RSS

Cesede Şapka Giydirmek

Tarih: Dec 12 2011

“Şapka inkılâbı”nı en açık, en keskin, en net şekilde anlatan fotoğraf karesi şu olmalıdır:

Âtıf Hoca yaklaşık iki yıl önce yayınlanan “Frenk Mukallitliği ve Şapka” kitapçığından ötürü idama mahkûm edilmiş. İdam kararını veren mahkeme heyetinden biri elindeki şapkayı darağacından indirilen Âtıf Hoca’nın cesedinin başına giydiriyor.

Emin olun, bütün halkımız şapkayı böyle giydi! Madden ölmemişse bile mânen ölerek!

Şapka Müslüman halk için giyilir nesne değildi. Çünkü frenkliğin, gâvurluğun alâmeti idi.

Erzurum fıkrası meşhurdur: Şapka giyme mecburiyeti karşısında Erzurumlu bir vatandaş iyi kötü bir şapka bulur ve bunu giydikten sonra aynanın karşısına geçer. Fakat gördüğü manzara karşısında infiale kapılır ve hiddetle bağırır: “Aynadaki gâvur kim!”

Mehmet Âkif, Balkan Harbi sırasında Sırp ve Hırvatların Kosova’da yaptıkları katliamı ve Sultan Murad’ın türbesine saygısızlıklarını anlatırken şöyle söyler:

Âh Meşhed! O ne? Sâhandaki meyhâne midir?

Kandilin, görmüyorum, nerde? şu peymâne midir?

Ya harîminde yatan şapkalı sarhoşlar kim?

Yoksa yanlış mı? Hayır, söyleme, bildim. Bildim!

Hem şapkalı, hem sarhoş!

Devrim yapan ne yapmaz ki? Mesela cesede eziyet eder. Cesede eziyet etmek! İnsanlık kaybının son kertesi!

İşte bir İstiklâl Mahkemesi “yargıcı”nın insanlık suçu olan fiili.

Kimdi bu yargıçlar?

Cumhuriyetin yönetici kadrosunun seçilmişleri. Her gün tepe mevkiinde olanlarla beraber olan, aynı sofrada yiyip içenler.

İşte Kılıç Ali de onlardan biri idi.

 Kel Ali (Çetinkaya)

Cesede Şapka Giydiren Şapkalı Kel Ali

Cesede şapka giydiren oydu!

İşte onun oğlu, tek parti dönemi sofra yaranı babasının hatıralarından dem vuruyor. “Milliyetçi” gazetede!

Kanlı tarihi şanlı tarih gibi göstermeye çalışıyor.

Elbette mesele Dersim’den açıldı. Başka nereden açılabilirdi ki?

Cumhuriyet irtica ile mücadeleyi kanun, hatta anayasa hükmü haline getirmişti. Dindarlara yapılanlar, bu yüzden meşru sayılır!

Ya müslüman olmayanlara veya sünni çoğunluktan farklı olanlara yapılanlar? Onları unutmayan, sürekli hatırlatan merkezler, güçler vardır.

İstiklâl Mahkemeleri asker kaçaklarını yargılamak için kurulur, sonra siyaseten katl müessesine dönüştürülür.

İstiklâl Mahkemeleri en fazla kimleri tecziye etti? Dindarları!

Komünizmde din afyondu, “cumhuriyetizm”de yok edilmesi gereken birinci düşman!

Kılıç Ali’nin o gün yaptığı sistem nezdinde “kahramanlık”tı.

Kim kahraman?

Rejimin darağaçlarına vakarla yürüyenler mi? Onların cesetleri üzerinde hora tepenler mi?

(Asım Yenihaber, Yeni Akit, 2011-12-12)

***

Atıf Hoca’nın Evini Bile Taşlamışlar

Tek parti döneminde şapka inkılabına muhalefet ettiği gerekçesiyle idam edilen İskilipli Mehmet Atıf Hoca‘nın kızı Ayşe Melehat Koldan’ın babasının idamından sonra yıllarca takip edildiği belirtildi.

