RSS

Kemalist Türkiye’den Faşist İtalya’ya Selam

Tarih: Feb 05 2012

Bu, “Kemalist Türkiye’den faşist İtalya’ya selam”, Cumhuriyet Gazetesi’nin 1932 yılındaki başlığıdır. Selamı götürense, 1930′lı yıllarda İsmet İnönü’yle birlikte CHP’nin en etkin ismi, bugün de CHP’de eleştirilen, teşhisi konup da tedavisi uygulanamayan birçok hastalığın yaratıcısı Recep Peker beyefendidir.

Recep Perker’in en büyük hatası düzenin halkçı niteliğini yok edip bürokrasi diktatörlüğünü kurmasıdır. Hasan Rıza Soyak (Atatürk’ün Özel Kalem Müdürü) anılarında Peker’i, CHP’nin buram buram faşizm kokan tüzüğünü hazırlamakla suçlar. Bu tüzüğü de Recep Peker, “Mussolini İtalya’sını gezip partinin devlete egemenliğine inandıktan sonra yazmıştır.” (Atilla İlhan) Peker’e göre parti müfettişleri valilerin önünde gelir. Mustafa Kemal buna şiddetle karşı çıkmış ve bir süre sonra müfettişlerin valilere emir vermesini bırakın yönetimle ilgili önerilerde bulunmalarını dahi yasaklamıştır. İlk İçişleri Bakanlığı döneminde, 1924-25 yıllarında, Şeyh Sait başkaldırısında Fethi Okyar‘ı yeterince sert davranmamakla suçlayarak istifaya zorlamıştır Peker. Ermenilerin Türkiye’ye geri dönmesini de o engellemiş, azınlıkların el konulan mallarına da ne bir bedel ödetmiş ne de geri alma girişimlerine izin vermiştir.

Atatürk ve Recep Peker

Milli Şef kavramını ilk kullanan Peker 1933 yılında CHP Genel Sekreteri ollarak, “Milli Şef’in hükümlerine candan uyan ve inanan disiplinli bir cemiyet kurmak zorundayız” demiş Milli Şef’i tanımlamıştır da: “Ruhundaki coşku ve sıcaklıkla çevresini ısıtan ve aydınlatan, insanları kendine bağlayan, saptadığı amaca doğru ilerleten kişi. ” Mustafa Kemal Milli Şef etiketine hiç sıcak bakmamış ama ölümünden sonra İnönü o saat benimsemiştir. Recep Peker din düşmanlığı ve aşırı ulusalcılığı da 1942′denden sonra, yeniden İç İşleri Bakanı olduğu dönemde, parti müfettişlerince bütün yurda yaymaya çabalayan kişidir.

Faşizm Binası – İtalya – 1934

Atatürk, Peker’i, 1937 yılında yaptığı yurt gezisinden sonra tasfiye eder. Halkın mutsuzluğunu, perişanlığını görmüş, ekonomik beklentilerin karşılanmadığını, sınıflar arasında ciddi uçurumlara açıldığını fark etmiştir. En çok üzüldüğü CHP’nin halktan kopmuş, bürokratik seçkinci bir yapıya dönüşmüş olmasıdır. Parti kimi yerlerde zengin tüccarların kimi yerlerde de bürokrat yöneticilerin elinde oyuncak olmuştur. Parti yöneticilerinin acımasız, halkı hırpalayan tutumları Atatürk’ü çileden çıkarır. Bu yöneticileri görevlerine atayansa Peker’dir elbet. Ama Recep Peker,1946′da Başbakan bile olmuş yapıcı değil yıkıcı muhalefetin anlamını belleklere kazımayı becermiştir!

Bu gün CHP’nin bırakın iktidar olmayı etkili bir muhalefet yapamamasının en büyük nedenlerinden birini, Recep Peker’in, partinin DNA’sına soktuğu halk devletin hizmetindedir; devlet halkın değil anlayışında aramak gerekir.

(Aziz Üstel, Star, 2012-01-30)

Dansa Susattırılmış Bir Millet

Tarih: Feb 04 2012

1922 yılındayız. İstanbul’un işgal yılları. Beyoğlu’ndaki Union Française Dans Salonu’nda, birazdan Türkiye’deki ilk “Mukavemet Dansı Müsabakası” başlayacak. Jüride ünlü isimler var. Örneğin Tanin Gazetesi’nin başyazarı Hüseyin Cahit (Yalçın), basından bir başka önemli isim Ahmet Emin (Yalman).

Dört keman, saksafon, kontrbas ve akordeondan oluşan orkestra köşesinde yerini almış. Pistteki 25 çift son derece heyecanlı. Kurala göre dans olarak sadece Foxtrott yapılacak. Üst üste iki kez tempo kaçıran çift elenecek. Dam ve kavalye değiştirmek kesinlikle yasak. En dayanıklı çift, bu yarışmayı kazanacak.

