık bilincini ilgilendiren ayrı ayrı dönemlerden söz etmekte. Şu anda 8 Kasım’dan itibaren 2 Kasım 2010 tarihine kadar 6. günün gecesindeyiz. 3 Kasım 2010-28 Ekim 2011 arasında yeni bir fazda olacağız.

Tüm bu anlatılanlara yukarıdan bakmaya çalıştığımızda, New Age akımının öncüleri aslında insanoğlunun yeni bir bilince doğru yöneldiğini, zorunlu yönelmek durumunda olduğunu ve eğer uygarlığımız ve süregelen bilincimiz yenilenmez ise, insanoğlunu tarihin daha önceki aşamalarında olduğu gibi büyük olayların bir bakıma olası bir sarsıntının ya da bir kıyametin kapıda olabileceğini vurguluyorlar.

Kuşkusuz, bu anlatılanların günümüzde yaşadığımız küresel ısınma ile bağı yanyana getirildiğinde aslında, bilim adamları da artık dünyamızı bu şekilde hor kullanamayacağımızı söylemekte, hatta acil uyarılar da bulunmaktalar. Egosantrik biçimde tüketen, bu dünyada sadece kendini hak sahibi gören, hatta bu yönde insanı ezen insanının geleceğinin pek parlak olmayacağı açık! Dünyanın maddi kaynaklarını sürekli yeni teknolojilerle yok ederken, kendi üzerine bastığımız dalı da kesiyoruz. Kimyasalların kullanımından, genetik olarak değiştirilmiş tarım ürünlerine, yoğun hava kirliliğinden, uzay boşluğunda dolanan çöp olmuş uydulara kadar, fütursuzca tüketiyoruz, yağmalıyor ve yok ediyoruz.

Aslına bakılırsa bu tarih, Maya takvim günlerinin sonudur. Şimdi pek çoklarınca zamanın sonu ya da kıyamet olduğu sürülen bu tarihin, astrolojik açıdan ne anlama geldiğini inceleyelim. Gerçekten de bu tarih önemli astrolojik fenomenlerle örtüşmekte midir, yoksa tahmin edeceğiniz gibi, bir felaket tellallığı mı yapılmaktadır?

İnsanlık boyutunda bakıldığında, eğer Maya takvimi 21 Aralık 2012 tarihini bir son olarak görüyorsa, bu muhtemelen zorunlu olarak içselleştirilmesi gereken yepyeni bir insanlık bilincine işaret etmektedir. Kuşkusuz böylesine büyük devrimleri ve dönüşümü anlatan bir süreç içinde ortaya çıkan tablo belki bir barış ya da huzur dönemi olmayacaktır. Yığınlar söz konusu edildiğinde, hergün televizyonlarda gördüğümüz travmatik durumlar, şiddet ve başkaldırıları bir film gibi izlesek de, 2012 ile birlikte, bu derin yenilenmeyi hayatımızın tam ortasında hissedeceğiz. New age düşünürleri bu dönemi bir ayaklanma, insanlık bilincinde bir aşama olarak görmekteler. Belki de bize kişisel açıdan düşen şey, bu yeni dönem öncesinde paniklemek yerine, zaten hayatımızda sürekli olan bu değişime, yenilenmeye içsel olarak hazır durmak ve kişisel özgürlüklerle, sahip olduğumuz bu tek dünyaya karşı olan sorumluluklarımızı mantıklı bir denge içinde tutabilmeyi öğrenmek, sadece maddi olanı değil, ruhsal olanı da kucaklamak, kabullenmeyi bilmek, içinden geçtiğimiz bu akıl tutulmasını durdurmak, ruhen de akıllanmak olmalıdır. Hadi hayırlısı.

