RSS

Dârül Hikmetil İslâmiye’nin İskat-ı Cenin Kararı

Tarih: Jun 10 2012

Gazeteci-yazar Sadık Albayrak’ın ilk baskısını 1974 yılında yaptığı ve 1998 yılında da genişlettiği “Son Devrin İslâm Akademisi” isimli kitapta, kürtajla ilgili çok çarpıcı bir belgeden söz ediliyor. 25 Ağustos 1918 tarihinde V. Mehmet Reşat ve Şeyhülislâm Musa Kâzım Efendi zamanında; Dârü’l-Hikmeti’l-İslâmiye isimli teşkilat, son devirlerde gerek Osmanlı İmparatorluğu ve gerekse İslâm Âleminde ortaya çıkan bir takım dinî meselelerin halli ve İslâm’a yapılan hücûmların İslâm ahkâmına göre cevaplandırılması amacıyla kurulmuş. İşte Albayrak kitabında o teşkilata dair çarpıcı belgeler açıklamış. Teşkilatın amacına ilişkin ise Albayrak kitabında şu ifadelere yer vermiş:

“Osmanlı İmparatorluğu’nun karışık ve Batı hayranlığının devlet müesseselerinin her kademesinde revaçta olduğu bir zamanda ahlâk ve imânı elde tutmak bu teşkilâtın en başta gelen vazifelerinden biri idi. Mekteplerde talebeler İslâm ahlâkına aykırı bir tarzda muallimler tarafından yetiştirilmeye çalışıldığı takdirde kendi selâhiyetini kullanarak gerekli mercilere müracaatla Maarif’in dikkati çekiliyordu. Basında İslâm’a yapılan hücûmlara ve İslâmı, hurafeler dini gibi göstermeğe çalışan yazarlara gerekli cevaplar veriliyor ve cezalandırılmaları kızlarının terbiyesi hususunda gerekli tedbirlerin alınması için hem Şeyhülislâmlığa ve hem de devlet makamlarına müracaattan aslâ geri kalınmıyordu. Bu teşkilâta tâyin olunan azalar azil, tâyin, istifâ ve vefatlarla 28 kadardır. Aslında, kuruluşunda görüleceği gibi dokuz aza, bir reisten teşekkül ediyordu. Bu zatların tâyinleri gelişi güzel olmadığı gibi, bu teşkilâtın içinde mevcut bulunan üç komisyondan birine (fıkıh, ahlâk ve kelâm) girebilecek olanların ilmî bir kariyere sahip olmaları icab ediyordu. Zira, Dârü’l-Hikme’de fıkıh, ahlâk ve kelâm namlarında üç komisyon vardı. Ve bu komisyonlar kendilerine taallûk eden meseleleri üçer kişilik azalar halinde, enine-boyuna müzakere eder ve karara bağlarlardı. Neşredilen ‘Ceride-i İlmiye’ adlı mecmua son derece büyük faydalar sağlamış ve her tarafa dağıtılmasına çalışılmıştır.”

Dârü’l-Hikmeti’l-İslâmiye tam 4 yıl hizmet etmiş bir teşkilat. Dört yıllık çalışması içinde de Dârü’l-Hikmeti’l-İslâmiye teşkilâtı 222 toplantı yapmış. Bu süreçte Dârü’l-Hikmeti’l-İslâmiye’ye 26 üye atanmış. O isimler arasında Bediüzzaman Said Nursî ve İstiklal şairimiz M. Akif Ersoy da yer alıyor. Sadık Albayrak’ın kitabında bu teşkilatın üyeleri, aldığı kararlar orijinal belgeleriyle sergileniyor. O belgelerden biri de kürtaj ile ilgili. Kürtaja o dönem iskat-ı cenîn deniliyor. Yani çocuk düşürme. Sadık Albayrak’ın kitabında yer alan belgeye göre çocuk düşürmeyle ilgili 22 Kasım 1919 tarihinde “Dârü’l-Hikmeti’l-İslâmiye’nin aldığı karar metni şöyle:

İskat-ı cenîn adet-i seyyiesinin aile hayatı arasında açtığı rahnelere dair Hey’etçe kaleme alınan beyannamelerden altı nüsha yazılarak Matbuat Müdüriyeti vasıtasiyle gazetelere tebliği tezkir edilmiştir. 22 Taşrinisani 1335.

