Şike İndirimi ve Kesintisiz Eğitim
Şike yasasının kabul edilişi, bende kesintisiz eğitim yasasının TBMM’den geçişini hatırlattı.
O yasa kabul edilirken de, değişikliğe destek veren milletvekilleri, eleştirilere mantıklı bir cevap bulamıyorlardı.
İtiraz ediliyordu, kesintisiz eğitimi dayatanlara: “Niye illa kesintisiz olmasını istiyorsunuz? Zorunlu eğitim süresinin artmasını biz de isteriz. Ama 5 yıldan sonra, isteyen meslek okuluna da gidebilsin. Sizin tek derdiniz zorunlu eğitim süresinin artması ise, ha meslek okulunda olmuş, ha ilköğretimde. Ne farkeder? Bırakın, isteyen ilk 5 yılı ilköğretimde, sonraki 3 yılı da meslek okulunda okuyabilsin!”
Cevap?
Cevap veremiyordu, kesintisiz dayatmacıları.
Sanki bir yerden emir gelmişçesine, tartışmaya bile giremedikleri bir konuda, ısrarla değişiklik istiyorlardı.

Tarih 1997 Şubat Soğukları: Toplumu zoraki şekillendirmek amaçlı yapılan 28 Şubat Darbesi, dindar neslin önünü kesmek için tam bir eğitim katliamı başlattı.
Sonradan anlaşıldı, gerçekten bir yerlerden emir geldiği.
Emir gereği, kesintisizi tartışmadan çıkarmaya soyunmuşlardı.
Gece sabahlara kadar süren sözde görüşmelerle, kesintisiz yasası kabul edilmişti.
Bugün geldiğimiz noktada ise, o gün tartışma gereği bile duyulmayan, “Siz istediğiniz kadar itiraz edin, biz bu değişikliği geçireceğiz” mantığı ile verilen oyların sahipleri, hemen hemen tamamı ile, siyaset sahnesinden silindiler.
Çünkü halka anlatacakları bir gerekçeleri yoktu. Fiilen bulundukları milletvekilliği koltuğunu istismar edip, “Kimseye hesap vermek zorunda değiliz. Seçilmişiz. İstediğimizi yaparız” yaklaşımı ile “emrin gereği”ni yerine getirdiler.
Ama halk da, onların bu “hesap vermez” tutumunu unutmadı. Sandıkta gereğini yaptı.
Şimdi şike yasasında, benzer başlangıcı görüyoruz.
İtiraz ediliyor: “8 ay önce cezanın alt sınırını 5 yıl olarak düzenleyen sizsiniz. Şimdi niye 1 yıla indiriyorsunuz?”
Cevap; kem küm.
“Haydi fazla sıkıştırmayalım” diyorsunuz. “Ara formül bulalım” düşüncesi ile, “Tamam, 5 yıl çok fazla ise. 1 yıl yerine bari 2-3 yıla indirin. Cezanın bir yıl olması gerektiği, kutsal bir metinde mi yazıyor?” denildi.
Şikecilerden yine makul bir cevap yok.
“İtiraz edemeyecekleri bir yerden emir gelmiş”çesine, sus pus olmuş oturuyorlar.
Sadece birkaç isim, “Bu yasa aynen geçecek” dedi, utana sıkıla.
Niye geçecek? Hangi gerekçe ile geçecek? Daha önce niye 5 yıldı da, şimdi bir yıla inecek? Hiçbirisine, mantıklı bir izahı kenara bırakın, alelusul cevap dahi yok.
Onlarca milletvekilinden, bir-iki isim hariç, hiçbirisinin ağzını bıçak açmıyor.
Aynen kesintisiz eğitim yasasının geçmesindeki gibi.
Sadece AKParti’de değil.
CHP’de de, MHP’de de.
Şöyle aslanlar gibi çıkıp, “Bu yasa değişikliği gereklidir. Yapılması bir ihtiyaçdan kaynaklanıyor. Halkın bu değişikliğe ihtiyacı var” diyebilen bir milletvekili olmadı.