(R. Hakan Kırkoğlu, 2012)

Dışarı Bakan Düş Kurar, İçeri Bakan Uyanır

Maya takvimi sadece 2012’de bir gün demek değildir. İnsanlık tarihinin en karanlık günlerine doğru giderken “Büyük Birader”in bizden saklamaya çalıştığı o kadar çok şey var ki. Genetik mühendisliğinin yarattığı potansiyel felaketlerden, gıda krizine, diş macunlarına ve suya konarak sinir sistemimizi çökerten flüorürden, bizi hasta ve güçsüz tutan hastane-kanser-ilaç mafyasına kadar. 2012’e kadar hiç bir şey yapmadan beklemek ancak bu karanlık planların daha da derine işleyip başarılı olmasını sağlayacaktır.

Herşey iyi güzel, çiçek, böcek, kelebek algısına yol açan pembe gözlükleriniz varsa çıkarın. Dünyanın sonu geliyor, çok kötü şeyler olacak algısına yol açan kara gözlükleriniz varsa bunu da çıkarın. Hayal kurmayı bırakın, gerçeği görmenizi sağlayan gözlükleri takın, yani dışarıya değil asıl içeriye bakın. Bir göktaşı veya kozmik bir olayı korku nesnesi haline getirmek veya dışardan gelecek herhangi bir olaya bel bağlamak yerine içeri bakış ve içgörüyü hayatınızın merkezine alın. Jung’un dediği gibi “dışarı bakan düş kurar, içeri bakan uyanır”.

Uluslararası UFO Müzesi, New Mexico

Tarih: May 02 2012

Dalgalı Suda Balık

Tarih: Mar 20 2012

Biri yukarı doğru, yaratıcıya yakınlaşmayı, diğeriyse aşağı doğru kendini yok etmeyi simgeleyen iki balık motifi, birbirine gümüş kordonla bağlıdır. İki yönden birini seçme hakkına işaret eder. O, hangisini seçeceğine zorlanır ancak karar veremese de içsel olarak doğrunun seçilmesi gerektiğini, hangisinin doğru olduğunu bilir. O, beden, zihin ve ruhun birliğidir. Mistik konular, dini işler ve şifalar Balık tarafından yönetilir.

Balık kendisinden önce gelen on iki burcun tamamıdır. Hepsinden biraz kendinde barındırır. Bu onu limitsiz bir potansiyelle donatır. O bir sezgici, bir filozof gibi evrensel sevgi ve insanlığın geleceği için çalışır. O, sanki insanlığa hizmet için yaratılmıştır. Olağanüstü yeteneklerle donatılmıştır ama bunların farkına varamayabilir. Balık, hakiki gerçeği anlayabilendir. Görünenin ötesini algılayabilir. Geçmişi bilir, geleceği sezebilir ve bugüne hoşgörüyle bakar. Sezgileriyle kuvvetli bir mistik olabilir. İnsanlığa karşı derin bir şefkat besler. Hastalara, zayıflara karşı acıma duygusuyla hareket eder. Onları şifalandırmaya çalışır.

Ona göre dünya mucizelerle doludur. Bakmayı, görmeyi bilmek gerekir. Hayal gücünü ve yaratıcı enerjiyi kullanarak insanlığın gelişimi ve iyileşmesi için çalışmalarda bulunabilir. Derin özverisiyle kendini bile unutabilir. Birlik ve bir olma kavramı tam ona göredir. O, yüreğinin derinliklerindekileri açığa çıkararak, paylaşmak ve bildiklerini öğretmek ister. Yüreğinden anlayış taşar. Yapabileceği her yardımı yapar. Hayatın fırtınalarını sakin karşılar, genellikle fırtınanın onu değiştirmesine aldırmaz çünkü o sürekli değişimden hoşlanır. İsterse, sadece hayatı değiştirme üzerine odaklanabilir. Hayatın zorluklarına karşı çıkmaz. Kendini akıntıya bırakır. Nereye götürürse oranın tadını çıkarmaya çalışır. İstemediği bir yere sürüklemişse orayı yaşanabilir kılar, süsler, güzelleştirir orada huzuru ve mutluluğu bulmaya çalışır. Bulamadığında, kendisinden beklenmeyecek absürt davranışlar sergileyebilir, başa çıkamadığı durumlarda bağımlılık geliştirebilir.