Fuhşun artması, münakehatın eksilmesi, sarî hastalıkların müstevli bir seyir alması, muharrebelerin birbirini takib etmesi gibi bir çok âmillerin tesiri ile İslâm nüfusu müthiş bir surette azalıyor. Hayat mücadelesine atılan milletler için tabiî görülecek bir hal varsa o da, mevcut nüfuslarının mütemadiyen artmasıdır. Medenî cemiyetlerden hangisinde olursa olsun bu artışın günün birinde durması hâdisesi bile içtimaî bir maraz telâkkî edilerek esbabı tetkîk olunur, tedâvisine çalışılır. Maalesef bizim mütefekkirlerimiz bu felâketin önüne geçmek için ciddî çalışmalarda bulunmuyorlar.

Son zamanlarda bir çok taraflardan aldığımız mektublar, çocuk düşürme kötü âdetinin, aileler arasında çoğaldığını ve bu yüzden bir çok validelerin sıhhatı, bir çok mâsumların hayatı heder olduğu bildiriliyor. Çocuk düşürmek şeriat nazarında cinayettir. Bu cinayeti istihfâf etmek, hiç günahı olmayan bir mâsumu kendi eli ile boğmak şefkatli bir valideye asla yakışmaz. Allah’tan korkan bir aile reisi için de hayat arkadaşının böyle bir hareketine rıza göstermek kabil-i afv olamaz. Gençlik, cahillik, tecrübesizlik sebebiyle meş’um bir göreneğe kapılıp da karınlarındaki yavrularını öldüren valideler iyi bilmelidirler ki; bu cinayetin cezasını daha dünyada iken çekeceklerdir: Evet, çocuk düşürmek çoğu zamanlar validenin hayatını bitiriyor. Şayet onu bitirmezse sıhhatı üzerinde telâfisi kabil olmayan rahneler açıyor. Artık vücut en ufak bir ârızanın te’siri ile en mühlik, en müzmin hastalıkları kabule müheyyâ bir hale geliyor. İslâm Şeriatı’nın cinayet telâkkî ettiği, tıbbın katî surette men eylediği bu mühlik, bu meş’um göreneğe yakalarını kaptırmamalarını şeriatın siyaneti, İslâm cemaatının selâmeti ve kendilerinin hayat ve sıhhatı namına bütün ailelere kemal-ı ehemmiyet ve samimiyetle tavsiyeyi vecaipten addederiz.

Sadık Albayrak’ın “İslam akademisi ve Yüksek İslam Şurası” diye tanımladığı “Dârü’l-Hikmeti’l-İslâmiye” teşkilatı, dini meselelerde en selahiyetli yani son sözü söyleyecek bir kurumdu. Albayrak kitabında o kurumun önemini şöyle anlatıyor: “Ama ne yazık ki dört senelik bir ömrü olmuştur. Şayet yaşatılmış olsaydı, bugün hem biz ve hem de İslâm Âlemi bulunduğu keşmekeşten kurtulmuş olurdu kanaatindeyiz.