İskilipli Atıf Hoca’nın torunu Ahmet Faruk İmal, Cihan Haber Ajansı Muhabiri’ne yaptığı açıklamada Atıf Hoca’nın eşi ve kızının idamdan sonra İstanbul Laleli de sürekli polis baskısına maruz kaldığını kapılarında her zaman nöbetçi bekletildiğini söyledi. Kapıda nöbetçi olmasına rağmen Atıf Hoca’nın eşi ve kızının oturduğu evin sürekli taşlandığını söyleyen İmal, ”Ben bu olayları kızından duydum onlarda daha fazla İstanbul’da duramamışlar. Atıf Hoca’nın eşi Zahide Koldan kızına ‘ben artık İstanbul’a gitmeyeceğim sende kararını ver’ demiş. Zahide hanım bir süre sonra köyde vefat etmiş mezarı hala köydedir. Yanlız kalan kızı Melahat hanımın ise çektikleri daha üzücüdür. Annesinin vefatında sonra bir süre İstanbul’da kalmış daha sonra tüm Türkiye’yi sefil bir şekilde gezmiştir. ” dedi. Melahat Hanım’ın bir kez evlendiğini ve eşinin kısa sürede vefat ettiğini belirten İmal, üzerindeki dönemin devlet baskısı ve üzüntüleri içinde akli proplemler yaşadığını dile getirdi. 1954 ylında Diyanet tarafından İskilipli Mehmet Atıf’ın kızına maaş bağlandığını o maaş ile geçimini sağladığını aktaran İmal ”Bir dönem akli sorunlar yaşadı. Düşünün ki 14 yaşında bir kız babasını evden alıyorlar ve bir daha göremiyor ölümünü dahi mektupla öğreniyor. Mezarının yerini bile bilmiyor. Kim olsa aklını yitirirdi. ” diye konuştu.

(www.tevhidhaber.com, Aralık 2011)

Dersim Kadınlarını Kurşuna Dizmediler

Tarih: Dec 08 2011

Başbakan Erdoğan’ın bazı tarihi belgeleri açıklayıp devlet adına özür dileği Dersim katliamı tanıklarından 90 yaşındaki Yumoş Bakıray  Taraf gazetesinden Remzi Budancir’e konuştu:


Bir süredir Türkiye’nin gündemine oturan ve Başbakan Erdoğan’ın açıklamaları ve özür dilemesiyle yeni bir sayfanın açıldığı Dersim Katliamı ile ilgili olarak o dönemi yaşayan tanıkları bulmaya çalışıyoruz Dersim’de. O dönemin bir kaç tanığından ikisine ulaşıyoruz. Onlardan biri Tunceli’ye 9 km uzaklıktaki Meytan Köyü’nde yaşayan 90 yaşındaki Yumoş Bakıray. Katliam sırasında 15 yaşında olan Yumoş Nene’nin yüzündeki çizgiler, çorak toprakları andırıyor ama belleği pırıl pırıl. “O acıyı, katliamı bizden iyi kim anlatabilir ki oğul. Etimizde, kemiğimizde, kulaklarımızda, yüreğimizde hâlâ o sızı vardır” diye başladı ve şöyle devam etti Yumoş Nene:

KADINLARI KURŞUNA DİZMEDİLER, TECAVÜZ ETTİLER

1937 yılında Turişmek köyü Robaik mezrasında, ailemle yaşıyordum. 15 yaşındaydım daha. Askerler katliamdan önce gelip köydeki evlerde bulunan bıçaklarımızı bile toplayınca babalarımız, dedelerimiz şüphelendi aslında. Askerler katırlarla aylarca bölgeye sevkiyat yaptılar, çadırlar kurdular, silahlar getirdiler. Katliam gününde bizim köydeki insanları başka bir köye götürdüler. Biz kaçtık, ormana saklandık. Oradan seyrediyorduk korkuyla. Çevredeki köylerden toplananları ilk önce kadın ve erkek olarak iki ayrı gruba ayırdılar. O anı hayatım boyunca hiç unutmadım. Kalabalığın önüne kurulu silahlar vardı. Askerler erkekleri o silahlarla taradılar. O an yükselen çığlık ve yakarışlar, şu an bile kulağımda.

