RSS

Roger Garaudy Aradığını İslam’da Buldu

Tarih: Jun 21 2012

Deniz belgeselleri ile tanınan Kaptan Jack Cousteau ve Mustafa Akkad’ın yönettiği Çağrı filminde Hz. Hamza rolünü başarıyla oynayan ünlü aktör Antony Quinn’in Müslüman olduklarına dair rivayetler doğru çıkmamış olsa da; dünya ağır siklet boks şampiyonu Muhammed Ali Clay’ın, yine dünyaca meşhur sanatçı Cat Stevens’in (Yusuf İslam) ve onlar gibi birçok insanın İslam Dini’ni tercih etmeleri, 70’li yıllarda Müslümanlar açısından önemli gelişmelerdi. Ancak 1982 senesinde Müslümanlığı seçen bir isim, yani bütün hayatı araştırmalarla geçen dünya çapında bir düşünür olan Roger Garaudy (Roje Garodi), bambaşka bir anlam ifade ediyordu.

Roger Garaudy – 1998

17 Temmuz 1913’te Marsilya’da doğup, 1952’de Sorbonne’dan edebiyat, 1954’de SSCB Bilimler Akademisi’nden bilim dalında doktor unvanı alan ve bir ara Marksist İnceleme ve Araştırmalar Merkezi müdürlüğü yaptıktan başka Fransız Parlâmentosu’nda milletvekili, Millet Meclisi Başkan Yardımcısı, Milli Eğitim Komisyonu Üyesi ve Senatör olarak bulunan Garaudy, Fransız Komünist Partisi’nin Politbüro üyeliğine kadar da yükselmişti. Fransız Komünist Partisi’nde en yüksek düzeyde görev yapan Garaudy, dış dünyaya Fransa’nın yüz akı olarak takdim edilen bir düşünürdü.

1950’li yıllardan itibaren dünyanın hemen her tarafını gezen; devlet adamı, düşünür ya da sanatçı, bütün önemli insanlarla tanışan ve tartışan ve bütün bu süreç boyunca araştıran, öğrenen ve öğreten birisi idi Garaudy. Charles de Gaulle, Stalin, Castro, Ahmet Bin Bella, Nasır, Saddam Hüseyin, Muammer Kaddafi, Enver İbrahim, Hasan Turabi, Picasso, Aragon, Gaston Bachelard, Jean-Paul Sartre, Romain Rolland. Uzayıp giden bir liste. Uzun ve dolu dolu bir hayat yaşayan Garaudy’nin 1982’de İslam’ı kabul etmesi, çeşitli sıkıntılar içerisinde bocalayan İslam Dünyası’na ve Müslümanlara verilmiş altın değerinde bir hediyeydi adeta. Sadece Fransa’nın değil, nerdeyse bütün batının ve hatta dünyanın en gözde düşünürlerinden birisiydi Garaudy ve ömrü arayışlarla geçen, bütün dinleri, inanışları öğrenip soruşturan o insan; aradığı şeyin, aslında herkesin aradığı şeyin İslam olduğunu ortaya koymuştu böylelikle.

Müslüman oluşunu şöyle anlatıyor Garaudy: Okudukça Kur’an, bana daha çok yaklaştı. Sanki bugün yazılmıştı ve doğrudan bana sesleniyordu. Bizzat yerin, Kıyamet günü, sarsıntısıyla birlikte, insanların eylemlerine ve hatalarına şahitlik edeceğinin anlatıldığı Deprem (Zilzal) sûresini okurken, ayaklarımın altındaki toprağın homurdandığını hissediyorum. Cenevre’de, 2 Temmuz 1982’de, imam Buzuzu’nun önünde müslümanlığa girişin anahtarı olan “Allah’tan başka ilâh yoktur ve Hz. Muhammed O’nun elçisidir” kelime-i tevhidini söylediğimde demek ki, kendimi bu karara tamamiyle hazır ve bunun bütün sorumluluğunu üstlenecek durumda hissediyorum.” (Yüzyılımızda Yalnız Yolculuğum/Hatıralar, Çeviren: Cemal Aydın)

