RSS

Tomris Oğuzalp’in Son Hali

Tarih: Feb 05 2012

Ağzında dişleri dökülmüş, yaşlılık bedenine çökmüş, moralsiz ve keyifsiz bir hali vardı 80 yaşındaki sanatçının. Tek göz kiralık evinde yalnız yaşıyor, komşuları tarafından bakılıyordu. 50 yıllık Devlet Tiyatrosu sanatçısıydı, Emekli Sandığı’ndan maaşı vardı ama kredi kartı borçları yüzünden maaşına haciz konulmuştu. 2010 yılında Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde safra kesesi ameliyatı olan sanatçı, doktoru kendisinden bölüme bir cihaz bağışlamasını isteyince biriktirdiği 20 bin TL kadar parasının üzerini kredi kartı ile tamamladı. Bunun üzerine santçı kredi kartı borcunu tamamlamayı başaramadı ve bir süre sonra emekli maaşına haciz konuldu.

Tomris Oğuzalp 1932 Trabzon Doğumlu

Yüzünün feri gitmişti değerli sanatçının. İçim nasıl cız etmesin? 3 yıl önce son karşılaşmamızda ne kadar sağlıklı ve moralliydi hatırlıyorum da. Uzun uzun ‘Beyaz Melek’i anlatmıştı. Hatırlayın, onu en son, Mahsun’un o ‘Beyaz Melek’ filminde izlemiştik. Çok sayıda tiyatro oyununda, sinema filminde ve dizide oynadı ama siz onu bir de ‘Çalıkuşu’ndan ve ‘Hayat Bağları’ndan hatırlarsınız. Sinema filmlerinde genellikle yardımcı başrollerde oynar, kötü kadını canlandırırdı.

Araştırdım, iki evlilik yapmış, ikisinden de boşanmış. Kocalarının ikisi de avukatmış, hiçbir şey alamamış. Hiç çocuğu, akrabası yok. Evinin son iki aylık kirasını Fatma Girik ödemiş.

(Bilal Özcan, Ocak 2012)

Bildiğin Ayranı Bilmediğin Yoğurda Değişme

Tarih: Feb 04 2012

Yıl 1957. Sabancı Holding’in veliahtı Sakıp Sabancı (24), Adana’daki sade bir düğünle, teyze kızı Türkan Civelek (22) ile evlendi. Düğün, genç Sabancı’nın müdür yardımcısı olarak görev yaptığı Bossa fabrikasının bahçesinde gerçekleşti. Genç çift, düğün sonrasında balayı için Miami’ye gitti. 47 yıl süren ve üç çocukla perçinlenen bu mutlu evlilik, Sakıp Sabancı’nın 2004′te böbrek kanserinden dolayı vefat etmesiyle noktalandı.

Sakıp Sabancı (1933 – 2004) ve teyze kızı Türkan Civelek evliliği – 1957

Sakıp Sabancı, teyze kızı ile evlenmesini yıllar sonra şöyle yorumlamıştı: Babamın “Bildiğin ayranı, bilmediğin yoğurda değişme” nasihatından etkilendiğim muhakkak. Türkan Sabancı ise kaybettiği eşini şöyle anlatmıştı: Bana “Türko” ya da “Türkoş” derdi. Ben de ona “patron” derdim. Çünkü hem evinin hem de işinin patronuydu. Her gün eve geldiğinde onu karşılamamdan çok hoşlanırdı. Kapıyı bir gün ben açmasam “Hanım yok mu?” diye sorardı.

Turgut Özal ve Semra Yeyinmen Evliliği

Tarih: Feb 04 2012

31 Mayıs 1954′te, Elektrik İşleri Etüd İdaresi’nde çifte mutluluk yaşandı. Dairenin iki çalışanından mühendis Turgut Özal ile istatistik görevlisi Semra Yeyinmen evlendi.

Turgut Özal ve Semra Yeyinmen Evliliği – 1954

1952 yılında Ayhan İnal ile dünyaevine giren ve aynı yıl içinde boşanan Turgut Özal, Amerika’daki eğitiminin ardından 1954′te döndüğü Ankara’da, Semra Hanım’ı görür görmez çok beğenmişti. Turgut Bey, bu konuyu yıllar sonra şöyle anlatacaktı: “Semra ağırbaşlı ve seviyeli bir kızdı. Bana da hiç yüz vermiyordu. Dikkatini çekmek için çok uğraştım. Akşamları herkes çıktıktan sonra makinesini bozar, ertesi gün de tamir etmek için hemen devreye girerdim“.

