İngiltere Şeyhülislamı Abdullah Quilliam
Yaklaşık yirmi sene önce elime “Dîn-i İslâm” isminde Osmanlıca bir kitap geçti. Merak edip okudum ve onu lâtin harflerine aktardım. Bazı yazılarımda da ondan iktibaslar yaptım. Bu kitap, 1856’da İngiltere’nin Liverpol şehrinde doğmuş olan William Henry Quilliam’ın idi. Kitapta Quilliam Müslüman olduktan sonra İstanbul’a geldiğini ve Müslümanların Halifesi, Sultan 2. Abdülhamid’i ziyaret ettiğini yazıyordu. Ertuğrul Düzdağ bana arşivinden William’ın hakkında araştırma yaptığım günlerde onun İstanbul’a geldiğinde çekilen ve dergilerde çıkan bir fotoğrafının fotokopisini de vermişti. Abdullah William Quilliam’ın akıbeti ne olmuştu, bunu çok merak ediyordum. Dokuz sene önce İngiltere’ye gittiğimde arkadaşlarımdan onun hakkında bilgi istedim; fakat tatmin edici bilgilere ulaşamadım. Son İngiltere seyahatimde ise önce İngiliz mühtediye Betûl (Batool Al Toma) Hanımefendi’den bazı bilgiler aldım; sonra da Liverpol’daki araştırma merkezine gittim.

William, saat imalatçısı bir babanın ve ev hanımı bir annenin evlâdı idi. Dedesi John Quilliam deniz kuvvetlerinde tanınmış bir kaptandı. Köklü bir aileden gelen Henry daha küçük yaşlarda güzel konuşması ve zeki tavırlarıyla dikkat çekmeye başlamış. Öğretmenlerinin tavsiyesi üzerine hukuk okumuş. 1882’de Cezayir ve Fas’a yaptığı bir iş seyahati Henry’e Müslümanların hayat tarzlarını tanıma fırsatını verecekti. Bu seyahatinde Henry, Müslümanların hiç de kendine anlatıldığı gibi vahşi, medeniyetten uzak, ilkel insanlar olmadığını gördü. Aksine Müslümanlar kendini medenî gören birçok Avrupalı’dan çok daha ufku geniş ve engin bir kalb kültürüne ve mânevî iklime sahiplerdi.
Bu seyahat esnasında gördükleri, yaşadıkları, Henry’nin dünyaya bakışını değiştirdi. 1887’de William Henry Müslümanlığı seçti. Daha 31 yaşındaydı, İslâm ve Müslümanlık için yapmayı plânladığı çok şey vardı. 1889’a kadar seyahat için gittiği bu coğrafyada kaldı ve İslâm hakkındaki bilgisini geliştirdi. Arapça öğrenmiş ve İslâm’ın temel prensiplerini akademik seviyede anlatabilecek kadar derin bir müktesebâta ulaşmıştı. Artık hayatında tek istediği şey, kendi memleketindeki insanlara da tecrübesini aktarmak ve karanlıktaki ruhlara aydınlığa giden yegâne yolu gösterebilmekti.
1889’da doğduğu topraklara, döndü ve yaptığı ilk iş evini İslâmî bir merkez ve mescit hâline getirmek oldu. Annesine ve oğluna İslâmiyet’i anlattı. Annesi 63 yaşında Müslümanlığı kabul etti. Arkasından doktor olan oğlu da Müslüman oldu. 1890 yılında bir arkadaşı, Müslümanların başı ve aynı zamanda Osmanlı Sultanı olan Sultan 2. Abdülhamid’i ziyaret etmesini söyledi. 1890 yılının sonbaharında İstanbul’da 2. Abdülhamid Han ile görüştü. Sultan, İngiltere’den gelen bu değerli insanı hürmet ve ihtimamla karşıladı. Bir devlet reisi gibi ağırladı. Bir hafta misafir etti ve saltanat kayığı ile İstanbul’u gezdirdi. Gideceği vakit kendisine hediye ve ulufelerle birlikte bir padişah fermanı verdi. Bu fermanda Padişah ve Halife-i Rûy-i Zemin 2. Abdülhamid Han; William Henry Quilliam’ın Britanya’nın Şehülislâmı vazifesine getirildiğini ve isminin de bundan sonra Abdullah Quilliam olduğunu ifade etmiştir. William Henry bu onurlu vazifeyi kabul etti.