İslam’ı tercih eden Garaudy, gerçekleri haykırma alışkanlığını bir Müslüman olarak da sürdürdü. Filistin meselesiyle ilgili hassasiyetinin iyice artışı ve Siyonizm’e karşı cesur çıkışları da devreye girince, Batı tarafından görmezden gelinmeye çalışıldı. Ancak tam olarak neye ve niçin inandığını iyi bilen birisiydi ve bundan zerre kadar taviz vermeye yanaşmadan çalışmalarını sürdürdü. 60 civarında eseri olup bunlardan çoğu da Türkçe’ye çevrilen Garaudy’den öğrenebileceğimiz çok şey var. Pınar Yayınları, Türk Edebiyatı Vakfı ve Birey Yayınları’ndan yayınlanan kitaplarına kolayca ulaşabilmek mümkün. Özellikle de, ‘Yüzyılımızda Yalnız Yolculuğum/Hatıralar’ isimli eserini mutlaka okumak gerektiğini hatırlatalım.

‘İnsan Sözü’ isimli kitabında, “Ben ölümü hayatı sevdiğim aşkla seviyorum. Çünkü ikisi bir bütün eder. Ölüm bir sınır, yaşamın inkârı değildir. Tersine, ölüm hayata en yüksek anlamını kazandırır. Kendi ölümüm hep idealimin kişisel bir ideal olmadığını hatırlatır. Ben ancak beni aşan bir ideale katılıyorsam insanımdır.” diyen ve bugün Paris’te defnedilecek olan Roger Garaudy’ye Cenab-ı Hakk’tan rahmetler diliyorum.

(Ekrem Kızıltaş, Haziran 2012)

Atatürk ile Kazım Karabekir Birbirlerinin Zıttı mıydı?

Tarih: Jun 12 2012

Kazım Karabekir Paşa. Tarihimizde onu, Doğu (Şark) Cephesi komutanı, Milli Mücadele kahramanı ve siyaset adamı olarak biliyoruz. 1882 ile 1948 yılları arasında yaşayan Kazım Karabekir; İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin kuruluşunda bulunmuş; Meşrutiyetin ilanından sonra patlayan 31 Mart ayaklanmasının bastırılmasında bizzat görev almıştır. Daha sonra Balkan Savaşında, Çanakkale’de çarpışmış; Irak cephesine gitmiş sonra da 1. Kafkas Kolordu Kumandanı olarak 1918’de Erzincan’ı, Erzurum’u, Sarıkamış ve Karsı Ermeni’lerden almıştır. Osmanlı’nın tesliminden sonra Kazım Paşa, Erzurum’daki 15. Kolordu’nun komutanlığına atanmıştır. Buraya gitmeden önce İstanbul’da hasta yatmakta olan Mustafa Kemal Paşa’yı ziyaret etmiş; vatanı nasıl kurtaracaklarını görüşmüşlerdir.

EMRİNİZDEYİM PAŞAM

Kazım Paşa’dan 1 ay sonra da Mustafa Kemal, ordu müfettişi olarak Samsun’a çıkmıştır ve hemen kendisiyle temasa geçmiştir. Erzurum’da kongre toplanması kararını da görüp Mustafa Kemal’in Kurtuluş Savaşı’nı başlatacağını anlayan Osmanlı Hükümeti, onu tutuklamak için Kazım Karabekir Paşa’yı görevlendirmiştir. Bir avuç arkadaşıyla birlikte Erzurum’a giden Mustafa Kemal’i Karabekir Paşa, saygıyla selamlamış ve şunları söylemiştir:

Kumandamda bulunan zabitan (subaylar) ve efradın (erlerin) hürmet ve tazimlerini (saygılarını) arza geldim. Siz bundan evvel olduğu gibi bundan böyle de muhterem kumandanımsınız. Kolordu komutanına mahsus araba ile maiyetinize bir takım süvari getirdim. Hepimiz emrinizdeyiz.

Bu tarihsel buluşma sonucunda Kurtuluş Savaşı başlatılmış; başarıyla tamamlanmıştır. Kazım Paşa, Rus ve Kafkasya Hükümetleri ile yapılan Kars Antlaşmasına ait görüşmeleri Ankara Hükümeti adına başarıyla sonuçlandırmıştır.