Çiftler arasında birbirinden ünlü isimler var. Fenerbahçe’nin ünlü futbolcusu Yedibela Fahri (Ayad), yarışmaya damı Neomi’yle birlikte katılıyor. Lakabı serseriliğinden geliyor diye düşünmeyin. Yedibela Fahri’ye bu lakabı futbol sahalarındaki müthiş hırsı ve mücadele gücü nedeniyle verilmiştir. Saha dışında ise tam bir beyefendidir. Fenerbahçeli maratoncu Dr. Nuri, eşiyle, aynı kulübün şampiyon bisikletçilerinden Arşod nişanlısıyla, boksör Sarango ile Halide Edip’in oğlu Sait de damlarıyla yarışmanın iddialı isimlerinden.

Yarışmayı denetlemekle görevli üç dans ustasından birinin işaretiyle müsabaka başlar. Başlangıçta her şey çok iyi, çiftler uyumludur. Ancak saatler geçtikçe çiftler gücünü, uyumunu ve hızını kaybeder. Pistten ayrılanlar görülür. 14 saat geçtikten sonra geriye pistte terkedilen ayakkabılar ve 4-5 çift kalmıştır. Orkestra elemanları da yorgunluktan zayiat vermiştir. İki kemancı birbiri ardına sırtüstü düşüp bayılır.

Sait ve damı 15 saat 10 dakika sonra pes edip elenir, peşinden Yedibela Fahri’nin damı Neomi, kavalyesinin kollarından süzülüp pistin ortasına yığılıverir. Maratoncu Nuri, bisikletçi Arşod ile Alber işi inada bindirmiştir. 21 saatlik yorgunluk, uykusuzluk ve açlığa rağmen henüz pisti terketmemişlerdir. Arşod’un nişanlısı Lisa’nın ayakları patladığından, pistte kan izleri görülmektedir. Artık bir dans gösterisini aşıp, işkence havasına bürünmüş olan yarışma, salonun büyük kapısından içeri giren, elleri coplu İngiliz askerlerinin müdahalesiyle sona erer. O ana kadar ayakta kalabilen üç çift, İstanbul’daki ilk dans şampiyonasının birincisi olarak kayıtlara geçer.

1922 yılında yapılan Türkiye’nin ilk dans dayanıklılık yarışmasında, 21 saatin sonunda bayılanlar ve ayağı patlayarak kanayanlar olmuştu.

Bir Kontgerilla Operasyonu Maraş Katliamı

Tarih: Feb 02 2012

1980 darbesine giden yolda Türkiye bugün bile anlaşılması güç birtakım olaylar yaşadı. Ülkenin sağ-sol diye ikiye bölündüğü, ölümün ve öldürmenin sıradan hale geldiği, mezhep çatışmalarının hızlandırıldığı, nefret tohumlarının ekildiği zamanlardı.

Bebeklerin, hamile kadınların, ihtiyarların katledildiği bu dönem aslında insanlığın bittiği bir zaman dilimiydi. Bu zalimce olaylar her ne kadar sağ-sol kavgası şeklinde takdim edilse de, devlet içindeki “bazı odakların” özel olarak yarattığı, planlı operasyonlardı. Sanki gizli bir el olayları bilerek organize ediyor ve darbeye giden yolda ortamı elverişli hale getirmeye çalışıyordu.

Kahramanmaraş provokasyon yaratmak ve toplumsal dinamiti ateşlemek için elverişli bir yerdi. Çünkü şehirde Alevi-Sünni kesim bir arada yaşıyordu. Nüfus yapısı olayları mezhep çatışması ve sağ-sol meselesi olarak göstermeye uygundu. Kurt puslu havayı sever misali Kontgerilla ve Özel Harp nifak tohumlarını serpmeye başlamıştı bile.

Ülkede gerilim bilerek artırılmaktaydı. Olaylardan yaklaşık iki ay kadar önce Maraş’ta polisin güvenlik araması sonucu iki kişiden şüphelenilir. Üst araması sonucu üzerlerinde üç adet dinamit lokumu bulunur. Polis soruşturmayı genişlettikçe çok sayıda kişi gözaltına alınır. Aramalar sonucu mermiler, patlayıcılar ve çeşitli silahlar ele geçirilir. Ne ilginçtir, bu silahların ve patlayıcıların Kontgerilla’nın kontrolündeki “Türk Yıldırım Komandoları” ve “Esir Türkleri Kurtarma Ordusu”yla ilintili olduğu saptanacaktır.

Ayrıca olaylardan bir hafta önce “nüfus sayımı” bahanesiyle Alevi vatandaşların yoğun olarak yaşadıkları mahalleleri dolaşan bazı yerli ve yabancı kişiler numara veriyoruz bahanesiyle evleri kırmızı boyayla işaretlemişlerdi.