O günden sonra Devlet-i Âliye’nin bir memuru olduğunu göstermesi açısından kafasından Osmanlı fesini hiç çıkarmadı. Osmanlı memurlarının giydiği esvabı giyerek İngiltere’de dolaştı. Zîrâ o artık Devlet-i Âliye’nin ve Halife-i İslâm’ın bir memuru idi. Quilliam hayatını, İslâm’ı İngiltere’de anlatmaya adamıştır. Önce işe çevresinden başladı. Mescit hâline getirdiği evini daha sonraki yıllarda bir vakfa dönüştürdü ve bu vakıf üzerinden İngiltere’nin çeşitli yerlerinde mescit ve camiler açmaya başladı. Önceleri çok mütevazı gayretler ile başlayan bu hizmet, çok çabuk netice vermeye başladı. Her geçen gün Müslüman olan İngilizlerin sayısı arttı. Durumdan rahatsız olan bir kısım medya William Henry Quilliam’i, Osmanlı casusluğu ve döneklikle suçladı. William Henry vesilesiyle Müslüman olanlara o yıllarda medyanın alay maksatlı verdiği bir isim vardı: “Turn to Turk.” (Türk oldu, Türk’e döndü) Bu alaycı ifade daha sonraları Müslüman olan İngilizler tarafından benimsendi. Bugün Müslüman olan 15.000 civarındaki İngiliz artık kendilerine “Turn to Turk” denmesinden hoşlanır ve kendilerini ifade ederken bu kelimeyi özellikle kullanır.

William Henry 1932 yılında vefat ettiğinde geride hidayetine vesile olduğu 600’ü aşkın Müslüman İngiliz bırakmıştır. Bugün İngiltere’deki Müslüman İngilizler vefa borçlu oldukları Abdullah Quilliam’ı her yıl düzenledikleri bir anma gecesiyle yâd ederler. Anma gecesine katılan erkeklere girişte Osmanlı fesi dağıtılır. Zîrâ Abdullah Quilliam hayatı boyunca bu fesi çıkarmamıştır.
Bu seneki anma günlerinde bir sürpriz yaşandı. Abdullah Quilliam’ın torunu olan hanımefendi dedesinin yaptığı işleri dinledikten sonra, Türk olan eşinin de kendisinde bıraktığı olumlu intibalar neticesinde İslâmiyet’i seçti. Her hâlde vefatının 74. yılında Abdullah Quilliam’a bundan daha güzel bir hediye takdim edilemezdi.
Liverpol’daki araştırma merkezinde Akbar Ali ve diğer vazifelilerle görüştük. Akbar Ali’nin anlattığına göre; Abdullah Quilliam’ın vakfettiği bina, daha sonra belediyenin eline geçmiş. Uzun seneler evlendirme dairesi olarak kullanılmış. Mescit kısmını arşiv odası yapmışlar. Akbar Ali’nin kızının nikâhı da orada kıyılmış. Akbar Ali, kızının nikâh merasiminde yaşadıklarını şöyle anlattı: “Camiye git ve belgeleri getir, dediklerinde şaşırmıştım. Ama niçin arşiv odasına câmi dediklerini o zaman bilmiyordum. Sonradan buranın Abdullah Quilliam’ın İslâmiyet’i yaymak için aldığı binanın namaz kılınan bölümü olduğunu anladım. O, buradaki saldırılardan sonra Türkiye’ye gidince, bina belediyeye intikal etmiş. Şimdi bu binayı belediye bize 125 seneliğine ücretsiz olarak verdi. Yalnız şart olarak hemen restore etmemizi istiyor. BBC ile ortaklaşa, Abdullah Quilliam ve bu binayı tanıtıcı bir program yaptık. Torunu da konuştu.”