Mustafa Kemal Paşa ve Kazım Karabekir Paşa (sağda yarım) – Ocak 1923

YETİMLERİN BABASI

Karabekir Paşa, yalnız askeri ve siyasi alandaki eğitim sahasında da çok büyük hizmetler yapmıştır. Ermenilerce katledilen ailelerin yetim yavrularına gerçek bir baba olmuş 4000 Erkek 2000 kız evladı sefaletten kurtarmış ve vatana faydalı meslek sahibi bireyler haline getirmiştir. Erzurum ve Sarıkamış’ta okullar kurmuştur.
Kazım Paşa, Doğu Anadolu’daki yetim Ermeni çocukları ile de yakından ilgilenmiş ve onları da korumuştur. Bu yüzden de Trabzon’daki Ermeni Yetimler Yurdu’ndaki yetim Ermeniler; onun resmini yaparak kendisine armağan etmişlerdir.

Kazım Karabekir Paşa, 1924 yılında, ilk muhalefet partisi Terrakkiperver Cumhuriyet Fırkasını kurmuş; lakin bu parti 1925’te patlayan Şeyh Sait isyanı ile bağlantılı bulunmuş ve kapatılmıştır. İşin kötüsü Karabekir Paşa, 1926 da Atatürk’e karşı planlanan İzmir suikastında rolü olduğu ileri sürülerek İstiklal Mahkemesi’nde idamla yargılanmışsa da beraat etmiştir. Mustafa Kemal ile aralarına siyasi farklılık girince Kazım Karabekir 1939 yılına kadar Erenköy’deki bugün müze olan köşkünde inzivaya çekilmiştir. Fakat kendisi bu tarihten itibaren CHP milletvekili olarak ölene kadar TBMM’de görev yapmıştır.

ATATÜRKÜN İSTEDİĞİ GİBİ ÇAĞDAŞ BİR İNSAN

Cephede de evinde de Kuran-ı Kerim’i yanında bulunduran Kazım Karabekir Paşa’nın kişiliğinde; Osmanlı kültürünün geleneksel değerlere bağlı askerini; çağdaş cumhuriyetin modern insanını bir arada bulmaktayız. Karabekir Paşa; 1924 yılında İclal Hanım ile evlenmiştir. Bu evliliğinden Hayat , Emel, Timsal isimli üç kızı dünyaya gelmiştir. Eşi piyano çalar iken kendisi de keman ile ona eşlik eden görgülü ve ileri görüşlü bir askerdir Kazım Paşa. Eşi İclal hanımefendinin ve kendisinin kıyafetleri; kızlarının giyimi Kemal Atatürk’ün hayalindeki Türk ailesinin en parlak örneğidir.

Kazım Karabekir (ortada), Aydın eşrafı Cemal Bey’in kızı İclal Hanımla (solda) 1924 yılında evlenmiştir. Bu evliliğinden 1927 yılında ikiz kızları Hayat ve Emel, 1941 yılında da üçüncü kızı Timsal dünyaya gelmiştir.

Kazım Karabekir Paşa’nın bugün hayatta kalan kızları ve torunları da duruşları ile bu tespitimizi doğruluyorlar. Perşembe günü Kazım Karabekir Vakfı’nda ziyaret ettiğim Timsal hanımefendi, bize cumhuriyetin kurucu ailelerinden birisinin yaşayan örneği olarak çok yol gösterici açıklamalarda bulundu. Kazım Karabekir Paşa, sadece bir asker ve siyasetçi değil, aynı zamanda bir şair ve hatta müzisyendir. Kazım Paşa; yazdığı şiirleri besteleyerek marşlar da oluşturmuştur. Bu marşlardan bazılarını da eğittiği yetimlere okutmuştur. İyi bir Türk milliyetçisi olan Kazım Karabekir Paşa; ‘Türk, yılmaz!’ özdeyişinin de sahibidir. Bu özdeyiş; çalışma masanının arkasında eski yazıyla yazılı bir tablo halinde durmaktadır. (Rıza Zelyut, Haziran 2012)