Semra Hanım ise aslında tüm olup bitenin farkındaydı: “Ben de Turgut’u beğenmiştim ve niyetini anlamıştım. Ancak anlamamazlıktan geliyordum. Çevremde pervane gibi dolanıp duruyor ancak bir türlü açılamıyordu. Ben de bu durumdan büyük keyif alıyordum. Sürekli makinemin şeridini çıkaran kişinin o olduğunu da biliyordum“.

Turgut ve Semra, daireden bir arkadaşlarının nişanında ilk kez dansa kalktı. Özal da evlilik teklifini bu dans sırasında yaptı. Semra Hanım teklife hemen yanıt vermedi. Turgut Bey ise “Sükut ikrardan gelir” diyerek, ertesi gün bir kutu çikolata ile daireye gitti ve soranlara “Semra ile sözlendik” dedi.

Semra Yeyinmen bu emrivakiye kızdı ama sesini de çıkarmadı. Turgut Özal iki gün sonra daireden yaşlı bir hanımı, Semra’nın Devlet Sanatçısı unvanlı dayısı Mükerrem Berk’e kıs istemeye gönderdi. Onun da onayıyla çift yaklaşık 40 yıl sürecek mutlu bir evliliğe imza attı. Sonra. Turgut Özal siyasette hızla yükseldi. Önce parti başkanı, sonra Başbakan ve Türkiye’nin 8. Cumhurbaşkanı oldu. Ülkede bir döneme tek başına damgasını vurdu. Üç çocukları olan Turgut ve Semra Özal’ın, hep el ele süren evliliği 17 Nisan 1993′te, Cumhurbaşkanı’nın vefatıyla noktalandı.

Turgut Özal ve sosyete camiasından

eksik olmayan eşi Semra Özal

Kareem Abdul-Jabbar Lösemi Oldu

Tarih: Jan 31 2012

Kareem Abdul-Jabbar, geçen yıl Aralık ayında yüksek ateş ve aşırı terleme için gittiği doktorların, kendisine, türüne ender rastlanan bir lösemi teşhisi koyduğunu belirterek, o tarihten bu yana ağızdan ilaç yoluyla tedavi olduğunu söyledi. Doktorların, hastalığının fazla bir değişiklik yapmadan devam edeceğini söylediklerini ifade eden efsanevi basketbolcu, bundan böyle kan kanseri üzerine halkı bilinçlendirme kampanyalarına katılacağını kaydetti.

Kareem Abdul-Jabbar Kimdir?

Gerçek adı Ferdinand Lewis Alcindor. 16 Nisan 1947′de New York City, New York, ABD’de doğmuş 2,18 m boyunda eski profesyonel basketbol oyuncusudur. Müslüman olmadan önce Lew Alcindor olarak bilinen basketbolcu 1971‘de İslamiyeti seçtikten sonra Kareem Abdul-Jabbar ismini almıştır. Tüm zamanların en iyi oyuncularından kabul edilen Abdul-Jabbar UCLA’da 1965-69 yıllarında basketbol literatüründe 5 numara ile tabir edilen merkez pozisyonda oynadı. Kariyeri boyunca 38.387 sayı kaydetti, ki bu rakam NBA’da bir oyuncunun kariyeri boyunca ulaşabildiği en yüksek rakamdır. 6 defa en değerli oyuncu olma başarısını göstermiş, NBA’de 20 sezon geçirip 1989′da profesyonel basketboldan ayrıldıktan sonra basketbol antrenörlüğü, yazarlık ve oyunculuk yapmıştır.

NBA kariyerine başlamadan önce Harlem Gezginleri kendisine onlarla beraber oynaması karşılığında 1 milyon dolar önermiş olsa da o bu teklif onu son derece güldürmüştür. Kerim bu şaçma teklifi reddetti ve 1969′da Milwaukee Bucks tarafından draft edildi. NBA’e girdiği ilk yıl oldukça başarılı bir performans gösteren Alcindor sayı krallığında ikinci, ribaunt krallığında ise ikinci oldu ve yılın çaylağı seçildi. 1970-71 sezonunda MVP seçildiği ve şampiyon olduğu maçtan bir gün sonra 1 Mayıs 1971′de ismini Kareem Abdul-Jabbar olarak değiştirmiştir.