Katliamdan sadece birkaç gün önce kendilerini “Milli Piyangocu” olarak lanse eden 26 kişilik bir grup Maraş’a gelip Çelik Palas Oteli’nde kalmışlardı. Olaylardan sonra bu kişilerden bir daha haber alınamamış ve yapılan incelemelerde bu kişilerin Milli Piyango Teşkilatı’yla hiçbir ilgilerinin olmadığı ortaya çıkmıştı. Belli ki Gladyo hiçbir şeyi şansa bırakmak istemiyordu.

Siyasal nedenlerle iyice gerginleşen Maraş’ta artık düğmeye basılmıştı. 19 Aralık 1978 tarihinde Çiçek Sineması’nda Cüneyt Arkın’ın başrolünü oynadığı “Güneş Ne Zaman Doğacak” isimli Komünizm kaşıtı film gösterilecekti. İşin ilginç yanı sinemada 15 gün öncesinden “Zeynel ile Veysel”in oynayacağı duyurulmuştu. Planı yapanlar işi şansa bırakmamışlardı.

Film akşam saat 8’de oynamaya başlar. Ancak kısa bir süre sonra tesiri az bir bombanın patlamasıyla geriye dönüşü olmayan olaylar zinciri başlar. Bir iddiaya göre bombayı atan daha sonra Şendiler soyadını alacak Ökkeş Kenger isimli ülkücü bir gençti. Kenger’e göre ise olayları planlayan Devrimci Halkın Birliği Örgütü Lideri Ermeni Asıllı Garbis Altınoğlu’ydu.

Çiçek Sineması olayı provokasyonun henüz ilk aşamasıydı. 20 Aralık’ta Alevilerin ve solcuların yoğunlukla gittiği Yeni Mahalle’deki Akın Kıraathanesi’ne patlayıcı madde atılması sonucu iki kişi yaralanır. Peşinden sağ görüşlü bir kişinin evine bomba atılır. 21 Aralık akşamı Maraş Meslek Lisesi öğretmenlerinden Hacı Çolak ve Mustafa Yüzbaşıoğlu okuldan evlerine giderken silahlı saldırı sonucu hayatlarını kaybettiler. Bu tür olaylarda her zaman olduğu gibi provokatörler, “Komünistler, Aleviler Cuma namazında camileri bombalayacaklar,” türü haberlerle bölge halkını kışkırtıyorlardı.

22 Aralık’ta planlanan olacaktı. “Komünistler Moskova’ya, Katil İktidar” sloganlarıyla saldırıya geçen grup cenaze kortejine saldıracak, jandarmanın ve polisin müdahalesi yetersiz kalacaktı. DİSK, TÖB-DER, POl-DER, CHP, TİKP, Tekstil Sendikası ve Sağlık Müdürlüğü binaları yıkılıp yakılır, av tüfeği satan dükkanları talan edilir. Sokak içlerinde süren çatışmalarda sağ görüşlü üç kişinin ölmesiyle artık olayların önü ve arkası alınamaz duruma gelir.

Dönemin Kahramanmaraş Valisi Tahsin Soylu olayları bastırmak için Ankara’dan yardım ister, ancak talebi uygun görülmez. Ayrıca canlarından endişe eden ve önlem alınmasını isteyen vatandaşlara ise klişe haline gelmiş aynı cevaplar verilir: “Devlet güçlüdür. Gerekli önlemleri aldık. Bunu yapanlar bedelini ödeyecektir”. Ne yazık ki yetkililer bu lafları sarf ederken şehrin birçok yerinde herkes silahlanıyor ve yığınak yapılıyordu. İşlerin çığırından çıkmasına ramak kalmıştı ve 23 Aralık günü izahı zor olaylar yaşanacaktı.

Önce Alevi vatandaşların yoğun olarak yaşadıkları “Yörükselim Mahallesine” saldırı başlatılır. Grup önüne geleni öldürüyor, işkence ediyor, evleri tarıyordu. Daha sonraki hedef Mağaralı Mahallesi’ydi ve önceden kırmızı boyayla işaretlenmiş evlerde oturan Alevi vatandaşlar kurşuna diziliyordu. Hatta şahitlere göre bir kadının göğsü kesilecek ve altı aylık oğlu bile öldürülecekti.

Öte yandan provokatörler işlerini yapıyor ve “Komünist ve Alevileri öldüren cennetliktir” diye bağırıyorlardı. Saldırganlar yaşlı, çocuk, kadın demeden gördükleri herkesi öldürüyorlardı. Kin, nefret, zalimlik yaşananları anlatmak için yetersiz kalıyordu.