Kesintisiz eğitimde kimsenin çıkamadığı gibi.
Bakalım, kesintisiz yasasının bir yerlerden gelen emirle yapıldığı sonradan anlaşıldığı gibi. Şikede cezaları kuşa çeviren yasanın derinlerden gelen emirle olduğu, ne zaman ortaya çıkacak?
Birkaç yıl sonra, “Bizim milletvekili olarak, ne sözümüz olabilirdi ki? Emir büyük yerdendi!” itirafları yapılacak mı?
ANAYASA MAHKEMESİ ÇÖZÜM MÜ?
Şikede cezaları indiren yasanın ikinci defa aynen TBMM’de kabul edilmesi üzerine, “Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün veto hakkının kalmadığı, tek çıkış yolunun Anayasa Mahkemesi’nde iptal davası açmak olduğu” söylenip duruluyor.
Hayır, Anayasa Mahkemesi’nde açılacak iptal davası, mevcut davadaki sanıkların durumunu hiç etkilemez.
Yasa bugün-yarın Cumhurbaşkanı tarafından imzalanacak.İmzalanmak zorunda.
İmza ile birlikte, Cumhurbaşkanı Anayasa Mahkemesi’nde iptal davası açsa bile, o iptal davasının, mevcut şike dosyasına bir etkisi olmayacak.
Anayasa Mahkemesi iptal kararı verse dahi, o kararın geçmişe yürürlüğü olamayacağı için, Aziz Yıldırım ve taifesi, “bir yerlerden gelen emirle çıkarılan şike yasası değişikliği”nden yararlanacak.
Dolayısı ile, artık yasa onaylanmadan da, AzizYıldırım ve taifesinin sembolik cezalarla bu işten sıyrılacaklarına, kesin gözüyle bakabiliriz.
YA HAKİMLER İNSİYATİFİ ELE ALIRSA?
Ama şunu da hatırlatalım. Hakimler insiyatifi ele alırlarsa. Eylemin şike değil, nitelikli dolandırıcılık olduğu kanaatine varırlarsa. “Emirle yapılan gerekçesiz yasa değişikliklerinin, normal hayatta karşılığı olmayacağı” gerçeğini, yasama organına göstermiş olurlar.
Çünkü mahkeme, iddianame ile bağlı değil.
Şike olarak gösterilen eylemlerin, birilerinin lehine “trilyonluk parasal avantajlar” ve birilerinin aleyhine de “trilyonluk dezavantajlar” oluşturduğu gerçeğini dikkate alarak “nitelikli dolandırıcılık” kapsamında kabul edebilir.
İşte o zaman, “emirle hareket edenler” derslerini almış olurlar!
(Ali Karahasanoğlu, Yeni Akit, 2011-12-12)

Koyu fanatik fenerli olan başbakan Tayyip Erdoğan’ın, hasta yatağından partililere emir vererek cumhurbaşkanlığından geri dönen şika yasasını çıkartmak istemesi ve adı şilah kaçakçılığı gibi kirli işlere bulaşan Aziz Yıldırım‘ı kurtarmak istemesi, AKP’nin Adaleti nerede kaldı? sorusunu akıllara getiriyor!
***
AZİZ’İ KURTARMA OPERASYONU
Değerli Habervaktim okuyucuları, gündemdeki bir diğer konu ise “şike yasası”nda yapılan değişiklik.
Daha 8 ay önce Aziz Yıldırım’ın da büyük gayretiyle çıkan şikeye ceza getiren yasada değişiklik yapılarak, hapis cezası 5 yıldan 1 yıla çekildi.
Geçen 8 ay içinde şike soruşturması başlamış.
Aziz Yıldırım ve başka bazı isimler tutuklanmışlardı.
İddianame hazırlık aşamasında.
Üzerinden soruşturma yürütülen yasada değişiklik yapılıyor ve hapis cezası kuşa çevriliyor.
Bunun adı “göz göre göre Aziz’i kurtarma operasyonu”dur.