Suyun büyütücü, sürükleyici ve taşıyıcı özelliğinin yansımalarını bünyesinde barındırır. Maddeye çok ince bir şekilde nüfus edip bulunduğu yerin kalıbına uyar, oradaki bilgiyi büyütüp en ince ayrıntılarına kadar tasavvur edebilir. Bu bilginin büyüklüğüyle baş edemeyip içsel korkular geliştirebilir. Böylesi zamanlarda dua, din, mistisizm ve felsefe sığınağı olur. Kendisini hem çok büyük hem de çok küçük hisseder. Bunun karmaşasını yaşar. Kendini başkalarının yerine rahatlıkla koyabilir. Onların acılarını, ruhunun derinliklerinde duyabilir. Onları iyileştirmek için cabalar ve büyük şifacılık çalışmaları yapabilir.

Dünya’ya pembe gözlüklerle bakar. Hayallerinin arkasına saklanır. Aşırı enerjiyle başa çıkamadığında, kendini dış dünyaya kapatır ve yatar uyur. Rüya görmek, imgeleme yapmak ve hayal etmekte onun üstüne yoktur. Sezgileriyle öğrenme kapasitesi büyüktür. Duygusal zekâsı çok yüksektir. Bu da onu yaratıcı ve artistiktik yapar. Duygularını ifade ederken şiirsel ifadeler kullanır. Aşk, keder, mutluluk gibi duygularını sanatla ifade eder. O yapacaklarının önce hayalini kurar ama onları gerçeğe dönüştürürken tembellik eder. Yükseklerde olmaya, tepeler çıkmaya, şan şöhrete çok meraklı değildir. O sanatı sanat için, istediği için, içinden öyle geldiği için yapar. Zengin olmak istemekten ziyade zengin gibi yaşamak ister ve bu isteğe göre hayatını biçimlendirmeye çalışır. İlgi alanları çok ve çeşitlidir. Çok şey yapmak ister ama seçimde zorlanır. Acele etmesine gerek yokmuş gibi davransa da içten içe o herkesten önde gitmeye bayılır.

Güçlü hafızası ona, hiçbir şeyi unutturmasa da o unutmuş görünmeyi, hatırlamamayı seçer. Rahatlıkla kendini eleştirirken, başkalarının eleştirilerine tahammül etmekte zorlanır. Sınırlara kısıtlamalara aldırmaz. Şiddet karşısında çok zor tepki verir. İçinden kabararak yükselen öfkesini, zeki, iğneleyici ve kırıcı bir şekilde, sinir ederek ve alayla dile getirir. Mizahı bir silah olarak kullanabilir, hiciv ustasıdır. Gözyaşı dökerken yüzünde güller açtırabilir. Timsah gözyaşları tam ona göre bir deyimdir. Unutulmamalıdır ki Timsah zamanının çoğunu suda geçiren bir sürüngendir. En üzgün zamanlarında bile kalbi sıcacık hayallerle doludur. O duygu insanıdır. Kalbin doğru söyleyeceğini bilir ve yüreğin sesi dinlenmelidir der. Kimi zaman kendi bile dinlemez bu sesi, çünkü işine gelmez. Hissettiği gerçeğe inanır. Kendine göre bir inanç geliştirmiştir ve onu değiştirmekte çok zorlanır. Her şeyi yüreğiyle hissedebilir. Acıyı, mutluluğu birbirine katık edebilir. Kolay incinir ama her zaman affetmeye hazırdır. Şen kahkahalar atarken birden aklına geliveren bir şeyle ağlamaya başlar. Hayır işleri yaparak, yardımlaşarak kendini rahatlatır, sıkıntılarından kurtulur. Delilikle dehalık arasındaki ince çizgide gidip gelebilir. Denizlerdeki gel gitler gibi gidiş dönüşler yaşar. Bazen soğuk bazen sıcaktır. Çok kolay bağımlı olabilir, bu illa kötü bir alışkanlık demek değildir. Rahatlıkla güzel koku bağımlılığı geliştirebilir. Onun güzellik anlayışı, tüm duvarları yıkabilir. Kültürel ve etnik ayrılıkları önemsemez, birliği savunur.