Derin Tarih

Tarih: Jun 05 2012

Tarih övgü ya da sövgü kitabı değildir. Tarih bir toplumun ortak hafızası ve tecrübeler birikimidir.
Milli günlerle dolu bir ayı geride bıraktık. 1 Mayıs, 3 Mayıs, 19 Mayıs, 27 Mayıs, 29 Mayıs.
Aslında bunların hiç birini tam olarak bilmiyoruz. 29 Mayıs’ı da bilmiyoruz bana kalırsa, Çanakkaleyi de. Kurtuluş savaşı da bir “Müthiş Türkler” hikayesi aslında.
Neyse ki, TBMM İstiklal Mahkemesi zabıtlarını açmaya hazırlanıyormuş. Umarım bu bir başlangıç olur da, gerçeklerle yüzleşiriz.
Resmi tarih varsa ki var, Derin tarih de vardır.
Osman Can’ın geçen gün Twitter’de bir mesajı vardı: Derin Tarih dergisi pek çok ezberi bozacak gibi.
31 Mart Vakası ittihatçı tertibi ve Hareket Ordusu da bir darbe ordusu.
Hani aslında 31 Mart‘ı da, Selanik’ten gelen harekat ordusunu da yargılamak gerek, ama tanıkları ve sanıkları kaybolmuş bir yargılama zor.
İstiklal Mahkemesi cellatları gibi, ölüleri mezarından çıkartıp asacak halimiz yok.
Ama bir vicdan mahkemesi kurulabilir.
Birileri her 31 Mart’ta millete hakaret etmeyi adet haline getirmişti.
O adına harekat ordusu denilen çapulcuların o günlerde Fatih Camii‘nin duvarlarına sıktıkları kurşunların izleri hala durur.
Darbecilik bizimkilere, Osmanlı’dan miras.
Cumhuriyet’in mütegallibesi, İttihat Terakki’nin askeri kanadından başkası değildi aslında.
Yakın tarihin yeniden yazılması gerek. Onun için de önce arşivlerin açılması şart. Yurt dışındaki arşivlerdeki konu ile ilgili bilgi ve belgelerin de toplanması gerekiyor.
CHP arşivi açılsa, CHP’lilerin bile yüzü kızarır, o günlerde savundukları fikirler sebebi ile.
Tıpkı, “Kemalist Türkiye’den Faşist İtalya’ya Selam” manşetinden utandıkları gibi.
CHP’nin savunduğu resmi ideoloji, Komunizm, Faşizm, Kapitalizm ve Siyonizm kırması bir ideolojidir aslında.
Cumhuriyet gazetesinin manşetlerinde görebilirsiniz bu çelişkili yaklaşımların nasıl bir katalogda toplandığını. “Milli Şefimizle Führer arasında samimi tebrikler” de yine Cumhuriyet gazetesinin manşetlerinde yer alır.
Cumhuriyet gazetesi Hitlerin doğum günü partisi için de dostluk mesajları yayınlar.
Missuri zırhlısı İstanbul’a gelir, Cumhuriyet gazetesi Amerikancı’dır.
Yeri gelir solcudur, Rusya yanlısıdır. Hakkı Tonguç’un fikirlerinin esin kaynağı neresidir? Laiktir ama Kemalizm bir bakarsınız Din olmuş. “Türkün dini Kemalizm“dir.
Bir ara şeriatçı bile oldular. “Ravzai muratta bir gül-i muhammedi açtı” diye eklerinde manşet attılar. Türbe ziyaret adabından tutun da, hangi tarikatın şeyhi nasıl sarık sarar varana kadar. Ayasofya müzesi değil, camii dediler. “Türk İstanbul’un üzerinde İslam’ın mührü camilerimiz” diye yazı haritalar yayınladılar.
Cumhuriyet gazetesi, Ulus gazetesi, Halkevleri yayınları, doğrudan CHP yayınları, o dönemin zihniyetini görmek açısından önemli bir kaynak aslında. Osman Nuri Çerman’ın Dinde reform projesi, Öteki adı Tekinalp olan Moiz Kohen‘in Kemalizmi resmi ideolojiye dönüştüren yazıları. Behçet Kemal’in Mustafa Kemal için yazdığı “Yeni Mevlid”, Hakimiyeti Milliye Matbaasında basılan “Türkün Yeni Amentüsü“. Say say bitmez.
Normandiye dağlarında, çıplak ayakları ile şaraplık üzüm ezen anadolu köylülerini arayanlarını mı sorarsın, Musolinin terbiye diktatörlüğüne övgüler düzenini mi. Kimine göre Demokrasi Kemalist Türkiye için bir anarşi cehennemidir ve Demokrasi, Liberalizm gibi akımlar sonunda irticanın ekmeğine yağ sürer.
Başbakan şu “Osmanlı imparatorluğundan Türkiye Cumhuriyetine nasıldı nasıl oldu” başlıklı 10. Yıl albümünü bir buldurup bakmalı. Bastırıp CHP’lilere dağıtmalı. 1933’de İstanbul’da Devlet Matbaasında basılmış. 23 Nisan’da iyi bir hizmet olur aslında. Ümmet leşi‘ni Kılıçdaroğlu nasıl açıklamayacak merak ediyorum.
10. yıl albümünde Hitler’den bir alıntı yapılmış: “Türkiye’de doğan ve parlayan yıldız bize yolu gösteriyordu. Gazi öyle bir şahsiyettir ki, ebediyyen asrımızın en büyük adamlarının en ön safında bulunacaktır. Bu mevki tarihin ona verdiği haktır.”
Cumhuriyet Halk Partisi’nin İstanbul’da Cumhuriyet Matbaasında bastırdığı, “Cumhuriyetin XV. Yıl dönümünde Türk Gençliğinin Duygu ve Düşüncelerini” derlediği “Şeref Kitabı”nı Kılıçdaroğlu Erdoğan’dan önce buldurursa hiç olmazsa biraz ders çalışır.
CHP bu yayınları derleyip bir sergi açsa ne iyi eder. Ya sahiplensinler, ya reddetsinler. Böyle susmakla, ağız kalabalığı ile bu konuları geçiştirmekle olmaz.
Derin gerçekler derin tarihimizde gizli. Ve bunların büyük bir bölümü CHP arşivlerinde ve kozmik kasalarda açıklanacağı günü bekliyor. Selam ve dua ile.