Medyanın kişiye özel bu yasaya sessizliği dikkat çekici.
Hürriyet’i, Milliyet’i, Vatan’ı anlıyorum da.
Muhafazakar gazetelerimizin de üç maymunu oynamaları zoruma gidiyor açıkçası.
Ama Allah’tan Akit var.
“Allah razı olsun” yönetiminden.
Muhafazakar gazetelerimizin içinde bir tek Akit bu açık haksızlığa karşı sesini yükseltiyor.
AK Parti iktidarını yapılan bu yanlışta açık açık uyarıyor kaç gündür.
Hukukçu Yazarı Ali Karahasanoğlu, kaç gündür yazıyor.
Karahasanoğlu’nun ifadesiyle, Aziz Yıldırım ve arkadaşlarının tahliyesi ile, “yasama organı, yargı yerine geçip, hazırlık aşamasındaki bir dosyada ilk defa, tutuklu tahliye etmiş” olacak.
Bir koyun çalmanın cezası asgari 3 yıldan 7 yıla kadar hapis!
Mevcut bir malı almak hırsızlık da. Şike ile bir maç sonrasında elde edileceği muhtemel trilyonları kapmak hırsızlık değil mi?
Trilyonlarla ifade edilen bir gelirin bir başka takım yerine, şike yapan takımın kasasına girmesinin cezası, bu yasa ile 5 yıldan 1 yıla indirildi.
Yasa şimdi Köşk’te, Cumhurbaşkanı’nın önünde.
Veto hakkını kullanarak, “Aziz’i kurtarma operasyonu”na dur diyebilir.
Bunu da bekleyip göreceğiz.
(Habervaktim, Aralık 2011)
Titan Zinciri Halkaları Aftan Yararlandı
Titancılar’ olarak bilinen ve 143 kişiyi dolandırmak suçundan 25′er yıl hapis cezasına çarptırılan Kenan Şeranoğlu, babası Fevzi Barbaros Şeranoğlu, Serdal Güldal ve Ahmet Hakan Baz, 10 yıl cezaevinde yattıktan sonra tahliye oldu.

Almanya’da kuaförlük yapan Hakan Kenan Şeranoğlu, arkadaşı Vahit Gülal’la birlikte İzmir’e giderek oluşturduğu Titan saadet zinciriyle, 30 bin üyeden yaklaşık 8.6 milyon YTL toplamıştı. Şeranoğlu’nun İzmir’de gerçekleştirdiği gösterişli doğum gününün basına yansımasıyla zincir Eylül 1997′de açığa çıktı. Şeranoğlu’nun topladığı paraların büyük bölümünü yurtdışında bankalara yatırdığı belirlendi. Şeranoğlu, babası ve Titan yöneticisi 12 kişi tutuklandı. 29 Mayıs 1998′de Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, yalan beyanda bulunarak 152 kişiden toplam 372 bin 400′er mark (o dönem Almanya avroya geçmemişti) dolandırdıkları gerekçesiyle Titan’ın kurucuları Kenan Şeranoğlu ve babası Barbaros Şeranoğlu başta olmak üzere 11 sanık hakkında 456′şar yıla kadar hapis cezası istemiyle dava açtı. 5 Mayıs 2000′de Şeranoğlu’nun 77 yıl 10 ay hapis, 22 milyar 798 milyon 311 bin 569 lira ağır para cezasına çarptırıldı. “Şahsi hürriyeti bağlayıcı muvakkat cezaların birleştirilmesi halinde tatbik edilecek ceza, hapiste 25 yılı geçmez” hükmü gereğince Şeranoğlu ve üç kişinin 25 yıl hapiste kalacağı belirtildi.