Akbar Ali bize BBC ile yaptıkları programı videodan seyrettirdi. Binadaki ay yıldızlar hâlâ duruyor. Binanın câmi kısmında bir org vardı. Bunun sebebini Akbar Ali şöyle açıkladı: “Abdullah Quilliam zâten şairdi. Yeni Müslüman olan, kiliseler de müziğe alışkın İngilizlere, org ile güzel İlâhî ve na’tlar söylüyor ve onların câmiyi yadırgamamalarını istiyordu.” Akbar Ali 1908’de dört yüz kişinin yumurtalar atarak camiye saldırmasında gazetelerin rolünün büyük olduğunu belirtiyor.
Benden Quilliam’ın “Dîn-i İslâm” kitabını ve İstanbul’daki dergilerde çıkan fotoğraflarını istediler. Onlar, bir Türk’ün Abdullah Quilliam üzerine doktora çalışması yapıp hem İngiltere, hem de Türkiye dönemlerini iyice ortaya çıkarmasını arzuluyorlar.
(Safvet Senih, Sızıntı, 2007)
Tek Gözlü İnsan Avcısı
Cesur Bir Dahi
Bazı insanların varlıkları, insanların tanrının bir yansıması, bir parçası olduğu inancını kanıtlıyor sanki. Onlarda tanrıdan bir şeyler var. Bunu görüyor, seziyor, anlıyorsunuz. Ve, Steve Jobs gibi insanlar öldüğünde, onların geldikleri yere, parçası oldukları bütüne döndüklerini düşünüyorsunuz.
Apple Bilgisayarın Kurucusu Steve Jobs
Jobs, bütün insanlığı, tanrının bütün parçalarını, hepsi farklı olan ama aynı zamanda bu farklılığa rağmen çok da benzeşen bütün insanları, birbirinden haberdar olan büyük bir aile haline getiren dâhilerden biri.
O ve onun gibiler, bütün düşmanlıklarımıza, parçalanmışlıklarımıza, ayrışmalarımıza, değişik kimlikler taşımamıza rağmen bize altı milyarlık bir aile olduğumuzu hatırlatıyorlar, hepimiz birbirimizi tanıyoruz, birbirimizi görüyoruz, birbirimizi öğreniyor, farklılığımız kadar benzerliğimiz olduğunu kavrıyoruz. Onun neler icat ettiğini artık bütün dünya biliyor.
İnsanın cennetten kovulmasına yol açan o ısırılmış elma, insanın cenneti yeryüzünde bulabilmesi için atacağı adımların en önemlilerinden biri oldu.
İnsanlığın o müthiş mükemmelleşme macerasının en önemli merhalelerinden birini onun elmasıyla geçtik. Yeryüzünde, kendi kendini değiştirebilen, geliştirebilen tek canlı türü olduğumuzu bir daha onun sayesinde anladık.
Bir köpekbalığına iki yüz elli milyon yıldır hiç değişmeyen mükemmeliyetini veren tanrı, insanı eksikliğiyle köpekbalığından daha üstün kılarak, ona kendi başına mükemmelleşebilme gücünü bağışladı.
O gücümüzü biz Steve Jobs gibi insanlar sayesinde kullanabiliyoruz. Öldüğünü duyduğumda onun o unutulmaz Stanford konuşmasını bir daha okudum.
“Size üç hikâye anlatacağım” diyen konuşmasını. Talihsizlikler ve başarısızlıklarla dolu bir hayatın nasıl müthiş bir talihe ve başarıya dönüşebileceğini büyük bir zekâyla anlatıyordu.

Doğuşuyla başlıyordu talihsizliği.
İstenmeyen bir çocuktu o.
Annesinin yanında büyümedi.
Başka bir ailesi oldu.
Sonra o yeni ailesine yük olmamak için üniversiteyi bıraktı.
Ve, herhalde görülebilecek en zarif meydan okuyuşlardan biri olarak Stanford Üniversitesi’nin mezuniyet töreninde üniversiteyi terk etmenin ne kadar akıllıca bir hareket olduğunu anlattı.
Okulu bıraktığı için “mecburi dersleri” okumak zorunda kalmamıştı ama bıraktığı okulu da terk etmemiş ve sadece canının çektiği dersleri izlemişti.
Odası olmadığı için yerlerde yatarak, boş Coca-Cola şişeleri satarak, haftada bir kere yedi kilometre ötedeki kiliseye doğru dürüst bir yemek yemeye giderek.