Parçacık Fizikçilerinin Sakladığı Bilgi

Tarih: Feb 02 2012

CERN deneyleri ile ilgili bir açıklama geldi fakat eksik. Fiziğin teorisi alt üst olmak üzere çünkü “ışık hızından hızlı bilgi hızı ve zamandan bağımsız foton telepatisi” bulundu ancak açıkça söylenemedi. Basına yansıyan bilgiye göre Gran Sasso bilim tesisindeki bilim emekçisi parçacık fiziği uzmanları, Albert Einstein’ın özel görelilik kuramını çökertebilecek bir açıklama yaparak ışıktan hızlı “nötrino” parçacıkları bulduklarını iddia ettiler.

Hızlı bir teorik hatırlama yapalım.

Kuantum sıçramasına göre enerji transferi bilgi transferi olarak ortaya çıkmaktadır. Bunun gerçekleşmesi için atom altı parçacıklar devreye girer. İsviçre CERN’ de yapılan deneyde atom altı parçacığı olan kayıp halka bulunmaya çalışılmaktadır. Kayıp halkaya ulaşıldığında atom altı parçacıkların formülü bulunmuş olacaktır.

Nükleer enerji atom altı parçacıklardan sadece biridir, bütün atomaltı parçacıkları bir araya geldiğinde atom oluşur. Her atomaltı parçacık, ayrı bir enerji bandı oluşturur. Atom altı parçacık fiziğinde, asıl hedeflenen nokta ışık hızından daha hızlı giden parçacığı bulmaya çalışmaktır. Bunun içinde İsviçre’de Hadron çarpıştırıcısı deneyi gerçekleştirildi.

İsviçre’de CERN’de yapılan Büyük Hadron Çarpıştırıcısı deneyi için yerin 100 metre altında 27 km uzunluğunda 3.8 m çapında bir tünel açıldı. Bunun içerisinde özel helyum soğutuculu manyetik alanda kurşun iyonları kullanılarak fotonlar ışık hızına yakın çarpıştırıldı. Kara delik oluşturma ihtimali olan bu deneyin sonucunda atom altı parçacıklara ulaşıldı. Atom altı parçacıklardan bir tanesi oynatıldığı zaman atom enerjisi gibi bir enerji ortaya çıkmaktadır. Bu çalışmanın amacı güçlü enerji kaynağı bulmaktır.

Hadron çarpıştırıcısı deneyinde bir de foton telepatisi denilen bir durum ortaya çıkmıştır. CERN ’de yapılan deneyde inanılmaz bir olay gerçekleşti. Bu deneyin aynısı CERN’e 10 km uzaklıktaki bir yerde ve Chicago’da da bir merkezde yapıldı. Her 3 yerde de benzer foton üretilmişti. CERN’deki foton üzerinde çalışmalar yapılır ve hareket ettirilir. 10 km uzaktaki merkezde ve Chicago’da aynı deney yapılmadığı halde fotonun aynı anda ve aynı yöne hareket ettiği gözlemlenmiştir.

Atom altı parçacık fiziğinde 3 farklı yerde yapılan bu deneyde parçacıkların birbiriyle bağlantılı olduğu ve aralarında eş zamanlı ilişkisi olduğu ortaya çıkmıştır, aynı manyetik alanda olan parçacıklar binlerce kilometre ötede de olsa aynı hareket ederler. Atom altı parçacık fiziğinde, farklı yerde yapılan deneylerde, parçacıkların birbiriyle bağlantılı olduğu ortaya çıkarmıştır. Bu deney de ışık hızından daha hızlı bir hızın olduğunu ortaya koymaktadır.