Ancak Şartlı Salıverme ve Cezaların Ertelenmesine İlişkin Yasadan yararlanan Kenan Şeranoğlu, babası Fevzi Barbaros Şeranoğlu ile Serdal Güldal ve Ahmet Hakan Baz, Eskişehir H Tipi Kapalı Cezaevi’nden dün tahliye edildi. Titancıları, cezaevi çıkışında İstanbul’dan gelen yakınları karşıladı. Bedelli askerlik yaptıktan sonra yurtdışına çıkmadığı gerekçesiyle Beyoğlu Askerlik Şubesi’nin tebligat çıkardığı Kenan Şeranoğlu Eskişehir Askerlik Şubesi’ne götürüldü. Yazışmaların ardından Şeranoğlu serbest bırakıldı. Şeranoğlu’nun yurtdışına çıkmaması nedeniyle bedelli askerliğinin yanabileceği belirtildi.
Sistem nasıl işliyordu?
Titan saadet zinciri olara bilinen ve birçok kişinin dolandırılmasına yol açan sistem şöyle işliyordu: Titan toplantılarına davetle gidiliyordu. Konuyu ‘Titan üyeleri dışında hiç kimseyle konuşmayacağınıza, aksi takdirde 5 bin markı ödemeyi kabul ettiğinizi’ belirten bir gizlilik belgesi imzalanıyordu. 2 bin 450 mark ödeyerek Titan’a dahil olunuyordu. İlk iki üyeyi götüren kişi lider konumuna yükseliyor ve götürdüğü üyelerden 300′er mark alıyordu. Üçüncü kişiyi sisteme üye yaptığında grup lideri olan kişi 1000 mark kazanıyordu. Ayrıca liderin getirdiği her üye için 700 mark alınıyordu. Yatırılan paranın 50 markı Titan’a gidiyordu.
Cezaevinde Bile İyi Yemiş
Dolandırıcılık suçundan 10 yıl cezaevinde yatan Titancı Kenan Şeranoğlu’nun cezaevindeyken fazla kilolarından rahatsız olup midesine kelepçe taktırdığı ortaya çıktı.. Titan Saadet Zinciri’nin kurucusu Kenan Şeranoğlu, dolandırıcılık suçundan cezaevine düşmeden önce düzenlediği şaşaalı doğum günü partisiyle dikkatleri üzerine toplamıştı. Doğum günü görüntüleri uzun süre gündemi meşgul eden Şeranoğlu’nun 140 kiloluk hali ve elinde şampanya ile göbeğini salladığı danslar da unutulmazdı! Cezaevine 140 kilo olarak giren; 10 yıl sonra 70 kilo çıkan Şeranoğlu’nun bu yeni hali dün Günaydın’ın haberi seyesinde herkesin merak konusu oldu. Geçen şubat tahliye olan Şeranoğlu’nun 70 kilo vermesinin sırrının midesine taktırdığı kelepçe olduğu ortaya çıktı. Cezaevindeki son aylarında aşırı kilolarının sağlığını tehdit etmesiyle Adalet Bakanlığı’ndan izin alarak midesine kelepçe taktıran Şeranoğlu cezaevinden çıktıktan sonra da kelepçe diyetine devam etmiş.
(Radikal, 2008)
Şike ve Gül
Sporda şike, savaşta şike, siyasette şike.
Bu ülke şikeler ve şikeciler ülkesi.
Şike bitmiyor bu ülkede.
Beş ay önce şikenin üzerine gitmeye karar verdi parlamento ve bir şike yasası çıkardı.
Büyük bir operasyon başladı.
Sonra ne oldu?
Parlamento kendi çıkardığı yasağı aradan beş ay geçmeden değiştirmeye karar verdi.
Ne oldu da kendi yasasını değiştiriyor parlamento?
Ne oldu da, daha önce diğerleriyle anlaşan ama sonra imzasını geri çeken BDP hariç bütün partiler anlaştı?
Hepimiz biliyoruz ki “futbolda şike” dediğimizde artık o eski usul “şikelerden” söz etmiyoruz, futbol bahislerinde büyük paraların döndüğü bu dönemde sporda mafyanın gücü de etkinliği de artıyor, “futbolda şike” dediğimizde büyük paralardan ve mafyadan söz ediyoruz.
