Lemaat Penceresinden Kadın
Lemaat, Bediüzzaman Hazretlerinin ilk eserlerinden bir tanesi. 1921 yılının Ramazan ayında Bediüzzaman Hazretleri İstanbul’da Darü’l-Hikmeti’l-İslâmiye azası iken bu eseri yazmış. Eser aynı yıl İstanbul’da Evkaf-ı İslâmiye matbaasında basılmış. Eserde, insanın hayat yolculuğunda yoluna ışık tutacak çok güzel düsturlar kısa başlıklar altında sunulmakta. Dilerseniz eserin yazıldığı dönemdeki ortamı hatırlayalım:
Bediüzzaman Hazretleri Birinci Dünya Savaşında Doğu Cephesinde alay komutanı olarak Ermeni ve Ruslara karşı çarpışırken, esir düştüğü Rusların elinden firar ederek Kasım 1918’de İstanbul’a ulaştığında Harbiye Nazırı Enver Paşa’nın teklifiyle Darü’l-Hikmeti’l-İslâmiyeye üye tayin edilir. Şeyhülislâm Musa Kâzım Efendinin teklifi ile Sultan Vahdeddin tarafından kendisine ilmiyede “mahreç” payesi verilir. Bu paye Osmanlı ülkesindeki bütün resmî ulemanın reisi olan “Başmüderrislik”ten sonraki ilmî rütbe anlamına geliyordu.
Çamlıca’da Yusuf İzzettin Paşa Köşkü’nde kalan Bediüzzaman, Kur’ân’ın mu’cizeliğini çağın insanına göstermek için yazdıklarını neşretmeye başlar. Lemaat da neşredilen bu eserlerden bir tanesiydi. Zira o çok genç yaşta, yıllar önce daha Van’da iken hayatını Kur’ân’ın mu’cizeliğini ispata adamaya söz vermiştir. Vali konağında bir gazetede okuduğu haber hayatının gayesini de tayin etmiştir. Haberde, İngiliz Sömürgeler Bakanı Gladstone “İslâm dünyasına hâkim olmak için, ya Kur’ân Müslümanların elinden alınmalı, ya da Müslümanlar Kur’ân’dan soğutulmalı” demektedir. Bu dehşetli “sömürge planı”nı temelinden sarsacak eserler için hayatını vakfetmeye, haberi okuduğunda karar vermiştir.

Koyu bir Türk ve Osmanlı düşmanı Birleşik Krallık Başbakanı William Ewart Gladstone (1809–1898)
Hayatının bir devresinde verdiği bu karardan vazgeçmez. Darü’l-Hikmeti’l-İslâmiye üyesi iken de Kur’ân’ın mu’cizeliğini neşir hizmetine devam eder. Avrupa medeniyetinin Kur’ân’ın hükümlerine hücumları esnasında kullandığı vasıtalardan bir tanesi de kadındır. “Kur’ân’ın tesettür hükmü kadınları esaret altına alıyor” fikri Tanzimat sonrası fikir dünyasında yer etmiş, pozitivist Osmanlı aydınlarının da savunduğu tezlerden birisi olmuştur.
Mehmet Akif Ersoy’un, İsmail Hakkı İzmirli’nin, Mahmut Esat’ın, Ahmet Mithat Efendi’nin eserlerinde pozitivizmden kaynaklanan bu görüşlere karşı Kur’ân’ın hükümlerinin hak ve hakikat olduğunu müdafaa eden tesbitlerini sıklıkla okumak mümkündür. Sözgelimi Mahmut Esat, Eşref Edip’in çıkardığı Sebilürreşad’da 1914 Ocak ayında yayınlanan “Tesettür-ü Nisvan Meselesi Hakkında Son Söz” başlıklı makalesinde “ilân-ı Meşrutiyet’ten beri kadın meselesi güya tesettür meselesinden ibaretmiş gibi sürekli bu mesele ile iştigal edilmesinden herkese artık usanç geldiğini” ifade eder. “Şaşarım! Erkekleri bile henüz hür olmayan bir memlekette kadınlara hürriyet vermekten bahsediliyor. Siz erkek kadın herkesi Allah’ın emri ve Resûlü’nün (asm) sünneti üzerine talim ve terbiye ediniz, onlar şeriatın kendilerine bahşettiği hukuku öğrenir ve kullanırlar” der.
Bediüzzaman Hazretleri de Lemaat’ta yer alan ve sonradan Tesettür Risâlesi’nin esası olacak şu tesbitlerle kadın konusundaki tartışmalara “muâsır”larından çok daha farklı bir açıdan yaklaşır:
Kadınlar Yuvalarına Dönmeli!
Sefih erkekler, hevesâtlarıyla kadınlaşırsa, o zaman açık saçık kadınlar da hayâsızlıkla erkekleşirler. Mimsiz medeniyet, tâife-i nisâyı yuvalardan uçurmuş, hürmetleri de kırmış, mebzul metâı yapmış. Şer’-i İslâm onları Rahmeten dâvet eder eski yuvalarına. Hürmetleri orada; rahatları evlerde, hayat-ı âilede. Temizlik zînetleri; Haşmetleri hüsn-ü hulk, lûtuf ve cemâli ismet, hüsn-ü kemâli şefkat, eğlencesi evlâdı. Bunca esbâb-ı ifsad, demir sebat kararı Lâzımdır, tâ dayansın. Bir meclis-i ihvânda güzel karı girdikçe, riyâ ile rekabet, hased ile hodgâmlık debretir damarları. Yatmış olan hevesât birden bire uyanır. Tâife-i nisâda serbestî inkişafı, sebep olmuş beşerde ahlâk-ı seyyienin birden bire inkişafı.
Şu medenî beşerin hırçınlaşmış ruhunda, şu sûretler denilen küçük cenazelerin, mütebessim meyyitlerin rolleri pek azîmdir; hem müthiştir tesiri. Memnu’ heykel, sûretler, ya zulm-ü mütehaccir, ya mütecessid riyâ, ya müncemid hevestir. Ya tılsımdır; celb eder o habîs ervâhları. Nasıl meyyite bir karıya nefsânî nazarla bakmak nefsin dehşetli alçaklığını gösterir; öyle de rahmete muhtaç bir biçare meyyitenin güzel tasvirine bakmak, ruhun hissiyât-ı ulviyesini söndürür.
Kadın Erkekleşirse
Günümüzde kadın konusuna duyarlı hemen herkesin söyleyegeldiği bir hakikattir bu. Üstelik yeni bir tesbit de değildir. Yaklaşık 100 yıl önce de mütefekkirler gidişâtı böyle değerlendirmişlerdir. Evet, kadının evinden çıkıp çalışma hayatına atılmasıyla birlikte kadınlığa has letafetini zamanla yitirdiği, iktidar ve para kazanma hırsıyla adeta erkekleştiği bir vakıadır. Bütün dünyada kadınlardaki bu davranış değişikliğini çoğu araştırmacı sanayi devrimine bağlamaktadır. Yani kadınların fabrikalarda çalışmaya başlamasına.
Osmanlı toplumunda da kadınlardaki davranış değişiklikleri, çalışma hayatına başlamayla tetiklenmekte, akabinde yeni kurulan Cumhuriyet Türkiye’sinde de bu değişim devam etmektedir. Kadınlardaki bu davranış değişikliği edebiyat alanında da bir çok esere ilham kaynağı olmuştur. Sözgelimi ünlü romancımız Hüseyin Rahmi Gürpınar, 1933’te “Kadın erkekleşince” isimli üç perdelik bir tiyatro eseri kaleme almıştır.
Sebatkar Kadınlar
Bediüzzaman Hazretlerinin kadındaki bu davranış değişikliğini tahlili ilginçtir: Kadınlardaki değişimin sebebi, sefih erkeklerdir. “Sefih erkekler, hevesâtlarıyla kadınlaşırsa, o zaman açık saçık kadınlar da hayâsızlıkla erkekleşirler” der Bediüzzaman.
Sefih medeniyet kadını yuvasından çıkarmış, ona gösterilmesi gereken hürmeti kırmıştır. Kadının rahatı evindedir, çocuklarıyla eğlenceli sohbetlerindedir. Kadını ifsad eden, yoldan çıkaran o kadar çok sebep vardır ki, dayanabilmesi için kararında adeta demir gibi sebat göstermesi gerekir. Kadının dış dünyada erkeklerle karışık ortamlarda bulunması uyuyan nefsânî hisleri uyandırır. Riyayı, rekabeti, hasedi ve bencilliği canlandırır. “Kadın özgürlüğü” hareketleri insanoğlunda kötü ahlâkların birdenbire inkişaf etmesine sebeptir. Ayrıca medeniyetin getirdiği malzemesi kadın olan bir çok yenilik de insanoğlunun hırçın ruhunu kötü yönde etkilemekte, tahrip etmektedir. Fotoğraflar, posterler, filmler, klipler, afişler, heykeller gibi “küçük cenazeler” adeta birer “tılsım” gibi cazibedar bir fitne unsuru olmaktadır. Doğrusu “Bu kadınlar yoldan çıktı” diyen çoğu sefih erkeğin Bediüzzaman tarafından “suçlu” olarak değerlendirilmesi gerçekten muazzam bir tesbittir. Şu an dahi son derece hayatın içinden, aktüel ve orijinal bir hakikattir!
(Yasemin Güleçyüz, 2009)
Neden Kur’anı Kerim’de Fen ve Teknolojiden Neden Açık ve Çok Bahsedilmiyor?
Eğer desen: “Mâdem Kur’ân, beşer için nâzil olmuştur. Neden beşerin nazarında en mühim olan medeniyet hârikalarını tasrih etmiyor? Yalnız gizli bir remz ile, hafî bir îmâ ile, hafif bir işaretle, zayıf bir ihtar ile iktifâ ediyor?
Elcevap: Çünkü, medeniyet-i beşeriye hârikalarının hakları bahs-i Kur’ânîde o kadar olabilir. Zîrâ, Kur’ân’ın vazife-i asliyesi daire-i Rubûbiyetin kemâlât ve şuûnâtını ve daire-i ubûdiyetin vezâif ve ahvâlini tâlim etmektir. Öyle ise, şu havârik-ı beşeriyenin o iki dairede hakları yalnız bir zayıf remz, bir hafif işaret ancak düşer. Çünkü, onlar daire-i Rubûbiyetten haklarını isteseler, o vakit pek az hak alabilirler.