Provokasyon ciddi boyuttaydı. Karşılarında direniş ya da güvenlik güçlerini göremeyen saldırganlar daha da pervasızlaşıyordu. Basılan evlerdeki değerli ziynet eşyaları, paralar da alınıp götürülüyordu. İnsanlığın aklı durmuş, saldırganlar kendini kaybetmişti.

Bütün bu saldırılarda psikolojik savaş birimleri tarafından üretilen kışkırtıcı cümleler ve sloganlar kullanılıyordu. Bunların en bilineni “Aleviler camilere bomba atıyor” yalanıydı. Saldırıların planlı ve organize olduğu her halinden belliydi. Hedefler önceden belirlenmiş, saldırganlar kamyonlarla gelmiş ve hepsinde silahlar ve kundaklama malzemeleri bulunuyordu.

Bu kadar kişi birden bire toplanamayacağına göre grubu yöneten ve hedefleri gösteren bir yapı vardı. Atılan sloganlar, kullanılan provokayon yöntemleri ve hatta saldırma biçimleri bile aynıydı. Böylece hükümetin aciz olduğu gösteriliyor ve olayları engellemeyemediği vurgulanıyordu.

Kahramanmaraş alev alev yanıyor, insanlar katlediliyordu. Ancak polis, jandarma, asker ortalarda görünmüyordu. Hükümet binaları ordu ve polis tarafından sıkı sıkı korunurken, olaylara “sanki bilerek” önlem alınmıyordu. Ortalık can pazarıydı. Devlet hastanesi morgu bebeklerden ihtiyarlara kadar her yaştan cesetlerle dolup taşıyordu. Yaralılar perişan durumdaydı. Kimse ne yapacağını bilmiyordu.

Kahramanmaraş “ölüm sessizliğine” bürünmüştü. Alevi-Sünni çatışmasını tezgâhlayanlar hedeflerine ulaşmışlar ve ülkede otorite yok mesajını vermeyi, başarmışlardı.

Olaylar sonucunda resmi rakamlara ölü sayısı 111, gayri-resmi rakamlara göre 200’ün üzerindeydi. 1000’in üzerinde yaralı vardı ve 500’den fazla ev yakılıp yıkılmıştı.

Maraş olayları patlak verdiğinde iktidarda CHP vardı. Başbakan Bülent Ecevit’ti. İçişleri Bakanı İrfan Özaydınlı’ydı. Özaydınlı olaydan sonra yaptığı açıklamada olayların sebebinin sol örgütler olduğunu söyleyerek partisinden büyük tepki çekmişti. Özaydınlı daha sonra istifa etmek zorunda kalmış, yerine Hasan Fehmi Güneş getirilmişti.

Başbakan Bülent Ecevit ise kendisinden uzun zamandır sıkıyönetim talebi olduğunu, bunu kabul etmediği için bu olayların Kontrgerilla tarafından bilerek çıkarıldığını söylemiş ve şu açıklamada bulunmuştu: “1978 başında hükümeti kurduğum andan itibaren sıkıyönetim ilanına zorlandım. Ama ben bunun doğurabileceği sonuçlardan dolayı kaygı duyduğum için kabul etmedim. Onun üzerine, 78 sonlarında bu çok acı Kahramanmaraş olayları meydana getirildi. Öyle inanıyorum ki, bu beni sıkıyönetim ilanına mecbur etmek için sorumsuzca yaratılmış bir olaydı. “

Maraş olaylarından sonra toplam 835 kişi hakkında dava açıldı. Dava 8 Ağustos 1978’te karar bağlandı ve 22 kişi idama mahkum edildi. Ancak idam cezaları uygulanmadı. 14 kişi ömür boyu ceza alırken, 327 kişi 15 yıl ceza almıştı. 379 kişi beraat etti, 68 kişi kaçak olduğu için haklarındaki davalar düştü. Yargılana ve ceza alan bu kişiler hiçbir zaman bu işin asli unsurları değildi. İşin esas planlayıcıları ortada yoktu. Maraş olayları tam da istendiği gibi kapatılmıştı.

Gladyo ya da Kontgerilla Maraş’ta insanları birbirine düşürmüş, şehri yangın yerine çevirmişti. 1980 darbesine giden yolda bir hedefe daha varılmıştı. İnsanın tüylerini diken diken eden bu olay hafızalardaki yerini hâlâ koruyor. Umarım böyle olaylar bir daha yaşanmaz.

(Cem Küçük,  Aralık 2011)

Avni Paşa’nın Hatıratı Çıktı

Tarih: Jan 24 2012

Rusya‘dayken sevgili Timofey iç burkan bir olay anlatmıştı. Çarlık döneminde insanlar okullarda günlük tutmaya özendirilir, hemen her ailede birileri mutlaka günlük tutarmış. Ancak Stalin iktidarında bu günlükler milletin başına bela olmuş, zira evleri basan polis, önce günlüklerden ailenin siyasi tutumunu itiraz edemeyeceği kanıtlarla deşifre ediyormuş. Sonra gelsin mahkemeler, sürgünler, idamlar. Paniğe kapılan halk, günlükleri sobalarında yakarak kurtulmaya çalışırken, Petersburg’un üstünü koyu bir duman tabakası kaplamış.

