RSS

Kareem Abdul-Jabbar Lösemi Oldu

Tarih: Jan 31 2012

Kareem Abdul-Jabbar, geçen yıl Aralık ayında yüksek ateş ve aşırı terleme için gittiği doktorların, kendisine, türüne ender rastlanan bir lösemi teşhisi koyduğunu belirterek, o tarihten bu yana ağızdan ilaç yoluyla tedavi olduğunu söyledi. Doktorların, hastalığının fazla bir değişiklik yapmadan devam edeceğini söylediklerini ifade eden efsanevi basketbolcu, bundan böyle kan kanseri üzerine halkı bilinçlendirme kampanyalarına katılacağını kaydetti.

Kareem Abdul-Jabbar Kimdir?

Gerçek adı Ferdinand Lewis Alcindor. 16 Nisan 1947’de New York City, New York, ABD’de doğmuş 2,18 m boyunda eski profesyonel basketbol oyuncusudur. Müslüman olmadan önce Lew Alcindor olarak bilinen basketbolcu 1971‘de İslamiyeti seçtikten sonra Kareem Abdul-Jabbar ismini almıştır. Tüm zamanların en iyi oyuncularından kabul edilen Abdul-Jabbar UCLA’da 1965-69 yıllarında basketbol literatüründe 5 numara ile tabir edilen merkez pozisyonda oynadı. Kariyeri boyunca 38.387 sayı kaydetti, ki bu rakam NBA’da bir oyuncunun kariyeri boyunca ulaşabildiği en yüksek rakamdır. 6 defa en değerli oyuncu olma başarısını göstermiş, NBA’de 20 sezon geçirip 1989’da profesyonel basketboldan ayrıldıktan sonra basketbol antrenörlüğü, yazarlık ve oyunculuk yapmıştır.

NBA kariyerine başlamadan önce Harlem Gezginleri kendisine onlarla beraber oynaması karşılığında 1 milyon dolar önermiş olsa da o bu teklif onu son derece güldürmüştür. Kerim bu şaçma teklifi reddetti ve 1969’da Milwaukee Bucks tarafından draft edildi. NBA’e girdiği ilk yıl oldukça başarılı bir performans gösteren Alcindor sayı krallığında ikinci, ribaunt krallığında ise ikinci oldu ve yılın çaylağı seçildi. 1970-71 sezonunda MVP seçildiği ve şampiyon olduğu maçtan bir gün sonra 1 Mayıs 1971’de ismini Kareem Abdul-Jabbar olarak değiştirmiştir.

Efsane Bruce Lee ile ölüm oyunu (Game of Death) adlı filmde rol almıştır. 1975 yılında Los Angeles Lakers’a geçen yıldız oyuncu, takıma 1979’da Magic Johnson’ında dahil olmasıyla beraber NBA’de iyice dominant duruma gelmiştir ve 6 şampiyonluktan sonra profesyonel basketbol yaşamına veda etmiştir.

Hillary Rodham Clinton ve Kareem Abdul Jabbar – 2012

Ayşe Arman Röportajı – 2011:

50’li, 60’lı yılların Amerika’sında yetiştiniz. Nasıl hatırlıyorsunuz o yılları
Siyah Amerikalıların, özgürlükleri ve hakları için mücadele ettikleri yıllardı. Debdebeli yıllar. Çok mutlu olduğumuzu söylemek zor. Özellikle siyahlar için. Tam da o yıllarda Harlem’de büyüdüm.

Biz Harlem’i filmlerden biliyoruz
O izledikleriniz, gerçekçi Harlem portreleri değil. Zordu, mücadele gerekiyordu. Harlem’de gerçekten sefalet vardı ve çok kalabalıktı, iş yoktu. Eğitim imkanı da. Siyahlar, gettolarda yaşayan ikinci sınıf insanlardı. Biz ailece, Harlem’in biraz dışına taşındık. Babam polisti, annem dikiş dikiyordu. Belimizi doğrultabiliyorduk ama fakirlik sınırlarında yaşıyorduk. Hayatımız ben profesyonel olarak basketbol oynamaya başladıktan sonra değişti.

Biyografinizde, içine kapanık bir çocuk olduğunuzu yazıyor. Sebebi?
Boyum çok uzundu. Herkes şaşkınlık içinde bana bakıyordu. Boyum yüzünden hep dikkat çektim. Bu da sanırım beni çekingen yaptı. Yapı olarak da, çok girişken ve sosyal bir tip değilim.

Ailede kim uzundu?
Hem annem hem babam. Kendimi bildim bileli, yaşıtlarım arasında en uzun hep bendim. Çocukken, herkesten farklı olmak istemezsiniz.

Basketbol hayatınıza ne zaman girdi?
9 yaşındayken, 4. sınıftaydım. 42 yaşına kadar da hiç çıkmadı.

Büyük bir tutkuydu sanırım. Aşk gibi bir şey miydi basketbol sizin için
– Doğrusu söylemek gerekirse, basketbol benim için hiçbir zaman tutku olmadı. Keşke beyzbolcu olabilseydim. Ne var ki, bütün fiziksel özelliklerim basketbola uyuyordu, basketbolcu olmak için yaratılmıştım. Bazen de şartlar, hayatınızı belirliyor.

Brezilya’da insan, sahilde kumda futbol oynayan çocuklar görür, onlar için futbol, aynı zamanda bir “sınıf atlama aracı”dır. Başarılı olurlarsa yırtarlar, daha iyi bir hayat yaşarlar
Aynı şey benim yetiştiğim dönemlerde siyahlar için geçerliydi. İyi basketbol oynuyorsan, önünde kapılar açılır, en önemlisi, eğitim imkanı doğar, burs alarak üniversitede okuyabilirsin. Ki ben de öyle yaptım.

Sizin rol modeliniz kimdi?

Jacky Robinson, Malcolm X, Charlie Parker, Miles Davis. Ve tabii babam.

Basket oynamaya başlayınca, o utangaç, çekingen çocuk, birdenbire popüler mi oldu? Daha sosyal mı oldunuz yani?
Hayır. Ama artık göz önündeydim, insanların tanıdığı biri figür olmuştum. Medyayla da haşır neşirdim. Mecburen içinde bulunduğum kozadan çıkmak zorunda kaldım.

Bir efsanesiniz! Dünyanın her yerinde, biraz basketbol bilgisi olan, Kerim Abdül Cabbar ismini bilir.
Evet öyle oldu. Ama NBA’den sonra. NBA, bir eşik. Hayatım yüzde yüz değişti ve sonra gerisi geldi.