Timsal Karabekir

Kanla Yazılan Son Şiir ve Kırmızı Şal

Tarih: Jun 10 2012

Şair Sergey Yesenin, Rusya’nın Ryazan bölgesinde Konstantinovo köyünde çiftçi bir ailenin çocuğu olarak doğdu. Dokuz yaşındayken şiir yazmaya başladı. 1912’de düzeltmen olarak çalıştığı yayınevi tarafından Moskova’ya gönderildi. Ertesi yıl Moskova Devlet Üniversitesinde dışardan öğrenci olarak katıldı ve birbuçuk yıl boyunca orada çalıştı. 1915’te Alexander Blok, Sergei Gorodetsky, Nikolai Klyuev ve Andrey Bely gibi şairlerle tanışmak için St. Petersburg’a gitti. Alexander Blok’tan şairlik kariyeri açısından büyük destek aldı. 1916-1917’de, askere çağrıldı. I. Dünya Savaşının patlak vermesinden sonra devrimin daha iyi bir yaşam sağlayacağına inandı ve Ekim Devrimini destekledi. Fakat daha sonra Bolşevizmin kurallarını kritize ederek bunları şiirlerine yansıttı. Ağustos 1917’de, daha sonra Vsevolod Meyerhold’un eşi olan aktris Zinaida Raikh ile evlendi. Eylül 1918’de kendi yayınevini kurdu.

1921’in sonuna doğru ressam Gheorghi Yakulov’i ziyaret ettiği sırada, 44 yaşında olan dansçı Isadora Duncan ile tanıştı. 1922 yılında evlendiler. Birlikte Avrupa ve Amerika seyahatleri yaptılar. Yesenin’in içki sorunu; onu otel ve lokanta gibi yerlerde taşkınlık yapmasına sebep oldu. Mayıs 1923’de Duncan’den ayrılıp Moskova’ya döndü. 1924’te Tavern Moscow ve Confessions of a Hooligan, 1925’te ise Desolate and Pale Moonlight ve The Black Man’i yayınladı.

İntiharı: Sergey Yesenin, psikolojik bir rahatsızlık yaşadı ve bir ay akıl hastanesinde kaldı. Noel için hastaneden çıkarıldıktan birkaç gün sonra, 27 Aralık 1925’te İngiltere Oteli’ndeki odasında kendini asarak intihar etti. Cesedinin yanında, intiharından bir gün önce bileklerini kesip kendi kanıyla Mayakovski‘ye yazdığı veda şiiri bulundu. Sergei Yesenin, Moskova’nın Vagankovskoye mezarlığına defnedildi. Rusya’nın en popüler şairlerinden birisi olması ve cenazesi için devlet töreni düzenlenmesine rağmen Josef Stalin ve Nikita Khrushchev’in başkanlığı esnasında, eserlerinin büyük bölümü Kremlin tarafından yasaklandı. Nikolay Bukharin’in Yesenin’i eleştirisi, önemli şekilde yasaklamaya katkıda bulundu. Eserleri yeniden ancak 1966’da yayınlandı. Sergey Yesenin’in intihar etmeden önce yazdığı son şiiri:

ELVEDA DOSTUM ELVEDA

Elveda sevgili dostum, elveda,
Sen kökleri içimde uzanan.
Ayrılık yazılmış alnımıza
İlerde gene karşılaşırız inan.

Elveda dostum, el sıkışmadan
Sessizce. Ne keder, ne tasa gerek:
Ölmek yeni bir şey değildir bu dünyada
Ama yaşamak da yeni bir şey olmasa gerek.

Sergei Esenin’in Eski Eşi Isadora Duncan Boynuna Taktığı

Komunizm Sembolü Kırmızı Şalın Kurbanı Olmuştu.

ABD’li modern dans sanatçısı ve koreograf Isadora Duncan, 27 Mayıs 1877’de San Fransisco’da dünyaya geldi. Yunan güzellik ideali temelinde klasik konser müziğini dansa dönüştürdü, klasik balenin muhalifi olarak antik çağın danslarını yeniden canlandırmaya çalıştı. Isadora Duncan İrlanda’dan ABD’ye göç etmiş olan bir ailenin kızıydı. Annesiyle babası boşandığında müzik öğretmeni olan annesinin yanında yoksulluk içinde, ancak müzikal bir ortamda büyüdü. Annesi, 1899 İsadora ve diğer çocuklarıyla birlikte Avrupa’ya geri döndü.