Ben bunu Türkiye’de 1950′den önce çok az ciddi hatıratın yayınlanışına benzetiyorum. Yayınlananların çoğu da 1945 sonrasına rastlar. Demek ki, Tek Parti döneminin aynı zamanda hatıratlar üzerinde kurduğu bir diktatörlükten de söz edebiliriz. Kâzım Karabekir‘inki gibi yakılan hatıratlar Rusya ile Türkiye arasındaki bağlantıyı kuvvetlendirmeye yarıyor sadece.

Yakın tarihin yeniden yazılacağı günler yaklaşırken (inşaallah), 90 yıldır korku duvarının arkasına saklanan hatıratlar birer ikişer arz-ı endam ediyor. Hafızamızın yırtıkları onarılıyor. Velhasıl, kendimizle yeniden konuşmaya başlıyoruz; kendimizle, yani tarihimizle.

Timaş Yayınları’ndan yeni çıkan “Vahdeddin’in Sırdaşı Avni Paşa Anlatıyor” adlı kitap bize I. Dünya Savaşı ve Milli Mücadele’nin bilinmeyenlerini yetkin bir tanığın ağzından aktararak tarih mahkemesine yeni kanıtlar sunmakla kalmıyor, karanlığın alanını biraz daha daraltıyor. Kitabın değerini artıran özelliklerden biri, hem Paşa’nın hem de Vahdettin’in anlattıklarını ve sonunda da Padişah’ın yazdırmaya ve yazmaya başladığı tamamlanmamış bir hatıratını içermesi.

Mustafa Kemal’in Vahdettin’in huzurundaki yemini

Avni Paşa’nın hatıratında çok ilginç bilgilere rastlıyoruz. Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun‘a gitmeden önce Vahdettin’in huzurunda ettiği yemin bunlardan biri. Bir Mayıs günü Padişah askeri üniformasını giymiş olup ayakta durmaktadır. Sadrazam Damat Ferid ile Yaver Avni Paşa iki yanında, birer adım gerisindedirler. M. Kemal Paşa bu üçlünün karşısında askerî duruşuna dinî bir eda katarak ilerlemiş ve sağ elini Kur’an-ı Kerim’in üzerine basarak şu yemini etmişti:

Bakanlar Kurulu’nca düzenlenip Padişah’ın iradesine sunulan 21 maddelik özel talimatta bana verilen yetkiler doğrultusunda Padişahımızın Anadolu illerindeki bütün mülki ve askeri memurlar üzerinde icrasına görevlendirildiğim denetleme ve soruşturmaları, Halife hazretlerinin yüksek rızası çerçevesinde iftihar kaynağım ve kölece övüncüm olan tam bir sadakatla elimden geldiği kadar yapacağıma vallahi billahi.

Kısaltıp sadeleştirdiğimiz yemin metni kitapta rastladığımız orijinal bilgilerden sadece biri. Dahası var elbette. İnkılap tarihlerinden beyni kireçlenmiş nesillere sarsıcı, şaşırtıcı gelecek bilgiler bunlar.

Mustafa Kemal, Vahdettin’i nasıl övmüş?

Genellikle Mustafa Kemal Paşa’nın komuta ettiği 7. Ordu’nun Filistin’de yenilmediği, başarıyla geri çekildiği anlatılır. Avni Paşa ise bu olayı farklı anlatıyor:

Filistin bozgununu gayet veciz ve yalın sözlerle ifade eden ve değerlendiren M. Kemal Paşa’nın işbu telgrafına ilave edecek bir şey yoktur. Yalnız Şam’ın savunmasıyla görevlendirilen İsmet İnönü’nün bu defa da sorumluluklarını, görevini ve Şam’ı yüz üstü bırakıp kendi kararıyla Halep’e firar ve oradan İstanbul’a kaçtığını ve kendisinin (M. Kemal’in) Halep’te sahra muharebesi yapacak halde değilken, Halep’in meşhur ‘sahra âlemi’nin birçoklarından geri kalmadığını ilave etseydi, bir askerî ve insanî fazilet göstermiş olurdu. Ordu ve kolordularını düşmana teslim edip yalnız aziz canlarını kurtaran kahraman komutanlar elleri boş olarak Halep’e gelebilmişlerdi.