Siz, dünyanın gelmiş geçmiş en iyi sporcularından birisiniz. Ama karşımda sanki mahalle takımında basket oynayan biri gibi oturuyorsunuz. Her şeyi son derece normalmiş gibi anlatıyorsunuz! Bu alçakgönüllülük biraz fazla değil mi?
Değil. Ben kendimi, kaderi iyi çizilmiş biri olarak hissediyorum. Tamam ben de elimden geleni yaptım ama esas olarak, şanslıyım. Şükrediyorum ama durumu da abartmıyorum.

Sizin hayatınızdan basketi çekip alsak, ne olur?
En fazla tarih öğretmeni olurdum. İşimi de severek yapardım. Kendimi bildim bileli tarihle ilgiliyim. Okumayı çok seviyorum. Hayatım boyunca okudum, okumak benim için müthiş bir kaçış oldu.

Sporcular okumayı çok sevmez diye bilirim.
Ben sevdim. Ayrıca yazmayı da severim. 7 kitap yazdım bugüne kadar. Hepsi de tarihle ilgili. Zaten üniversitede de tarih okudum. Hayatta beni en çok heyecanlandıran şeylerden biri tarih. İstanbul’u da o yüzden seviyorum, müthiş zengin bir tarihiniz var.

Neler biliyorsunuz İstanbul’un tarihi hakkında?
1453 İstanbul’un fethi. Fatih Sultan Mehmet padişahtı. Hakkında pek çok kitap okudum, büyüleyici bir kişilik. Osmanlı da son derece köklü bir imparatorluk. Viyana kapılarına kadar uzandılar. Bu topraklarda pek çok medeniyetin yaşadığını biliyorum. O yüzden İstanbul’a tekrar tekrar geliyorum. Los Angeles’tan epey bir yol ama her şeye değer. Camilerinizi çok beğeniyorum. Özellikle Süleymaniye. Tekrar göreceğim için çok heyecanlıyım. Orada kendimi çok huzurlu hissediyorum. Tarih, benim için, hayatı daha iyi anlamaya yarayan bir araç. Alacağımız derslerle dolu.

5 çocuğunuz var, basketbol oynuyorlar mı?
En büyük oğlum oynadı ama NBA’ye giremedi.

Başarmış birisiniz. Bu, insana ne tür duygular yüklüyor?
Çocuklarıma iyi bir gelecek sağlayabildim. Benim için en önemlisi bu. Basketbol onların geleceğini güvence altına aldı.

Kadınlarla aranız nasıldı? Bu kadar uzun boy, sorun yaratıyor mu?
Bazen. Birlikte olacağınız kadınların da çok kısa olmaması gerekiyor. Allah’tan karım uzundu.

Bu kadar büyük bir popülarite, kadınları mıknatıs gibi çekti mi?
Her zaman değil. Evlendikten sonra işime iyice konsantre oldum, bunlar ikincil meseleler haline geldi.

Ne kadar evli kaldınız?
6 yıl, o süre zarfında 5 çocuğumuz oldu.

Bu arada Harlem basket takımının 1 milyon dolarlık teklifini nasıl reddedebildiniz? Söz konusu para, gözünüzü karatmadı mı?
Ben parayı değil, NBA’yi seçtim. İyi ki de öyle yapmışım.

Kariyeriniz boyunca, size akıl veren birileri oldu mu?
Olmaz mı? Oldu tabii. Kararlarımı kendim vermeye çalışırım. Ama iyi öğüt almaya da özen gösteririm, hep öyle yaptım. Akıl alacağım kişileri özenle seçtim.

Çok düşünerek cevap veriyorsunuz.
Mizaç olarak öyleyim. Öyle fışkıran, düşünmeden konuşan bir adam değilim. Söyleyeceğim her şeyi tartarım.

Bir zamanlar Lew Alcindor’dunuz. Kerim Abdül Cabbar oldunuz. İslamiyet’i seçmenizin sebebi neydi?
İslamiyet’i tanıyınca, araştırınca, özümseyince, Müslüman olmaya karar verdim. Oysa Hıristiyan olarak yetiştirilmiştim. Ama doğruyu bulmak için hiçbir zaman geç değil. 19 yaşında kelime-i şahadet getirdim ve Müslüman oldum. Benim için bütün doğrular İslamiyet’te.

Aileniz şoke olmadı mı?
Oldular. O dönemde Muhammed Ali de farklı bir İslam anlayışından yanaydı. Öyle bir yolu tercih edeceğim diye endişelendiler. Oysa ben Sünni’yim.

İyi de, insan birdenbire din değiştirmez değil mi? Bir arayışta mıydınız, boşlukta mıydınız, inanacak bir şey mi arıyordunuz?
Hayır, sadece hayatın özünü kavramaya çalışıyordum ve doğruların peşindeydim. Malcolm X’den de etkilendim.

Yıl kaçtı?
68. Kuran’ı birkaç kez okudum ve kelime-i şahadet getirdim. Ama Müslüman olduğumu, kamuoyuna 5 yıl sonra açıkladım. Ve ismimi değiştirdim.

Neden isim değiştirmek zorunda hissettiniz kendinizi? İsmi John olan bir Müslüman olamaz mı?
Olur tabii neden olmasın. Ama Yahya olsa, daha iyi olur.

Niye Kerim Abdül?
Bir sürü Senegalli, Cezayirli arkadaşım vardı. New York’ta Müslüman bir çevrenin içindeydim. Dediler ki “Sende Kerim Abdül havası var!”

İslamiyet’in şartlarını yerine getirebiliyor musunuz? 5 vakit namaz kılıyor musunuz?
Maalesef şimdilerde kılamıyorum. Keşke kılabilsem.

İki sene önce 62 yaşında lösemi oldunuz. O dönem Tanrı’ya daha mı yakınlaştınız?
Her zaman yakınız.

Eşiniz örtünmek isteseydi.
Onun bileceği iş. Seçimine karışmazdım.

Humeyni’ye Dair Notlar

Tarih: Jan 30 2012

İran İslâm Cumhuriyeti’nin macerasını anlamak, şüphesiz onun karizmatik kurucusu ve ‘imamı’ Ayetullah Ruhullah Humeyni’yi de yakından tanımayı gerektirir. Dolayısıyla konunun başlangıcında ondan söz etmemek olmaz:

Ruhullah Humeyni, İran resmi ideolojisinin ısrarlarının tam aksine, zengin bir ailenin oğlu olarak 1902 yılında Humeyn kasabasında dünyaya geldi. Doğumundan dört ay sonra babası Mustafa bir pusuda öldürüldü, annesini de 15 yaşındayken kaybetti. 1920’de İslâmi ilimler tahsili için gittiği Arak kentinde Şeyh Abdülkerim Hairi’nin talebesi oldu. 1929’da Tahran’ın tanınmış âlimlerinden Hüccetülislâm Sakafi’nin kızı Betül’le evlendi.