Anlatırken kalın çerçeveli gözlüklerinin altından gözyaşları akıyor Yumoş Nene’nin. “Neneceğim biraz dinlen istersen” deyince, “Yok oğul, anlatalım ki bir daha kıyamasınlar kimseye” dedi ve devam etti:

İnsan vicdanının kabul edemeyeceği bir sahneydi benim için. Gece kâbus görmeme neden olan olay o an oldu. Askerleri kadınların içine saldılar. Etraf sarılıydı ve çoğu bir birine iple bağlanmıştı. Kadınlara tecavüz ettiler ve çığlıklar içinde süngüler ile öldürdüler. Ortalık tam bir cehenneme dönmüştü. Saklandığımız yerde ağlıyor, korkuyor ve çığlımızı içimize gömüyorduk. Aynı şey bizimde başımıza gelebilirdi. Kaçtık, ormanın derinliklerinde saklandık. Askerler daha sonra köyleri ateşe verdi. Askerler gittikten sonra saklandığımız yerden çıkıp köye indik. Cesetler yerdeydi hala. Her yer kan gölüne dönmüştü. Her taraf komşumuz, akrabalarımız ve tanıdıklarımızın cesetleri ile doluydu. Sonra tekrar ormanlık alana çekildik. Aylarca ormanda saklandık hiç inmedik. Gündüz mağaralarda saklanıyorduk, gece köylerimize gelip başıboş olan hayvanları sağıp süt alıp tekrar mağaralara geri gidiyorduk. Kadınlar çocukları ile birlikte mağaralara saklanıyordu. Bir bebek ağlamaya başladı. Yanındakiler kadına ‘çocuğu sustur, yerlerimizi öğrenirlerse gelip bizi de öldürürler’ dedi. Kadın emzirdiği çocuğunu göğsüne ağlayarak bastırdı sesi çıkmasın diye. Asker gittiğinde çocuk boğulmuştu.

KÖYÜ ÇIĞLIKLAR SARDI

Katliamın bir diğer yaşayan tanığı 83 yaşındaki Hüseyin Gül. İzlerini hala vücudunda taşıdığı katliam sırasında 10 yaşındaymış Hüseyin Dede: Anlatırken o günleri yeniden yaşıyor:

Askerler bizi Hopik’te topladı. İple kollarımızı birbirine bağladılar. Önümüze makineli tüfekleri koydular ve taramaya başladılar. Kadın çığlıkları ortalığı kaplamıştı. Ağzımdan ve vücudumun başka yerlerinden vuruldum. Bir cesedin altında kaldım ve ölü numarası yaptım, hiç kıpırdamadım. Yaklaşık 10 asker ölenleri kontrole geldi. Süngü batırıyordular. Koluma süngü isabet edince ah dedim. Canlı olduğumu anlayınca bacağımdan tutup sürükledi ve tepeden aşağı attılar, Munzur’a attılar beni. Askerler sudayken de ateş etti ama vuramadı. Bir baktım Munzur kıpkırmızı, kan akıyor. Suların üzerin cesetler yüzüyor. Boğulmak üzereyken yanımdan geçen bir cesede tutundum. Onunla birlikte epey sürüklendim. Bir yerde ayaklarımın taşa değdiğini hissedince çırpındım sudan çıktım. Aylarca dağlarda köy köy dolandım.