Meselâ, tayyâre-i beşer Kur’ân’a dese: “Bana bir hakk-ı kelâm ver, âyâtında bir mevkî ver.” Elbette o daire-i Rubûbiyetin tayyâreleri olan seyyârât, arz, kamer, Kur’ân nâmına diyecekler: “Burada cirmin kadar bir mevkî alabilirsin.”
Eğer beşerin tahte’l-bahirleri, âyât-ı Kur’âniyeden mevkî isteseler, o dairenin tahte’l-bahirleri, yani, bahr-i muhît-i havaîde ve esir denizinde yüzen zemin ve yıldızlar ona diyecekler: “Yanımızda senin yerin görünmeyecek derecede azdır.”
Eğer elektriğin, parlak, yıldız-misâl lâmbaları, hakk-ı kelâm isteyerek, âyetlere girmek isteseler, o dairenin elektrik lâmbaları olan şimşekler, şahaplar ve gökyüzünü zînetlendiren yıldızlar ve misbahlar diyecekler: “Işığın nisbetinde bahis ve beyâna girebilirsin.”
Eğer havârik-ı medeniyet, dekàik-ı san’at cihetinde haklarını isterlerse ve âyetlerden makam talep ederlerse, o vakit birtek sinek onlara, “Susunuz!” diyecek. “Benim bir kanadım kadar hakkınız yoktur. Zîrâ sizlerdeki, beşerin cüz-i ihtiyârıyla kesb edilen bütün ince san’atlar ve bütün nâzik cihazlar toplansa, benim küçücük vücudumdaki ince san’at ve nâzenin cihazlar kadar acîb olamaz. (Sizin Allah’ı bırakıp da taptıklarınızın hepsi bir araya gelse, bir sinek bile yaratamazlar – Hac Sûresi: 73) âyeti sizi susturur.”
Fen ve Teknoloji İlahi Sanatı Ancak Taklit Edebilir, Asla Yarışamaz !
Eğer o hârikalar, daire-i ubûdiyete gidip, o daireden haklarını isterlerse, o zaman o daireden şöyle bir cevap alırlar ki: “Sizin münâsebetiniz bizimle pek azdır ve dairemize kolay giremezsiniz. Çünkü, programımız budur ki: Dünya bir misafirhânedir. İnsan ise, onda az duracaktır ve vazifesi çok bir misafirdir ve kısa bir ömürde hayat-ı ebediyeye lâzım olan levâzımâtı tedârik etmekle mükelleftir. En ehem ve en elzem işler takdim edilecektir. Halbuki, siz ekseriyet itibâriyle şu fânî dünyayı bir makarr-ı ebedî nokta-i nazarında ve gaflet perdesi altında, dünyaperestlik hissiyle işlenmiş bir sûret sizde görülüyor. Öyle ise, hakperestlik ve âhireti düşünmeklik esasları üzerine müesses olan ubûdiyetten hisseniz pek azdır. “Lâkin, eğer kıymettar bir ibâdet olan sırf menfaat-i ibâdullah için ve menâfi-i umumiye ve istirahat-i âmmeye ve hayat-ı içtimâiyenin kemâline hizmet eden ve elbette ekalliyet teşkil eden muhterem san’atkârlar ve mülhem keşşaflar, arkanızda ve içinizde varsa, o hassas zâtlara şu remz ve işârât-ı Kur’âniye, sa’ye teşvik ve san’atlarını takdir etmek için, elhak kâfi ve vâfîdir.”
Eğer desen: “Şimdi şu tahkikattan sonra şüphem kalmadı ve tasdik ettim ki, Kur’ân’da sâir hakàikle beraber, medeniyet-i hâzıranın hârikalarına ve belki daha ilerisine işaret ve remz vardır; dünyevî ve uhrevî saadet-i beşere lâzım olan herşey, değeri nisbetinde içinde bulunur. Fakat niçin, Kur’ân, onları sarâhatle zikretmiyor? Tâ muannid kâfirler dahi tasdike mecbur olsunlar; kalbimiz de rahat olsun?”
Elcevap: Din bir imtihandır. Teklif-i İlâhî bir tecrübedir. Tâ ervâh-ı âliye ile ervâh-ı sâfile müsâbaka meydanında birbirinden ayrılsın. Nasıl ki bir mâdene ateş veriliyor, tâ elmasla kömür, altınla toprak birbirinden ayrılsın. Öyle de, bu dâr-ı imtihanda olan teklifât-ı İlâhiye bir ibtilâdır ve bir müsâbakaya sevktir ki, istidad-ı beşer mâdeninde olan cevâhir-i âliye ile mevadd-ı süfliye birbirinden tefrik edilsin. Mâdem Kur’ân, bu dâr-ı imtihanda bir tecrübe sûretinde, bir müsâbaka meydanında beşerin tekemmülü için nâzil olmuştur; elbette şu dünyevî ve herkese görünecek umûr-u gaybiye-i istikbâliyeye yalnız işaret edecek ve hüccetini ispat edecek derecede akla kapı açacak. Eğer sarâhaten zikretse, sırr-ı teklif bozulur. âdetâ gökyüzündeki yıldızlarla vâzıhan Lâ ilâhe illallah yazmak misillü birbedâhete girecek; o zaman, herkes ister istemez tasdik edecek. Müsâbaka olmaz; imtihan fevt olur. Kömür gibi bir ruh ile elmas gibi bir ruh Hâşiye beraber kalacaklar.
Elhâsıl: Kur’ân-ı Hakîm, hakîmdir; her şeye kıymeti nisbetinde bir makam verir. İşte Kur’ân, bin üç yüz sene evvel, istikbâlin zulümâtında müstetir ve gaybî olan semerât ve terakkiyât-ı insaniyeyi görüyor; ve gördüğümüzden ve göreceğimizden daha güzel bir sûrette gösterir. Demek, Kur’ân öyle bir Zâtın kelâmıdır ki, bütün zamanları ve içindeki bütün eşyayı bir anda görüyor.
(Sözler)
Münâcât
Bu sekizinci Hüccet-i Îmâniye, Vücub-u Vücuda ve Vahdâniyyete delâlet ettiği gibi, hem delâil-i kat’iye ile rubûbiyyetin ihâtasına ve kudretinin azametine delâlet eder; hem hâkimiyyetinin ihatasına ve rahmetinin şümulüne dahi delâlet ve isbat eder; hem kâinatın bütün eczasına hikmetinin ihâtasını ve ilminin şümulünü isbat eder.
E l h â s ı l: Bu sekizinci Hüccet-i Îmâniyenin herbir mukaddemesinin sekiz neticesi var. Sekiz mukaddemelerin herbirinde, sekiz neticeyi delilleriyle isbat eder ki; bu cihette bu Sekizinci Hüccet-i Îmâniyede yüksek meziyetler vardır.
Ya İlâhî ve yâ Rabbî! Ben îmânın gözüyle ve Kur’an’ın tâlimiyle ve nûriyle ve Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın dersiyle ve ism-i Hakîm’in göstermesiyle görüyorum ki: Semâvatta hiçbir deveran ve hareket yoktur ki; böyle intizamiyle Senin mevcudiyetine işaret ve delâlet etmesin. Ve hiçbir ecrâm-ı semaviye yoktur ki; sükûtuyla gürültüsüz vazife görerek direksiz durmalarıyla, Senin Rubûbiyyetine ve vahdetine şehadeti ve işareti olmasın. Ve hiçbir yıldız yoktur ki; mevzun hilkatiyle, muntazam vaziyetiyle ve nûranî tebessümiyle ve bütün yıldızlara mümâselet ve müşabehet sikkesiyle Senin haşmet-i Ulûhiyyetine ve Vahdâniyyetine işaret ve şehadette bulunmasın. Ve oniki seyyareden hiçbir seyyare yıldız yoktur ki; hikmetli hareketiyle ve itaatli müsahhariyetiyle ve intizamlı vazifesiyle ve ehemmiyetli peykleriyle Senin vücub-u vücûduna şehadet ve Saltanat-ı Ulûhiyyetine işaret etmesin!
Evet gökler sekeneleriyle, herbiri tek başiyle şehadet ettikleri gibi, hey’-et-i mecmuasiyle derece-i bedahette, ey zemin ve gökleri yaratan yaratıcı! Senin vücub-u vücûduna öyle zâhir şehadet. Ve ey zerrâtı, muntazam mürekkebatiyle tedbirini gören ve idare eden; ve bu seyyare yıldızları manzum peykleriyle döndüren, emrine itaat ettiren! Senin vahdetine ve birliğine öyle kuvvetli şehadet ederler ki, göğün yüzünde bulunan yıldızlar sayısınca nûranî bürhanlar ve parlak deliller o şehadeti tasdik ederler. Hem bu sâfi, temiz güzel gökler; fevkalâde büyük ve fevkalâde sür’atli ecramiyle muntazam bir ordu ve elektrik lâmbalariyle süslenmiş bir saltanat donanması vaziyetini göstermek cihetiyle, Senin Rubûbiyyetinin haşmetine ve herşey’i îcad eden kudretinin azametine zâhir delâlet ve hadsiz semâvatı ihâta eden hâkimiyyetinin ve herbir zîhayatı kucağına alan rahmetinin hadsiz genişliklerine kuvvetli işaret ve bütün mahlûkat-ı semâviyenin bütün işlerine ve keyfiyetlerine taallûk eden ve avucuna alan, tanzim eden ilminin herşey’e ihâtasına ve hükmünün her işe şümûlüne şüphesiz şehadet ederler. Ve o şehadet ve delâlet o kadar zâhirdir ki; güya yıldızlar, şâhid olan göklerin şehadet kelimeleri ve tecessüm etmiş nûranî delilleridirler. Hem semâvat meydanında, denizinde, fezasındaki yıldızlar ise; muti’ neferler, muntazam sefineler, hârika tayyareler, acaib lâmbalar gibi vaziyetiyle, Senin saltanat-ı Ulûhiyyetinin şa’şaasını gösteriyorlar. Ve o ordunun efradından bir yıldız olan Güneşimizin seyyarelerinde ve zeminimizdeki vazifelerinin delâlet ve ihtariyle, Güneşin sair arkadaşları olan yıldızların bir kısmı âhiret âlemlerine bakarlar ve vazifesiz değiller; belki bâki olan âlemlerin Güneşleridirler.
Ey Vâcib’ül Vücûd! Ey Vâhid-i Ehad! Bu hârika yıldızlar, bu acib güneşler, aylar; Senin mülkünde, Senin semâvatında, Senin emrin ile ve kuvvetin ve kudretin ile, ve Senin idare ve tedbirin ile teshir ve tanzim ve tavzif edilmişler. Bütün o ecram-ı ulviye, kendilerini yaratan ve döndüren ve idare eden birtek Hâlik’a tesbih ederler; tekbir ederler; lisan-ı hâl ile “Sübhânallah, Allahü Ekber” derler. Ben dahi onların bütün tesbihatiyle Seni takdis ederim.