Efsane Bruce Lee ile ölüm oyunu (Game of Death) adlı filmde rol almıştır. 1975 yılında Los Angeles Lakers’a geçen yıldız oyuncu, takıma 1979′da Magic Johnson’ında dahil olmasıyla beraber NBA’de iyice dominant duruma gelmiştir ve 6 şampiyonluktan sonra profesyonel basketbol yaşamına veda etmiştir.

Hillary Rodham Clinton ve Kareem Abdul Jabbar – 2012

Ayşe Arman Röportajı – 2011:

50’li, 60’lı yılların Amerika’sında yetiştiniz. Nasıl hatırlıyorsunuz o yılları
Siyah Amerikalıların, özgürlükleri ve hakları için mücadele ettikleri yıllardı. Debdebeli yıllar. Çok mutlu olduğumuzu söylemek zor. Özellikle siyahlar için. Tam da o yıllarda Harlem’de büyüdüm.

Biz Harlem’i filmlerden biliyoruz
O izledikleriniz, gerçekçi Harlem portreleri değil. Zordu, mücadele gerekiyordu. Harlem’de gerçekten sefalet vardı ve çok kalabalıktı, iş yoktu. Eğitim imkanı da. Siyahlar, gettolarda yaşayan ikinci sınıf insanlardı. Biz ailece, Harlem’in biraz dışına taşındık. Babam polisti, annem dikiş dikiyordu. Belimizi doğrultabiliyorduk ama fakirlik sınırlarında yaşıyorduk. Hayatımız ben profesyonel olarak basketbol oynamaya başladıktan sonra değişti.

Biyografinizde, içine kapanık bir çocuk olduğunuzu yazıyor. Sebebi?
Boyum çok uzundu. Herkes şaşkınlık içinde bana bakıyordu. Boyum yüzünden hep dikkat çektim. Bu da sanırım beni çekingen yaptı. Yapı olarak da, çok girişken ve sosyal bir tip değilim.

Ailede kim uzundu?
Hem annem hem babam. Kendimi bildim bileli, yaşıtlarım arasında en uzun hep bendim. Çocukken, herkesten farklı olmak istemezsiniz.

Basketbol hayatınıza ne zaman girdi?
9 yaşındayken, 4. sınıftaydım. 42 yaşına kadar da hiç çıkmadı.

Büyük bir tutkuydu sanırım. Aşk gibi bir şey miydi basketbol sizin için
- Doğrusu söylemek gerekirse, basketbol benim için hiçbir zaman tutku olmadı. Keşke beyzbolcu olabilseydim. Ne var ki, bütün fiziksel özelliklerim basketbola uyuyordu, basketbolcu olmak için yaratılmıştım. Bazen de şartlar, hayatınızı belirliyor.

Brezilya’da insan, sahilde kumda futbol oynayan çocuklar görür, onlar için futbol, aynı zamanda bir “sınıf atlama aracı”dır. Başarılı olurlarsa yırtarlar, daha iyi bir hayat yaşarlar
Aynı şey benim yetiştiğim dönemlerde siyahlar için geçerliydi. İyi basketbol oynuyorsan, önünde kapılar açılır, en önemlisi, eğitim imkanı doğar, burs alarak üniversitede okuyabilirsin. Ki ben de öyle yaptım.

Sizin rol modeliniz kimdi?

Jacky Robinson, Malcolm X, Charlie Parker, Miles Davis. Ve tabii babam.

Basket oynamaya başlayınca, o utangaç, çekingen çocuk, birdenbire popüler mi oldu? Daha sosyal mı oldunuz yani?
Hayır. Ama artık göz önündeydim, insanların tanıdığı biri figür olmuştum. Medyayla da haşır neşirdim. Mecburen içinde bulunduğum kozadan çıkmak zorunda kaldım.

Bir efsanesiniz! Dünyanın her yerinde, biraz basketbol bilgisi olan, Kerim Abdül Cabbar ismini bilir.
Evet öyle oldu. Ama NBA’den sonra. NBA, bir eşik. Hayatım yüzde yüz değişti ve sonra gerisi geldi.

Siz, dünyanın gelmiş geçmiş en iyi sporcularından birisiniz. Ama karşımda sanki mahalle takımında basket oynayan biri gibi oturuyorsunuz. Her şeyi son derece normalmiş gibi anlatıyorsunuz! Bu alçakgönüllülük biraz fazla değil mi?
Değil. Ben kendimi, kaderi iyi çizilmiş biri olarak hissediyorum. Tamam ben de elimden geleni yaptım ama esas olarak, şanslıyım. Şükrediyorum ama durumu da abartmıyorum.