Keçileri Bombalayan Pilota Madalya Takıldı

Tarih: Nov 27 2011

CHP, ilginç bir parti. CHP’liler de! Bir yandan bir mezhep ekseninde kadrolaşmaya soyunuyorlar. Diğer yandan o mezhep mensuplarının yoğun olarak bulunduğu bir ilimize yönelik kanlı baskınları örtbas etmeye çalışıyorlar. Sadece CHP’liler değil. Kendilerine yönelik kanlı baskınlar düzenlenen Dersimlilerin tavırları da ilginç. Kendi cellatlarını, bağırlarına basıyorlar. Kendi yorumlarımızla işi subjektif değerlendirmelere götürmeyelim. Yapı Kredi Yayınları’ndan 1998’de çıkan bir kitaptan alıntılarla olayı aktaralım. Kitap, Cumhuriyet’in 75. yılı anısına, Halit Kıvanç’ın Sabiha Gökçen ile yaptığı ve 1950’li yıllarda gazetelerde yayınlanan röportajlardan oluşuyor. Kitabın ismi de “Bulutlarla yarışan kadın.” CHP’liler itiraz ediyorlar, “Dersim olaylarında şu şu kişilerin bir kusurları yoktur” diyorlar ya. Atatürk’ün manevi evladı ile yapılan röportajdan, olayın gerçek yönünü öğrenelim. Önce Halit Kıvanç’ın yorumu:

Hafızanıza müracaat ederseniz, genç kızın yola Ata’nın tabancası ile çıktığını hatırlarsınız. Bu tabanca, Sabiha Gökçen’in şu anda da titizlikle muhafaza ettiği kıymetli hediyelerin başında geliyor. Zira Ata, genç kızın esas tabancasının ağır olduğunu bildiğinden, ona daha hafif olan Smith-Wesson’unu vermeyi doğru bulmuştu. Bu aynı zamanda, ‘Sana güveniyorum. İcap ederse işte seni koruyacak silah’ demek isteyişi gibi, mutena bir manası da vardı. Atatürk’ün tabancaları çoktu. Uzun müddet kullandığı esas tabanca, bu Gökçen’e Dersim’e giderken verdiği idi.

Demek ki ne imiş? Sabiha Gökçen, Dersim’i bombalamaya gitmeden önce, Atatürk’ten çok önemli bir hediye almış: “Atatürk’ün en uzun süre taşıdığı silahı.” Aynı röportajdan, şimdi de direkt Sabiha Gökçen’in anlatımını aktaralım:

Alay kumandanı bizi toplamış ve ‘tabancalarınızı unutmayın’ demişti. Ben de Ata’nın verdiği tabancayı elimle şöyle bir yokladım. ‘Canlı ne görürseniz ateş edin’ emrini almıştık. Asilerin gıdası olan keçileri dahi ateşe tutuyorduk.

Olayın bire bir içindeki kişi anlatıyor; 1937’de yaşanan Dersim bombardımanını. Emir aynen bu: “Canlı ne görürseniz, ateş edin.” Ve bizzat failin ağzından itiraf: “Asilerin gıdası olan keçileri dahi ateşe tutuyorduk.” Kıvanç’ın ara notları ile, manevi evladın anlatımları devam ediyor:

Gökçen bir an güldü: Gariptir, dedi. Tavuk kesilirken bakamam. Fakat tayyareye binince, hele böyle askeri vazife alınca, bu histen sıyrılıyordum. Gene de öyledir. Tavuk kesilmesini seyre bile tahammül edemem.

Tavuk dahi kesemeyen manevi evlat, “canlı ne görürse, bombalıyor!” Ben iddia etmiyorum, kendisi itiraf ediyor. “İlk kadın tayyarecimiz Sabiha Gökçen” başlıklı aynı röportajın devamında bir ara başlık: “Dersim başarısı madalya ile taltif ediliyor.” Ara başlığın altında yazılanlar, anamuhalefet partisinin bugün karışmasına sebep olan “Dersim olaylarından Atatürk de haberdardır” merkezli iddiaların ne kadar doğru olduğunu ispatlıyor:

Sabiha Gökçen, Dersim harekatında muvaffakiyetle vazife görmüştü. Bir ay süren harekat sırasında bazan pilot olarak tayyareyi kullanıyor, bazan râsıt olarak vazife görüyor, bazan bomba atıyor, bazan keşif yapıyordu. Âsiler bir kadın tayyarecinin kendilerine bomba attığını öğrenmişlerdi. Hele bir kadın tarafından ateşe tutulmak, onlara çok ağır geliyordu. Ah bu kızı ellerine geçirselerdi. Bunun içindir ki Atatürk ileriyi görmüş ve ‘Çarpışacağın insanların eline esir düşersen, sana çok fena muamele ederler’ demişti.