Hocası Hairi’nin 1937 yılındaki ölümüyle onun yerini dolduran Ayetullah Muhammed Hüseyin Burucerdi, Şah Rıza ile bir anlaşmaya varmıştı: Şah’ın seküler reformları yavaşlatması ve örtü yasağını kaldırması karşılığında, Burucerdi de ulemayı siyasetten uzak tutacaktı. Ancak 1943’te Humeyni, Burucerdi ile çatışmayı da göze alarak, ‘Keşfu’l-Esrar’ adlı imzasız bir mektup kaleme aldı ve siyaset sahnesine çıktı. Mektubunda laiklere ve Şah yanlısı âlimlere ağır eleştiriler yönelten Humeyni, asıl çıkışı için 1960’ların başını bekleyecekti.

1960’ların başında Ali Şeriati ve arkadaşlarının Frantz Fanon’un ‘Yeryüzünün Lânetlileri’ kitabını ‘Mustaz’afin-i Zemin’ adıyla Farsça’ya çevirmelerinden sonra, Humeyni’nin diline ‘mustaz’af’ (ezilenler / alt statüdekiler) kelimesi yerleşecekti.

1963 yılında Şah Muhammed Rıza ‘Beyaz Devrim’ adlı bir reform paketini ilân edince, Humeyni rejime bayrak açan ulemanın sözcüsü idi artık. Haziran ayına denk gelen Muharrem törenleri, rejime karşı protestoların çağrısı gibiydi. Çalkantılı ve bol çatışmalı birkaç haftanın ardından Humeyni tutuklanarak Tahran’da iki ay gözaltında tutuldu. 1964 sonunda, Şah’ın ABD’li danışmanların görev süresini uzatmasını, ‘vatana ihanet’ olarak nitelemesi üzerine, Humeyni sınır dışı edildi; önce Türkiye’ye geldi, ardından da Irak’a geçti.

Humeyni, İran İmparatorluk Kuvvetleri’nin Hercules adlı kargo uçağıyla 4 Kasım 1964 günü Ankara’ya getirildi. Bulvar Palas’ın 514 numaralı odasındaki iki haftalık ikametin ardından, Bursa’ya nakledildi. Bursa’da Humeyni’yi Farsça bilen askeri istihbarat uzmanı Albay Ali Çetiner karşıladı. Tam üç ay Ali Çetiner’in evinde misafir olarak kalan Humeyni, Çetiner’in eşi Melahat Hanım’la ve oğulları Tanju ve Tolga’yla da iyi anlaştı.

Humeyni –  Bursa – Türkiye

3 Ocak 1965’te oğlu Mustafa, Humeyni’yi Bursa’da ziyaret etti. Ardından yaz aylarında, bir grup Şii din adamı Humeyni’yi ilk kez görme şansına sahip oldu. Buluşma İstanbul’da gerçekleşti. Humeyni ve beraberindekiler, Ali Çetiner’in gözetiminde önce Florya’ya gittiler, ardından dönüşte Kumla’ya uğradılar. Humeyni, Kumla’da denize girdi. Bunun hayatında ilk olduğunu söyleyecektir.

Sonbaharda Humeyni Irak’ın Şiilerce kutsal kabul edilen Necef kentine gitmek üzere Türkiye’den ayrıldı. Bu bir nevi yeni bir sürgündü. Şah Muhammed Rıza, Humeyni’nin Necef’teki diğer büyük ayetullahların arasında sesini duyuramayacağını hesaplamıştı. Bu hesap hiç kuşkusuz yanlış çıkacaktı. 6 Ekim 1965 günü Humeyni ve oğlu Mustafa Bağdat’a indiler.

Humeyni’nin 1978’e kadar sürecek olan Necef misafirliği sırasında, İran’da da kayda değer gelişmeler yaşanmaktaydı. Bu sürede, sonradan hepsi de İslâm Cumhuriyeti’nin en önemli isimleri haline gelen Ayetullah Mahmud Talegâni, Mehdi Bazargân, Allâme Muhammed Hüseyin Tabatabai, Murtaza Mutahhari, Muhammed Taki Şeriati ve oğlu Ali Şeriati, Muhammed Hüseyin Beheşti, Ali Gülzade Gafuri, Makarim Şirazi ve Muhammed Rıza Hakimî gibi şahsiyetler, aslında tam olarak öyle olmadığı halde, Humeyni ile ‘koordinasyon’ içinde hareket ediyor görünmüşlerdir.

Mutahhari tarafından 1967’de Tahran’da kurulan Hüseyniye-i İrşad adlı eğitim kurumu, bu dönemin en dikkat çekici atılımlarındandır. 1969-1972 yılları arasında kurumda ders veren Ali Şeriati de etkisi hâlâ devam eden bir fikir ve aksiyon adamı olarak hafızalarda yer etmiştir.

Şeriati ile Humeyni’nin ilişkilerine dair çeşitli şeyler söylenmiştir. 1977’de Şeriati İran İstihbarat Servisi SAVAK tarafından Londra’dan öldürüldükten kısa bir süre sonra, Kuzey Amerika Müslüman Öğrenciler Birliği Başkanı İbrahim Yezdi ile Humeyni arasında yaşanan şu olay ilginçtir: Yezdi, Humeyni’den Şeriati’yi ‘şehit’ ilân etmesini isteyince, Humeyni oldukça direkt bir içimde, bunu yapmayacağını açıklar.

Şah’ın Irak’a baskısıyla Necef’ten ayrılmaya zorlanan Humeyni, 1978 sonbaharında Kuveyt’e geçmeyi denedi, ancak vize alamadı. Bunun üzerine 12 Ekim’de Paris’e gitti.

16 Ocak’ta Şah İran’ı terk ettikten sonra, haber Humeyni’ye sabah namazını kıldığı sırada ulaştırıldı. Yardımcılarından Tahiri Debbağ “Şah ülkeyi terk etti, Tahran Radyosu da haberini yayınladı” dediğinde, Humeyni oldukça sakin bir biçimde “Başka?” diye sordu, ardından ibadetine devam etti.

İşte, sürgünde bulunduğu yıllarda içinde bulunduğu ‘mütevazı’ şartların dillere destan olduğu bu yaşlı adam, Air France’a ait bir uçakla 1 Şubat 1979’da Tahran’a ayak bastığında, milyonlarca insanın umudu ve kurtarıcısı idi.