Sizin hayatınızdan basketi çekip alsak, ne olur?
En fazla tarih öğretmeni olurdum. İşimi de severek yapardım. Kendimi bildim bileli tarihle ilgiliyim. Okumayı çok seviyorum. Hayatım boyunca okudum, okumak benim için müthiş bir kaçış oldu.

Sporcular okumayı çok sevmez diye bilirim.
Ben sevdim. Ayrıca yazmayı da severim. 7 kitap yazdım bugüne kadar. Hepsi de tarihle ilgili. Zaten üniversitede de tarih okudum. Hayatta beni en çok heyecanlandıran şeylerden biri tarih. İstanbul’u da o yüzden seviyorum, müthiş zengin bir tarihiniz var.

Neler biliyorsunuz İstanbul’un tarihi hakkında?
1453 İstanbul’un fethi. Fatih Sultan Mehmet padişahtı. Hakkında pek çok kitap okudum, büyüleyici bir kişilik. Osmanlı da son derece köklü bir imparatorluk. Viyana kapılarına kadar uzandılar. Bu topraklarda pek çok medeniyetin yaşadığını biliyorum. O yüzden İstanbul’a tekrar tekrar geliyorum. Los Angeles’tan epey bir yol ama her şeye değer. Camilerinizi çok beğeniyorum. Özellikle Süleymaniye. Tekrar göreceğim için çok heyecanlıyım. Orada kendimi çok huzurlu hissediyorum. Tarih, benim için, hayatı daha iyi anlamaya yarayan bir araç. Alacağımız derslerle dolu.

5 çocuğunuz var, basketbol oynuyorlar mı?
En büyük oğlum oynadı ama NBA’ye giremedi.

Başarmış birisiniz. Bu, insana ne tür duygular yüklüyor?
Çocuklarıma iyi bir gelecek sağlayabildim. Benim için en önemlisi bu. Basketbol onların geleceğini güvence altına aldı.

Kadınlarla aranız nasıldı? Bu kadar uzun boy, sorun yaratıyor mu?
Bazen. Birlikte olacağınız kadınların da çok kısa olmaması gerekiyor. Allah’tan karım uzundu.

Bu kadar büyük bir popülarite, kadınları mıknatıs gibi çekti mi?
Her zaman değil. Evlendikten sonra işime iyice konsantre oldum, bunlar ikincil meseleler haline geldi.

Ne kadar evli kaldınız?
6 yıl, o süre zarfında 5 çocuğumuz oldu.

Bu arada Harlem basket takımının 1 milyon dolarlık teklifini nasıl reddedebildiniz? Söz konusu para, gözünüzü karatmadı mı?
Ben parayı değil, NBA’yi seçtim. İyi ki de öyle yapmışım.

Kariyeriniz boyunca, size akıl veren birileri oldu mu?
Olmaz mı? Oldu tabii. Kararlarımı kendim vermeye çalışırım. Ama iyi öğüt almaya da özen gösteririm, hep öyle yaptım. Akıl alacağım kişileri özenle seçtim.

Çok düşünerek cevap veriyorsunuz.
Mizaç olarak öyleyim. Öyle fışkıran, düşünmeden konuşan bir adam değilim. Söyleyeceğim her şeyi tartarım.

Bir zamanlar Lew Alcindor’dunuz. Kerim Abdül Cabbar oldunuz. İslamiyet’i seçmenizin sebebi neydi?
İslamiyet’i tanıyınca, araştırınca, özümseyince, Müslüman olmaya karar verdim. Oysa Hıristiyan olarak yetiştirilmiştim. Ama doğruyu bulmak için hiçbir zaman geç değil. 19 yaşında kelime-i şahadet getirdim ve Müslüman oldum. Benim için bütün doğrular İslamiyet’te.

Aileniz şoke olmadı mı?
Oldular. O dönemde Muhammed Ali de farklı bir İslam anlayışından yanaydı. Öyle bir yolu tercih edeceğim diye endişelendiler. Oysa ben Sünni’yim.

İyi de, insan birdenbire din değiştirmez değil mi? Bir arayışta mıydınız, boşlukta mıydınız, inanacak bir şey mi arıyordunuz?
Hayır, sadece hayatın özünü kavramaya çalışıyordum ve doğruların peşindeydim. Malcolm X’den de etkilendim.

Yıl kaçtı?
68. Kuran’ı birkaç kez okudum ve kelime-i şahadet getirdim. Ama Müslüman olduğumu, kamuoyuna 5 yıl sonra açıkladım. Ve ismimi değiştirdim.