Ey şiddet-i zuhûrundan gizlenmiş, ve ey azamet-i kibriyâsından ihtifâ etmiş olan Kadîr-i Zülcelâl! Ey Kadir-i Mutlak! Kur’an-ı Hakîminin dersiyle ve Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın talimiyle anladım: Nasıl ki gökler, yıldızlar, Senin mevcudiyetine ve vahdetine şehadet ederler öyle de: Cevv-i semâ, bulutlariyle ve şimşekleri ve rad’ları ve rüzgarlariyle ve yağmurlariyle, Senin vücub-u vücuduna ve vahdetine şehadet ederler.
Evet câmid, şuursuz bulut; âb-ı hayat olan yağmuru, muhtaç olan zîhayatların imdadına göndermesi ancak Senin rahmetin ve hikmetin iledir. Karışık tesadüf karışamaz. Hem, elektriğin en büyüğü bulunan ve fevaid-i tenviriyesine işaret ederek (ondan) istifadeye tevşik eden şimşek ise, Senin fezadaki kudretini güzelce tenvir eder. Hem yağmurun gelmesini müjdeleyen ve koca fezayı konuşturan ve tesbihatının gürültüsü ile gökleri çınlatan ra’dat dahi; lisan-ı kal ile konuşarak Seni takdis edip, Rubûbiyyetine şehadet eder.
Hem zîhayatların yaşamasına en lüzumlu rızkı ve istifadece en kolayı ve nefesleri vermek, nüfusları rahatlandırmak gibi çok vazifeler ile tavzif edilen rüzgârlar dahi; cevvî âdeta bir hikmete binaen “levh-i mahv ve isbat” ve “yazar, ifade eder, sonra bozar tahtası” suretine çevirmekle, Senin faaliyet-i kudretine işaret ve Senin vücuduna şehadet ettiği gibi, Senin merhametinle bulutlardan sağıp zîhayatlara gönderilen rahmet dahi; mevzun, muntazam katreleri kelimeleriyle, Senin vüs’at-i rahmetine ve geniş şefkatine şehadet eder.
Ey Mutasarrıf-ı Fa’al ve ey Feyyâz-ı Müteal! Senin vücub-u vücuduna şehadet eden bulut, berk, ra’d, rüzgar, yağmur; birer birer şehadet ettikleri gibi hey’et-i mecmuasiyle, keyfiyetçe birbirinden uzak mahiyetçe birbirine muhalif olmakla beraber, birlik, beraberlik, birbiri içine girmek ve birbirinin vazifesine yardım etmek haysiyetiyle Senin vahdetine ve birliğine gayet kuvvetli işaret ederler. Hem koca fezayı mahşer-i acaib yapan ve bazı günlerde birkaç defa doldurup boşaltan Rubûbiyyetinin haşmetine ve o geniş cevvi, yazar değiştirir bir levha gibi, ve sıkar ve onunla zemin bahçesini sulandırır bir sünger gibi tasarruf eden kudretinin azametine ve herbir şey’e şümûlüne şehadet ettikleri gibi; umum zemine ve bütün mahlûkata cevv perdesi altında bakan ve idare eden rahmetinin ve hâkimiyetinin hadsiz genişliklerine ve her şey’e yetişmelerine delâlet eder. Hem fezadaki hava, o kadar hakîmane vazifelerde istihdam; ve bulut ve yağmur, o kadar alîmâne faidelerde istimâl olunur ki; herşey’e ihâta eden bir ilim ve herşey’e şâmil bir hikmet olmazsa, o istimâl, o istihdam olamaz.
Ey Fa’âlün Limâ Yürîd! Cevv-i fezadaki faaliyetinle her vakit bir nümûne-i haşir ve kıyâmet göstermek, bir saatte yaz’ı kış’a ve kış’ı yaz’a döndürmek, bir âlem getirmek, bir âlem gayba göndermek misillû şuûnatta bulunan kudretin; dünyayı âhirete çevirecek Ve âhirette, şuûnat-ı sermediyeyi gösterecek işaretini veriyor.
Ey Kadîr-i Zülcelâl! Cevv-i fezadaki hava, bulut ve yağmur, berk ve ra’d; Senin mülkünde, Senin emrin ve havlin ile, senin kuvvet ve kudretinle musahhar ve vazifedardırlar. Mahiyetçe birbirinden uzak olan bu feza mahlûkatı, gayet sür’atli ve âni emirlere ve çabuk ve acele kumandalara itaat ettiren âmir ve hâkimlerini takdis ederek, rahmetini medh u senâ ederler.
Ey Arz ve Semâvâtın Hâlik-ı Zülcelâli! Senin Kur’an-ı Hakîminin talimiyle ve Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın dersiyle îman ettim ve bildim ki: Nasıl semâvat yıldızlariyle ve cevv-i feza müştemilâtiyle Senin vücub-u vücuduna ve Senin birliğine ve vahdetine şehadet ediyorlar. Öyle de; Arz bütün mahlûkatiyle ve ahvâliyle Senin mevcudiyetine ve vahdetine, mevcudatı adedince şehadetler ve işaretler ederler. Evet, zeminde hiçbir tahavvül; ve ağaç ve hayvanlarında her senede urbasını değiştirmek gibi hiçbir tebeddül; -cüz’i olsun, küllî olsun,- yoktur ki; intizamiyle, Senin vücuduna ve vahdetine işaret etmesin.
Hem, hiçbir hayvan yoktur ki, za’fiyet ve ihtiyacının derecesine göre verilen rahîmane rızkıyle ve yaşamasına lüzumu bulunan cihazatın hakîmane verilmesiyle, Senin varlığına ve birliğine şehadeti olmasın.
Hem, her baharda gözümüz önünde îcad edilen nebatat ve hayvanatın hiçbir tanesi yoktur ki; san’at-ı acîbesiyle ve lâtif zînetiyle ve tam temeyyüzüyle ve intizamiyle ve mevzuniyetiyle Seni bildirmesin; ve zemin yüzünü dolduran ve nebatat ve hayvanat denilen kudretinin hârikaları ve mu’cizeleri, mahdut ve maddeleri bir ve müteşabih olan yumurta ve yumurtacıklardan ve katrelerden ve habbe ve habbeciklerden ve çekirdeklerden; yanlışsız, mükemmel, süslü, alâmet-i fârikalı olarak yaratılışları, Sâni-i Hakîmlerinin vücuduna ve vahdetine ve hikmetine ve hadsiz kudretine öyle bir şehadettir ki, ziyanın Güneşe şehadetinden daha kuvvetli ve parlaktır.
Hem, hava, su, nur, ateş, toprak gibi hiçbir unsur yoktur ki; şuursuzluklariyle beraber, şuurkârane, mükemmel vazifeleri görmesiyle basit ve istilâ edici, intizamsız, heryere dağılmakla beraber, gayet muntazam ve mütenevvi meyveleri ve mahsülleri hazine-i gaybdan getirmesiyle, Senin birliğine ve varlığına şehadeti bulunmasın.
Ey Fâtır-ı Kadîr! Ey Fettâh-ı Allâm! Ey Fa’âl-i Hallâk! Nasıl Arz, bütün sekenesiyle Hâlıkının Vacib’ül-Vücud olduğuna şehadet eder öyle de: Senin -ey Vâhid-i Ehad! Ey Hannân-ı Mennân! Ey Vehhâb-ı Rezzak! -Vahdetine, Ehadiyetine, yüzündeki sikkesiyle ve sekenesinin yüzlerindeki sikkeleriyle ve birlik ve beraberlik ve birbiri içine girmek ve birbirine yardım etmek ve onlara bakan Rubûbiyyet isimlerinin ve fiillerinin bir olmak cihetinde, bedahet derecesinde Senin vahdetine ve Ehadiyetine şehadet, belki mevcudat adedince şehadetler eder.
Hem nasıl, zemin bir ordugâh, bir meşher, bir tâlimgâh vaziyetiyle ve nebatat ve hayvanat fırkalarında bulunan dörtyüz bin muhtelif milletlerin ayrı ayrı cihazatları muntazam verilmesiyle, Senin Rubûbiyyetinin haşmetine ve kudretinin herşey’e yetişmesine delâlet eder; öyle de: Hadsiz bütün zîhayatın ayrı ayrı rızıkları, vakti vaktine kuru ve basit bir topraktan rahîmane, kerîmane verilmesi ve hadsiz o efradın kemal-i musahhariyetle evâmir-i Rabbâniyyeye itaatleri, rahmetinin herşey’e şümulünü ve hâkimiyetinin herşey’e ihâtasını gösteriyor.
Hem, zemînde değişmekte bulunan mahlûkat kafilelerinin sevk ve idareleri; mevt ve hayat münavebeleri; ve hayvan ve nebatatın idare ve tadbirleri dahi, herşey’e taallûk eden bir ilim ile ve herşeyde hükmeden nihayetsiz bir hikmetle olabilmesi, Senin ihâta-i ilmine ve hikmetine delâlet eder. Hem zeminde kısa bir zamanda hadsiz vazifeler gören; ve hadsiz bir zaman yaşayacak gibi istidat ve mânevi cihazat ile techiz edilen; ve zemin mevcudatına tasarruf eden insan için, bu talimgâh-ı dünyada ve bu muvakkat ordugâh-ı zeminde ve bu muvakkat meşherde; bu kadar ehemmiyet, bu hadsiz masraf, bu nihayetsiz tecelliyat-ı Rubûbiyyet, bu hadsiz hitâbat-ı Sübhâniyye ve bu gayetsiz ihsânât-ı İlâhiyye, elbette ve herhalde; bu kısacık ve hüzünlü ömre ve bu karışık kederli hayata, bu belâlı ve fâni dünyaya sığışmaz. Belki, ancak başka ve ebedî bir ömür ve bâki bir dâr-ı saadet için olabildiği cihetinden, âlem-i bekada bulunan ihsânât-ı uhreviyeye işaret, belki şehadet eder.