‘Humeynizm’ adlı dikkat çekici bir inceleme yazmış olan Ervand Abrahamyan’ın “İslâm Devrimi olmasa Humeyni İran tarihinde bir dipnot olmaktan öteye gidemezdi” dediği efsanevi lider hakkındaki bu kısacık özetin ardından, Humeyni nasıl bir yönetim tasavvuruna sahipti ve bunun sonucunda ortaya ne çıktı, sorularının cevabı için -mecburen- bir yazı daha gerekiyor.

(Taha Kılınç, Aralık 2011)

Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey

Tarih: Jan 20 2012

Mehmed Kemal Bey (1884-1919), I. Dünya Savaşı’nın son yıllarında Yozgat mutasarrıfı ve Boğazlıyan kaymakamı olan Osmanlı bürokratıdır. I. Dünya Savaşı’nda Rus hükûmeti ile ilişkili Ermeni ahaliden kurulu çeteler Türk nüfusa karşı saldırı ve katliamlar yaptılar. İktidardaki İttihat ve Terakki Fırkası, ilçede bulunan tüm Ermenilerin Suriye’ye sevk edilmesini mülkî amir olarak Kaymakam Kemal Bey’e emretti. Kemal Bey de bu kararı uyguldı. Osmanlı Devleti’nin savaşta yenilmesinden sonra İttihat ve Terakki Fırkası dağıldı ve Hürriyet ve İtilaf Fırkası iktidara geldi. Yeni hükümet İttihat ve Terakki ile bağlantılı bürokratları görevden alıp yerlerinde kendine yakın bürokratları getirdi. Kaymakam Kemal Bey tehcir sırasında Ermeni ahalinin ölümünden sorumlu tutularak yargılandı. Suçlanmasının işgalci devletlerin baskısıyla olduğu iddia edilmiştir. Kurulan Âliye Divan-ı Harb-i Örfi’de, “kış gününde vatandaşları can ve mal kaybına uğrattığı, ayaklarına süngüler bağlayarak ölüme terk ettiği” iddialarıyla suçlandı. O ise, “Ben aldığım emri yerine getirdim. Sürgün edilenlere insanî şekilde davrandım. Süngü bağlamadım. Vicdan azabı duymuyorum. Kimsenin ölümü için emir vermedim.” diyerek suçlamalara karşı çıktı. Yargılama sonucunda, mahkeme idamına karar verdi.

Dönemin padişahı Vahdettin idam kararını ülkede olaylar çıkabileceğini gerekçe göstererek onaylamaz şeyhülislamdan fetva istdi. Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin verdiği fetva ile infaz, 10 Nisan 1919’da İstanbul Beyazıt Meydanı’nda gerçekleştirildi. Kemal Bey, sandalyesini tekmelemeden önce şöyle haykırdı:

Ecnebi devletlere yaranmak için beni asıyorlar. Eğer adalet buna diyorlarsa kahrolsun böyle adalet.

İdamdan sonra TBMM 14 Ekim 1922’de Kemal Bey’i, Urfa mutasarrıfı Nusret Beyi ve Diyarbakır Valisi Reşit Bey’i ‘şehid-i millî’ ilân eder. Bunun üzerine dede Arif Bey Atatürk’ü makamında ziyaret eder. Orada ‘vatanın babası’ iltifatlarıyla karşılanır. Atatürk, torunlarını evlat edinmek istediğini söyler. Arif Bey ise, “Onlar bana oğlumun bediasıdır. Müsaade edin, bende kalsınlar. Nafakalarını karşılamanız yeterlidir.” der. Bu görüşmenin bir sonucu olarak TBMM’de kanun çıkarılır ve Beşiktaş’ta dört daireli bir apartman, Beyoğlu’nda bir ev ve kayd-ı hayat şartıyla tüm çocuklara maaş bağlanır.

(Vikipedi)

Joseph Olarak Doğdu, Yusuf Olarak Öldü

Tarih: Jan 06 2012

Avusturya‘nın başkenti Viyana yakınlarındaki Klosterneuburg’un Hıristiyan kabristanında bir mezar ziyaretçilerin hemen gözüne çarpar. Üzerinde kabartma portreler, küçük heykelcikler ve haçlar bulunan mezar taşlarının arasında Arap harfleriyle donatılmış alaturka bir mezar taşı var. Sanki İstanbul’da bir gayrimüslim kabristanının içinde tek başına kalmış bir Osmanlı âliminin mezarı gibi. Baş tarafında ‘Hüvel bâki‘ ile başlayan ‘İnna lillah’ ile devam eden Arapça ifadeler, ayak tarafında Osmanlıca ‘Ziyaretten murad ancak duadır/ Bugün bana ise yarın sanadır‘ diyerek dua dilenen bu taşın altında yatan Viyana Kuşatmaları’na katılmış bir Osmanlı değil.

Avusturyalı Tarihçi Yusuf Bin Hammer veya Joseph von Hammer-Purgstall (1774 – 1856)

Mezar, ‘Yusuf bin Hammer‘in yani Avusturyalı ünlü tarihçi Joseph von Hammer-Purgstall‘a ait. Gezgin Kültür dergisinin ağustos sayısında Yaşar Şadoğlu ve Veysel Türk, Hammer’in mezarını ziyaret ediyor. İkili, Hammer’in ruhuna bir Fatiha okumuş mudur bilinmez; ancak fotoğraflar ve açıklayıcı bilgilerle ünlü tarihçinin mezar taşına ait ayrıntılara okuru aşina kılıyor. Alplerin geniş vadilerini objektifiyle derginin sayfalarına yansıtan Ahmet Tunçel’in etkileyici fotoğraflarına Fatih Yılmaz’ın yazısı eşlik ediyor. Alpler’in beyaz örtüsünü çıkarıp yeşillere büründüğü yazlık hallerini gösteren dosyanın tek eksiği açıklayıcı resim yanı bilgileri. İstanbul’un sönmeyen kandili Süleymaniye’nin altın sarısı bir gökyüzü fonundaki siluetini Halit Ömer Camcı resmediyor. Fotoğraflara, Turan Oflazoğlu’nun ‘Sinan’ eserinden alıntılar kucak açmış. Dünyada pek çok örneği bulunan ve yaklaşık 100 yıllık bir geçmişi olan oyuncak müzelerinin ülkemizde ancak 2005’te yüzünü göstermesine Önder Kaya, birbirinden renkli fotoğraflarıyla dikkat çekiyor. Vizelerin kalktığı Yunanistan’ın Mikanos adasına Fatih Yılmaz’ın kalemi ve objektifiyle yaptığı kaçamak mavi bakışlar da derginin sayfalarında ilgilisini bekliyor.