Neden isim değiştirmek zorunda hissettiniz kendinizi? İsmi John olan bir Müslüman olamaz mı?
Olur tabii neden olmasın. Ama Yahya olsa, daha iyi olur.

Niye Kerim Abdül?
Bir sürü Senegalli, Cezayirli arkadaşım vardı. New York’ta Müslüman bir çevrenin içindeydim. Dediler ki “Sende Kerim Abdül havası var!”

İslamiyet’in şartlarını yerine getirebiliyor musunuz? 5 vakit namaz kılıyor musunuz?
Maalesef şimdilerde kılamıyorum. Keşke kılabilsem.

İki sene önce 62 yaşında lösemi oldunuz. O dönem Tanrı’ya daha mı yakınlaştınız?
Her zaman yakınız.

Eşiniz örtünmek isteseydi.
Onun bileceği iş. Seçimine karışmazdım.

Humeyni’ye Dair Notlar

Tarih: Jan 30 2012

İran İslâm Cumhuriyeti’nin macerasını anlamak, şüphesiz onun karizmatik kurucusu ve ‘imamı’ Ayetullah Ruhullah Humeyni’yi de yakından tanımayı gerektirir. Dolayısıyla konunun başlangıcında ondan söz etmemek olmaz:

Ruhullah Humeyni, İran resmi ideolojisinin ısrarlarının tam aksine, zengin bir ailenin oğlu olarak 1902 yılında Humeyn kasabasında dünyaya geldi. Doğumundan dört ay sonra babası Mustafa bir pusuda öldürüldü, annesini de 15 yaşındayken kaybetti. 1920′de İslâmi ilimler tahsili için gittiği Arak kentinde Şeyh Abdülkerim Hairi’nin talebesi oldu. 1929′da Tahran’ın tanınmış âlimlerinden Hüccetülislâm Sakafi’nin kızı Betül’le evlendi.

Hocası Hairi’nin 1937 yılındaki ölümüyle onun yerini dolduran Ayetullah Muhammed Hüseyin Burucerdi, Şah Rıza ile bir anlaşmaya varmıştı: Şah’ın seküler reformları yavaşlatması ve örtü yasağını kaldırması karşılığında, Burucerdi de ulemayı siyasetten uzak tutacaktı. Ancak 1943′te Humeyni, Burucerdi ile çatışmayı da göze alarak, ‘Keşfu’l-Esrar’ adlı imzasız bir mektup kaleme aldı ve siyaset sahnesine çıktı. Mektubunda laiklere ve Şah yanlısı âlimlere ağır eleştiriler yönelten Humeyni, asıl çıkışı için 1960′ların başını bekleyecekti.

1960′ların başında Ali Şeriati ve arkadaşlarının Frantz Fanon’un ‘Yeryüzünün Lânetlileri’ kitabını ‘Mustaz’afin-i Zemin’ adıyla Farsça’ya çevirmelerinden sonra, Humeyni’nin diline ‘mustaz’af’ (ezilenler / alt statüdekiler) kelimesi yerleşecekti.

1963 yılında Şah Muhammed Rıza ‘Beyaz Devrim’ adlı bir reform paketini ilân edince, Humeyni rejime bayrak açan ulemanın sözcüsü idi artık. Haziran ayına denk gelen Muharrem törenleri, rejime karşı protestoların çağrısı gibiydi. Çalkantılı ve bol çatışmalı birkaç haftanın ardından Humeyni tutuklanarak Tahran’da iki ay gözaltında tutuldu. 1964 sonunda, Şah’ın ABD’li danışmanların görev süresini uzatmasını, ‘vatana ihanet’ olarak nitelemesi üzerine, Humeyni sınır dışı edildi; önce Türkiye’ye geldi, ardından da Irak’a geçti.

Humeyni, İran İmparatorluk Kuvvetleri’nin Hercules adlı kargo uçağıyla 4 Kasım 1964 günü Ankara’ya getirildi. Bulvar Palas’ın 514 numaralı odasındaki iki haftalık ikametin ardından, Bursa’ya nakledildi. Bursa’da Humeyni’yi Farsça bilen askeri istihbarat uzmanı Albay Ali Çetiner karşıladı. Tam üç ay Ali Çetiner’in evinde misafir olarak kalan Humeyni, Çetiner’in eşi Melahat Hanım’la ve oğulları Tanju ve Tolga’yla da iyi anlaştı.