Devamı da var, röportajın:

Atatürk harekatla beraber, kızının faaliyetini de günü gününe takip ediyordu. Aldığı raporlar onu çok memnun etmekte, Sabiha’nın verdiği değere layık bir insan olduğunu görmekle bu memnuniyeti artmaktaydı. Dersim dönüşünde Gökçen’e madalya verilmesi kararlaştırıldı. Genç kız böyle bir şeref madalyasını fazlasıyla hak etmişti. Atatürk daha mühim bir meşgale dolayısıyla kızına madalya verilmesi töreninde bulunamadı. Madalyayı kahraman kızın göğsüne İsmet İnönü taktı.

Atatürk ve Manevi Kızı ve İlk Türk Kadın Pilot Sabiha Gökçen

Buraya nokta koyalım. Demek ki, Dersim’de canlı ne varsa bombalayan manevi evlada kahramanlık madalyasını kim takmış? İsmet İnönü. Yani CHP’nin yıllarca genel başkanlığını yapan zat! Başka ne diyelim?

(Ali Karahasanoğlu, Yeni Akit, 2011-11-19)

Kürtlerin Kafasını Atatürk Kesti

Tarih: Nov 21 2011

CHP milletvekili Hüseyin Aygün’ün sözleriyle başlayan Dersim katliamı tartışmasına, Taraf gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ahmet Altan da katıldı. CHP Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün, “Dersim Katliamı’nın sorumlusu devlet ve CHP’dir. Atatürk de bu olaylardan haberdardır” deyince ana muhalefet partisinde kıyamet koptu. Bazı milletvekilleri Aygün’e karşı ayaklandı. Parti yönetimi Aygün’ün savunmasını istedi. Taraf gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ahmet Altan, CHP’yi adeta bölen bu tartışmayı köşesine taşırken, aslında bir adım da öteye taşıdı. Aygün’ün sözlerinden sonra Altan’ın bu sözleri Dersim tartışmasını yeniden alevlendirecek gibi görünüyor. İşte Ahmet Altan’ın kaleme aldığı Dersim adlı köşe yazısı:

CHP Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün, “Dersim Katliamı’nın sorumlusu devlet ve CHP’dir. Atatürk de bu olaylardan haberdardır” deyince ana muhalefet partisinde kıyamet koptu. Bazı milletvekilleri Aygün’e karşı ayaklandı. Parti yönetimi Aygün’ün savunmasını istedi.

Bu konuda yapılan açıklamaları okudum ama ne CHP yönetiminin, ne de CHP’li milletvekillerinin Aygün’e niye itiraz ettiğini anlayabildim. Aygün’ün yalan söylediğini mi düşünüyorlar? 1937’de gerçekleşen Dersim Katliamı’nın sorumlusu olarak devleti ve CHP’yi görmüyorlar mı? Dersim Katliamı’nı devlet yapmadı mı?

EMRİ VEREN ATATÜRK’TÜ

CHP yönetimi ve milletvekilleri, Dersim Katliamı’nın sorumlusunun Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nden başka biri olduğunu düşünüyorlarsa, söylesinler. O katliamı devletten başka kim yaptı? O tarihte devletin tek sahibi de CHP değil miydi? Türkiye’de devletten ve devletin sahibi olan CHP’den başka bir güç mü vardı? Yoksa Atatürk kısmına mı itiraz ediyorlar? Bence Aygün kibarca söylemiş, “Atatürk de bu olaylardan haberdardı” derken.

Ülkenin hâkim-i mutlakı olan Atatürk’ün haberdar olmaması zaten söz konusu değil ama Atatürk sadece haberdar değildi, bu katliam için bizzat emir veren, planları yapan adamdı. Trabzon’daki müzeye giderlerse Atatürk’ün üstünde çalıştığı harekât planını da orada görürüler, Atatürk harita üstünde birliklerin gideceği yerleri belirlemişti. Bunun neresine itiraz ediyorlar?