Ey Hâlık-ı Küll-i Şey! Zeminin bütün mahlûkatı, senin mülkünde, Senin arzında, Senin havl ve kuvvetinle ve senin kudretin ve iradetin ile ve ilmin ve hikmetin ile idare olunuyorlar ve musahhardırlar. Ve zemin yüzünde faaliyeti müşahede edilen bir Rubûbiyyet, öyle ihâta ve şümûl gösteriyor ve onun idaresi ve tedbiri ve terbiyesi öyle mükemmel ve öyle hassastır ve her taraftaki icraatı öyle birlik ve beraberlik ve benzemeklik içindedir ki, tecezzi kabul etmiyen bir küll ve inkisamı imkânsız bulunan bir küllî hükmünde bir tasarruf, bir Rubûbiyyet olduğunu bildiriyor. Hem zemin bütün sekenesiyle beraber, lisan-ı kalden daha zâhir hadsiz lisanlarla Hâlikını takdis ve tesbih, ve nihayetsiz ni’metlerinin lisan-ı halleriyle Rezzâk-ı Zülcelâlinin hamd ve medh ü senâsını ediyorlar.
Ey şiddet-i zuhûrundan gizlenmiş ve ey azamet-i kibriyâsından istitar etmiş olan Zât-ı Akdes! Zeminin bütün takdisat ve tesbihatiyle; Seni kusurdan, aczden, şerikten takdis ve bütün tahmidat ve senalariyle Sana hamd ve şükrederim.
Ey Rabb’ül-Berri Vel-Bahr! Kur’an’ın dersiyle ve Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın tâlimiyle anladım ki: Nasıl gökler ve feza ve zemin Senin birliğine ve varlığına şehadet ederler öyle de: Bahirler, nehirler ve çeşmeler ve ırmaklar, Senin vücub-u vücuduna ve vahdetine bedâhet derecesinde şehadet ederler. Evet, bu dünyamızın menba-ı acaib buhar kazanları hükmünde olan denizlerde hiçbir mevcud, hattâ hiçbir katre su yoktur ki; vücudiyle, intizamiyle, menfaatiyle ve vaziyetiyle Hâlikını bildirmesin. Ve basit bir kumda ve basit bir suda rızıkları mükemmel bir surette verilen garip mahlûklardan ve hilkatları gayet muntazam hayvanat-ı bahriyeden, hususan bir tanesi bir milyon yumurtacıkları ile denizleri şenlendiren balıklardan hiçbirisi yoktur ki, hilkatiyle ve vazifesiyle ve idare ve iaşesiyle ve tedbir ve terbiyesiyle yaratanına işaret ve Rezzâkına şehadet etmesin.
Hem, denizde; kıymetdar, hâsiyetli, zînetli cevherlerden hiçbirisi yokturki, güzel hilkatiyle ve cazibedar fıtratiyle ve menfaatli hâsiyetiyle Seni tanımasın, bildirmesin. Evet, onlar birer birer şehadet ettikleri gibi, hey’et-i mecmuasiyle, beraberlik ve birbiri içinde karışmak ve sikke-i hilkatte birlik ve îcadca gayet kolay ve efradca gayet çokluk noktalarından, Senin vahdetine şehadet ettikleri gibi; Arzı toprağiyle beraber, bu Küre-i Arzı kuşatan muhit denizlerini muallâkta durdurmak ve dökmeden ve dağıtmadan Güneşin etrafında gezdirmek ve toprağı istilâ ettirmemek ve basit kumundan ve suyundan, mütenevvi ve muntazam hayvanatını ve cevherlerini halketmek ve erzak ve sair umurlarını küllî ve tam bir surette idare etmek ve tedbirlerini görmek ve yüzünde bulunmak lâzım gelen hadsiz cenazelerinden hiçbirisi bulunmamak noktalarından, Senin varlığına ve Vâcibü’l-Vücud olduğuna mevcudatı adedince işaretler ederek şehadet eder. Ve senin saltanat-ı Rubûbiyyetinin haşmetine ve herşey’e muhit olan kudretinin azametine pek zâhir delâlet ettikleri gibi, göklerin fevkındeki gayet büyük ve muntazam yıldızlardan, tâ denizlerin dibinde bulunan gayet küçücük ve intizamla iaşe edilen balıklara kadar herşey’e yetişen ve hükmeden rahmetinin ve hâkimiyetinin hadsiz genişliklerine delâlet ve intizamatiyle ve faideleriyle ve hikmetleriyle ve mîzan ve mevzuniyetleriyle, Senin herşey’e muhit ilmine ve herşey’e şâmil hikmetine işaret ederler. Ve senin bu misafirhâne-i dünyada, yolcular için böyle rahmet havuzların bulunması ve insanın seyr ü seyehatına ve gemisine ve istifadesine musahhar olması işaret eder ki, yolda yapılmış bir handa, bir gece misafirlerine bu kadar deniz hediyeleriyle ikram eden Zât, elbette Makarr-ı Saltanat-ı Ebediyesinde öyle ebedî rahmet denizleri bulundurmuş ki, bunlar onların fâni ve küçük nümûneleridirler. İşte denizlerin böyle gayet hârika bir tarzda Arzın etrafında vaziyet-i acîbesiyle bulunması ve denizlerin mahlûkatı dahi, gayet muntazam idare ve terbiye edilmesi bilbedahe gösterir ki, yalnız Senin kuvvetin ve kudretin ile ve Senin irade ve tedbirin ile, Senin mülkünde, Senin emrine musahhardırlar. Ve lisan-ı hallariyle Hâlik’ını takdis edip “Allahu Ekber” derler.
Ey dağları zemin sefinesine hazineli direkler yapan Kadîr-i Zülcelâl! Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın tâlimiyle ve Kur’an-ı Hakîm’inin dersiyle anladım ki; nasıl denizler, acaibleriyle Seni tanıyorlar ve tanıttırıyorlar öyle de: Dağlar dahi, zelzele te’siratından zeminin sükûnetine; ve içindeki dahîli inkılâbat fırtınalarından sükûtuna; ve denizlerin istilâsından kurtulmasına; ve havanın gazat-ı muzırradan tasfiyesine; ve suyun muhafaza ve iddiharlarına; ve zîhayatlara lâzım olan madenlerin hazinedarlığına ettiği hizmetleriyle ve hikmetleriyle Seni tanıyorlar ve tanıttırıyorlar. Evet dağlardaki taşların envâından ve muhtelif hastalıklara ilâç olan maddelerin aksamından ve zîhayata, hususan insanlara çok lâzım ve çok mütenevvi olan mâdeniyatın ecnasından ve dağları, sahraları çiçekleriyle süslendiren ve meyveleriyle şenlendiren nebatatın esnafından hiçbirisi yoktur ki; tesadüfe havalesi mümkün olmayan hikmetleriyle, intizamiyle, hüsn-ü hilkatiyle, faideleriyle hususan mâdeniyatın; tuz, limontuzu, sulfato ve şap gibi, sûreten birbirine benzemekle beraber, tadlarının şiddet-i muhalefetiyle ve bilhassa nebataatın basit bir topraktan; çeşit çeşit enva’lariyle ayrı ayrı çiçek ve meyveleriyle, nihayetsiz Kadîr, nihayetsiz Hakîm, nihayetsiz Rahîm ve Kerîm bir Sâniin vücub-u vücuduna bedahetle şehadet ettikleri gibi, hey’et-i mecmuasındaki vahdet-i idare ve vahdet-i tedbir ve menşe’ ve mesken ve hilkat ve san’atça beraberlik ve birlik ve ucuzluk ve kolaylık ve çokluk ve yapılmakta çabukluk noktalarından, o Sâniin vahdetine ve Ehadiyyetine şehadet ederler.
Hem nasılki: Dağların yüzünde ve karnındaki masnu’lar, zeminin her tarafında, herbir nev’i; aynı zamanda, aynı tarzda, yanlışsız, gayet mükemmel ve çabuk yapılmaları ve bir iş bir işe mâni olmadan, sair nevi’ler ile beraber karışık iken, karıştırmaksızın îcadları; Senin Rubûbiyyetinin haşmetine ve hiçbir şey ona ağır gelmiyen kudretinin azametine delâlet eder; öyle de: Zeminin yüzündeki bütün zihayat mahlûkların hadsiz hacetlerini, hattâ mütenevvi’ hastalıklarını, hattâ muhtelif zevklerini ve ayrı ayrı iştihalarını tatmin edecek bir surette, dağların yüzlerini ve içlerini muntazam eşcar ve nebatat ve mâdeniyatla doldurmak ve muhtaçlara teshir etmek cihetiyle, Senin rahmetinin hadsiz genişliğine ve hâkimiyetinin nihayetsiz vüs’atine delâlet ve toprak tabakatı içinde, gizli ve karanlık ve karışık bulunduğu halde; bilerek, görerek, şaşırmıyarak, intizamla, hacetlere göre ihzar edilmeleriyle, Senin herşey’e taallûk eden ilminin ihâtasına ve herbir şey’i tanzim eden hikmetinin bütün eşyaya şümûlüne ve ilâçların ihzaratı ve mâdenî maddelerin iddiharatiyle, Rubûbiyyetinin Rahîmâne ve Kerîmane olan tedâbirinin mehasinine ve inayetinin ihtiyatlı letâifine pek zâhir bir surette işaret ve delâlet ederler.
Hem, bu dünya hanında misrafir yolcular için, koca dağları levazımatlarına ve istikbaldeki ihtiyaçlarına muntazam ihtiyat deposu ve cihazat anbarı ve hayata lüzumu olan çok definelerin mükemmel mahzeni olmak cihetinde işaret, belki, delâlet, belki şehadet eder ki; bu kadar Kerîm ve misafirperver, bu kadar Hakîm ve şefkat-perver ve bu kadar Kadir ve Rubûbiyyet-perver bir Sâniin, elbette ve herhalde, çok sevdiği o misafirleri için, ebedî bir âlemde, ebedî ihsânâtının ebedî hazineleri vardır. Buradaki dağlara bedel orada yıldızlar o vazifeyi görürler.
Ey Kadîr-i Küll-i Şey! Dağlar ve içindeki mahlûklar senin mülkünde ve Senin kuvvet ve kudretinle ve ilim ve hikmetinle musahhar ve müdahhardırlar. Onları bu tarzda tavzif ve teshir eden Hâlik’ini takdis ve tesbih ederler.