Avni Paşa daha sonra Mustafa Kemal Paşa’nın Filistin’e Padişah Yaveri üniformasıyla gelişine dair bir hatırasına yer veriyor. 7. Ordu Komutanı olarak Filistin’e gönderilen M. Kemal’in şerefine Şam civarında, Başmenzil karargâhında bir yemek verilmiştir. Mustafa Kemal, yemekteki konuşmasında Vahdettin’i övmüş ve yüksek hoşgörüsünden onur duyduğunu anlatmıştır. M. Kemal’e göre Vahdettin “feraset ve zekâ” sahibidir, olayları çok yerinde değerlendirmektedir ve tek taraflı barış yaparak ülkeyi savaştan çıkarmaya çalışmaktadır. Zaten kendisi de Padişah’ın bu hedefini gerçekleştirmek üzere buradadır.

İzmir’in işgalinden sonra protesto amacıyla istifa etmeye hazırlanan kabine üyelerini ziyarete giden M. Kemal Paşa‘nın, “O halde benim Samsun’a gönderilmem ne olacak?” diye telaşlandığını ve onlara “Aman efendim, bence istifanız hiç uygun değildir. Aksine, ısrar ederek göreve devam etmek gerekir.” dediği de Avni Paşa’nın iddiaları arasında.

Küçümsenip alay edilen Misak-ı Halife

Avni Paşa’nın hatıratından öğrendiğimiz bir başka gerçek ise Misak-ı Milli yanında bir de Misak-ı Halife’nin varlığıdır. Misak-ı Milli İtilaf devletlerine karşı yayınladığımız hakkımız olan meşru topraklara dair asgari şarttır. Misak-ı Halife ise Osmanlı’nın bıraktığı geniş topraklar üzerindeki Hilafet’ten gelen manevî haklarıdır. Nitekim Damat Ferid Paşa’nın Paris Konferansı’nda dile getirmek istediği ama İtilaf devletlerince küçümsenip alay edilen talepler gerçekte Misak-ı Hilafet’le ilgiliydi.

İngilizler Misak-ı Halife’den hiç mi hiç hoşlanmamışlardı. Çünkü Hilafet’in gücünün tehlikeli bir şekilde kullanılması ihtimalini tehlikeli buluyorlardı. İngilizlerin Halife’yi Anadolu ile uzlaşmaya zorlarken Hilafet’in kaldırılmasını isteyişleri arasındaki çelişkiye dikkat çeken Avni Paşa’nın aşağıdaki ifadesi bence kitabın en çok tartışılacak paragrafı:

Hilâfet’in Türkiye’de kalması lüzum ve gereğine daha ziyade inandım. Yaptığım değerlendirmeden müteessir olanlar; “Paşa, Ankara’da ve Kuvâ-yı Milliye’de hiçbir fert yoktur ki, sizin şimdi söylediklerinizi düşünmüş olsun. Kuvâ-yı Milliye İstanbul’a gelecek İzmir, Edirne’yi almakla ve yalnız Misak-ı Milli’nin tahakkukunu görmekle yetinecektir. Millet de bunun için Mustafa Kemal’in heykelini dikecektir.” dediler. Ben de cevaben; “Sizler Mustafa Kemal’in bir heykelinin dikileceğini söylüyorsunuz. Ben ise iki heykelinin yapılacağını zannediyorum. Şu fark ile ki; birini tunçtan; Milliciler Ankara’da yaparlar, diğerini de İngilizler altından Londra’da yapacak ve sırf bunun için Kuvâ-yı Milliye’nin harekâtına katlanacaktır zannediyorum.” dedim.

Vahdettin Sevr’i imzalamıyor

Avni Paşa, Vahdettin’in belli bir İngiliz yanlısı siyasetinin bulunmadığını, vakit kazanmak için uğraştığını yazıyor. Sevr’i imzalamadığı gibi imzalamaya da asla niyetli olmadığını Padişah’ın şu sözleriyle dile getiriyor: “Bu antlaşmayı imza etmeyeceğim. Son söz benim ise yapacağımı bilirim. Bugünkü muameleler günü kurtarmak, vakit kazanmak içindir.”

Ayrıca Vahdettin’in Sevr’i nasıl gördüğünü şu iki cümlesinden net olarak anlıyoruz: “Sevr Antlaşması musibetlerle dolu bir belgedir (“mecelle-i mesâib”). Fakat su üzerine yazılmış bir yazıdır (“nakş ber âb”).”

Yani biraz sabredelim, bu yazı silinecektir. Nitekim Sevr’i bir süre sonra İngilizler bile ciddiye almadılar. Hem de kendileri zorla imzalattıkları halde. Özellikle Vahdettin’in Avni Paşa’ya özeleştiri mahiyetinde yazdırdığı şu paragrafı çok anlamlı buldum:

Üç hatamı itiraf ederim: 1) Saltanat makamını kabul etmemeliydim. 2) İhanetleri ortaya çıkan (Damat Ferid’inkiler başta olmak üzere) Mütareke hükümetlerine güvenmemeli ve geleceğimi onlara bağlamamalıydım. 3) Milletin (Mustafa) Kemal’e biat edemeyeceğine hükmetmemeliydim.