Deney şöyle gerçekleşir: Lazerden çıkan ışık özel bir kristalden geçirilir. Bu kristalden geçerken foton ikiye ayrılır. Az enerjili iki foton üretilir. Diğer taraftan fotonun karşısına yarı yansıtıcı ayna konulur. Ayna da fotonun bir kısmı yansır bir kısmı da aynadan geçer. Bu deney yapılırken aynı anda diğer yerlerdeki fotonlarda aynı şekilde davranır.

Bu deneye kadar fiziğin tezine göre, hiçbir sinyal ışıktan daha hızlı gidemezdi. Işıktan daha büyük bir hız varsa fizik biter deniliyordu. Hiçbir sinyal ışıktan hızlı gidemez tezi altüst oldu. İşaretlenmiş fotonlar aynı anda aynı davranışı zamandan bağımsız olarak yapmıştır. Biri hangi yönde hareket ettiyse, diğerleri de aynı yöne dönmüşlerdir. Çok şaşkınlık uyandıran bu olaya inanılmaz deney denilmiştir.

Bu deneyden hareketle teorik fizikçiler, “Bilgi ışıktan hızlı gidiyor” tezini geliştirmişlerdir. Bu tez nedensellik ilkesini altüst etmiştir. Nedensellik ilkesinde bir sonuç nedene bağlı olarak ortaya çıkıyordu. Elektrik düğmesine basmayınca lamba yanmıyordu. Nedensellik ilkesi geçerli değilse, elektrik düğmesine basmadan, elektriği düşünerek lambanın yanması mümkün olacaktır. Şizofrenlerin söylediği “Düşünce ile elektriği yaktım” iddiasının bir bakıma deneysel olarak gerçekleşebileceğini gösteriyor.

Bilginin ışıktan hızlı gittiğinin anlaşılması üzerine bilgi iletim deneyleri yapılmaktadır. Teorik olarak yapılan bir astronot deneyi var. Bu deneyde bir ışık yılı uzaklıktaki gezegende bir astronot vardır. Dünyadaki bir laboratuvardan ona haber gönderilecek olsa ancak bir ışık yılı sonra oraya ulaşacaktır. Fakat fiber optik çember yapılıp fotonlar çember içerisinde döndürülür. Aynı sistem astronotun da yanında yapılır, orada da fiber optik tüpün içinde fotonlar döner. Bu iki cihaz beraber hareket ettiğinde, dünyadaki cihazın fotonlarının yönünü oynatarak haber gönderildiğinde bir ışık yılı uzaktaki astronotun yanındaki fotonların yönü değiştirilecektir. Astronot bunu gördüğü anda haber alacaktır. Bir mesaj geldiğini anlayacaktır. Sanki mors alfabesi gibi mesaj gönderilecektir. Artık bu teze göre teori kabul edilmiş ve hipotez haline gelmiştir. Kuantum uyumuna göre bir dil oluşturuluyor.

Evrenin % 4’ü madde, % 96’sı karanlık enerjidir. Enerji olduğu düşünülmektedir ama görülmediği için karanlık diye tarif edilmektedir. Fotonlar gibi çalışmayan, ışıktan bağımsız bir enerjidir. Bilim adamları o karanlık maddeyi bulmaya çalışıyor. Evrenin % 96’sı şu anda bu karanlık maddeden salınım ve titreşim halindedir. Kuantum dinamiği içerisinde bunların hepsi dalga fonksiyonudur.