Ey Hâlik-ı Rahman! Ve ey Rabb-i Rahîm! Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın tâlimiyle ve Kur’an-ı Hakîminin dersiyle anladım; nasılki semâ ve feza ve arz ve deniz ve dağ müştemilât ve mahlûklariyle beraber Seni tanıyorlar ve tanıttırıyorlar öyle de: Zemindeki bütün ağaç ve nebatat, yaprakları ve çiçekleri ve meyveleriyle, Seni bedahet derecesinde tanıttırıyorlar ve tanıyorlar. Ve umum eşcarın ve nebatatın cezbedarane hareket-i zikriyede bulunan yapraklarından; ve zînetleriyle, Sâniin isimlerini tavsif ve tarif eden çiçeklerinden; ve letafet ve cilve-i merhametinden tebessüm eden meyvelerinden herbirisi, tesadüfe havalesi hiçbir cihet-i imkânı olmıyan hârika san’at içindeki nizam; ve nizam içindeki mîzan; ve mîzan içindeki zînet; ve zînet içindeki nakışlar; ve nakışlar içindeki güzel ve ayrı ayrı kokular; ve kokular içindeki meyvelerin muhtelif tatlariyle, nihayetsiz Rahîm ve Kerîm bir Sâniin vücub-u vücuduna bedahet derecesinde şehadet ettikleri gibi, hey’et-i mecmuasiyle, bütün zemin yüzünde birlik ve beraberlik; birbirine benzemeklik; ve sikke-i hilkatte müşabehet; ve tedbir ve idarede münasebet; ve onlara taallûk eden îcad fiilleri; ve Rabbâni isimlerde muvafakat; ve o yüzbin envaın hadsiz efradlarını birbiri içinde şaşırmıyarak birden idareleri gibi noktalariyle, o Vâcibü’l-Vücud Sâniin bilbedahe vahdetine ve Ehadiyyetine şehadet ederler.
Hem, nasılki onlar Senin vücub-u vücuduna ve vahdetine şehadet ediyorlar öyle de: Rûy-i zeminde dörtyüz bin milletlerden teşekkül eden zîhayat ordusundaki hadsiz efradın yüzbinler tarzda iaşe ve idareleri; şaşırmıyarak, karıştırmıyarak mükemmel yapılmasiyle, Senin Rubûbiyyetinin vahdâniyetteki haşmetine, ve bir baharı bir çiçek kadar kolay îcad eden kudretinin azametine. ve herşey’e taallûkuna delâlet ettikleri gibi, koca zeminin her tarafında, hadsiz hayvanatına ve insanlara, hadsiz taamların çeşit çeşit aksamını ihzar eden rahmetinin hadsiz genişliğine, ve o hadsiz işler ve in’amlar ve idareler ve iaşeler ve icraatlar, kemal-i intizamla cereyanları ve herşey, hattâ zerreler o emirlere ve icraata itaat ve müsahhariyetleriyle hâkimiyetinin hadsiz vüs’atine kat’î delâlet etmekle beraber o ağaçların ve nebatların ve herbir yaprak ve çiçek ve meyve ve kök ve dal ve budak gibi herbirisinin, herbir şey’ini, herbir işini bilerek, görerek; faidelere, maslahatlara, hikmetlere göre yapılmakla, Senin ilminin herşey’e ihâtasına ve hikmetinin her şey’e şümulüne pek zâhir bir surette delâlet ve hadsiz parmaklariyle işaret ederler. Ve senin gayet kemaldeki cemal-i san’atına ve nihayet cemâldeki kemâl-i ni’metine hadsiz dilleriyle sena ve medhederler.
Hem, bu muvakkat handa ve fâni misafirhanede ve kısa bir zamanda ve az bir ömürde, eşcar ve nebatatın elleriyle, bu kadar fevkalâde kıymetdar ihsanlar ve ni’metler ve bu kadar fevkalâde masraflar ve ikramlar işaret, belki şehadet eder ki: Misafirlerine burada böyle merhametler yapan kudretli keremkâr Zât-ı Rahîm,bütün ettiği masrafı ve ihsanı, kendini sevdirmek ve tanıttırmak neticesinin aksiyle, yâni :Bütün mahlûkat tarafından :”Bize tattırdı, fakat yedirmeden bizi idam etti” dememek ve dedirmemek; ve saltanat-ı Ulûhiyyetini iskat etmemek ve nihayetsiz rahmetini inkâr etmemek ve ettirmemek; ve bütün müştak dostalarını mahrûmiyet cihetinde düşmanlara çevirmemek noktalarından, elbette ve herhalde ebedî bir âlemde ebedî bir memlekette, ebedî bırakacağı abdlerine, ebedi rahmet hazinelerinden, ebedî Cennetlerinde, ebedî ve Cennete lâyık bir surette meyvedar eşcar ve çiçekli nebatlar ihzar etmiştir. Buradakiler ise, müşterilere göstermek için nümunelerdir.
Hem ağaç ve nebatlar, umumen yaprak ve çiçek ve meyvelerinin kelimeleriyle, Seni takdis ve tesbih ve tahmid ettikleri gibi, o kelimelerden herbirisi dahi ayrıca Seni takdis eder. Hususan meyvelerin bedi’ bir surette, etleri çok muhtelif, san’atları çok acib, çekirdekleri, çok hârika olarak yapılarak o yemek tablalarını ağaçların ellerine verip ve nebatların başlarına koyarak zîhayat misafirlerine göndermek cihetinde lisan-ı hal olan tesbihatları, zuhurca lisan-ı kal derecesine çıkar. Bütün onlar Senin mülkünde, Senin kuvvet ve kudretinle, Senin irade ve ihsânâtınla, Senin rahmet ve hikmetinle musahhardırlar ve Senin herbir emrine mutidirler.
Ey şiddet-i zuhurundan gizlenmiş, ve ey kibriya-yı azametinden tesettür etmiş olan Sâni-i Hakîm ve Hâlik-ı Rahîm! Bütün eşcar ve nebatatın, bütün yaprak ve çiçek ve meyvelerin dilleriyle ve adediyle; Seni kusurdan, acz’den, şerikten takdis ederek hamd ü sena ederim.
Ey Fâtır-ı Kadîr! Ey Müdebbir-i Hakîm! Ey Mürebbi-i Rahîm! Resûl-i Ekrem Alehissalâtü Vesselâm’ın tâlimiyle ve Kur’an-ı Hakîm’in dersiyle anladım ve îman ettim ki: Nasıl nebatat ve eşcar Seni tanıyorlar, Senin Sıfât-ı Kudsiyyeni ve esmâ-i hüsnânı bildiriyorlar öyle de: Zîhayatlardan ruhlu kısmı olan insan ve hayvanattan hiçbirisi yoktur ki, cisminde, gayet muntazam saatler gibi işliyen ve işlettirilen dâhilî ve hârici âzalariyle; ve bedeninde gayet ince bir nizam ve gayet hassas bir mizan ve gayet mühim faideler ile yerleştirilen âlât ve duygulariyle ve cesedinde, gayet san’atlı bir yapılış ve gayet hikmetli bir tefriş ve gayet dikkatli bir muvazene içinde konulan cihazat-ı bedeniyesiyle Senin vücub-u vücuduna ve sıfatlarının tahakkukuna şehadet etmesin. Çünki: Bu kadar basîrane nazik san’at ve şuurkârâne ince hikmet ve müdebbirane tam muvazeneye, elbette kör kuvvet ve şuursuz tabiat ve serseri tesadüf karışamazlar ve onların işi olamaz. ve mümkün değildir. Ve kendi kendine teşekkül edip öyle olması ise, yüz derece muhal içinde muhaldir. Çünki: O halde herbir zerresi, herbir şey’ini ve cesedinin teşekkülünü, belki dünyada alâkadar olduğu herşey’ini bilecek, görecek, yapabilecek âdeta ilâh gibi ihâtalı bir ilmi ve kudreti bulunacak. Sonra teşkil-i cesed ona havale edilir ve “kendi kendine oluyor” denilebilir Ve hey’et-i mecmuasındaki vahdet-i tedbir ve vahdet-i idare ve vahdet-i nev’iye ve vahdet-i cinsiye ve umumun yüzlerinde; göz, kulak, ağız gibi noktalarda ittifak cihetinde müşahede edilen sikke-i fıtratta birlik, ve herbir nev’in efradı sîmalarında görülen sikke-i hikmette ittihad ve iaşede ve îcadda beraberlik ve birbirinin içinde bulunmak gibi keyfiyetlerinden hiç birisi yoktur ki, Senin vahdetine kat’i şehadette bulunmasın! Ve herbir ferdinde, kâinata bakan bütün isimlerin cilveleri bulunmakla, Vâhidiyyet içinde Senin Ehadiyyetine işareti olmasın.
Hem, nasılki insan ile beraber hayvanatın, zeminin bütün yüzünde yayılan yüzbin envâı, muntazam bir ordu gibi teçhiz ve talimat ve itaat ve musahhariyetle; ve en küçükten tâ en büyüğe kadar, Rubûbiyyetin emirleri intizamla cereyanlariyle o Rubûbiyyetinin derece-i haşmetine; ve gayet çoklukla beraber gayet kıymetli; ve gayet mükemmel olmakla beraber, gayet çabuk yapılmaları; ve gayet san’atlı olmakla beraber, gayet kolay yapılışlariyle, kudretinin derece-i azametine delâlet ettikleri gibi; şarkdan garba, şimalden cenuba kadar yayılan mikroptan tâ gergedana kadar, en küçük sinekten tâ en büyük kuşa kadar, bütün onların rızıklarını yetiştiren rahmetinin hadsiz vüs’atine; ve herbiri emirber nefer gibi vazife-i fıtriyesini yapmak ve zemin yüzü her baharda, güz mevsiminde terhis edilenler yerinde yeniden taht-ı silâha alınmış bir orduya ordugâh olmak cihetiyle, hâkimiyetinin nihayetsiz genişliğine kat’i delâlet ederler.
Hem, nasılki hayvanattan herbirisi kâinatın bir küçük nüshası ve bir misal-i musağğarı hükmünde, gayet derin bir ilim ve gayet dakik bir hikmetle, karışık eczaları karıştırmıyarak ve bütün hayvanların ayrı ayrı suretlerini şaşırmıyarak, hatasız, sehivsiz, noksansız yapılmalariyle, ilminin herşey’e ihâtasına ve hikmetinin her şey’e şümulüne, adetlerince işaretler ederler; öyle de: Herbiri birer mu’cizi san’at ve birer hârika-i hikmet olacak kadar san’atlı ve güzel yapılmasiyle, çok sevdiğin ve teşhirini istediğin san’at-ı Rabbâniyyenin kemal-i hüsnüne ve gayet derecede güzelliğine işaret; ve herbirisi, hususan yavrular, gayet nazdar, nâzenin bir surette beslenmeleriyle ve heveslerinin ve arzularının tatmini cihetiyle, Senin inayetininin gayet şirin cemâline hadsiz işaretler ederler.