(Zaman, 2010)

Avusturyalı Von Hammer Purgstall, büyük zorluklar içinde otuz yılda topladığı kaynaklara dayanan ve geniş bilgisi ile, daha önemlisi, tarafsızlıktan ayrılmadan büyük bir eser meydana getirmiştir. Çeşitli dillerde yazılmış olan Osmanlı Tarihlerinin en mükemmeli ve en muteberinin “Hammer Tarihi” olduğu üzerinde ittifak edilmiştir. Gerek yabancı dilde, gerekse Türkçe|de yazılmış olan Osmanlı Tarihlerinin en önemli kaynağı “Hammer” olmuştur. Hammer, eserini Almanca yazmıştır. Almanca aslı on cilddir. Fransızca|ya onsekiz cilt halinde tercüme edilmiştir.

Goethe ve İslamiyet

Tarih: Jan 02 2012

18. asrın ortalarında doğan büyük dâhi, edip, şair, ressam, mütefekkir, devlet adamı Goethe; Avrupa Edebiyatında bir devir açan adam olarak tanınır. Fakat onun bilinmeyen ve hatta kasıtlı şekilde gizlenen bir yanı vardır ki, bu da Avrupa’da, özellikle Almanya’da ilk İslâm sempatisini uyandıran kişi olmasıdır. Bir çok Avrupalı onun açtığı aydınlık çığırdan giderek İslâm’ı bulmuştur. Bernard Shaw, bu gerçeği şöyle dile getirir:

İrlandalı yazar George Bernard Shaw (1856 – 1950)

19. asırda Carlyle (Karlayl), Goethe (Göte), Gibbon gibi insaflı ve namuslu mütefekkirler, Hazret-i Muhammed’in dinindeki yüksek kıymeti sezmişler ve bu suretle Avrupa’nın İslâmiyete karşı davranışında bir değişme olmuştur. Daha şimdiden milletime ve diğer Avrupa milletlerine mensup çok kimseler Muhammed’in (s.a.v.) dinine girmiş bulunuyorlar. Avrupa’nın İslâm’laşmağa başlamış olduğunu söyleyebilirim.

Alman Müslümanlardan olup İslâm’a büyük hizmetleri dokunan imanlı insan Hacı Ahmed Schmiede de bu gerçeği şöyle anlatır:

Alman Müslüman H. Ahmet Schmiede (75)

Köln Kentinde Vefat Etti – 2010

“Biz Alman Müslümanlarının İslâm câmiasına ayak basarken eli boş gelmediğimizi, İslâm edebiyatına ölmez Gothe’mizin eserleriyle iftiharla girdiğimizi kaydetmeliyim.”

Goethe, İslâm’a karşı ilk alâka ve muhabbeti daha 23 yaşındayken duydu. Teolog Herder‘in kendisine verdiği Kur’an tercümesine dair araştırmalar yaptı ve Kur’an’ı tam olarak aksettirmekten çok uzak olan bu tercüme bile onu hayran bıraktı. Hıristiyanların İslam dinine müsamaha ile yaklaşmalarını “nurlandırıcı bir tolerans” olarak gördü.

İslâm’a hizmetkâr bir Alman Müslüman olan Ahmed Schmiede’nin deyimiyle, “Goethe’nin zamanında Müslümanlık hakkında mevcut eserler, dinimizi bitaraf göstermekten çok uzak idi.” Kur’an tercümelerine varıncaya kadar, kaleme alınan her kitapta, Müslümanlık ancak kötüleniyordu. Bu kadar düşmanca tasvirlerin satırları arasından yine de İslâm’ın yüce hakikatini, Kur’an’ın azametini duyabilmek, atılan çamurların arasında pınarın berrak suyunu seçebilmek için gerçekten hidayet ışığına ihtiyaç vardı. Biz inanıyoruz ki, Goethe, hidayete kavuşmuştur. Allah, zulmet içinde hüsnüniyetle nur arayan kimseyi tek bırakmaz. Goethe ise, arıyordu. 23 yaşında iken Goethe’nin meşhur Alman Mütefekkiri Herder’e yazdığı bir mektupta şu sözleri okuyoruz:

“Kur’an’da Musâ’nın dua ettiği gibi dua etmek istiyorum: Ya Rabbi, dar göğsümü genişlet!”

O tarihlerde kaleme alınan bir takım yapraklarda Şairin kendi eliyle yazdığı Kur’an âyetleri, Arapça gramerine ait notlar vs., Gothe’nin genç yaştan itibaren Kur’an’a ve Arap diline vukuf kazanmağa cehdettiği bize malûm olur. En çok tekrar ettiği âyetler, Allah’ın, gözü gören insanlar için tabiatta tecelli ettiğini beyan edenleridir. Burası bilhassa dikkate değer bir husustur: Bir çok hidayete erenler gibi, Goethe’yi de, İslâm mesajının tabiat hâdiselerine uygunluğu, Kur’an’da ifadesini bulan İlâhî kanunun, tabiat safhalarına mutabakatı heyecana getirmiş, hayranlığa, vurgunluğa götürmüştür.

Daha ziyade hissiyattan doğma bu vurgunluktan sonra, bir an gözün açılıyor. Görüyorsun ki, vurulduğun bir zahiri güzellik değildir. O, öyle bir şümullü sistemdir ki, onun yanında bütün diğer dünya görüşleri ve dinler sönük kalır. Goethe, bu hakikati, Eckermann‘la yaptığı konuşmalarda şöyle dile getirir:

“Görüyorsunuz ki, bu inancın hiç bir eksikliği yoktur. Biz, bugün ne kadar sistemlerimiz varsa, daha ileri gidemedik. Zaten, hiç kimsenin ondan daha ileri gitmesi mümkün de değildir. Müslümanların bu felsefî sistemi, faziletin hangi basamağında durduğumuzu öğrenmek üzere kendimize ve başkalarına tatbik edebileceğimiz yararlı bir ölçüdür.”

Ve itiraz kabul etmez bir kesinlikle İslâm’ın şümulünü anlatır:

“Çılgınlıktır, herkesin her hususta
Kendi özel görüşünü övmesi.
Madem ki İslâm, Allah’a teslim olmak mânâsınadır:
Öyle ise hepimiz İslâm’da yaşayıp ölmekteyiz!”

Bu kesin teslimiyet, Goethe’yi en çok cezbeden noktadır. İslâm fikriyatında önemli gördüğü hususları sayarken, Şair en başta, “Allah’ın bilinmesi mümkün olmayan iradesine karşı kayıtsız şartsız teslimiyet” unsurunu zikreder ve der ki:

“İslâm, yaşama uygun düşen bir şiiriyete yer verir. Allah’ın birliği, iradesine teslimiyet, peygamberin aracılığı, bütün bunlar inancımıza, tasavvurlarımıza uygun gelir.”