Haksız yere 150′likler listesine alındığını savunan Avni Paşa bize yazdıklarının ne hatırat, ne de tarih olup; sadece yaşayıp tanık olduğu olayları bir araya getiren gevşek bir metin, bir “mecmua” olduğu uyarısında bulunuyor ve asıl hedefinin sonraki nesillere hizmet olduğunun altını çiziyor.

Ne yazık ki, mevcut kanunlar dolayısıyla … işaretiyle yayınlanamayan kısımlar bu hizmeti yeterince yerine getirmesine mani olmuş görünüyor. Artık bu utancı daha fazla yaşamak istemiyoruz. Hatıratlar özgürce konuşabilsin. Ağızlarına takılan susturucular çıkartılsın. Jean Genet’nin dediği gibi tarihin bizi nasıl çarpık çurpuk insanlar haline getirmeye çalıştığı bu meşum üç noktalardan yeterince belli değil mi?

 Avni Paşa Kimdir?

1878 Batum doğumlu olan Ahmed Avni Paşa, Harb Okulu’ndan mezun oldu, 1897 Yunan Savaşı’na, ardından Balkan ve I. Dünya Savaşları’na katıldı. Vahdettin’in Başyaverliğine atandı, bir ara Bahriye Nazırlığı yaptı. Cumhuriyet’ten sonra 150′likler listesine alındı. Vefatına kadar Vahdettin’in yanında bulundu. Mezarı Lübnan’ın Cünye kasabasındadır (1934). Ailesi tarafından muhafaza edilen hatıratını, Osman Öndeş yayına hazırladı.

(Mustafa Armağan, Ocak 2012)

Seydibeşir Soykırımı

Tarih: Jan 10 2012

Sözde Ermeni Soykırımını duymayan kalmadı da, merak ediyorum acaba duymuşluğunuz var mı “Seydibeşir Kuveysna Osmani Useray-ı Harbiye Kampı Soykırımını?” Nasıl duymazsınız yahu! Filistin Cephesinde, Birinci Dünya Savaşı’nda İngilizlere esir düşen 16. Tümen’in 48. Alayı’na bağlı 15 bin Osmanlı askeri bu kampta, salt Türk oldukları için öldürüldü!

Kamp komutanları İngiliz’di. Çevirmenleri, yani esirlerle konuşmalarını sağlayanlarsa Ermeni. Efendim, Birinci Dünya Savaşı’nda 150 bin askerimiz esir düştü. Bunların bir bölümü Mısır’da, İskenderiye yakınlarında Seydibeşir Usare Kampı’na yollandı. Ve askerler 12 Haziran 1920’ye kadar, bu kampta, Nazi’lerin “çirkef ırklar” diye adlandırdığı Yahudi, Roman, Slav ve de Hitler karşıtı Almanlara, yirmi küsur yıl sonra uygulayacağı işkencenin beterini yaşadı inleye inleye, çığlıklar atarak da ruhunu teslim etti.

Karamanlı Asteğmen Ahmet (Altınay) Efendi kamptan sağ kurtulabilen üç beş kişiden biriydi: “Savaş bitti dediler. Ama ölenlerin dışında kimsenin kamp dışına çıkmasına izin vermedi İngilizler. Çünkü Ermeni tercümanları beynini yıkamıştı İngiliz subayların. ‘Bundan sonra çıkacak savaşta sizi doğrayacaklar; hem de burada tutuğunuz askerler!’ Buna inanan İngilizler de süngülerle dürte dürte askerlerimizi ‘mikroplardan arıtma kazanlarına’ soktular. Ama sıcak suya Krizol adlı bir ilaç atılmıştı bolca. Ayağını sokan asker acıyla haykırıyordu; cayır cayır yakan Lizol’ün etkisiyle. Suya kimse başını sokmak istemedi. Bunun üzerine İngiliz askerleri ateş etmeye başladı: Askerlerimiz kurşunlardan sakınmak için diz çöktü, başlarını suyun içine soktu. Başını çıkaran göremiyordu artık; kör olmuştu! Böylece 15 bin askerimiz kör oldu, ardından da öldü.”

Bu vahşet 25 Mayıs 1921 tarihinde TBMM’de gündeme getirildi. Milletvekilleri Faik ve Şeref Beyler, Mısır’da 15 bin askerimizin önce kör edilip sonra öldürülmesinin İngiliz Hükümeti katında dile getirilmesini, suçluların cezalandırılması için girişimde bulunulması gereğini belirtti. Devlet yeni, hükümet yeni, meclis yeniydi. Bu soykırım unutuldu, bir kaç kez daha konuşulduktan sonra.