Aslında bu yasanın amacı da “spor şikesinden” ziyade “spordaki mafyalaşmayı” önlemekti ama nedense Meclis bu onurlu mücadelesinden vazgeçti.
Ve hiçbir konuda anlaşamayan üç parti şikeciliğin önünü yeniden açmak konusunda anlaştı.
Parlamentoda bir tek AKP Milletvekili Şamil Tayyar bu yeni düzenlemeye karşı çıkıyor, “spordaki Ergenekon’a yenik düşüyoruz” diye feryat ediyor, “sporda çetecilik alır başını gider” diyor ama sesini kimseye duyuramıyor.
İnternet sitelerinde okuduğum haberlere göre dün NTV Spor Radyo’da Bülent Yüksel’in sunduğu “13” programında olayı bütün detaylarıyla anlattı.
“Sporda şiddet kanunu yaklaşık yedi ay önce çıktı. Seçimden önce TBMM tatile girmeden apar topar çıkarıldı. Seçimden önce çıkarılan son kanunlardan biriydi. Tüm spor kulüpleri sadece holiganların cezalandırılacağını düşünüyorlardı ki destek verdiler. Ancak daha sonra şike operasyonu çıkınca feryat etmeye başladılar. Tutuklamalarla birlikte kıyamet koptu. Ondan sonra da bu kanunun değiştirilmesi için ‘operasyonlar devam ederse tüm kulüpler batar, çok büyük sıkıntılar doğar’ argümanı üzerinden dört partiyi de ikna ettiler gibi görünüyor.
Bu gerekçelere dayanarak kanun çıkaracaksak Balyoz’u da Ergenekon’u da ortadan kaldırmamız gerekir. Onlar da terörle kim baş edecek demişlerdi. Karşıyaka Mezarlığı kendini vazgeçilmez sanan insanlarla dolu. Herkesin yeri doldurulabilir. Kimse vazgeçilmez değildir. Kişiye özel ve af niteliğinde asla bir yasal düzenleme yapılamaz. Ben olsam da, sen olsan da, Aziz Yıldırım olsa da mümkün olmaz. Örtülü af niteliğinde bir düzenleme yapılıyor. Bu kanunla birlikte artık çeteleşmenin önüne geçmek imkânsız olacak. Devam eden şike operasyonu da ortadan kalkacaktır. Bu suçun sadece miktarı azaltılmıyor, çete suçu olmaktan çıkarılıyor.”
Buradaki en hayati laf “bunun çete suçu olmaktan çıkarıldığını” belirten laf.
Mafya spor dünyasının içinde var mı?
Bu işlerle biraz ilgilenen herkes biliyor ki var.
Mafya’nın Susurluk’la, Ergenekon’la bağlantısı var mı?
Mahkeme dosyaları gösteriyor ki var.
O zaman Meclis neden mafyanın spordan büyük paralar kazanmasını, şike yaptırmasını, aldığı paraları çeşitli “kaynaklara” aktarmasını önleyecek bir yasadan vazgeçiyor?
Tayyar, şike, spor, siyaset ilişkisini de çok iyi ortaya koyuyor.
“Kulüp temsilcilerinin grup başkanvekilleriyle yaptıkları görüşmelerden haberimiz bile olmadı. Bülent Arınç belki bakan olması nedeniyle bilgi sahibiydi ve tepki gösterdi. Onu bilemiyorum. Ama benim milletvekili olarak haberim yoktu. Size bilgi vermezlerse, anlatmazlarsa, iki günde Meclis’ten geçirmeye kalkarlarsa biz de tepkimizi gösteririz. Bununla neyin amaçlandığını sorgulamamız gerekiyor. Ben görevimi yaptım. Bu bir şey ifade eder mi bilmiyorum. Yapabileceklerim bu kadar.”
Milletvekillerine bile nasıl bir yasa yapılacağını söylemeden, milletvekillerinden gizli olarak kulüp yöneticileriyle görüşerek AKP bir yasa çıkarıyor.
Şikenin ve mafyanın yolunu açıveriyor.