Dersim Katliamı’nın devlet, CHP ve Atatürk’ten başka sorumlusu olabilir mi?Yoksa buna itiraz etmiyorlar da Dersimde bir katliam olduğunun söylenmesine mi itiraz ediyorlar? “Dersim’de katliam olmadı” mı diyorlar? Orada binlerce adamın öldürülmesinin adı ne CHP’lilere göre? Öldürülmediğini mi iddia ediyorlar? Girsinler internete o katliamın korkunç görüntülerini rahatça bulurlar.

Zaten çok uzağa gitmeye gerek yok. Dersim konusunu dile getiren eski CHP Milletvekili Onur Öymen’di, Kürtlere karşı sertleşme politikasını savunurken Atatürk’ün Dersim’de yaptıklarını örnek göstermişti. İsterlerse biraz daha yakına gelsinler.

FARELER GİBİ ÖLDÜRDÜK

Dersim Katliamı’yla ilgili sözleri için savunma isteyen partilerinin bugünkü başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na doğru yaklaşsınlar. Ona İhsan Sabri Çağlayangil ile Dersim konusunda neler konuştuklarını sorsunlar. O konuşmanın kayıtlarını bulsunlar. Çağlayangil’in tarihe geçen, “İnsanları mağaralarda fareler gibi öldürdük” sözünün altını çizsinler.

Binlerce insanın “mağaralarda fareler gibi öldürülmesinin” katliamdan daha başka bir ismi varsa onu söylesinler. Askerlerin kesilmiş kafaları ellerinde tutan resimlerine baksınlar. Sonra kamuoyuna Aygün’ün sözlerine niye itiraz ettiklerini anlatsınlar. Dersim’de yaşananlar hakkında biraz bilgisi ve bir nebze vicdanı olan hiç kimse Aygün’ün sözlerine itiraz edemez.

KAFALARINI KESEREK İDAM ETTİLER!

İnsanları yakarak, bombalayarak, idam ederek, kafalarını keserek öldürdüler Dersim’de, sonra da utanmadan bunun konuşulmasını yasak ettiler. Hâlâ gerçekleri susturmaya çalışıyorlar.

Kardeş olduğumuza hiç inanmıyorum ama eğer kardeşsek de Habil’le Kabil gibi kardeşiz, kardeşlerden biri diğerini öldürdü, defalarca öldürdü. Sonra da “yoo, öldürmedik” diye gözlerinin içine baka baka alay etti, “öldürdünüz” diyeni cezalandırdı. Hâlâ da cezalandırıyor.

KILIÇDAROĞLU’NU HAYATI BOYUNCA UTANDIRACAK SÖZLER

Belki de Aygün’ü, Dersim Katliamı’nı en yakından bilen insanlardan birinin yönettiği partiden atacaklar. Dersim’de katliam olmamış mı olacak o zaman? Yoo, sadece başta Kılıçdaroğlu olmak üzer bütün CHP gerçekleri saklamış, olayları çarpıtmış, yalan söylemiş olacak.

Benim onlara söyleyecek bir sözüm yok. Ama sanırım Seyit Rıza’nın Kılıçdaroğlu’na bir sözü olacak:

Ayıptır, zulümdür, cinayettir.”

Bu söz, Aygün’den savunma isteyen Kılıçdaroğlu’na hayatı boyunca yeter.

Meyhane Olarak Kullanılan Camiler

Tarih: Nov 01 2011

Araştırmacı-Yazar Müfid Yüksel’in ortaya çıkardığı bilgilere göre Vakıflar Müdürlüğü’nün himayesinde olan, Beyoğlu’ndaki Kâtip Mustafa Çelebi Mescidi İstiklal Meyhanesi’ne çevrilirken, Sultanahmet’teki Şeyh Kaygusuz İbrahim Baba Kâdirî Dergâh-ı Şerîfi bugün içkili restoran olarak kullanılıyor.