İsadora daha 16 yaşındayken klasik baleye reddetti ve kendi tarzını geliştirmeye başladı. Chicago ve New York’ta fazla başarılı olmayan bazı gösteriler yaptı. İlk başarılarını Londra’da kazandı, Paris, Berlin ve Moskova’da başarılarını sürdürdü, sonra yeniden Paris’e döndü. Çıktığı turnelerle Avrupa’nın tümünü, Kuzey ve Güney Amerika’nın bütün metropollerini gezdi. 1904 yılında kız kardeşi Elizabeth’le birlikte Berlin-Grünewald’da yatılı bir dans okulu kurdu. Burada çocukları ücretsiz olarak yetiştirmeye, ruh ve beden eğitimini aynı anda vermeye çalıştı. Sonra okulunu Berlin’e taşıdı ve burada aktör, yönetmen ve sahne ressamı Edward Gordon Craig’a aşık oldu, ondan Deidre ismindeki kızını dünyaya getirdi.

İsadora sahneye çıktığında seyircileri derhal büyülüyordu. Masmavi bir sahne perdesi önünde aniden ortaya çıkıyor, uzun süre hiç kımıldamadan duruyor, müziğin ilk nağmeleriyle birlikte kollarını başının üzerinde birleştirip, seyircileri tümüyle etkisi altına kadar kımıldamadan bekliyordu. Kollarını ve bacaklarını ortaya koyan Eski Yunan giysileri kiton ve tunika içinde, korse giymeden ve çıplak ayakla dans ediyordu.

Gordon Craig’den sonra 1910-13 arasında Paris Singer’le (1867-1932) birlikte yaşadı, 1911’de çocukları Patrick’i dünyaya getirdi. 1913 yılında bir araba kazasında çocuklarının ikisi de öldü. Bir virajda bozulan motoru tamir etmek için aşağı inen şoförü, el frenini çekmeyi unutmuştu. Araba Sen Nehri’ne uçtu, çocuklar ve dadı boğularak öldüler. Bu felaketten sonra İsadora Duncan içmeye başladı, kilo aldı ve dış çekiciliğini kaybetmeye başladı. Sonradan olan üçüncü bir çocuğu, doğumdan kısa süre sonra öldü.

1922 yılında Moskova’da 26 yaşındaki Rus şairi Sergey Yesenin (1895-1925) ile evlendi. Birlikte Moskova’da ve Leningrad’da sahneye çıktılar, ancak İsadora’nın eski görkemli günleri sona ermişti. Yine de birlikte ABD’ye gittiler, sahneye çıktılar. İsadora gittiği her yerde uzun kırmızı ipek şalını takıyor, SSCB’ye övgüler düzüyordu. Bir defasında sahnede dansını bitirdikten sonra atkısını eline alıp sallamaya ve bağırmaya başladı: “İşte kızıl! Ben de öyleyim! Yaşamın ve kuvvetin rengi budur! Siz de bir zamanlar vahşiydiniz! Sizi evcilleştirmelerine izin vermeyin!”

Yaptığı “komünizm propagandası” dışında danslarında şeffaf giysiler giymesi, anti komünist ve tutucu Amerikalıları harekete geçirdi, Duncan ile Yesenin Rusya’ya geri döndüler. Ancak mutlu günler bu kez de uzun sürmedi. Yesenin 1925 yılında intihar ettiğinde, İsadora Paris’teydi, ölüm haberini soğukkanlılıkla karşıladı. Artık parasızdı, hayatını borçlarla sürdürüyordu. Duncan 50 yaşında öldü. Nis’te bir hayranının üstü açık spor arabasında gezerken, boynundan pek nadir çıkardığı uzun kırmızı ipek şalı arabanın tekerleğine dolandı ve Duncan’ın boynu kırıldı. Hemen orada hayatını kaybetti. Yaşam öyküsü 1968 Vanessa Redgrave’in başrolde oynadığı “İsadora” ile filmleştirildi.

Kendini Kalorifer Borusuna Asarak İntihar Eden Sergey Yesenin‘in Alnında Yaralar Oluşmuştu.

Getirmesini Bildiler Göndermesini Beceremediler

Tarih: May 18 2012

Boduri, Türkiye’nin ikinci Lefter’i olabilecek kadar yetenekli bir futbolcuydu. Ancak futbol yaşamı gibi kişisel yaşamı da o kadar kısa sürdü ki, ne futbolseverler onun futboluna, ne de o hayata doyamadan göçüp gitti. Öldüğünde sadece 21 yaşındaydı. Asıl adı Aleksandr Nikola Büyükvafiadis‘ti. İstanbul’da doğmuştu ve çocuk yaşında girdiği Beyoğluspor Kulübü‘nde yetişmişti. Yaşı gibi vücudu da ufak tefek olduğundan Boduri (Bodur) diye anılmıştı Beyoğluspor Kulübü’nde herkes onu bu adla çağırmış, herkes onu bu adla tanımıştı. Her iki ayağını tenis raketi gibi kullanan, topu istediği yere eliyle koymuşcasına gönderen ve “Manita” dediği çalımlarıyla rakip defans oyuncularının başlarını döndüren bu genç futbulcu, 1938 yılında Galatasaray takımı Yugoslavya seyahatine giderken Beyoğluspor’dan takviye eleman olarak alınmıştı.