Spor dünyasıyla siyaset dünyası arasında nasıl bir ilişki var, neler konuştular, bir “şantaj” söz konusu bilmiyoruz.
Bildiğimiz iktidar partisinin kendi yaptığı yasadan vazgeçmesi.
Ne iktidara, ne muhalefete bu aşamada laf anlatmak mümkün.
Ama Şamil Tayyar gibi biz de “son umudumuza”, Cumhurbaşkanı Gül’e seslenebiliriz.
Beş ay önce bir yasa imzaladınız, şimdi o yasanın tam tersi bir yasayı niye imzalayacaksınız?
Ne değişti, şike mi bitti, mafya mı yok oldu, ne oldu?
Siyasi partiler bu yasayı niye değiştirdiklerini halka açıklayamazlar, açıklayamıyorlar da zaten.
Siz onların arasına katılmayın.
Siz şikeye bulaşmayın.
Bu yasayı imzalamayın.
Temiz toplum isteyenlerin bu ülkede güvenebilecekleri biri olduğunu bari siz gösterin.
(Ahmet Altan, Taraf Gazetesi, 30.11.2011)
Bitkisel Soygun
“Tabiat boşluk kaldırmaz” kuralı sağlık sektöründe de işledi.
Tıbbın tedavi yöntemlerindeki kısır düşüncesi ve geleneksel tedavi yöntemlerini bütünüyle reddetmesi sağlık sektöründe üç kağıtçıları çoğalttı.
Bitkisel ilaç pazarı, bugün sağlık sektöründeki dar bakış açısı yüzünden dünyada yıllık 150 milyar dolarlık ticaret hacmine ulaştı.
Türkiye’de bu rakamın 600-700 milyon dolara kadar çıktığı tahmin ediliyor.
Eskiden bir şehirde bir ya da iki tane bulabileceğiniz aktarları şimdi neredeyse her mahallede görebiliyorsunuz.
***
Bugün alternatif tıp diye isimlendirilen bitkisel tedavi yöntemlerine olan rağbetin artmasının faturası hiç başka yerlere kesilmesin.
Vatandaşı buralarda çare aramak zorunda bırakan sağlık sektörünün ta kendisidir.
İnsanlar şifayı doktorlarda aramak yerine aktarlarda arıyorsa bunun suçunu, vatandaşın cehaletinde değil, devletin piyasayı başıboş bırakmasında ve sağlık sektörünün geleneksel tedavi yöntemini tamamen reddetmesinde arayalım.
***
“Bitkisel ilaç sektöründeki soyguna sektörden birileri neden dur demiyor” derken nihayet bu konuya el atan biri çıktı; Göğüs hastalıkları uzmanı Prof Dr Ahmet Rasim Küçükusta.
Prof Küçükusta, sektördeki yanlışları anlatmaya önce isimden başlıyor;
Tıbbın alternatifi yoktur ve olamaz ama alternatif tıp tabiri “galat-ı meşhur” (meşhur yanlış söz) olarak dilimize yerleşmiştir.
Ben alternatif tıp olarak adlandırılan tedavi yöntemlerini körü körüne reddetmiyorum.
Bunların bazılarının modern tıbbi tedaviler içinde yerlerini almaları elbette mümkündür. (mesela akupunktur, hipnoz, fitoterapi, yoga gibi).
***
Alternatif tıbbın farklı türleri içinde ülkemizde en çok rağbet göreni “fitoterapi” yani bitkilerle tedavidir.
Bizde de Lokman Hekim Tıbbı, geleneksel tıp veya koca-karı ilaçları gibi tabirler kullanılabilir. İyi niyetle, Allah rızası için yapılır ve bazen gerçekten de çok işe yarayan bir tedavi yöntemidir.
Bunların temelleri gözlemlere, dine, inançlara ve kültürlere dayanır.
Usta-çırak, hoca-talebe, baba-oğul ilişkisi ile öğrenilir.