İngiliz subaylarını yalan yanlış çevirilerle askerlerimizin aleyhine zehirleyen Ermeni çevirmenlerdi. Bunu ben söylemiyorum; dönemin Batılı diplomatları söylüyor. Örneğin ABD Lübnan Konsolosu Hull. Bu adam, 1911-1917 yılları arasında İstanbul’da görevliydi. İstanbul’daki ABD Elçiliğinde çalışan Baştercüman Arşak Sıkamavonyan’ı, Washington’a şikayet etmişti: “Babıali’nin sözlerini sürekli çarpıtıyor. Hemen bütün Elçiliklerde Ermeni çevirmenler çalışıyor. Alman meslektaşım örneğin, bu çevirmenlerin her şeyi abarttıklarını, yanlış çeviriler yaptıklarını, her fırsatta Türkleri yerin dibine soktuklarını söyledi.” İğneleri de çuvaldızları da kendimize batırmaya neden bu kadar meraklı sözde aydınlarımız? Çuvaldızı batıralım kendimize ama lütfen bir küçük iğneyi ayıralım ve 15 bin şehidimize rahmet dileyelim Allah’tan.

(Aziz Üstel, Ocak 2012)

Bu Unutulur Mu ?

Birinci Dünya Savaşı’nda İngilizlere, 150 bin askerimiz esir düştü. Bu askerlerden bir kısmı da Mısır’ın İskenderiye şehri yakınlarında bulunan Seydibeşir Usare Kampı’na hapsedildi. Kampın tam adı, ‘Seydibeşir Kuveysna Osmani Useray-I Harbiye Kampı’ idi. Bu kampta, 1918′de Filistin Cephesinde esir düşen 16. Tümen’in 48. Alayı’na bağlı Osmanlı askerleri tutuluyordu. 12 Haziran 1920′ye kadar iki yıl boyunca her türlü işkence, eziyet, ağır hakaretler ve aşağılamaya maruz kaldılar. İnsanlık dışı muamelenin nedeni ise Ermeniler idi.

Kimyasal İlaç Banyosuyla Gözleri Kör Edilen Türk Askeri

Kamptaki, Türkçe bilen Ermeni tercümanların yalan yanlış çevirileri ve kışkırtmaları nedeniyle, kampların İngiliz komutanları, azılı Osmanlı düşmanı haline gelmişlerdi. Savaş bitmişti. Ancak, kamptaki ağır koşullar nedeniyle ölenler dışındaki askerleri teslim etmek, İngilizlerin işine gelmiyordu. Çünkü olası yeni bir savaşta, bu askerlerin yeniden karşılarına çıkabilecekleri, Ermeniler tarafından, İngilizlerin beyinlerine işlenmişti. Çözüm toplu katliamdı.

Askerlerimiz, mikrop kırma bahanesiyle, süngü zoruyla dezenfekte havuzlarına sokuldu. Ancak; Suya normalin çok üzerinde ‘krizol’ maddesi katılmıştı.. Mehmetçik, suya daha ayağını soktuğunda, aşırı krizol maddesi nedeniyle haşlanıyordu. Ancak, İngiliz Askerleri, dipçik darbeleri ile askerlerimizin havuzdan çıkmalarına izin vermiyorlardı. Mehmetçikler, Bellerine kadar gelen suya başlarını sokmak istemediler. Ancak, Bu kez İngilizler havaya (başlarının üzerine) ateş etmeye başladı. Askerlerimiz, ölmemek için, çömelerek başlarını suya soktular. Ancak, başını sudan kaldıran artık göremiyordu. Çünkü gözleri yanmıştı.

Dışarı çıkanların halini gören sıradaki askerlerimizin direnişleri de fayda etmedi ve 15 000 (15 bin) askerimiz kör oldu. Bu vahşet, 25 Mayıs 1921 tarihinde TBMM’ de görüşüldü. Milletvekilleri Faik ve Şeref Beyler bir önerge vererek, Mısır’da esirlerin Krizol banyosuna sokularak, 15 bin vatan evladının gözlerinin kör edildiğini, bunun faili olan İngiliz Doktor, Garnizon Komutanı ve Askerlerin cezalandırılması için, TBMM’ nin teşebbüse geçmesini istediler. Ancak, Yeni kurulan devletin bin türlü derdi vardı. Ağır sorunlarla uğraşan TBMM’ de Bu hesap sorma işi unutuldu gitti.

Ama onlar unutmuyorlar. Kendi ihanetlerini bile soykırım ambalajına sarıp, dünya kamuoyuna sunuyorlar. En üzücü olanı da malum birilerinin, bu karalama kampanyalarına çanak tutması.