Bu seyahat sırasında öylesi bir kaynaşma olmuştu ki Boduri, seyahattan dönüşte Galatasaray Kulübü‘ne alındı. Bu takımın Sarı-Kırmızı forması altında yıldızlaşıverdi. çalımlarıyla rakip defans oyuncularını saha ortasında adeta kafa kafaya tokuştururken takım arkadaşı Katır Cemil’e öyle paslar çıkarıyordu ki; bek olarak Galatasaray’a gelen Cemil onun paslarıyla “Gol Kralı” olmuştu.

1939 yılında Macaristan Milli Takımı hüviyetindeki Budapeşte Karması, Taksim Stadı’nda istanbul Karması’yla karşılaşmıştı. 5-2 galibiyetimizle sonuçlanan bu maçta forvetimizin sol kanadını teşkil eden Boduri-Büyük Fikret ikilisi koca Macar defansını perişan etmişlerdi. Macar Milli Takımı’nın kaptanı ve Avrupa futbolunun en büyük yıldızlarırıdan biri olan Saroşi maçtan sonra gazetecilere, “Hayatımda ilk kez kendimi aciz hissettim, bu muhteşem ikilinizin karşısında hiçbir şey yapamaz duruma düştüm. Bu iki futbolcunuz da Avrupa Karması’nda rahatça oynayabilirler.” demekten kendini alamamıştı.

1940 yılında Boduri askere alınmış ve Kilyos‘ta bulunan birliğinde vatani görevine başlamıştı. Galatasaraylı yöneticiler 23 Aralık günü Şeref Stadı’ndaki Beyoğluspor maçında onu da oynatmak istediklerinden birliğinden izin almışlardı. Boduri üzerinde askeri bir tulumla maça gelmiş ve eski takımı Beyoğluspor’a karşı oynamıştı. Maç sırasında çok soğuk olan hava birden kara dönmüştü. Maçı bitiren Boduri’nin akşam olmadan Kilyos’taki birliğine dönmesi gerekiyordu. Savaş yıllarının doğurduğu ağır şartlar ve İstanbul’daki günün koşulları içinde Kilyos’a gidebilmek kolay birşey değildi. Genç futbolcu hiçbir vasıta bulamadığından yürüyerek gitmeye başlamıştı. Vasıta yok, yol yok, kar bir yandan, buz gibi soğuk bir yandan. Boduri, yarı baygın halde, donmak üzere bulunmuş ve derhal Gümüşsuyu Askeri Hastanesi’ne kaldırılmıştı. Vücutta donma izleri bir yana, ciğerlerinde de çift taraflı zatürre başlamıştı. Antibiyotiklerin henüz bulunmadığı o devirde zatürre, en ölümcül hastalıklar arasındaydı. Nitekim birkaç gün komada yattıktan sonra henüz 21 yaşında hayata gözlerini yumdu. Onun arkasından bir Galatasaraylı’nın söylediği şu sözler acı gerçeğin en güzel ifadesiydi: “Getirmesini bildik de, göndermesini beceremedik“.

Aslan Yürekli Cüce

Tarih: May 14 2012

Kurtuluş Savaşı’na katılan her kahramanının kendine özgü bir hikayesi vardır. Ancak Ali Şamil Güler‘in öyküsü, kuşkusuz en ilginçlerinden biridir. Birinci Dünya Savaşı’nın ilk yılları. Harbiye Nazırı ve Başkumandan Vekili Enver Paşa, Doğu Cephesi’ni teftişe gittiğinde, kendisine sadece 110 cm boyu olan Ahlatlı bir genç hediye edilir. Ali Şamil’in işi artık İstanbul’daki sarayda Enver Paşa ile eşi Naciye Sultan’ı eğlendirmektir. Birinci Dünya Savaşı’nda işler tersine gidince, Enver Paşa alelacele İstanbul’dan ayrılır. Birdenbire efendisiz kalan Ali Şamil, bu kez Padişah Vahdettin’in kızı Ulviye Sultan’ın sarayına alınır. Ali Şamil burada kırmızı sırmalı elbisesi ve heybetli, ipekli sarığı ile ortalıkta dolaşmakta Sultan’ı eğlendirmeye çalışmaktadır.