Ey Rahmânürrahîm! Ey Sâdıkul- Va’dil-Emîn! Ey Mâlik-i Yevmiddîn! Senin Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ının tâlimiyle ve Kur’an-ı Hakîminin irşadiyle anladım ki: Mâdem kâinatın en müntehap neticesi hayattır ve hayatın en müntehap hülâsası ruhdur ve zîruhun en müntehab kısmı zîşuurdur ve zîşuurun en câmii insandır ve bütün kâinat ise, hayata musahhardır ve onun için çalışıyor ve zîhayatlar, zîruhlara musahhardır, onlar için dünyaya gönderiliyorlar ve zîruhlar insanlara musahhardır, onlara yardım ediyorlar ve insanlar fıtraten Hâlik’ını pek ciddî severler ve Hâlık’ları onları hem sever, hem kendini onlara her vesile ile sevdirir ve insanın istidadı ve cihazat-ı mâneviyesi, başka bir bâki âleme ve ebedî bir hayata bakıyor ve insanın kalbi ve şuuru bütün kuvvetiyle beka istiyor ve lisanı, hadsiz dualariyle beka için Hâlik’ına yalvarıyor; elbette ve herhalde, o çok seven ve sevilen ve mahbub ve muhib olan insanları dirilmemek üzere öldürmekle, ebedî bir muhabbet için yaratılmış iken ebedî bir adavetle gücendirmek olamaz ve kabil değildir. Belki, başka bir ebedî âlemde mes’udane yaşaması hikmetiyle bu dünyada çalışmak ve onu kazanmak için gönderilmiştir. Ve insana tecelli eden isimlerin, bu fâni ve kısa hayattaki cilveleriyle âlem-i bekada onların âyinesi olan insanların ebedî cilvelerine mazhar olacaklarına işaret ederler.
Evet, ebedînin sadık dostu, ebedî olacak ve bâkinin âyine-i zîşuuru bâkî olmak lâzım gelir.
Hayvanların ruhları bâkî kalacağını ve Hüdhüd-ü Süleymanî (A.S.) ve Neml’i, ve Nâka-i Salih (A.S.) ve Kelb-i Ashab-ı Kehf gibi bazı efrâd-ı mahsusa; hem ruhu, hem cesediyle bâkî âleme gideceği ve herbir nev’in, arasıra istimal için birtek cesedi bulunacağı, rivayet-i sahihadan anlaşılmakla beraber; hikmet ve hakikat, hem rahmet ve Rubûbiyyet öyle iktiza ederler.
Ey Kadîr-i Kayyûm! Bütün zîhayat, zîruh, zîşuur; Senin mülkünde, yalnız Senin kuvvet ve kudretinle ve ancak Senin irade ve tedbirinle ve rahmet ve hikmetinle Rubûbiyyetinin emirlerine teshir ve fıtrî vazifelerle tavzif edilmişler. Ve bir kısmı, insanın kuvveti ve galebesi için değil, belki fıtraten insanın zaafı ve aczi için, rahmet tarafından ona musahhar olmuşlar. Ve lisan-ı hal ve lisan-ı kal ile Sanî’lerini ve Mâbudlarını kusurdan şerikten takdis ve ni’metlerine şükür ve hamd ederek, herbiri ibadet-i mahsusasını yapıyorlar.
Ey şiddet-i zuhurundan gizlenmiş ve ey azamet-i kibriyasından perdelenmiş olan Zât-ı Akdes! Bütün zîruhların tesbihatiyle Seni takdis etmek niyet edip, سُبْحَانَكَ يَامَنْ جَعَلَ مِنَ اْلمَآءِ كُلَّ شَىْءٍ حَىٍّ diyorum.
Yâ Rabbe’l-Âlemîn! Yâ İlâhe’l-Evvelîne Ve’l-âhirîn, Yâ Rabbe’s-Semâvâti Ve’l-Aradîn! Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın tâlimiyle ve Kur’an-ı Hakîm’in dersiyle anladım ve îman ettim ki: Nasıl semâ, feza, arz, ber ve bahr, şecer, nebat, hayvan; efradiyle eczasiyle, zerratiyle, Seni biliyorlar, tanıyorlar ve varlığına ve birliğine şehadet ve delâlet ve işaret ediyorlar; öyle de: Kâinatın hulâsası olan zîhayat; ve zîhayatın hülâsası olan insan; ve insanın hülâsası olan enbiya, evliya, asfiyanın hülâsası olan kalblerinin ve akıllarının, müşahedat ve keşfiyat ve ilhamat ve istihracatiyle, yüzer icma’ ve yüzer tevatür kuvvetinde bir kat’iyetle Senin vücub-u vücuduna ve Senin Vahdâniyyet ve Ehdadiyyetine şehadet edip, ihbar ediyorlar. Mu’cizat ve kerâmat ve yakîni bürhanlariyle haberlerini isbat ediyorlar. Evet kalblerde, perde-i gaybda ihtar edici bir zâta bakan hiçbir hâtırat-ı gaybiye; ve ilham edici bir zâta baktıran hiçbir ilhâmat-ı sâdıka; ve hakkalyakîn suretinde Sıfât-ı Kudsiye ve Esmâ-i Hüsnânı keşfeden hiçbir îtikad-ı yakîne; ve enbiya ve evliyada; bir Vâcibü’l-Vücud’un envarını aynelyakîn ile müşahede eden hiçbir nuranî kalb, ve Asfiya ve Sıddîkînde, bir Hâlik-ı Küll-i Şey’in âyât-ı vücubunu ve berâhin-i vahdetini ilmelyakîn ile tasdik eden, isbat eden hiçbir münevver akıl yoktur ki, Senin vücub-u vücuduna ve Sıfât-ı Kudsiyyene ve Senin vahdetine ve ehadiyyetine ve esma-i hüsnâna şehadet etmesin, delâleti bulunmasın ve işareti olmasın. Ve bilhassa, bütün enbiya ve evliya ve asfiya ve sıddîkînin imamı ve reisi ve hülâsası olan Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ihbarını tasdik eden hiçbir mu’cizat-ı bâhiresi ve hakkaniyetini gösteren hiçbir hakikat-ı âliyesi ve bütün mukaddes ve hakikatlı kitabların hülâsatü’l-hülâsası olan Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın hiçbir âyet-i tevhidiye-i katıası ve mesâil-i îmaniyeden hiçbir mes’ele-i kudsiyesi yoktur ki, Senin vücub-u vücuduna ve kudsî sıfatlarına ve Senin vahdetine ve ehadiyyetine ve esmâ ve sıfâtına şehadet etmesin ve delâleti olmasın ve işareti bulunmasın!
Hem, nasılki bütün o yüzbinler muhbir-i sâdıklar, mu’cizatlarına ve kerâmatlarına ve hüccetlerine istinad ederek, Senin varlığına ve birliğine şehadet ederler; öyle de: Herşey’e muhit olan Arş-ı A’zamın külliyât-ı umurunu idareden, tâ kalbin gayet gizli ve cüz’i hâtıratını ve arzularını ve dualarını bilmek ve işitmek ve idare etmeye kadar cereyan eden Rubûbiyyetinin derece-i haşmetini ve gözümüz önünde hadsiz muhtelif eşyayı birden îcad eden, hiçbir fiil, bir fiile, bir iş bir işe mâni’ olmadan, en büyük bir şey’i, en küçük bir sinek gibi kolayca yapan kudretinin derece-i azametini icma’ ile, ittifak ile ilân ve ihbar ve isbat ediyorlar.
Hem, nasılki bu kâinatı, zîruha, hususan insana mükemmel bir saray hükmüne getiren; ve Cennet’i ve saadet-i ebediyeyi, cin ve inse ihzar eden; ve en küçük bir zîhayatı unutmayan; ve en âciz bir kalbin tatminine ve taltifine çalışan rahmetinin hadsiz genişliğini ve zerrattan tâ seyyârata kadar bütün enva-ı mahlûkatı emirlerine itaat ettiren ve teshir ve tavzif eden hâkimiyyetinin nihayetsiz vüs’atını haber vererek, mu’cizat ve hüccetleriyle isbat ederler; öyle de: Kâinatı, eczaları adedince risaleler içinde bulunan bir kitab-ı kebîr hükmüne getiren ve Levh-i Mahfuzun defterleri olan İmam-ı Mübîn ve Kitab-ı Mübîn’de, bütün mevcudatın bütün sergüzeştlerini kaydedip yazan ve umum çekirdeklerde umum ağaçlarının fihristelerini ve programlarını ve zîşurun başlarında bütün kuvve-i hâfızalarda, sahiplerinin tarihçe-i hayatlarını yanlışsız, muntazaman yazdıran ilminin herşey’e ihâtasına; ve herbir mevcuda çok hikmetleri takan, hattâ herbir ağaçta meyveleri sayısınca neticeleri verdiren; ve herbir zîhayatta âzaları, belki eczaları ve hüceyratları adedince maslahatları takib den; hattâ insanın lisanını çok vazifelerde tavzif etmekle beraber, taamların tatları adedince, zevkî olan mîzancıklar ile teçhiz ettiren hikmet-i kudsiyenin, herbir şey’e şümulüne; hem, bu dünyada nümûneleri görülen celâlî ve cemâlî isimlerinin tecellileri, daha parlak bir surette ebedü’l-âbâdda devam edeceğine; ve bu fâni âlemde nümûneleri müşahede edilen ihsanatın daha şa’şaalı bir surette dâr-ı saadette istimrarına ve bekasına; ve bu dünyada onları gören müştakların ebedde dahi refakatlarına ve beraber bulunmalarına bil’icma, bil’ittifak şehadet ve delâlet ve işaret ederler.
Hem yüzer mu’cizat-ı bâhiresine ve âyât-ı katıasına istinaden, başta Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ve Kur’an-ı Hakîm’in olarak, bütün ervah-ı neyyire ashabı olan enbiyalar; ve kulûb-u nuraniye aktabı olan evliyalar; ve ukul-ü münevvere erbabı olan asfiyalar; bütün suhuf ve kütüb-ü mukaddesede, Senin çok tekrar ile ettiğin vaadlerine ve tehditlerine istinaden; ve Senin kudret ve rahmet ve inayet ve hikmet ve celâl ve cemâlin gibi kudsî sıfatlarına ve şe’nlerine ve izzet-i celâline ve Saltanat-ı Rubûbiyyetine itimaden; ve keşfiyat ve müşahedat ve ilmelyakîn îtikadlariyle, saadet-i ebediyyeyi cin ve inse müjdeliyorlar. Ve ehl-i dalâlet için Cehennem bulunduğunu haber verip ilân ediyorlar ve îman edip şehadet ediyorlar.