Cumhuriyetin ilk yıllarında Osmanlı kültürüne ve İslami eserlere karşı yürütülen sistematik unutturma, tahrip etme ve yok etme çalışmaları neticesinde birçok Osmanlı eseri cami, mescit ve dergâh bugün işlevinin dışında kullanılıyor. Araştırmacı-Yazar Müfit Yüksel, yaptığı araştırmalarla gerek İstanbul’da gerekse de Anadolu’da şu an Vakıflar Müdürlüğü himayesinde olan Osmanlı eserlerinin saygısızca meyhanelere dönüştürüldüğünü ortaya çıkardı.

KATİP MUSTAFA ÇELEBİ MESCİDİ’Nİ İSTİKLAL MEYHANESİ’NE ÇEVİRDİLER

Beyoğlu Kâtip Mustafa Çelebî Mahallesi Çukur Çeşme sokağında bulunan Katip Mustafa Çelebi Mescidi bu tarihi ayıptan nasibini alan mescitlerden! Caminin bânisi Kâtip Mustafa Çelebî, Beyoğlu Ağa Camii’nin bânisi sonradan Şeyhu’l-Harem olarak Medine-i Münevvere’de vefat etmiş olan Kapı Ağası Hüseyin Ağa’nın kâtibidir. Kabri Beyoğlu Firuz Ağa mahallesindeki Firuz Ağa Camii karşı köşesinde yer alan mektebinin altında bulunmaktaydı. Bu mektep ve türbe bugün mevcut değil. Cami, 30’lı yıllarda kadro harici bırakılmış. 9 Ağustos 1941 tarihinde cami binası arsası ile beraber Vakıflar Müdürlüğü tarafından 4010 lira bedel karşılığı Şükrü Bıkmaz adlı bir şahsa satılarak yıktırılmış, yerine üç katlı betonarme bina yapılmış. Bu üç katlı bina en son 2005 yılında Turizm Bakanlığı’ndan alınan ruhsatla İstiklâl Meyhanesi’ne dönüştürülmüş.

HALVETÎ DERGAHI VE CAMİİ SERGİ SALONU YAPILDI

Cankurtaran Mahallesi, Caferiye Sokak’ta yer alan, Erdebilî Sinânuddîn Halvetî Dergâhı Camii de aslından yoksun durumda. Tekke-Mescid 934/1528 tarihinde, Cemal-i Halvetî’nin hulefasından Şeyh Yusuf Sinânuddîn El-Erdebîlî tarafından kurulmuş İstanbul’un çok önemli Halvetî dergâhlarından biri. Dergâh’ta 13 Postnişîn gelmiş olup, son postnîşini Halîl Sırrı Efendi. Çeşitli zamanlarda restorasyon ve tecdid gören tekke-cami en son Mimar Kemaleddin tarafından yenilenmiş. Vakıflara bağlı olan bu cami de, 1930′lu yıllarda kadro harici bırakılmış, şu sıralar ise (mihrâbı dahil) el sanatları satış sergi reyonu olarak kullanılıyor.

KADİRİ DERGAHI DA MEYHANE YAPILDI!

Sultanahmet, Alemdar Mahallesi, İncili Çavuş Sokak’ta da, Şeyh Kaygusuz İbrahim Baba Kâdirî Dergâh-ı Şerîfi şu an içkili restoran olarak kullanılıyor. Bina 1863 yılında yapılmış. Kâdirî tarikine mensup Dergâh’ta Bolulu Kaygusuz İbrahim Baba’dan sonra, sırayla Şeyh Süleyman Sabri, Şeyh Mehmed Surûrî, Şeyh El-Hâcc Mustafa Şevki, Şeyh Hasan Rıza Efendiler postnişîn olmuş. Vakıflar Müdürlüğüne ait bu dergâh-ı şerîf binası, Vakıflarca İçkili lokantaya/meyhaneye kirâya verilmiş.Yüksel: Çok sayıda meyhane yapılan mescid ve dergah var.

(Yeni Akit, Ekim 2011)