İzlediği derslerden biri kaligrafi dersiydi.
Bugün kullanılan bilgisayarlardaki yazı karakterlerini o derste öğrendiklerine borçlu olduğunu anlatmıştı konuşmasında.
Genç mezunlara içlerinden geleni yapmalarını öğütlerken, yaptıklarının ne kadar önemli olduğunu ancak onları yaptıktan sonra anlayabileceklerini söylemişti.
Kaligrafi dersi alırken bunun hem kendisi, hem de insanlık için ne kadar önemli olduğunu bilmiyordu, o dersi almak gelmişti içinden ama yıllar sonra dönüp baktığında tercihinin önemini görüyordu. Okulu terk etmiş başarısız bir öğrenciydi ve en büyük başarılarından birini bu başarısızlığa borçluydu.
Sonra kendi kurduğu şirketten kovulmuştu. Anlattığına göre çok acı çekmiş, başarısızlığı iliklerine kadar hissetmiş ama vazgeçmeyip yeni bir şirket kurmuş, bilgisayar animasyonunu geliştirmiş ve yeniden Apple şirketine döndüğünde, daha sonra kurduğu şirkette geliştirdiği teknolojiler sayesinde büyük buluşlar gerçekleştirebilmişti. Başarısızlıktan büyük bir başarı çıkarmıştı.
Konuşmasının sonunda, aslında çok yakınında olan ölümden söz etmişti, “her sabah kalktığımda bugün son günüm olsa şimdi yaptığımı mı yapardım” diye sorduğunu ve insanın hayatı nasıl yaşaması gerektiğini bu sorunun cevabının belirlediğini söylemişti.
Konuşmasının sonunda gençlere öğüdü bir dergide okuduğu dört kelimeydi.
“Aç kalın, aptal kalın.”
Aç ve aptal kalmayı göze aldığında, çok başarılı ve çok akıllı olabiliyordun, sır göze alabilmekte yatıyordu.
Bilgisayarda görselliği ve fareyi ilk kullanan Jobs idi.
Jobs konuşmasında söylemiyordu ama onun hayatına baktığınızda görüyordunuz ki sadece “yapabilecek olanlar” göze alıyordu, yapamayacak olanlar “göze almamak” gerektiğini öğütlüyorlardı. Tek başına insanlığı daha mükemmel yapabilen biri ayrıldı dünyadan. Parçası olduğu bütüne, arkasında asla unutulmayacak izler ve ısırılmış bir elma bırakarak geri döndü.
(Ahmet Altan, Ekim 2011)
Vejetaryen olan Jobs 2004 yılanda nadir bir pankreas kanserine yakalanmıştı.
Dünya dahisi olarak görülen Steve Jobs insanlığa çok şeyler kazandırdı.
Şimdi ise kendisi için kazandıklarıyla baş başa.
Muhammed Esed Meali ve Yanlışlar
Soru: “Ben yıllar evvel Yeni Şafak gazetesinin dağıtmış olduğu Muhammed Esed mealini aldım. Sonra duydum ki bir kaç yerde ehli sünnet dışı söylemler var. Mucizenin inkarı gibi. Birkaç arkadaşla meseleyi tartıştık. Bir kısmı Esed’in önemli bir şahsiyet olduğunu söyledi. Bu konu hakkında bizi bilgilendirirseniz seviniriz.”
Cevap:
İtikadî noktada arızaları olan bir kimsenin bir yandan da önemli olarak nitelendirilmesi, neyi öne aldığımız ve önemsediğimiz sorusunu cevaplandırış tarzımıza göre değişecektir. Neye nasıl inanmamız gerektiği meselesinin önemini büyük ölçüde yitirdiği günümüzde başka hususların öncelenmesine şaşırmamalı.
Muhammed Esed’in kaleme almış olduğu, dilimize Kur’an Mesajı adıyla çevrilmiş olan mealde Ehl-i Sünnet’e aykırı yerler olduğu, gerçeği yansıtan bir tesbittir. Esed’in, mealinde Ehl-i Sünnet’i bid’at fırkalardan ayıran nesh, şefaat, kabir azabı gibi hususlarda, hatta bid’at fırkaların dahi kabul ettiği nüzul-i İsa (a.s), cehennem hayatının ebedîliği gibi hususlara muhalif yorumlar ileri sürüp savunduğu bilinen bir husus.