Allah’ın birliği hususunda Goethe’den doğrudan doğruya İslâmî bir taviz vermezlik müşahede edilir:

“Bir olan Allah’a iman, daima ruh yükseltici etki gösterir. Zira, bu inanç insana, kendi iç âleminin vahdetini hatırlatır.”

Ve İslâm’ın esası olan vahdaniyete atfen Şair, Hz. İsa’yı da tam İslâmî düşünce tarzı ile töhmetten kurtarır:

“İsa temiz duygu ile düşünürdü
Sadece tek Allah’ı sakinlikle;
Onu (İsa’yı) Tanrı yapanlar
Mukaddes niyetini rencide etti.

Ve böylece hak olduğu görülür
Muhammed’in başardığı;
Yalnız vahdet mefhumu ile o
Bütün âleme galip geldi.”

Bu teslimiyet inancı dev Şairi, gözümüzü yaşartan, âsil bir tevazuya, tertemiz bir imana götürür:

“Kur’an’ın ezelden olup olmaması diye
Bir şüphe beni uğraştırmaz!
Kitapların kitabı olduğuna iman ederim.
Müslüman olarak bana farz olduğu gibi!”

Kur’an-ı Kerîm, Şair’in yol göstericisidir:

“Dalâlet beni şaşırtmak ister;
Ancak sen şüphelerimi dağıtmasını bilirsin.
Amellerimde, şiirlerimde,
Sen yoluma istikamet verirsin.”

Goethe’nin sevdiği gelini hastalandığında Şair, bir doktor dostuna yazdığı mektupta, ümitsizliğe kapılmadığının sebebini açıklar:

“Başka bir diyeceğim yok. Bu mes’eledeki dayanağım, yine de İslam’dır.”

1831 yılında kendisinden teselli isteyen bir kadına Goethe der ki:

“Bu hususta kimse başkasına nasihat veremez. Herkes, ne yapacağını bizzat kendisi tayin eder. Maamafih kendimize ne türlü cesaret vermeğe çalışırsak çalışalım: Biz hepimiz İslam’da yaşıyoruz.”

Bu ve benzeri sözlerden anlaşılıyor ki, Goethe İslâm’ın esası olan “Allah’a teslimiyet” kaidesini bizzat yaşayarak, hayatında ve eserlerinde canlandırarak değerlendirmiştir.

Yukarıdan beri getirdiğimiz misalleri okuyanlar, zannımca, Goethe’nin en azından fikren Müslüman olduğu kanaatına varmaktan kendilerini alamazlar. Fakat bunlardan başka, bu büyük Alman Şairi’nin, hakikaten, fiilen ihtida etmiş (Müslüman olmuş) olabileceğine delâlet eden kuvvetli alâmetler de mevcuttur. Şöyle ki: Napolyon’a karşı ittifak kurmuş devletlerden olan Rusya’nın ordusuna mensup bir Müslüman Başkırt taburu, 1816 yılında uzunca bir müddet Weimar şehrinde kalır. Şair’in günlük hatıra defterinden anlaşıldığı üzere, İslâm asker ve zabitleri Goethe’ye büyük izzet ve ihtiramda bulunurlar, özel iltifat gösterirler. Şair’in evinden Müslüman misafirler esik olmaz. Nihayet Goethe, Başkırt Müslümanlarının İmamı ile görüşür ve bir gün Weimar Protestan Lisesi’nin salonunda kılınan toplu namaza katılır.

Şairimizin sözü geçen İslâm din adamı huzurunda şehadet kelimesi getirip getirmediğini kesinlikle bilmiyoruz. Ancak, unutmayalım ki, yukarıdaki şaşırtıcı bilgileri gün ışığına çıkaran Müslüman olmayan âlimlerdir. Goethe’nin etrafında toplanan bilgi mecmuu içerisinde bu son gerçeği, yani fiilen Müslüman oluşunu ortaya atarlar mı? Bilmem, bu kadar feragat ve âlicenaplık beklemek fazla değil mi? Onun için bu husustaki araştırmayı, Müslüman olan Germanistlerden beklememiz daha doğru olur.

Ancak, ortada Goethe’nin kendi sözü vardır. Weimar’daki hâdiselerden az sonra te’lif edilen meşhur “Batı-Doğu Divanı”nın çıkacağını müjdeleyen ilânda Şair, herkesi hayrete düşüren bir ifade kullanarak “bizzat kendisinin de Müslüman olduğu hususundaki şüpheyi reddetmediğini” açıklar.

Sanırım ki, büyük Alman Şair ve mütefekkirinin İslâm’la ilişiğinin, bizzat ihtida hâdisesine kadar varmış olabileceği merkezindeki düşüncemiz, yukarıda arzedilenler karşısında, herhalde dayanıksız bulunmaz. Fakat kesinlikle şunu söyleyebiliriz ki, İslâm dini, medeniyeti, ahlâkı, Goethe’nin hayatı boyunca son derece önemli etki göstermiş, eserlerine ruh vermiş ve Şair’i en azından fikren Müslüman olarak davranmağa ve hareket etmeğe sevketmiştir.

Geçenlerde bu mes’eleyi konuştuğum bir Türk gazetecisi bana şu soruyu sordu:

“Farzedelim ki, Goethe’nin Müslüman olduğu kesinlikle anlaşılır. Bu anlayış Goethe’yi değerlendirmemizde bir değişiklik yapacak mıdır?”

Bu soruya şöyle cevap verdim: “Goethe, şahsı hakkında anlaşılanların aynı olarak daima o bildiğimiz Goethe’liğinde kalır. Fakat, böyle bir durumda Alman edebiyatı, dünya edebiyatı hiçbir şey kaybetmeksizin, İslâm edebiyatı bir büyük Şair ve Mütefekkir kazanmış olur.”

Elbette Goethe gibi bir zekâ tarlasının münbit zemininde gelişip boy atan fikir ve düşünceler çok ehemmiyetlidir. Çünkü, Goethe dünyanın takdirini kazanmış bir edebiyat adamı ve zekâ harikasıdır. Time-Life International Dergisi’nin, Batı âleminin hayat ve eserleri bilinen 17 dâhisi üzerinde yaptığı bir zekâ testinde Goethe 210 puanla birinci seçilmiştir.

Almanya’nın en büyük Şairi ve bu ankete göre de Batı’nın en büyük dâhisi Goethe’nin Peygamberimiz hakkındaki şiirlerinden birkaç örnek ve birkaç düşüncesiyle sözü biterelim:

Şiir ve notlarını, Bakara sûresindeki, “Mağrip ve Meşrık Allah’ındır” meâlindeki âyetin ışığında yazan Goethe, “Hz. Muhammed’in Terennümü” adlı şiirinde, “Resûlüllah’ı, küçük bir pınardan fışkıran, sonra ruhani kuvvetler sayesinde bütün ırmakları ve nehirleri kucağına alan, muazzam bir zaferle ulûhiyyet ummanına getiren bir İlâhî akarsuya benzemiştir.”