(Abdurrahman Dilipak, 2012-06-05)

19 Mayıs Bir Modernleşme Projesiydi

Tarih: Jun 03 2012

Bundan böyle On Dokuz Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı Ankara dışındaki illerde sadece okullarda kutlanacak. Yeni düzenlemeye tepkiler ise hâlâ devam ediyor.

Cumhuriyet öncesi dönemde kadınlarımız dini ve örfü olarak tesettürlüydü. Cumhuriyet dönemiyle birlikte kadının modernleşmesi ve bu sürece katkı yapması esas alındı. Çünkü kadın onurlu duruşundan taviz verdiğinde toplumun bozulması daha kolay olacaktı. Bunun için üretilen projelerin büyük bir kısmı kadına yönelikti. Güzellik yarışmaları, okullarda yapılan yeni düzenlemeler derken kadının onuru yavaş yavaş sarsılmaya başladı. Artık osmanlı kadınından cumhuriyet kadınına evrilen bir kadın prototipi vardı. On Dokuz Mayıs kutlamaları ise gençleri dönüştürme hedefi alan bir proje idi ve gençler üzerinde etkili olmuştu. Törenlerde Cumhuriyeti temsil eden gençler, tesettürü atıp çıplak görüntülerle kendilerini Avrupaya ispat etmeye çalıştıklarında aslında bizler gerçek manada kültürel yenilgimizi vermiş olduk. Kurtuluş savaşını kazandık, Birinci dünya savaşını kaybettik fakat Avrupa için en büyük zafer kadınlarımızın örtülerinden ve örflerinden uzak bir şekilde arzı endam etmeleriydi. Özünden koparılan gençler ebeveynleriyle en yoğun kuşak çatışmasını o dönem yaşadılar. Kadınla başlayan bu serüven topluma doğru açıldı ve modernleştirme projesi son hız devam etti. O dönem pek çok asker, tıbbiyeci muallim ve edebi düşünürler eğitim için Batıya gittiler ve burada batı kültürüyle beslenerek toplumu modernleştirmeye çalıştılar.

Bayramlarda, genç kızların ve erkeklerin sergiledikleri koreografileri dikkate alırsanız, gençlerin nasıl dönüştürülmeye çalışıldığını görebilirsiniz. Bu görüntüler gençlerin iffet duygusunu etkiliyor, kişilik oluşumunu öz saygı ve fıtri saflığını zedeliyor. Genç bir süre sonra haram helal sınırlarını rahatlıkla deliyor ve bunu meşru görme yoluna gidiyor. Toplumun aidiyet kültürü zayıflıyor, faşizan bir ruh kök salmaya başlıyor. Bütün bunların sonucunda ise değer üreden değil değer tüketen ve değerlerine karşı olan bir genç prototipi ortaya çıkıyor.

(Fatma Tuncer, Haziran 2012)

19 Mayıs Bayramı

Tarih: May 21 2012

19 Mayıs tümden bayram olmaktan çıkarılmalıdır.
Bana göre, kalması gereken tek ulusal bayram 23 Nisan Milli Egemenlik Bayramıdır. Kurtuluş savaşı veren ve devleti kuran 1. Meclis’in açılışı.
23 Nisan mevsim olarak da uygun.
Onun dışında resmi bayram olmamalı. Resmi tatil ayrı bir şey. Resmi tatil ilan edilmemiş olsa bile, mesela farklı dinlere mensup insanların dini bayramları onlar için tatil olmalı. Ya da 1 Mayıs’ı kutlamak istiyorsa işçiler, izinli sayılmalı.
19 Mayıs başından beri bilinen, kabul edilen önemli bir gün değil.
Mustafa Kemal‘in Samsun’a 19 Mayıs’ta çıktığı bile tartışmalı. Samsun’a gittiği gemiyle birlikte gemi defterini de yok ettiler.
Bu arada Vahdeddin‘in emri ile gitti Samsun‘a. İngilizlerden habersiz, gizlice, küçük bir gemiyle filan da değil.
Tarihi gerçeklerle örtüşmemesine rağmen Mustafa Kemal’in doğum günü ilan edildi o gün. Mustafa Kemal’in de, arkadaşlarının da kafasında böyle bir tasavvur yoktu başlangıçta. Osmanlı’dan gelen Jimnastik şenliği ile birleştirip bayram ilan ettiler.