Atom çekirdekleri parçalanıp da, daha hızlı parçacık bulunduğunda o parçacığın tanımlaması yapılacaktır. Çünkü fizik ilk başladığında, ses hızının bittiği yerde fiziğin biteceği düşünülürdü. Daha sonra ışık hızının bittiği yerde fizik bitti denildi. Teorik fizik ve atom altı parçacık fiziği içerisinde de ışıktan daha hızlı parçacıklar bulunursa yeni bir fizik alanının ortaya çıkacağından bahsedilmektedir. Bir bakıma bu yaratılış fiziği olacaktır. Dünyada ışıktan hızlı giden parçacıklar (Nötrino veya Psikon) belki de ışınsal varlıkları, ruhsal enerjiyi, ruhu, melekleri, ruhanilerin varlığını bir enerji formu olarak göstermeye yarayacaktır. (Ayrıntılı bilgi, İnanç Psikolojisi Timaş Yay. 2009)

Nükleer enerji gibi yeni ve büyük bir enerji kaynağı bulup, insanlığın geleceği için kullanılabilir mi? Yoksa silah haline gelir mi? fiziksel amaç bu iken metafiziksel sonuç ilginç oldu. Bu sorularla birlikte araştırmalar devam ediyor.

Önce ruh yaratıldı diyen Kutsal metinleri artık bilim doğrulamaya başladı.

(Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Eylül 2011)

Kahin Satih

Tarih: Nov 29 2011

Peygamberimiz doğduğu zaman İranlı sasanilerin hükümdarı Nuşirevan’ın sarayında 14 adet pencere çıkması (balkon) yıkılmıştı. Sarayının sarsılıp balkonlarının yıkılmasına anlam veremeyen Nuşirevan, yakınlarıyla bu meseleyi konuşurken Stahr-âbâdda Mecusilerin taptığı, bin yıldır yanan ateşin söndüğü haberi geldi.

Yine bu sırada Sâve gölünün kuruduğu, aksine Semâve’nin taştığı haberleri de arka arkaya geldi. Hesap ettiklerinde hepsinin aynı zamanda meydana geldiği anlaşıldı. Bunun üzerine Nuşirevân danışmanı Mübedan’ı çağırdı. Ona bu hadiseleri anlattı, bunun üzerine Mübedan’da aynı gece gördüğü bir rüyayı anlattı. Mübedan rüyasında bir alay sert ve dikbaşlı devenin bir bölük arap atını peşine takarak Dicle nehrini geçip İran içlerine doğru dağıldığını görmüştü.

Nuşirevan bu rüyayı duyunca daha fazla telaşa kapıldı. “Acaba bu alametler ne ola?” diye sordu. Mübedan ne olduğunu tahmin edebiliyordu, “herhalde Arabistan’da bir büyük hadise meydana gelmiş olsa gerektir” diye cevap verdi. Nuşirevan, kendisine bağlı bir arap hükümdar olan Numan bin Münzir’e derhal bir ferman gönderip “bana bir bilgin gönder” diye emretti. Numan da Abdülmesih isminde meşhur ve değerli bir bilgini ona gönderdi.

Abdülmesih doğru İran’ın başkenti Medayin’e gitti. Nuşirevan’ın huzuruna çıktı. Nuşirevan ona hadiseleri anlatıp tüm bunların ne anlama geldiğini sordu. Abdülmesih; “Benim Şam’da yaşayan Satih isminde bir dayım vardır. Tüm bunların manasını ancak o bilebilir.” dedi.

Bunun üzerine Nuşirevân: “Haydi çabuk. Satih’in yanına git ve bana bunların cevabını getir.” dedi. Abdülmesih Medayin’den çıkarak doğru Şam’a gitti. O zamanlar Araplar içinde kâhin veya arrafe denilen bir takım bilgin kimseler vardı ki bunlar kainatın sırlarından bahsederler ve gelecek olaylardan haber verirlerdi. Bunların en meşhuru ve en itibarlısı da işte bu Satih ismindeki kimse idi. Bu kişi, olağanüstü derecede yaşlı biriydi. Hatta Efendimiz’in ‘(sav) dedelerinden (tam 17 kuşak öncesi) Nizar vefat edince Mudar ve diğer oğulları arasında miras taksimini Satih’in yaptığı söylenir. Efendimizin atalarını sayacak olursak, Satih’in ne kadar yaşlı olduğu anlaşılır.