O’nun dilinde Peygamberimiz şöyle anlatılıyor:

“Sevinç sevinç berrak
Ve yıldız yıldız parlak
Bir dağ pınarı
Üstünde beyaz bulutların
Ve kuytusunda bir yeşil yamacın
Aziz ruhlar sallamış beşiğini
Veda edip çocuk tazeliğiyle bulutlara
Raks eder gibi iner mermer kayalara
Haykırır sevincini semalara
Dağ geçitlerinde
Önüne katar renk renk çakılları
Ve bağrına basar kardeş pınarları
Çiçeklenir ayak bastığı yerler
Ve nefesiyle yeşerir çimenler
Yoldaşı olur şimdi ırmaklar
Ovaları doldurur gümüş ışıklar
Bir ses yükselir pınarlardan

“Kardeş ayırma bizi koynundan,
Bekliyor Yaratan.
Yoksa bizi çölün kumları yutacak
Güneş kanımızı kurutacak
Kardeş,
Dağın ırmaklarını, ovanın ırmaklarını
Hepimizi alıp koynuna
Eriştir bizi yüce Rabbına
Ezelî Deryâ’nın yanına.”
Peki, der, dağ pınarı
Kendinde toplar bütün pınarları
Ve haşmetle kabarır göğsü, kolları
Ülkeler açılır uğradığı yerlerde
Yeni şehirler doğar ayaklarının altında…
Kulelerin alev zirvelerini
Ve haşmetli mermer saraylarını
Bırakıp arkasında
Yürür mukadder yolunda
Dalgalanır başının üstünde binlerce bayrak
İhtişamının şahitleri
Evlâtlarını Rabbine ulaştırarak
Karışır İlâhî ummana coşarak!”

Goethe, hayran, hatta müridi olduğu Hafız’dan naklen şöyle der: “Ne başardımsa Kur’an’a borçluyum.”

Kur’an’ın Almanca tercümelerini beğenmeyen Şair, bunları Kur’an tefsiri olmaya lâyık görmemiş, eksik ve noksan bulmuştur. Kur’an’dan önce Arap edebiyatının şaheserleri olan “Muallâkat-ı Seb’a” adıyla Kâbe’nin duvarlarına asılan şiirleri inceleyip Almanca’ya çevirmiştir. Onları Kur’an üslûbu ve edebiyatıyla karşılaştırdıktan sonra şöyle demiştir:

“Kur’an’ın üslûbu, muhtevasına ve gayesine uygun bir şekilde, kat’i, yüce, haşyet verici ve hakikaten muhteşemdir!”

Batı-Doğu Divanı’nda da Kur’an hakkında şöyle der:

“Kur’an’ın içinde pek çok tekrarlar vardır. Onu okuduğumuz zaman, bu tekrarlar bizi usandıracak sanılıyor. Fakat biraz sonra bu kitap bizi kendisine çekiyor. Bizi hayranlığa ve sonunda büyük saygıya götürür. Bu kitap bir millet için gönderilmiş olmakla birlikte son derece pratik olduğundan ebediyyen te’sirini kaybetmiyecek ve diğer milletleri etrafına toplayacaktır.”

Kur’an hakkındaki bu tasdik ve takdirinin bir fiilî ifadesi olarak, her yıl, Kur’ân-ı Kerim’in indirilmeye başlandığı Kadir gecesini ihyâ ettiğini 70 yaşındayken açıkladı.

Goethe’nin Peygamberimiz (sav) hakkındaki tesbiti de imanının bir güzel isbatıdır. Hz. İsa’yı da, Hz. Muhammed’i de birer peygamber olarak kabul eder. Bu yüzden de Peygamberimizi kabul etmeyen, Hz. İsa’yı da Allah’ın oğlu sayan İlâhiyatçılarla münakaşalar eder. Lavater adlı İlâhiyatçı arkadaşıyla bu sebepten arası açılmıştı. Daha 23 yaşındayken Peygamberimiz hakkında bir naat yazmış ve Kur’an’dan aldığı ilhamla kahramanı Peygamberimiz olan bir esere başlamış, fakat bitirememişti. Resûlüllah’a hürmet ve muhabbeti çok mükemmeldir. O’nun insanlar üzerindeki te’sirinin emsalsizliğinden ve şahsiyetinin ulaşılmazlığından bahseder.

İskoçyalı düşünür Thomas Carlyle (1795–1881)

1827 tarihinde “Kahramanlar” adlı eseri yazarak Kur’an’ı ve Peygamberimizi takdir eden tarihçi-filozof Thomas Carlyle‘a gönderdiği mektupta: “Biz her millete kendi lisanından bir peygamber gönderdik” meâlindeki âyetten bahsediyor ve “Allah’ın Kur’an’da söylediği haktır” diyordu. Hele Peygamberimiz hakkındaki şu tesbitleri ne kadar isabetlidir:

“Hiç kimse Hz. Muhammed’in prensiplerinden daha ileri bir adım atamaz. Avrupa’ya nasip olan bütün başarılara rağmen, bizim konulmuş olan bütün kanunlarımız, İslâm kültürüne göre eksiktir. Biz Avrupa milletleri medenî imkânlarımıza rağmen Hz. Muhammed’in son basamağına varmış olduğu merdivenin daha ilk basamağındayız. Şüphe yok ki, hiç kimse bu yarışmada O’nu geçemeyecektir.”

Goethe, ihtiyarlık yıllarında ilham kaynağının artık tamamiyle İslâm olduğunu şöyle anlatır:

“İslâm, yaşıma uygun düşen bir şiir ilham ediyor bana: Allah’ın sırrına varılmaz iradesine teslimiyet, dünyanın bir karar üzere durmayan yaşayışı karşısında rindane bir tavır, iki dünya arasında yalpalayan bir sevgi, saflaşan ve bir mecazda ifadesini bulan gerçek. Bir ihtiyara yetmez mi bunlar?”

Goethe son nefesinde de imanını işaret etmekten geri durmamıştır. Bu olayın da içyüzünü öğrenmek oldukça ilgi çekicidir: “Geçen sene F. Almanya’da Rias Radyosu’nda Goethe’nin ölümününü anlatan Leo Kettler demişti ki: ‘Goethe ölüm saatinde şehadet parmağıyla göğsüne devamlı (W) harfini yazıyordu. Bu işaretle belki imzasını atmaktaydı.’