Kurtuluş savaşı 19 Mayıs’ta başlamadı. İlk kurşun Dörtyol‘da, Rize’de atıldı. Çerkez Ethem ilk düzenli direniş örgütünü kurdu. Yurdun dört bir yanında Müdafayı Hukuk Cemiyetleri oluşturuldu. Tek kongre Sıvas ve Erzurum değil. Batı Trakya Türk Cumhuriyeti, Kars İslam Cumhuriyeti nasıl kuruldu? Ne zaman başladı bu işler?
Mustafa Kemal Samsun’a gitmeden önce nereden geldi? Filistin cephesinden. Samsun’da direnişi başlatacağına, Filistin cephesinden geri çekiliniyor madem, Amanoslarda direniş cephesini kursaydı!
Samsun İngiliz işgali altında. O bölgeye daha önce Kazım Karabekir Paşa gönderilmiş. Mustafa Kemal de Padişah fermanı ile gidiyor.
Sıvas ve Erzurum kongre zabıtları niye açıklanmaz? Neler konuşuluyor orada, kim neyi savunuyor? Resmi tarih bu konulara girmez. Hatıratlardan yakalarız konuşulanları.
Zaten heyet-i temsiliyenin Ankara’ya geliş gayesi açık. Hilafetin ve saltanatın müdafaası ve düşmanın yurttan kovulması. Onun için Mustafa Kemal, “Halife ve hakan Efendimiz” diye İstanbul’a mektuplar yazar.
I. Meclis’in açılış törenini hatırlayın. Bir cuma günü, dualar, amin alayları, hatimlerle açılır Meclis. Kapıda, bugün “irtica bayrağı” diye takdim edilmeye çalışılan kelime-i tevhid bayrağı asılıdır bir yanda, öte yanda ayyıldızlı bayrak.
İçeride kürsünün arkasında, “Ve emruhum şûra beynehüm” ayeti.
Koltuklarda oturanların çoğu sarıklı, cübbeli insanlardır. Milletvekilleri, Kürdistan, Lazistan mebusu diye anılırlar. Herkes kendi yerel kıyafeti ile gelmiştir.
19 Mayıs tümden kaldırılsın. Daha doğrusu zorunlu olmaktan çıkarılsın. ADD, ÇYDD, CHP kendileri istiyorlarsa ister açık havada, ister kapalı salonda toplanıp kutlasınlar.
Mustafa Kemal bugün şu şehirde, öbür hafta şurada-burada. Bunlara gerek yok aslında. Her yerde Atatürk meydanı, caddesi, lisesi. Her sınıfta onun resmi, onun köşesi, onun heykeli.
Aslında bunu yapanlar, bu ismin arkasına saklanarak darbe yapanlar, toplumun inanç, kültür ve kimliğine karşı topyekun savaş ilan edenler değil mi?
Darbeler de bunların işi idi. Kayıtdışı ekonomi ve kayıtdışı siyaseti bunlar icad etti.
Bugün bu bayramı dayatanlar da onlar.
Eskiden 27 Mayıs da bayramdı. Kaldırıldı. Ne oldu?
Darbecilerin hepsi aynı. Kuzey Kore mantığı, Baas mantığı. Herkes onları desteklemek ve alkışlamakla yükümlü. “Zaza dayı” mantığı. 27 Mayıs’ı bayram ilan ederek bir halka cellatlarını alkışlamayı emrediyorlar.
Bunların tek parti döneminde seçim sonuçlarını garanti altına almak için açık oy gizli tasnif yöntemini icad ettiklerini biliyoruz. Tek parti var, adayları tek kişi belirliyor. Sadece parti üyeleri oy kullanabiliyor. Sandığın başında jandarma ve parti temsilcileri var, sandığın üzerinde CHP bayrağı örtülü. Tek bir oy pusulası var. Onu sandık kuruluna göstererek sandığa atacaksınız ve sonra da sayım gizli yapılacak. İtiraz olmasın diye de zabıt tutulduktan sonra oylar hemen yakılacak.
Türkiye bugünlerden geliyor. Bu bayramlar da o günlerin mirası bize. Şekil ve ruh olarak o günlerin mirası.
Türkiye artık bu bahtsızlıktan kurtulmalıdır. Hem de CHP’ye rağmen.
Kanuna göre karar veren değil, verdiği karar kanun sayılan; temyizi, savcısı, avukatı olmayan mahkemelerle halkın susturulduğu günlerin eseri olan bu bayramları hatırlamak istemiyoruz.
CHP’liler istiyorlarsa, gemiden Atatürk büstünü kucaklayıp, karaya çıkabilirler. Rawlingson’u oynayacak bir İngiliz subayı ile görüşebilirler. Sonra da Ankara’ya kadar koşarak gelebilirler. Sonra da açık havada ya da kapalı salonda kültür fizik yapabilirler.
Paşa keyifleri bilir. Selâm ve dua ile.