Ey Kadîr-i Hakîm! Ey Rahmân-ı Rahîm! Ey Sâdıku’l-Va’dil-Kerîm! Ey izzet ve azamet ve Celâl sahibi Kahhâr-ı Zülcelâl! Bu kadar sâdık dostlarını ve bu kadar vaadlerini ve bu kadar sıfât ve şuunâtını tekzip edip; saltanat-ı Rubûbiyyetinin kat’i mukteziyâtını; ve sevdiğin ve onlar dahi Seni tasdik ve itaatle kendilerini Sana sevdiren hadsiz makbûl ibâdının hadsiz dualarını ve dâvalarını reddederek, küfür ve isyan ile ve Seni Va’dinde tekzip etmekle, Senin azamet-i kibriyana dokunan ve izzet-i celâline dokunduran ve Ulûhiyyetinin haysiyetine ilişen ve şefkat-ı Rubûbiyyetini müteessir eden ehl-i dalâlet ve ehl-i küfrü, Haşrin inkârında tasdik etmekten yüzbin derece mukaddessin! ve hadsiz derece münezzeh ve âlisin! Böyle nihayetsiz bir zulümden, bir çirkinlikten Senin nihayetsiz adâletini ve cemâlini ve rahmetini takdis ediyorum!
سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى عَمَّا يَقُولُونَ عُلُوًّا كَبِيرًا
âyetini, vücudumun bütün zerrâtı adedince söylemek istiyorum! Belki Senin o sâdık elçilerin ve doğru dellâl-ı saltanatın -hakkalyakîn, aynelyakîn ilmelyakîn, suretinde- Senin uhrevî rahmet hazinelerine ve âlem-i bekada ihsânâtının definelerine ve dâr-ı saadette tamamiyle zuhûr eden güzel isimlerinin hârika güzel cilvelerine şehadet, işaret, beşaret ederler Ve bütün hakikatlerin mercii ve Güneşi ve hâmisi olan Hak isiminin en büyük bir şuâı, bu hakikat-ı ekber-i Haşriye olduğunu îman ederek, Senin ibadına ders veriyorlar.
Ey Rabbü’l-enbiya Ve’ssıddîkîn! Bütün onlar; Senin mülkünde, Senin emrin ve kudretin ile, Senin irade ve tedbirin ile, Senin ilmin ve hikmetin ile musahhar ve muvazzafdırlar. Takdis, tekbir, tahmid, tehlil ile; Küre-i Arzı bir zikirhane-i âzam, bu kâinattı bir mescid-i ekber hükmünde göstermişler.
Yâ Rabbî ve yâ Rabbü’s-semâvâti vel-aradîn! Yâ Hâlikî ve yâ Hâlik-ı Küll-i Şey! Gökleri, yıldızlariyle; zemini, müştemilâtiyle ve bütün mahlûkatı, bütün keyfiyâtiyle teshir eden kudretinin ve iradetinin ve hikmetinin ve hâkimiyyetinin ve rahmetinin hakkı için, nefsimi bana musahhar eyle! Ve matlûbumu bana musahhar kıl! Kur’ana ve îmana hizmet için, insanların kalbilerini Risale-i Nur’a musahhar yap! Ve bana ve ihvânıma, îman-ı kâmil ve hüsn-ü hâtime ver. Hazret-i Mûsa Alehisselâm’a denizi ve Hazret-i İbrahim Aleyhisselâm’a ateşi ve Hazret-i Dâvud Aleyhisselâm’a dağı, demiri ve Hazret-i Süleyman Aleyhisselâm’a cinni ve insi ve Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’a Şems ve Kameri teshir ettiğin gibi, Risale-i nur’a, kalbleri ve akılları musahhar kıl! Ve beni ve Risale-i Nur Talebelerini, nefis ve şeytanın şerrinden ve kabir azabından ve Cehennem ateşinden muhafaza eyle ve Cennetü’l Firdevs’te mes’ud kıl! Âmin. Âmin. Âmin.
Kur’an’dan ve Münâcât-ı Nebeviye olan Cevşenü’l Kebir’den aldığım bu dersimi, bir ibadet-i tefekküriye olarak, Rabb-ı Rahîmimin dergâhına arz etmekte kusur etmişsem, kusurumun afvı için, Kur’an’ı ve Cevşenü’l- Kebîr’i şefaatçı ederek rahmetinden afvımı niyaz ediyorum.
S a i d N u r s î
Dini İlimler İçin Sadece Risâle-i Nur Yeterli midir?
Sünneti öğrenip uygulamak için sadece Risâle-i Nur okumak yeterli midir? Yoksa hadis ve sair dînî bilgileri ihtiva eden kitapları da okumamız gerekir mi?
Dinî bilgi üç gruba ayrılabilir: İnanmanın akıl, kalp ve vicdan boyutunda gerçekleşmesini sağlayan “iman bilgisi”, inandığını yaşamanın yollarını gösteren “hayat bilgisi” ve toplum içinde davranmanın kurallarını içeren “şeriat bilgisi”.
Temel soru galiba şudur: Risâlelerde bunların hangisi, ne oranda ve ne biçimde vardır? Bir kişi, bir kitap yazarken, bildiklerini bildirmek ister. Yani yazarın bilgi türü ve seviyesi önemlidir. Bu durumda önce Bediüzzaman’ın neleri bildiğine bakalım:
Bediüzzaman Said Nursî, Osmanlının son devrinin İslâm akademisi olarak da tanımlanan Darü’l-Hikmeti’l-İslâmiyye’de ilim heyeti üyesi iken, “mahreç” payesi almıştı. Bugünkü karşılığı, ordinaryus (kürsü sahibi) profesör olarak ifade edilebilir. Kendi döneminde bugünkü gibi bir sınıflandırma yoktu, ancak bugünküne bakarak din sosyolojisi, felsefe (hikmet), siyaset bilimi ve ilahiyat alanlarında uzmanlaşmış olduğu söylenebilir.
Bu tür bir bilgi birikimine sahip olan bir kişi, kendisi için lâzım olan “iman ve hayat bilgisi”ne de, topluma yön vermek için gerekli olan “şeriat bilgisi”ne de sahip demektir. O halde Said Nursî’de bildiklerini bildirmek için yazdığı kitaplarında bu üç ilmi konuşturabilirdi. Ancak böyle yapmamıştır.
Gerçekten Said Nursî bütün hayatı boyunca kitaplarında iman ve şeriat bilgisine yer vermiştir. Ancak, kendisi için doğrudan ve aslî bir vazife olarak görmediğinden değil, toplumun buna acil ihtiyacı olmadığından, hayat bilgisi dersi veren kitaplar yazmamış, bu tür bir vazife yapmamıştır diyebiliriz.
Zira hakkını teslim edelim ki, önce Bediüzzaman’ın ve sonrasında bütün hamiyet-i diniye sahiplerinin teşhis ettiği üzere, bu asrın bir özelliği olarak ferdin imanı sarsıntıdadır. Takviye için, ana kaynak olan Kur’ân’dan alınacak yeni bir iman dersine ihtiyaç vardır. Bu sebeple Risâle-i Nurların ve Nurcuların ana kavramı imandır. Said Nursî de eserlerinde bir iman dersi vermiştir. Ayrıca bu eserlerde iman dersinin başkalarına nasıl aktarılacağının yöntemini de bildirmiştir. Sadece hocalık yapmamış, hoca da yetiştirmiştir. Diğer deyişle Bediüzzaman aynı zamanda metodoloji, pedagoji ve özellikle androgoji (yetişkin eğitimi bilimi) uzmanıdır ve uzmanlığını konuşturmuştur. Said Nursî’nin iman alanında yaptığı, tam bir içtihattır. Risâlelerdeki bu bilgiyi, kendisi için ihtiyaç duyan ya da ihtiyacının farkına varan varabilen vardırılabilen herkes almıştır, almaya da devam edecektir.
Yine hakkını verelim ki-bu açıdan, hâlen rakipsizdir—Said Nursî aynı zamanda, toplumsal yapılardaki ve devlet sistemlerindeki değişimi doğru biçimde okumuş, dinî hükümlerin toplumsal hayata ve devlet sistemine uygulanması konusunda da eski çağların yaklaşımlarının yeterli olmadığını görmüş, bu sebeple bu alana yönelik olarak da çok önemli bir yeni yaklaşım geliştirmiş ve tecdit yapmıştır. Bu hususta söyledikleri de tam bir içtihattır. Diğer deyişle Bediüzzaman şeriat bilgisi de vermiştir. Ancak bu alandaki bilgilerin, meraklı ve tartışmalı bir alan olan siyaset alanına dair olması sebebiyle herkes tarafından alınmadığı ya da devşirilerek/elenerek alındığı görülmektedir.
Bunlara karşılık Bediüzzaman dinî yaşayışın bilgisini, yani “hayat bilgisi”ni veren eski-yeni kitapların varlığından mutlu olmuş, bunlara sadık kalmış, hatta (içtihat kapısı açıksa bile girmemek gerekir) diyerek, bu alanda içtihat yapmamış yaptırmamış, bu alana ilişkin yeni şeyler söylemek anlamına gelen “dinde reformculuğa” şiddetle karşı çıkmıştır. İhtiyaç olmadığını gördüğü için bir ilmihal kitabı yazmamıştır. Bir ahlâk kitabı yazmamıştır. Bir siyer kitabı ya da bir şemail-i şerif yazmamıştır. Yeni bir amelî mezhep kurmaya da kalkmamıştır. Zira Bediüzzaman da bilmektedir ki; iman bilgisini tamamlamış olan bir mü’min hayat bilgisi için kendiliğinden kaynak arar ve kolaylıkla bulur. Bu bilgilerden sonra, dinî referansları olan herhangi bir kitabı okuyanların hangi türden bilgiyi almak için okuduğuna bakalım:
Bir kişi bir dinî kitabı iman bilgisi almak ve aktarmak için okuyabilir. Said Nursî bu konuda titizdir ve aslında birer hoca yaptığı kendi talebelerini, vakitlerinin nakitlerinden dahi daha kıymetli olduğu hususunda uyarır ve başka dersler vermeye ve dolayısıyla başka eserlerden dersler almaya vakit ayırmamaları hususunda ikaz eder. Gerçekten bu zamanda iman dersini, özellikle eski asırlarda yazılmış olan başka eserlerden almaya çalışmak, on gram bal için bir kilo keçiboynuzu yemeye ve üstelik de bu arada dişini kırmaya sebep olmaya eşdeğerde zahmetli ve anlamsız bir iştir.