Bu söylediğim hususlarla ilgili olarak şu ayetlere düştüğü notlara bakılabilir:
Kâfirler için cehennem azabının ebedî olmadığına dair: 78/en-Nebe’, 23′e ve 40/el-Mü’min, 12′ye düştüğü notlar.
Şefaat inancı konusunda: 10/Yunus, 3′e düştüğü not.
Hz. İsa (a.s)’ın göğe kaldırılışı ve yeryüzüne tekrar gelişi konusundaki İslam inancına aykırı yorumları için: 4/en-Nisa, 158′e ve 43/ez-Zuhruf, 61′e düştüğü notlara bakılabilir. Bu konuda kabir azabıyla ilgili ayetleri de inkâr doğrultusunda meallendirdiği görülen Esed, zaman zaman yaptığı bir şeyi burada da yapar ve 71/Nûh, 25. ayetinde kabir azabına hiç değinmez ve bu tavrını da ez-Zemahşerî’yle refere eder. Ancak ez-Zemahşerî, o yorumla birlikte kabir azabını da gündeme getirmiş ve ayetin ona da delalet edebileceğini belirtmiştir.1 Esed’in burada ez-Zemahşerî’nin bu görüşüne hiç değinmemesi dikkat çekicidir.
Modern zamanların en büyük fitnelerinden olan “Ehl-i Kitab’ın, Kur’an-ı Kerim’e ve Efendimiz (s.a.v)’e iman etmeden kurtuluşu elde edip cennete gideceği” inancını savunması da Esed’in üzerinde yürüdüğü çizginin mahiyeti konusunda yeterince açıklayıcıdır.
Esed’in, cinlerin ontolojik varlığıyla ilgili söyledikleri de dikkat çekicidir. Mealin sonuna koyduğu ek’lerden birisini bu konuya tahsis ettiği malum. Orada söyledikleri dikkatli bir gözle tetkik edildiğinde Esed’in cinlerin varlığı konusunda çok da rahat olmadığı, muğlak birtakım ifadelerle meseleyi muallakta bırakmayı tercih ettiği görülmektedir. Bu konudaki bir yorumu için 6/En’am, 128′e düştüğü nota da bakılabilir.
Okuyucu sorusunda da belirtiliği gibi Esed’in bir diğer farklı yanı da Efendimiz (s.a.v)’e verilen mucizeleri inkârıdır. Örnek olarak 17/el-İsrâ, 59. ve 93. ayetlerine düştüğü notlara bakılabilir.
Burada kısaca ifade etmeye çalıştığım hususlar Esed’in “Ehl-i Sünnet çizgiye riayet” gibi bir hassasiyet taşımadığını, hatta yer yer hiçbir İslam fırkasının söylemediği şeyleri ortaya atıp savunduğunu göstermek için yeterli olsa gerektir.
(Dr. Ebubekir Sifil, Mayıs 2011)
***
Sonuç olarak, merhum M. Esed, bu eserini islami tefsir kaynaklarına baş vurarak dikkatli ve uzun bir çalışma neticesinde hazırlamıştır. Arapçaya ve İslami literatüre vukufu oldukça iyidir. Kur’an’ın anlaşılması konusunda tutarlı görüşleri vardır. Genel olarak klasik tefsir kaynaklarını göz önünde bulundurmak, onlara saygı göstermekle beraber, kendisine mahsus bir üslubu, belirli bir metodu ve prensipleri de vardır. Açıklamalarını yaparken herhangi bir mezhep sistemine dahil olmaksızın müstakil olarak tefsir etmiştir. Üslubu, okuyucunun zihnini biraz yorsa da, muhtevası dolgun olduğundan, kültürlü kesimin çoğuna cazip gelmektedir. Fakat birçok mucizeyi ve bazı hükümleri rasyonalist bir tutumla tevil etmesini kabul etmek mümkün değildir. Bilakis ciddi bir hata teşkil eden ve bütün Sünni tefsirlere aykırı olan bu tevillerini açıkça reddetmek gerekir. Cenab-ı Allah’tan , Kur’anın anlaşılması hususundaki sa’yini meşkur kılıp hatalarından dolayı taksiratını affetmesini ve bizleri her türlü yanlıştan, özellikle Kitabını hatalı yorumlamaktan korumasını niyaz ederiz.