Ali Şamil, diğer saray soytarılarına benzememektedir. Hazırcevap ve nüktedanlığıyla kısa zamanda herkese kendisini sevdirmiştir. Ancak bütün şakacılığına rağmen Ali Şamil, kısa boyuna bakarak onunla alay etmeye kalkanları, birkaç dakika içinde ağızlarını açtıklarına pişman edecek bir yapıya da sahiptir. Ulviye Sultan’ın eşi, Sadrazam Ahmet Tevfik Paşa’nın oğlu olan İsmail Hakkı Bey, Ali Şamil’i çok sevmektedir. Kurmay yüzbaşı olan İsmail Hakkı Bey ile Ali Şamil arasındaki iddialı tavla partileri meşhurdur. Ali Şamil’in saray günleri heyecanlı tavla partileriyle geçerken, Anadolu’da Milli Mücadele hareketi başlar. Bütün vatanseverler, İstiklal Savaşı’na katılmak için hazırlıklara başlar.

İsmail Hakkı Tevfik Okday (1881-1977)

Padişahın damadı olan İsmail Hakkı Bey de Balkan ve 1. Dünya Savaşlarına iştirak etmiş mert bir subaydır. Eşi Ulvive Sultan’la bir geçimsizliği bahane ederek Anadolu’ya geçmek için gizlice hazırlık yapar. Bu işi herkesten sakladığı halde, Ali Şamil’den gizleyemez. Ali Şamil’in küçücük göğsünde kocaman bir aslan kalbi çarpıyordu. O da bu kutsal savaşa katılmak için can atıyordu. İsmail Hakkı Bey kendisini yanında götürmek istemeyince Ali Şamil müthiş bir tehdit savurur: “Ya beni de götürürsün, ya da her şeyi Sultan’a anlatırım.”

Ali Şamil Güler

Böylelikle Damat İsmail Hakkı Bey ve Şamil, sarayın kuş tüyü yataklarını bırakarak üç yıl sürecek meşakkatli bir çadır hayatına doğru ilk adımlarını attılar. Sadrazam Tevfik Paşa’nın başyaveri Albay Hüseyin Hüsnü de kendilerine katılmıştı. Sahte hüviyet ve köylü elbiseleriyle İngilizlerin kontrolünü aşarlar ve Adapazarı’na ulaşırlar. Bu ikilinin yolculuk haberi, Mustafa Kemal’e kadar gelir. Başkomutan, Ankara’ya getirilmelerini ister. İkili Ankara’ya vardıkları günün akşamı Kurmay Yüzbaşı Çopur Neşet’in evinde Mustafa Kemal’le karşılaşır. O gece, Ali Şamil için hayatının en unutulmaz gecesidir. Mustafa Kemal misafirleriyle sohbet ederken, Ali Şamil‘le kadeh de tokuşturur.

İsmail Hakkı Bey, Kurtuluş Savaşı için kendisine verilen büro işini reddedip cepheye koşunca, Ali Şamil’e de büyük işler düşer. Kendisine bir er elbisesi bulur; bunu boyuna göre yaptırıp, büyük de bir kalpak edinir. Artık hayatı, atlı araba üzerinde, eşyalar arasında cepheden cepheye düşman peşinde dolaşmakla geçer. Saray hayatının konforlu yaşamını terkedip, Kurtuluş Savaşı’nın meşakkatli mücadelesine girişen bu “Aslan yürekli cüce”, yaşamının daha sonraki yıllarını kışın Ankara, yazın ise İzmir’de geçirdi. İki kez evlenip boşandı. 1973 yılında 75 yaşında ve sağlıklı olduğunu bildiğimiz Ali Şamil’in daha sonraki yılları ve ölümüne ilişkin elimizde maalesef herhangi bir bilgi yok.

Ali Şamil Güler ve bakımını üstlenen yeğeni Saliha Yaltı, Ankara, 1973.