Ürünlerini ilkel yöntemlerle kendileri hazırlarlar ve bunları genellikle hiçbir ücret almadan verirler.
***
Alternatif tıbbın giderek büyük kazanç sağlayan bir sektör olduğunun anlaşılmasıyla beraber de modern fitoterapi doğmuştur.
Eskiden ilkel yöntemlerle her kişi için özel yapılan bitkisel ürünlerin yerini seri olarak üretilen, ilaçlar gibi marka ve şık ambalajları olan ürünler alır olmuştur.
Bitkilerle tedavi, dünyanın kâr payı en yüksek sektörlerinin başında gelir; üç kuruşluk otlar yüzlerce liraya satılabilir.
***
Son senelerde bitki tedavisinde büyük bir kazanç kapısı olduğunu gören “kerameti kendinden menkul uyanıklar” türemeye başlamıştır.
Bunlara daima ‘Hocam‘ şeklinde hitap edilir.
Duygu sömürüsü yanında din sömürüsünü de mükemmel becerirler.
“Evelallah” veya “Allah’ın izniyle” gibi ifadeler ağızlarından hiç düşmez.
Bazıları sarışın güzel kadın programlarında, bazıları ise uydu üzerinden yayın yapan kanallarda sıkça boy gösterirler.
- Fitoterapi, (Bitkilerle tedavi) ağızları iyi laf yapan şarlatanların ellerine teslim edilmemesi gereken geleneksel bir tedavi yöntemidir.
- Modern tıp, bitkilerle tedaviyi görmezden gelmemeli, ona sahip çıkmalıdır.
- Yetkililer, insanları bitkilerle aldatan bu kişilerin serbestçe reklâm ve satış yapmalarını önleyecek kanuni tedbirleri acilen almalıdır.
- Reyting ve tiraj peşindeki medya, sorumluluğunu bilmeli ve bu kişilerin emellerine alet olmamalıdır.
Vatandaşın bu üçkağıtçılar tarafından sömürülmesine daha fazla izin verilmesin.
Şahsınıza yapılan kötülüğü affedin, milletinize yapılanı affetmeyin. Hz. Ali (ra)
(Yaşar Süngü, Yenişafak, Ağustos 2011)

Son yıllarda ilaçlardaki tehlikenin farkedilmesiyle,
sömürü düzeni bitkisel tedavi ve ürünlere doğru yönelmiştir.
Meclis Büyük Hırsızları Kollama Yeri Değildir
2 koyun çalmaya üç, şike ile trilyonları kapmaya bir yıl ceza!
4 partinin ittifak ettiği, ama bu partilerin sözcülerinin kamuoyu önüne çıkıp da, iki cümlelik bir açıklama ile kanun değişikliğini savunamadığı “şikecileri af operasyonu”, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün önünde.
Umuyoruz ki, Cumhurbaşkanı bu yasayı veto eder.
Veto edilmezse, bakın hangi tablo ile karşılaşacağız.
Bir genç, şeytanın da ayartması ile, dağda dolaşırken, bir çobanın otlattığı koyunlardan iki tanesini çalıyor.
Cezası ne bu işin?
Asgari 3 yıldan 7 yıla kadar hapis!
İşkembeden atmıyorum. Alın size kanunun hırsızlığı tanımlayan 141. maddesi:
Zilyedinin rızası olmadan başkasına ait taşınır bir malı, kendisine veya başkasına bir yarar sağlamak maksadıyla bulunduğu yerden alan kimseye bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası verilir.
Bu da, suçun 142. maddedeki ağırlaştırılmış hali:
Barınak yerlerinde, sürüde veya açık yerlerde bulunan büyük veya küçük baş hayvan hakkında, İşlenmesi hâlinde, üç yıldan yedi yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.
Şu an cezaevindeki kulüp yöneticilerini, sporcuları unutun.
Genel olarak, bir farazi olay düşünün.