(Prof. Dr. Suat Yıldırım, 2010)
***
Asıl adı Leopolde Weiss olan Avusturyalı bir Yahudi ailenin çocuğu Muhammed Esed, İslami kesimin kimi kesimleri tarafından İslam’ı sonradan seçmiş olması nedeniyle önemsenirken, kimi kesimler de onun Kur’an mealinin Yahudilik etkisine sahip olduğunu söylemektedir. Muhammed Esed, sonradan İslam’ı seçen bir çok insandan farklı olarak hem İslami sofizmi benimsedi hem de İslami literatüre katkıda bulundu.

Esed, Yahudi iken İsrail’in kuruluşuna karşı çıkıyordu. Bunun nedeni İsrail’in Doğuyu Batılılaştıracağı, Avrupa kültürünü doğuya taşıyacağı fikriydi. Esed, böyle bir değişime karşı çıkıyordu.
Daha sonra Müslüman olan Esed, İbranice ve Arami dilini daha 14 yaşındayken biliyordu. Bu kendisine büyük bir avantaj sağlıyordu. Haham bir dedenin torunu olan Esed, gazetecilik yaptı. Ünlü Siyonist Weizmann ile Kudüs’te tanıştı. Şam’dan Afganistan’a, Beyrut’tan İstanbul’a hemen tüm İslam coğrafyasını dolaştı. Müslüman olup Arabistan’a yerleşti. Pakistan Dışişleri Bakanlığı’nda uzun süre çalıştı. Annesi ve babası Nazi toplama kamplarında ölen Esed, ünlü bir İslam teorisyeni oldu.
İslami görüşleri eleştirildi
Esed Müslüman olduktan sonra yazdığı ve Ahmet Ertürk tarafından Türkçe’ye çevrilen eserinde İslami kesimde eleştirilere neden olan bazı görüşler savundu. Bir toplumda kadınların çoğunluğunun başı açıksa örtünmenin farz olmadığına ilişkin görüşleri kabul görmedi.
Esed’in bir diğer görüşü ise “dinlerarası diyalog” çalışmalarının felsefi temelini oluşturdu. Bakara 2/62’ye dayanarak yaptığı yoruma göre cennete gitmek için üç şey yeterliydi: “Allah’a iman, Hesap Günü’ne iman ve hayatta doğru ve yararlı işler yapmak”. Bu bakış açısıyla Yahudilik ve Hristiyanlık da aynı felsefe etrafında buluşabilir, cennetin yolunu beraber arayabilirdi. Bugün etkili bir cemaat tarafından savunulan görüş de İslami kesimde çok tartışıldı.
Arabistan’da toplatıldı
Esed’in Kur’an tefsiri fazla serbest yorumlar içerdiği gerekçesiyle eleştirildi. Suudi Arabistan’da ise Rabıta tarafından yasaklandı. Piyasadan toplatıldı.
Esed’in Kur’anı tefsir ederken temel referans kaynağının İncil, Tevrat ve Zebur olması da sık sık eleştirildi. Esed sayesinde Sünni İslam’ın değişik felsefelerle tanışması sağlandı. Esed’in tefsirleri Kabala’dan Hint felsefesine hatta Selefiliğe pek çok etkiyi içinde barındırdı.
Hayatını Müslüman olduktan sonra İslam coğrafyasında geçiren Esed, son yıllarında İspanya’da Granada’ya yerleşti. Bu nedenle hakkında çeşitli spekülasyonlar yapılsa da Esed burada Müslüman Mezarlığı’na gömüldü. Ahmet Ertürk’ün İslami düşünceye kazandırdığı bu eser halen pek çok İslamcı’nın el kitabı olma özelliğini sürdürüyor.
(Barış Terkoğlu, odatv.com, 2010)