(Abdurrahman Dilipak, 2012-05-19)

Halifeye İsyan Yalandan İbarettir

Tarih: Apr 24 2012

Mustafa Kemal Anadolu hareketinin padişaha ve halifeye bir isyan olmadığını aksine esir padişah ve halife ile vatanı kurtarmak için yapıldığını vurgulamıştı. Şeyhülislam Dürrizade Abdullah Efendi‘nin İngilizlerin baskısı sonucu verdiği, Kuvva-yı Milliye mensuplarının kafir, öldürülmelerinin meşru, bunlara karşı çarpışmanın vacip olduğuna dair fetvası büyük yankı uyandırmıştı. Bu fetva o dönemde Ankara için bir engel teşkil edince başta Ankara Müftüsü Börekçizade Mehmed Rifat Efendi‘yle önemli âlimlerinde içinde bulunduğu yüzden fazla kişinin karşı fetvasıyla buna cevap verilmişti. Anadolu hareketinin padişah ve halifeye bir isyan olmadığını aksine esir padişah ve halife ile vatanı kurtarmak için yapıldığını o gülerde vurgulayan Mustafa Kemal Paşa, fetvalar hakkında “Zat-ı Şahanenin ağzından işitsem, bunun zorlayarak ve tazyik altında olduğuna hükmederim” demişti. 25 Nisan 1920’de Büyük Milet Meclisi de bu yönde bir beyanname neşretmişti:

Anadolu’nun her köşesinden gelen vekillerinizin teşkil ettiği Büyük Millet Meclisi; olanı biteni dinleyip anladıktan sonra millete hakikati söylemeye lüzum gördü. İngilizler tarafından satın alınan ve milleti birbirine düşürmek maksadını güden bazı hainler sizi aldatmak için türlü türlü yalanlar söylüyorlar. İzmir’in, Antalya’nın, Adana’nın, Ayıntab ve Maraş ve Urfa havalisinin düşmanlar tarafından işgali üzerine silaha sarılan milletdaş ve dindaşlarımızı yine size mahvettirmek için Padişah ve Halifeye isyan sözünü ortaya atıyorlar. Millet Meclisi, Halife ve Padişahımızı düşman tazyikinden kurtarmak, Anadolu’nun parça parça şunun bunun elinde kalmasına mani olmak, payitahtımızı yine Anavatana bağlamak için çalışıyor. Biz vekilleriniz Cenab-ı Hak ve Resul-ü Ekremi namına yemin ederiz ki Padişaha ve Halifeye isyan sözü bir yalandan ibarettir ve bundan maksat vatanı müdafaa eden kuvvetleri, aldatılan Müslümanların elleriyle mahvetmek ve memleketi sahipsiz bırakarak elde etmektir. Hind’in, Mısır’ın başına gelen halden mübarek vatanımızı kurtarmak için İngiliz casuslarının sizi aldatmak üzere uydurdukları yalana inanmayın! İzmir’ini, Adana’sını, Urfa ve Maraşı’nı, El-Hasıl vatanın düşman istilasına uğramış kısımlarını müdafaa edenler, din ve milletlerinin şerefi için kan döken kardeşlerinizi arkadan size vurdurmak isteyen alçakları dinlemeyin ve onları Millet Meclisi’nin kararı üzerine cezalandıracak olanlara yardım edin, ta ki din son yurdunu kaybetmesin, ta ki milletimiz köle olmasın. Biz birlik oldukça düşman üzerimize gelemeyeceğini resmen ilan etti. Onun candan özlediği aramızda nifak ve şikaktır. Allah’ın laneti düşmana yardım eden hainlerin üzerine olsun ve rahmet ve tevfik Halife ve Padişahımızı, millet ve vatanı kurtarmak için çalışanların üzerinden eksik olmasın.

Büyük Millet Meclisi emriyle

Reis

Mustafa Kemal

(Hakimiyet-i Milliye Gazetesi, 27 Nisan 1920)