Risale-i Nur tek doğru yolun kensinin olduğunu iddia etmez, en güzel ve en doğru yolun kendisinin olduğunu iddia eder.
Bir kişi bir dinî kitabı, imanını hayatına aksettirmek için okur. Bu halde okunması gereken kitap, bir ilmihal, bir siyer veya bir hayat bilgisi kitabıdır. Bir defa okunup anlaşıldığında, unutulmadığı sürece, bilgi tamamlanmış, eksiklik giderilmiş olur. Hadis kitaplarında, özellikle çeşitli konulardaki seçme hadislerin yer aldığı kitaplarda bu bilgilerin tümünü bulmak mümkündür. Bu açıdan Risâleler bir kaynak değildir. Meselâ, vereceği zekâtın oranını Risâlelerden arayan bir esnaf, bulamaz. Namazın sünnetlerinin listesi de Risâlelerde yoktur. Ama hatırlatalım ki sünnete uymak bir iman meselesidir ve niçin sünnete uyulması gerektiğini en iyi Risâleler anlatır.
Bir kişi bir dinî kitabı, devlet ve toplum hayatına şekil vermek için okur. Bu açıdan Risâleler bir hazinedir. Ancak bu hazinenin açılabilmesi için, kuralları ve ilkeleri olaylara uyarlayabilecek, yorumlayabilecek, deyim yerinde ise, devamlı içtihat (cehd) yapabilecek kişilere ve bunun için gerekli bilgiye (malzemeye) ihtiyaç vardır. Diğer ifadeyle şeriatın toplumsal boyutunu çözümlemek de Risâle-i Nurun, özellikle de onu yorumlayacak ve uyarlayacak olan Nurcuların işidir.
(www.risaleinurenstitusu.org)
Hristiyanlar ve Yahudiler Cennete Girebilecek mi?
Ehlikitap, yani Hristiyan ve Yahudiler İslam’ı kabul edip iman etmedikçe, kesinlikle ebedi olarak cennete giremezler. Bu hüküm hem Kur’an hem hadis hem icma ile, yani ehlisünnet vel cemaatin görüşü ile sabittir. Ehlikitap, ancak batıl inançlarını bırakıp sahih bir şekilde Hazreti Muhammed (sav)‘a iman ederlerse cennete girebilirler. Yoksa kesinlikle ebedi olarak cennete giremezler. Ehlikitabın kafir ve küfür içinde olduğunu beyan eden çok ayet ve hadisler vardır. Bunlardan bazıları şöyledir:
“Yahudiler: “Uzeyr, Allah’ın oğludur.” dediler; Hıristiyanlar da: “Mesih, Allah’ın oğludur.” dediler. Kendi ağızlarının sözüdür bu. Kendilerinden önce inkâr edenlerine sözlerine benzetme yapıyorlar. Allah onları kahretsin! Nasıl da yüz geri çevriliyorlar!”
“Allah’ın yanında hahamlarını ve ruhbanlarını da rabler edindiler. Meryem oğlu Mesih’i de öyle. Oysa kendilerine, tek olan Allah’tan başkasına ibadet/kulluk etmemeleri emredilmişti. İlah yok, o tek Allah’tan başka. Onların ortak koştuklarından arınmıştır O.” (Tevbe, 9/30 ve 31)
“Şüphesiz, inkâr eden kitap ehli ile Allah’a ortak koşanlar, içinde ebedi kalmak üzere cehennem ateşindedirler. İşte onlar yaratıkların en kötüsüdürler.” (Beyyine, 6)
“İbrahim, ne Yahudi idi, ne de Hristiyandı: ancak, O hanif (muvahhid) bir Müslümandı, müşriklerden de değildi.” (Ali İmran, 3/67)
“Andolsun “Şüphesiz Allah Meryem oğlu Mesih’tir ” diyenler küfre düşmüştür De ki: “O eğer Meryem oğlu Mesih’i onun annesini ve yeryüzündekilerin tümünü helak (yok) etmek isterse Allah’tan (bunu önlemeye) kim birşeye malik olabilir? Göklerin yerin ve bunlar arasındakilerin tümünün mülkü Allah’ındır; dilediğini yaratır Allah herşeye güç yetirendir.” (Maide, 5/17)
“Andolsun “Şüphesiz Allah Meryem oğlu Mesih’tir” diyenler küfre düşmüştür Oysa Mesih’in dediği (şudur “Ey İsrailoğulları benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan Allah’a ibadet edin Çünkü O kendisine ortak koşana şüphesiz cenneti haram kılmıştır onun barınma yeri ateştir Zulmedenlere yardımcı yoktur.” (Maide, 5/72)
Risale-i Nur‘da bazı mazlum konumunda olan Hristiyanların kurtulacağına dair ibareler şu şekilde geçiyor:
Âhirzamanda madem fetret derecesinde din ve din-i Muhammedîye (asm.) bir lakaytlık perdesi gelmiş ve madem âhirzamanda Hazret-i İsa’nın din-i hakikîsi hükmedecek, İslâmiyetle omuz omuza gelecek. Elbette şimdi, fetret gibi karanlıkta kalan ve Hazret-i İsa’ya mensup Hıristiyanların mazlumlarının çektikleri felâketler, onlar hakkında bir nevi şehadet denilebilir. (76. Mektup)
Başka bir yerde İslam alimlerinin ortak görüşünü yanıtsan fetret ile ilgili hükmü şu şekil geçiyor.
Fakat zaman-ı fetrette وَمَا كُنَّا مُعَذِّبِينَ حَتّٰى نَبْعَثَ رَسُولاً sırrıyla; ehl-i fetret, ehl-i necattırlar. Bilittifak, teferruattaki hatiatlarından muahezeleri yoktur. İmam-ı Şâfiî ve İmam-ı Eşarîce; küfre de girse, usûl-i imanîde bulunmazsa, yine ehl-i necattır. Çünkü teklif-i ilâhî irsal ile olur ve irsal dahi, ıttıla ile teklif takarrur eder. Madem gaflet ve mürur-u zaman, enbiya-i salifenin dinlerini setretmiş; o ehl-i fetret zamanına hüccet olamaz. İtaat etse sevap görür, etmezse azap görmez. Çünkü mahfî kaldığı için hüccet olamaz. (Yirmi Sekizinci Mektup)
Bunun gibi özel durumlarda olan bazı mazlum Hristiyanlar cennete gidebilirler. Bu üstad Said Nursi’nin değil, bütün ehlisünnet alimlerin ortak görüşüdür. Bunun dışında kalan ehlikitap ebedi olarak cehennemliktir. Risale-i Nur bütün ehlikitabı cennetlik olarak görmüyor, bazı art niyetli cahiller bunu kasti olarak; Nurcular ehlikitabı cennetlik olarak görüyorlar, deyip avam insanları ifsat ediyorlar. Halbuki Risale-i Nur noktası noktasına ehlisünnet çizgisinde olan bir meslektir. Nurcular hiç bir zaman İslam’ın ortak aklı olan ehlisünnete muhalefet etmemiştir ve etmezler de. (Sorularla Risale, 25-4-2011)
GERÇEKTEN AMENTÜ DE MÜTTEFİK MİYİZ?
Ahmet Şahin, Zaman Gazetesi‘ndeki Sohbetler köşesinde 17 Nisan 2000′de şunları yazıyordu:
“Zaten dikkatlice bakıldığında görülecektir ki Ehl-i Kitap’la temel noktalarda birlikteyiz. Daha meşhur ifadesiyle âmentüde ittifakımız vardır. Çünkü Allah’ın gönderdiği kitapların hemen hepsinde tekrarlanan âmentüdür: Allah birdir. Peygamberler haktır. Melekler vardır. Kitaplar gönderilmiştir. Ahiret vardır. Ölen insanlar bir gün dirilecek, yaptıkları iyilikten mükafatını, kötülüklerin de mücazatını göreceklerdir. Bu temel noktalar bir âmentüden başkası değildir ve biz Ehl-i Kitap’la bu âmentüde mütet-fikiz. Garip olan şudur ki ittifak ettiğimiz âmen-tüyü öne geçirmiyor da ihtilaf ettiğimiz teferruatı İleri sürüp mutlak küfre karşı dayanışmamıza engel olarak görüyoruz. Halbuki temelde ittifak varken teferruattaki ihtilaflara takılıp kalmak makul değildir.”
Ali Rıza Bayzan, “Ehl-i Kitap’la âmentüde ittifakımız var” diyen Ahmet Şahin’e Hıristiyan amentüsünü hatırlatmış ve o günlerde şunları yazmıştı:
“Sn. Şahin yazısında islam’ın amentüsüne yer vermişse de her nedense Hıristiyan âmentüsünü es geçmiş. Belki kitapları arasında bulamamıştır diye armağanım olsun ve neyle ittifak ettiğini de bilsin diye Hıristiyan âmentüsünü buraya not ediyorum. Üstelik Katolik Kilisesine göre. İşte Katolik Hıristiyan’ın amentüsü:
- Ben, yeri ve göğü yaratan, herşeye Kadir Baba Tanrı’ya,
- Ve Efendimiz olan, O’nun biricik oğlu İsa’ya;
- Ruhü’l-Kudüs’ten gebe kalana;
- Ve bakire Meryem’den doğana;
- O’nun Pontus Pilatus’tan zulüm gördüğüne,
- Çarmıha gerildiğine, öldüğüne, gömüldüğüne,
- Cehennemlere indiğine,
- Üçüncü gün, tekrar canlandığına,
- Göklere çıkıp, Kadir olan Baba Tanrı’nın sağına oturduğuna,
- Oradan gelip ölüleri dirileri hesaba çekeceğine;
- Ruhü’l-Kudüs’e,
- Mukaddes Katolik kilisesine;
- Azizlerin cemaatına;
- Günahların affedileciğine,
- Vücudun tekrar canlanacağına;
- Ebedi hayata… inanırım.
İşte size Katolik Hıristiyan Amentüsü (iman esasları). Bu iman esaslarını İslam’ın amentüsü/iman esasları ile mukayese edin. Peki bu kadar fark varken bir Müslüman neye sebep kalkıp “İslam’ın iman esasları Hıristiyanlığın iman esaslarıyla aynıdır” diyebiliyor?
Her ne kadar yazar Ahmet Şahin hoca “Yahudi ve Hristiyanlar Cennete Girecek”
diyerek yanılsa da, Said Nursi ve Nurcular böyle düşünmemektedir.