Peygamberimiz’in babası Abdullah, Onun babası Şeybe (Andülmuttalib) onun babası Haşim, onun babası Abdimenaf, onun babası Kusayy, onun babası Hakim, onun babası Mürre, onun babası Ka’b, onun babası Lüveyy, onun babası Fihr, onun babası Malik, onun babası Nadr, onun babası Kinane, onun babası Huzeyme, onun babası Müdrike, onun babası İlyas, onun babası Mudar, onun babası da Nizar’dı. İşte Satih bu 17 kuşağı görmüş, yaşlılık konusunu abartmış bir insandı.

Esasen Yemen’li olup Şam tarafında bir manastıra yerleşip kalmıştı. Bedeninde hiç kemik yoktu. Şekil ve kıyafetçe benzeri görülmemiş, daima arka üstü yatan bir kimseydi. Bir yere götürüleceği zaman kendisini çuval gibi toplayıp hayvan üstüne yükletirlermiş. Velhasıl, insana benzemez, dilinden başka azası oynamaz acaib bir insan olup buna rağmen gayet güzel, düzgün fesih ve beliğ sözler söyler ve nice sonra meydana gelecek şeylerden bahsedermiş.
Biz mevzumuza gelelim.

Abdülmesih büyük bir süratle Satih’in bulunduğu Şam’a geldi. Yanına girip selam verdi ama Satih o anda ölüm döşeğindeydi. Gözleri artık kapanmış olup Abdülmesih’in selamını işitmiyor, bünya kelâmı kulağına gitmiyordu. Onun bu hâli Abdülmesih’e çok dokundu. Satih’e tesir edecek, içli bir kaside söyledi: “Acaba Yemen’in yücesi sağır mıdır? Yoksa işitmiyor mu? Yoksa ölüp gitti de bizleri de bütün bütün üzüntüde mi bıraktı? Ey faziletli büyüğüm, ve ey müşküllerin halledicisi! Yeğenin, bütün bilginlerin aciz kaldığı büyük işleri senden sorup öğrenmek ister.”

Bunun üzerine Satih gözlerini açtı ve dedi ki:

Ey Abdü`l-Mesîh! İlâhi vahyin okunması çoğalacak.  Asâ`nın sahibi peygamber olarak gönderildi. Semâve Vadisini su bastı, Farsların ateşi söndü. Artık Şam da Şam değil, Satîh için.  Şunu iyi bil ki, zaman üzerinde hükmü geçerli olan mutlak Hâkim, böyle istedi ve gelen peygamberle nebîlik ipinin iki ucunu düğümledi. Sasanîlerden, yıkılan burç sayısınca (14) hükümdar gelecek ve sonra hüküm yerini bulacaktır.” bunu söyleyip vefat etti.

Abdülmesih İran’a döndü, ve Satih’in söylediklerini bir bir anlattı. Nuşirevân, kendi iktidarı döneminde bir şey olacağından endişe ediyordu. Bu cevap onu memnun etti. “Bizden sonra 14 hükümdar gelip geçinceye kadar neler olur.” dedi.

Gerçekten de normal şartlarda 14 hükümdarın gelip geçmesi yüzlerce yıl sürerdi. Belki yarım bin yıl. Ama onların düşündüğü gibi olmadı. Nuşirevan’dan sonra Sasaniler bir karışıklık dönemi geçirdi ve 4 sene içinde 10 tane hükümdar gelip geçti. Son olarak Hz. Osman döneminde, yani 70 küsür yıl sonra Yezdücürd’ün hükümdarlığı döneminde İran, Arapların eline geçti.