Humeyni -  Bursa – Türkiye

3 Ocak 1965′te oğlu Mustafa, Humeyni’yi Bursa’da ziyaret etti. Ardından yaz aylarında, bir grup Şii din adamı Humeyni’yi ilk kez görme şansına sahip oldu. Buluşma İstanbul’da gerçekleşti. Humeyni ve beraberindekiler, Ali Çetiner’in gözetiminde önce Florya’ya gittiler, ardından dönüşte Kumla’ya uğradılar. Humeyni, Kumla’da denize girdi. Bunun hayatında ilk olduğunu söyleyecektir.

Sonbaharda Humeyni Irak’ın Şiilerce kutsal kabul edilen Necef kentine gitmek üzere Türkiye’den ayrıldı. Bu bir nevi yeni bir sürgündü. Şah Muhammed Rıza, Humeyni’nin Necef’teki diğer büyük ayetullahların arasında sesini duyuramayacağını hesaplamıştı. Bu hesap hiç kuşkusuz yanlış çıkacaktı. 6 Ekim 1965 günü Humeyni ve oğlu Mustafa Bağdat’a indiler.

Humeyni’nin 1978′e kadar sürecek olan Necef misafirliği sırasında, İran’da da kayda değer gelişmeler yaşanmaktaydı. Bu sürede, sonradan hepsi de İslâm Cumhuriyeti’nin en önemli isimleri haline gelen Ayetullah Mahmud Talegâni, Mehdi Bazargân, Allâme Muhammed Hüseyin Tabatabai, Murtaza Mutahhari, Muhammed Taki Şeriati ve oğlu Ali Şeriati, Muhammed Hüseyin Beheşti, Ali Gülzade Gafuri, Makarim Şirazi ve Muhammed Rıza Hakimî gibi şahsiyetler, aslında tam olarak öyle olmadığı halde, Humeyni ile ‘koordinasyon’ içinde hareket ediyor görünmüşlerdir.

Mutahhari tarafından 1967′de Tahran’da kurulan Hüseyniye-i İrşad adlı eğitim kurumu, bu dönemin en dikkat çekici atılımlarındandır. 1969-1972 yılları arasında kurumda ders veren Ali Şeriati de etkisi hâlâ devam eden bir fikir ve aksiyon adamı olarak hafızalarda yer etmiştir.

Şeriati ile Humeyni’nin ilişkilerine dair çeşitli şeyler söylenmiştir. 1977′de Şeriati İran İstihbarat Servisi SAVAK tarafından Londra’dan öldürüldükten kısa bir süre sonra, Kuzey Amerika Müslüman Öğrenciler Birliği Başkanı İbrahim Yezdi ile Humeyni arasında yaşanan şu olay ilginçtir: Yezdi, Humeyni’den Şeriati’yi ‘şehit’ ilân etmesini isteyince, Humeyni oldukça direkt bir içimde, bunu yapmayacağını açıklar.

Şah’ın Irak’a baskısıyla Necef’ten ayrılmaya zorlanan Humeyni, 1978 sonbaharında Kuveyt’e geçmeyi denedi, ancak vize alamadı. Bunun üzerine 12 Ekim’de Paris’e gitti.

16 Ocak’ta Şah İran’ı terk ettikten sonra, haber Humeyni’ye sabah namazını kıldığı sırada ulaştırıldı. Yardımcılarından Tahiri Debbağ “Şah ülkeyi terk etti, Tahran Radyosu da haberini yayınladı” dediğinde, Humeyni oldukça sakin bir biçimde “Başka?” diye sordu, ardından ibadetine devam etti.

İşte, sürgünde bulunduğu yıllarda içinde bulunduğu ‘mütevazı’ şartların dillere destan olduğu bu yaşlı adam, Air France’a ait bir uçakla 1 Şubat 1979′da Tahran’a ayak bastığında, milyonlarca insanın umudu ve kurtarıcısı idi.

‘Humeynizm’ adlı dikkat çekici bir inceleme yazmış olan Ervand Abrahamyan’ın “İslâm Devrimi olmasa Humeyni İran tarihinde bir dipnot olmaktan öteye gidemezdi” dediği efsanevi lider hakkındaki bu kısacık özetin ardından, Humeyni nasıl bir yönetim tasavvuruna sahipti ve bunun sonucunda ortaya ne çıktı, sorularının cevabı için -mecburen- bir yazı daha gerekiyor.

(Taha Kılınç, Aralık 2011)