A takımı ile B takımı kıran karına şampiyonluk yarışında. Yarış son maça kadar geldi. A takımında as futbolcular ya sakat, ya da kırmızı kart cezalısı. A takımı, deplasmanda C takımı ile maç yapacak. Ama fazla ümitleri yok. İşi sağlama almak için, C takımına, 1 trilyon ödeme yapıp, maçı kazanıyorlar.
B takımı ise, zaten avantajlı olduğu rakibini yeniyor. Ama, A takımı şike ile 3 puanı aldığı için, ikincilikle yetinmek zorunda kalıyor.
Bu eylemi, hırsızlığa benzetsek, yanlış mı yaparız?
Hırsızlığın maddi unsuru ne idi?
“Başkasına ait bir malı, kendisine veya başkasına bir yarar sağlamak için, rıza olmadan almak.”
Mevcut bir malı almak hırsızlık da. Bir maç sonrasında elde edileceği muhtemel trilyonları kapmak hırsızlık değil mi?
A takımı şike yapmasa, B takımı büyük ihtimalle şampiyon olacak. Ve B takımı şampiyon olunca da, gerek Avrupa ve gerekse ülke içindeki birçok kaynaktan, trilyonlarla ifade edilen geliri kasasına koyacak.
Şike sonucunda, bu trilyonluk gelirler, B takımı yerine A takımının kasasına giriyor.
Dağdaki 500 TL’lik iki koyunu çalmanın cezası 3 yıl.
Trilyonlarla ifade edilen bir gelirin bir başka takım yerine, şike yapan takımın kasasına girmesinin cezası, 1 yıl.
Şimdi gelin izah edin bu işi.
Dört partinin milletvekillerinin izah edebileceklerini sanmam.
Bari, Cumhurbaşkanı, konuyu hukukçu uzmanlarına inceletsin de, bu eleştirimizi cevapsız bırakmasın.
Sadece hırsızlık değil. Ceza Kanunu’ndaki dolandırıcılığa da benziyor, şike suçu.
Kanun; dolandırıcılığı şöyle tanımlıyor:
Madde 157- Hileli davranışlarla bir kimseyi aldatıp, onun veya başkasının zararına olarak, kendisine veya başkasına bir yarar sağlayan kişiye bir yıldan beş yıla kadar hapis ve beş bin güne kadar adlî para cezası verilir.
Demek ki, dolandırıcılığın unsurları; “hileli davranış”, ”herhangi bir kişinin zararı” ve ”bir başkasının yararı”nın varlığı imiş.
Şikede, bu üç unsur da yok mu?
Yukarıdaki örneğimize bakın.
Hile var. Parayı bastırıyor, maçın sonucu üç farklı şekilde olabilecek iken, garanti galibiyet oluyor. Bu, hilenin daniskası.
Şampiyonluk yarışındaki B takımının zararı var mı? Var.
Şike yaparak maçı kazanıp şampiyon olan takımın yararı var mı? Var.
Demek ki, dolandırıcılığın üç unsuru da şikede gerçekleşiyor.
“Ne olmuş yani? Dolandırıcılığının da cezası 1 yıl, şimdi yeni düzenlemede, şikenin de cezası 1 yıl, niye anlatıyorsun bu senaryoyu?” demeyin.
Dolandırıcılığın nitelikli halleri var. Suçun banka kullanarak işlenmesi vs. halinde ceza, üç yıldan başlıyor. Aynı ağırlaştırıcı unsurlar, şike suçunun basit halinde zaten var. Ama şikecilerin alacağı ceza, sadece 1 yıl!
Düşünün, bir kredi kartı hilesi ile 150 TL’lik dolandırıcılığın cezası 3 yıl. Şike ile trilyonları hortumlamanın cezası ise 1 yıl.
Makul mü bu uygulama?
Makul ise, onay versin hukukçular, imzalasın Sayın Cumhurbaşkanımız!
(Ali Karahasanoğlu, Yeni Akit, 2011-11-27)
Çürük raporu sayesinde askerlikten yırtan Diyarbakır doğumlu Aziz Yıldırım,
şike hapsinden ise TBMM sayesinde yırtmak üzere.