Muhafazakâr Hıristiyanların haç işareti ettiklerini bildiğimizden bu tahmini bizi tatmin etmedi ve dikkatimizi çekti. Akla uygun, kuvvetli bir ihtimaldir ki, Goethe Lâtin harfi (W)’yi değil, İslâm alfabesiyle Allah lâfzını yazmıştır ve bu gerçek Arapça bilmeyen şahıslar tarafından yanlış anlaşılmıştır. Arapça bilen birçok Müslümanla beraber Berlin Hürr Üniversitesi’nin İslâmiyet ve İlâhiyat Enstitüsü’nde Ord. Prof. Dr. Fritzs Steppat da bu işaretin öyle mânâsız W harfini değil, Allah kelâmını ifade ettiğini makul görüyorlar.

Doğu uygarlığı ile ilgilenen bir tarihçi olan Josef von Hammer’in Kuran çevirisini sürekli olarak okuyan Johann Wolfgang von Goethe (1749 – 1832), Almanya’da İslamiyet’e pozitif yaklaşan ilk edebiyatçı olmuştur.

Avusturyalı tarihçi Joseph von Hammer-Purgstall (1774 – 1856)

Çünkü Merhum imanını zaten açıklamıştır. Divan’ında şöyle cesurane bir sözü vardır: “Bu eserin Yazarı Müslüman olduğunu reddetmez.” Bazı muhalifleri Goethe’nin Müslüman olduğunu iddia etmekle onu zor duruma düşürüp itibarını sarsacaklarını sanmışlardı. Merhum da bu iddiayı kabul etti.”

Başta da belirttiğimiz üzere Goethe’nin Avrupa’da ve bilhassa da Almanya’da ve Almanca konuşulan ülkelerde İslâm konusundaki te’siri çok büyük olmuştur. Çünkü ilk kabullenen bir bakıştır. Ve inşaallah o imanla ölmüştür. Avusturyalı büyük bir Antropoloji Âlimi olan Prof. Dr. Ömer R.B. Ehrenfels, bu te’sirin canlı bir örneğidir. Berlin’de Moslemische Revue adlı mecmuanın da kurucusu tanınmış bir âlim ve yazar olan Dr. Hamid Marcus da, Goethe’nin islâm hakkındaki yazılarından etkilenmişti. Ve daha niceleri. Alman misyoneri, diplomatı ve ilim adamı olan Muhammed Emin Hobohn da, Goethe’den te’sir kapmış, müslüman olmuştur.

(Vehbî Vakkasoğlu, 2007)

Goethe’ye Ait Bazı Cümleler:

“Kur’an-ı Kerim’de Musa’nın dua ettiği gibi dua etmek istiyorum, “Ya Rabbim, benim dar olan göğsümü genişlet”.

“Nefsini bilen, Rabbini bilir”

“Kıyamet günü Sur’a üflenince, Dünya hayatı hepten bitince, Hesap vermekle mükellefiz, Ağzımızdan çıkan her faydasız söze.”

“Allah Kur’an-ı Kerim’inde “Biz, her ümmete kendi dilinde bir peygamber gönderdik” buyurmaktadır.”

“Aşikâr ol sevgili, göster kuluna zatını, Rabbim sensin Allah’ım! Her şeyi gözeten sen. Güneşi, ayı ve yıldızları, Yeri, göğü ve beni yaratan sen.”

“Şahsımda meydana gelen değişiklikler benim için memnuniyete verici olduğu kadar, aynı zamanda beni tedirginde etmekte. İç dünyamda neşet eden his, İslam’ın kalbimde ağır basmasını istiyor ve ruhumda var olan, bir olan ezeli ve ebedi hakikate beni ulaştıracağına inanıyorum. Aslında ben hiç kimseyle önemli meseleler üzerinde konuşamıyorum. Çükü benim hazırlık safhasındaki görüşlerimi kimse bilmiyor ve anlamıyor.”

“Çok kısa bir süre önce İslam peygamberinin hayatını büyük bir ilgiyle okuyup, tahsil ettikten sonra gördüm ki O, asla yalancı bir peygamber değildir.”

“Ben burada öyle bir hikmetten söz etmek istiyorum ki, Peygamberin (Hz. Muhammed) konuşulmasına dahi izin verilmediği günümüzde güzel bir olay oldu. Birkaç yıl önce kim diyebilirdi ki bizim Protestan Lisesi’nin salonunda Müslümanlar topluca namaz kılacaklar ve Kur’an-ı Kerim’den sureler okuyacaklar, hem de biz Müslüman Türklerin namazına iştirak edeceğiz, onların mollalarıyla görüşüp reislerini de tiyatroya davet edeceğiz.”

“Doğuda Allah’ındır. Batı da Allah’ındır. Kuzey ve Güney sahası. Sulh içindedir onun kudretiyle. O tek Adil olan. Hak olanı istiyor herkes için. O’nun yüz isminden biri de “El-Adl”. Bu yüce isim çok yüceltilsin. Âmin.”

“İsa bütün saflığıyla duruyor. Kâinat’ın ilahı bir tek diyordu; Onu ilahlaştıran her kişi. En kutlu hislerini yaralıyordu.

Gerçek aydınlanmalı artık. Muhammed’in başardığı gibi; Yalnız bir tek Allah diyerek. O, dünyayı fethetti.”

“Siz, benim Hıristiyanlık telakkimin ne olduğunu belki bilirsiniz, belki de bilmezsiniz. Günümüzde İsa Peygamberin istediği manada Hıristiyan kimdir acaba? Belki de sadece ben; her ne kadar sizler beni, bir dinsiz kabul etseniz de.”

“Yalancı papazlar! Siz, benim sizlere karşı çıkmamı kabul etmezsiniz değil mi?”

“Benim gibi sizlerde elli yıldır kilise tarihini incelemiş kimseler olarak, her şeyin birbirine nasıl bağlı bulunduğunu anlayamadınız. Buna mukabil, Müslümanların hangi desturlarla eğitime başladıkları çok ilginçtir. Dinde temel olarak insanın başına Allah’ın takdir etmediği hiçbir şey gelmez. Böylece Müslümanlar ömürleri boyunca içleri rahat ve huzura kavuşmuş oluyorlar ve başka bir şeylere de ihtiyaçları kalmıyor. Gördüğünüz gibi, Müslümanlığın hiçbir eksiği yoktur ve ondan daha ileri değiliz, hiç kimse de daha ileriye gidemeyecektir.”

“İslam dinine göre İsa gelmiş geçmiş peygamberlerden bir peygamber ve insandır, tıpkı Âdem, Musa, Davud ve Muhammed gibi. Hıristiyanların iddia ettikleri gibi İsa Tanrı değil, Allah’ın kulu ve peygamberdir.”

(Acılar İçinde Başarıyı Yakalayanlar, Ömer Faruk Reca)